23 Kasım 2010 Salı

Alper Görmüş - "‘Özgürlükçü CHP’ yüzde 25’i de göremez!"

 

Geçenlerde, entelektüel hayatımızın, bilhassa da gazeteciliğimizin kötü bir alışkanlığından söz etmiştim: Süreçleri izlememek, buna karşılık (ve bundan dolayı) kalıplarla ve ezberlerle konuşmak... “Mesela” kabilinden de şu örneği vermiştim:

“Mesela bizim meslektaşlar, dünya görüşleri ne olursa olsun, ‘Kürt sorununun çözümünün önündeki sert milliyetçi direnç’ten söz etmeye bayılırlar. Bu bir kalıptır ve ezberdir. İşte bu düşünce tembelliği yüzünden, sözü edilen direncin hiç de güçlü olmadığını açık bir biçimde ortaya koyan referandum sonuçları gazeteciliğimizin hiçbir kanadında hak ettiği ölçüde değerlendirilemedi.”

Bugün, başta “liberal” ve “özgürlükçü sosyalist sol” çevreler olmak üzere çeşitli kesimlerce sık sık öne sürülen bir başka ezberden, “Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) seçim kazanması için özgürlükçü bir çizgiye yönelmesi gerektiği” ezberinden söz edeceğim.

Ben, Baykal’ın “çarşaf açılımı”ndan itibaren CHP üzerine yazdığım bütün yazılarda, bu partinin tabanını oluşturan ve kendileri için “laik”, “çağdaş” gibi sıfatları uygun gören kesimlerin ruh haline işaret ederek, başkanlar ve yönetimler istese de CHP’nin değişemeyeceğini anlatmaya çalışıyorum.

Keza yukarıda tanımlamaya çalıştığım ezberin altında da, “laik-çağdaş-kentli” kalabalıkların son 25 yılda geçirdiği ideolojik dönüşümü ve bu dönüşüme eşlik eden ruh halini hesaba katmamanın yattığı kanaatindeyim.


“Çağdaş-laik-kentli” bir duvar

Şurası çok açık: Baykal’a komplo kasetiyle birlikte, artik kimse o, bir “akıl” devreye girdi. Bu “akıl” bu işin böyle gitmeyeceğini, mevcut politikalarla CHP’nin Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti) karşısında hiçbir zaman şansının olmayacağını söyledi ve bir sürü itiş kakışın sonunda, bu “akıl” doğrultusunda hareket etmeye çalışan birileri CHP’nin yönetimine geldi.

Fakat bana öyle geliyor ki, bu “akıl” da tıpkı “liberal” ve “özgürlükçü sosyalist sol” çevreler gibi “taban”ın gücünü ve etkisini doğru hesap edemiyor. Görüyoruz, CHP’den gelen her “özgürlükçü” adım görünmez bir duvara çarpıyor. Aslında görünmez değil o duvar, sadece görülmek istenmiyor. O duvar, CHP tabanının çelik çekirdeğini oluşturan etkili “çağdaş-laik-kentli” kesimlerden başkası değil.

CHP yönetiminin geçtiğimiz ay akademisyenler, gazeteciler ve başka “âkil” insanlardan oluşan bir grubu davet edip onların eleştirilerini dinlediği toplantı, sözde de olsa değişmek isteyen “yeni” CHP yöneticilerinin nasıl bir çaresizlik içinde olduklarını açık bir şekilde gösterdi.

CHP’yi en yakından takip eden gazetecilerden Mahmut Övür, katılanların tamamının CHP’ye sert eleştiriler getirdiğini, CHP’lilerin de onları “ağzı açık”, hayranlıkla izlediklerini anlatıyordu. Zaten Gürsel Tekin de toplantıya katılanlardan “dayak yediklerini” anlatmıştı memnuniyetini gizlemeksizin...

Bu bize neyi gösteriyor? Siyasetleri ve uygulamaları sert bir biçimde eleştirilen bir heyet neden memnuniyet duyar, neden heyet üyelerinin “gözleri parlar?” Çünkü aslında onlar da öyle düşünmeye ve davranmaya meyillidirler, fakat bunu yapamamaktadırlar.

Neden yapamadıkları, toplantıya katılanlardan Nuray Mert’in, içerdeki havayı benzer cümlelerle anlattıktan sonraki cümlelerinde gizli. Mert, NTV’deki Basın Odası programında, toplantıdan sonra CHP’lilerle birlikte otelin dışına çıktıklarını; orada kendilerini halktan CHP’lilerin karşıladığını; onların CHP’li yöneticileri kendilerinin içerde yaptıkları tavsiyelerin tam tersi doğrultuda teşvik ettiklerini (Kılıçdaroğlu’nun Çankaya’daki resepsiyona katılmamasını, vb.) anlattıktan sonra, CHP yöneticilerinin işlerinin ne kadar zor olduğunu söyleyerek bitirdi konuşmasını.


Sorunlu CHP eleştirisi

Kendisini “sosyal demokrat” sıfatıyla anan CHP birçok bakımdan incelenmeye değer, fakat bu yanıyla, yani yöneticilerinin “özgürlükçü” bir doğrultuda değişme arzusunun granitten bir kaya sertliğindeki “taban”a çarpıp geri dönmesi bambaşka ve çok özgün bir durum olmalı: Normal olarak bir sosyal demokrat partide değişim talebi tabandan gelir fakat yöneticiler bu eğilime direnir.

CHP’nin tabanı böyleyken, ülkemizdeki “CHP eleştirisi”nin neredeyse tümüyle “genel başkan”a ve yöneticilere yöneltilmesini sorunlu buluyorum, bir tür popülizm ve “halkçılık” görüyorum bu tavırda.

Aslında sırf CHP eleştirisiyle sınırlı değil bu durum. Daha önce de yazdığım gibi, Türkiye’de siyasi liderleri ve siyasal partileri, temsil ettikleri ya da duyarlılığını yansıttıkları kalabalıkları “by-pass” ederek eleştirmek gibi bir gelenek var. “Kitleler”e ve onların fikirlerine hiç dokunmayıp, onların oy verdiği liderleri ve partileri kıyasıya eleştirmenin ahlaken problemli bir pozisyon olduğu, sanırım izahtan varestedir... Öte yandan böyle bir pozisyon –kitlelerin etkileme gücünü hesaba katmadığı için liderlerden ve partilerden olmayacak beklentiler içine girdiği ölçüde- siyaseten de problemlidir.

Ben, CHP’nin değişmesini samimi olarak isteyen herkesin, eleştirilerini öncelikle bu partinin tabanına yöneltmesi gerektiğini düşünüyorum. CHP’de mesele “tavan” değil, “taban...”

CHP’de “iç savaş”ın patlak verdiği gecenin ertesi günü <I>Hürriyet</I> gazetesinin internet sayfasında okurlara “siz ne diyorsunuz” diye soruldu. Okurlardan gelen cevaplar, bu partideki esas sorunun “tavan” değil “taban” olduğunu bir kez daha gösterdi.

Soruya cevap veren CHP’lilerin büyük bölümü Kılıçdaroğlu’yu destekliyordu. Fakat desteğinde gerekçe olarak Kılıçdaroğlu’nun kırık-dökük de olsa CHP’yi devletin bir organı gibi algılanmaktan kurtarmaya yönelik “yeni çizgi”sini gösteren CHP’li sayısı iki elin parmaklarını geçmiyordu. Onlara göre Önder Sav gitmeliydi, çünkü artık yaşlı ve enerjisizdi, ekibi de öyleydi. Parti, “genç, dinamik ve yıpranmamış” yeni bir ekibe emanet edilmeliydi; hepsi bu kadar.


O taban o talepleri ne yapar?

Gelelim şu, “Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) seçim kazanması için özgürlükçü bir çizgiye yönelmesi gerektiği” tezine...

Bu tez bu haliyle hayli afili ve ikna edici duruyor; özgürlükçülük iyi bir şey olduğuna ve tartıştığımız parti de “sosyal demokrat” olduğuna göre, partinin bu yönde değişmesi durumunda oylarının da doğal olarak artması gerekir.

Buraya kadar “ezber”de bir sorun yok. Fakat ne zaman ki “özgürlükçülük somut olarak ne demektir” bahsi açılır, ne zaman ki “CHP tabanının bu özgürlüklerle arası nasıldır” sorusu sorulur, işte o zaman ezber ânında bozulur.

Cumartesi günü Roni Marguiles CHP’nin değişme ihtimalini tartışırken “özgürlükçülük somut olarak ne demektir” bahsini açtı ve şöyle kapadı:

“Daha çok demokrasi talep etmek ne demektir? Kürt sorununda barış ve derhal demokratik bir çözüm istemek, yeni ve özgürlükçü bir anayasa istemek, askerî vesayetin geriletilmesinin devamını istemek, Ergenekon ve Hrant Dink davalarının üzerine gidilmesini istemek... Değil mi? Daha somut konuşmak gerekirse, anadilde eğitim ve yargılanma hakkını talep etmek, KCK davasının derhal sonlandırılmasını, başörtüsü meselesinin tartışmaya mahal bırakmayacak şekilde çözülmesini istemek, seçim barajının kaldırılmasını istemek, askerin kışlaya çekilmesini, darbecilerin yargılanmasını ve jandarmanın lağvedilmesini istemek... Değil mi?”


Baykal’dan altın vuruş

CHP’nin tavanı bu taleplerle gitsin bakalım tabana, elinde talep falan kalıyor mu... Hiç kuşkunuz olmasın; CHP’liler o talepleri onların başına geçirirler, oylarını da gider MHP’ye atarlar.

Kimse kimseyi kandırmasın, “özgürlükçü CHP” şimdiki yüzde 20’yi bile göremez! Yirmi yıldır ekilen korku rüzgârları özgürlük düşmanı bir fırtınaya dönüştü çünkü; bu da onun hasadı.

Bitirirken, eski Genel Başkan Baykal’ın hafta sonu Karadeniz’den yaptığı uyarıların da bütünüyle bu tabana yönelik olduğunu belirtmek isterim. CHP’nin hızlı iktidar hedefinin muhalefet görevini savsaklamasına yol açabileceği yönündeki uyarı da, “CHP fikriyatı”ndan sapılmaması gerektiği yönündeki uyarı da Baykal açısından tam zamanında dile getirilmiş çok etkili çıkışlardı.

Bence Baykal, yeni yönetimin girmeye çalıştığı “özgürlükçü” çizginin tabandaki yansımasını tesbit etti ve altın vuruşunu yaptı.

Cuma günü, CHP tabanının buralara nasıl geldiği ve bu süreçte medyanın oynadığı başat rol üzerine yazacağım.

Alper Görmüş - "‘Özgürlükçü CHP’ yüzde 25’i de göremez!" başlıklı yazısı - Taraf Gazetesi

22 Kasım 2010 Pazartesi

Yazarlar - ALİ ÜNAL - Kemalist aydının hurafeciliği

 

Doğruya ve sahih dine inanmayan, hurafelere inanır; fanteziler ve kurgulamalarla meşgul olur. Kemalist-ulusalcı aydın, bu sahada insanlık tarihinde birinciliğe oynayabilir. Bunların hurafelerinden en önde geleni de, 1923-38 arası Türkiye'de ekonomik mucize yaşandığı, yurdun demir ağlarla örüldüğü, eğitimin "10 yılda 10 milyon genç yaratacak" ölçüde şaha kalktığı, yolsuzluğun görülmediğidir. Oysa:

1856-1922 yılları arasında 8619 km demiryolu yapılmış. 1876'da 1538 km olan demiryolu ağımıza II. Abdülhamid döneminde 4982 km yeni yol eklenerek, % 324'lük bir artış kaydedilmiş. 1923-50 döneminde ise sınırlarımız içindeki 4086 km.lik demiryollarımıza sadece 3578 km ilâve edilerek, % 87,5'lik bir artış başarılabilmiş. Ya karayolları?

Kemalist aydın, hurafeleri uğruna gerçekleri çarpıtmakta da ustadır. Meselâ, Mustafa Kemal'in maaşı konusunda sadece o günkü rakamı (ortalama 13.000 TL) verir, ama onun bugünkü değerinden söz etmez. M. Kemal'in maaşının altın üzerinden 2006 yılındaki karşılığı 620.000 liradır. 2006 yılında Cumhurbaşkanı'nın maaşı ise 14.000 liraydı. Yani, ilk Cumhurbaşkanı, 2006'daki Cumhurbaşkanı'ndan altın üzerinden 24, TL üzerinden 44 kat fazla maaş almaktaydı. O dönemde Türkiye'nin şimdikinden en az 15 kat daha fakir olduğu hesaba katıldığında, ilk Cumhurbaşkanı, 2006 yılı itibariyle Cumhurbaşkanı'ndan reel olarak en az 350 kat fazla maaş alıyordu. Ve İsmail Cem'in Türkiye'de Geri Kalmışlığın Tarihi'nde M. Kemal'in servetinin dökümü, 4 sayfa tutmaktadır. Bu servet gibi, İş Bankası ve CHP servetinin de ana kaynağı, Abbas Hilmi Paşa'nın verdiğinin dışında, Hint Müslümanlarının Kurtuluş Savaşımız için gönderdiği 500.000 lira idi (bugün için 20 milyon dolar civarında).

Şeflik dönemleri ekonomik mucizesi için 3 net göstergemiz var: Köylü nüfusun şehirli nüfusa oranı, 1923-38 arası hiç değişmemiştir. M. Kemal'in has adamlarından A. Hamdi Başar, 1930'da şöyle demektedir: "Köylü, sırtına giyecek ve boğazına sokacak bir şey bulamıyor. Memleketi kalkınmaya götürebilecek bir manivela ise henüz keşfedilmedi." Hürriyet gazetesinin yıllar önce yazdığına göre, Türkiye ekonomisi, 1927'de % 12,8; 1932'de % 10,6; 1935'te % 3; 1940'ta % 5; 1941'de % 10,3; 1943'te % 9,8; 1944'te % 5,1; 1945'te % 15,3; 1949'da % 5,5 küçülmüştür.

Eğitime gelince: 1895 yılında Türkiye sınırları içinde yaklaşık rakamlarla 25.800 ilkokul, 2 milyon ilkokul yaşında çocuk ve 1 milyon 200 bin öğrenci vardır; okuma oranı, % 60'tır. 1938'de ise 6.700 ilkokul, 2.335.000 ilkokul çağında çocuk ve 765.000 öğrenci vardır; okuma oranı % 33'tür. 1925-38 arasında Türkiye'de sadece 173 yeni ilkokul açılmıştır.

1895'te Türkiye toprakları içinde ortaokul ve lise sayısı 830, ortaöğretim çağındaki nüfus 2 milyon 550 bin, öğrenci sayısı 98.000, okuma oranı % 3,8'dir. 1938'de ise 208 ortaokul ve lise, 3 milyon küsur orta öğretim çağında nüfus, 95 bin küsur öğrenci vardır ve okuma oranı % 3,2'dir. Cumhuriyet, Abdülhamid döneminin eğitim seviyesine ancak 1950'lerde ulaşabilmiştir.

1914'e gelindiğinde tek üniversitemiz, 7 fakültesi ve 4.600 öğrencisi ile İstanbul Üniversitesi idi. 1938'de de yine tek üniversitemiz vardır; fakülte sayısı 8 olup, öğrenci sayısı 5.700 civarındadır.

Kemalist aydın, 1923-38 arasını neden altın çağ olarak görür? Çünkü İslâm, bütünüyle baskı altındadır ve 1934'e gelindiğinde Türkiye'de din eğitimi bitirilmiştir. Bir de, yer yer halk açlıktan ölür, pek çoğu sehpalarda can verir, jandarma dipçiği ve tahsildar baskısı altında inlerken, kaymak tabakasını kripto-ecnebilerin oluşturduğu asker-eşraf-tüccar-bürokrat koalisyonundan oluşan CHP ve Cumhuriyet "seçkin"leri, arsa spekülasyonculuğu, ihtikâr, tefecilik, müteahhitlik, komisyonculuk ve savaş şartları istismarıyla zenginleşmekte, halk çullar-çuvallar içinde iken Kalgurisi'den, Fegara'dan Paris modellerini kapışmakta, kuyruklu ceket, silindir şapka, klak, makferlanlarla balolarda danstan dansa ve kutlamadan kutlamaya koşmaktadır.

Yazarlar - ALİ ÜNAL - Kemalist aydının hurafeciliği - ZAMAN GAZETESİ [İnternetin İlk Türk Gazetesi]

21 Kasım 2010 Pazar

Murat Belge - "Atatürk’ün sesi"

 

“Atatürk’ün sesi” diye bir yeni konumuz oldu. Aslında çok yeni sayılmaz. Epeyden beri, boyu, sesi, kahvesinin şekeri konuşulur. “Ses” konusu gene komik bir biçimde gündeme geldi, şimdi arka plana kaymaya başlar, ama bir süre sonra yeni bir komik biçim alarak önümüze çıkar. Hiçbir şey olmasa gerçek ses kayıtlarıyla radyoda, TV’de onun ağzından konuşan spikerlerin o “heybet” dolu sesleri arasındaki fark insanların dikkatini çekmeye devam eder.

“Ses”e yeniden gelmek üzere konuya biraz daha ciddi yerlerinden bakalım. İki örgüt var Türkiye’de, ikisinin de çok sayıda üyesi olduğunu sanıyorum. Biri ADD, yani “Atatürkçü Düşünce Derneği”, öbürü de ÇYDD, yani “Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği”. Birinciden, şimdiye kadar, “Atatürkçü Düşünce”nin ne olduğuna dair herhangi bir açıklama görmedim. Görmeme zaten imkân yok, çünkü böyle bir şey yok. Hepimiz düşünüyoruz, düşünmek zorundayız, zeki olanımız, daha zeki olanımız var (tabii tersi de var), bilgili olanımız, az ama, var. Ama şu saydıklarım, herhangi birimizi “Dünya Düşünce Tarihi” içinde bir “yer” sahibi yapmaya yetmiyor. Orada, diyelim Spinoza’nın yeri var, yeri olmasının nedenleri de var; Berkeley, Hume, Kant, Fichte vb. “Atatürkçü Düşünce”nin bir epistemolojisi var mıdır, bir ontolojisi var mıdır, varsa nedir? Beğenirsiniz, doğru bulur ya da bulmazsınız, Marksizm’in epistemolojisi vardır, toplum ve tarih tanımı vardır, bir ahlâk felsefesi vardır, bir hedefi vardır, bunun için bir pratik anlayışı vardır. “Atatürkçülük” için bunların herhangi birinin bir izini gösterebilir mi kimse? “Olgular” düzeyinde, zaten yok öyle biri.

Atatürk’ü filozoflar arasına katmak haksızlık olabilir. Bir Hegel veya bir Descartes’la bir komutan ve devlet adamını, felsefesinin olgunluğu düzeyinde karşılaştırmak haksızlık olabilir. İyi de “böyle yapalım” diye tutturan ben değilim. Ama birileri böyle dernekler kuruyor. “Onun düşüncesinden bir milimetre sapamayız diye” yeri göğü inletiyorsa, “Nedir bu düşünce?” diye soracağız elbette. Soracaksak, “düşünmek” denen disiplinin zorunlu yapıları içinde soracağız: “Atatürk ne düşünürdü?” deyip “En hakikî mürşit ilimdir” derdi diye cevap vermek, olmaz bu.

Filozoflarla karşılaştırmayalım, kendi gibi siyaset adamlarıyla karşılaştıralım öyleyse. Britanya’da Churchill’i seven çoktur, bu ülkenin tarihinde önemli roller de oynamıştır. Ama orada bir milim sapılmaması gereken bir “Churchill’ci Düşünce Derneği”, İtalya’da “Cavour’cu Düşünce Derneği”, Amerika’da “Abraham Lincoln’cı Düşünce Derneği” bulamayacağınız gibi. Dünya siyaset bilimi terminolojisinde “Churchillism”, “Bismarckism” gibi kelimeler geçebilir zaman zaman. Ancak, anlattıkları gerçeklik olumsuzdur, özenilecek bir şey değildir.

Böyle bir derneğin varlığı, bizatihi, bu toplumun siyasi (ve başka) bakımdan yeterince olgunlaşmadığının bir işaretidir.

İkinci dernek, ÇYDD. Şimdi burada sanki biraz daha yaklaşabiliriz “Atatürkçü Düşünce”nin ne olduğuna. “Çağdaş” bizde “modern” anlamında kullanılıyor. Demek ki bu dernek Modern Hayat, Modernleşme denen girişimi destekliyor. “Modernleşme” dediğimiz şey ise önceleri “Batılılaşma” dediğimiz şeyin (daha bir P.C. içinde) “tercümesi” gibi.

Bence de Atatürkçülük, “Cemiyet-i Akvam” içinde bir ülkenin, Türkiye’nin Batılılaşmasını (“modernleşme”sini) baş hedef olarak seçmiş, bütünüyle <I>pragmatist </I>bir programdır.<I> </I>(“program” bile orada olmayan bir “sistematizm”i ima edebilir). Bence bir “modernleşme” de değildi, ama şimdilik oraya girmeyelim.

Ama bugün, “Atatürkçüler”e, bu iki dernekte de etkin olan bazı Kemalistler’e baktığımızda “Batı düşmanı” olduklarını görüyoruz. Ajitasyonları aslında AKP’nin seçim kazanmasından önce başladı ve hedefleri Türkiye’nin AB bütünleşmesinin önlenmesiydi. Yıllarca, ordu kanalı başta olmak üzere, AB üyeliğinin bizim için vahim sakıncalarını anlattılar. “İran ve Rusya” bile dediler.

Yani Atatürkçülük, bir “düşünce biçimi” olarak tanımlamakta ısrar ediyorsak tek tutacağımız yeri olan “Batılılaşma”dan kopartıldı –Atatürkçüler’in eliyle. Peki, “Batılı” olmayan bir “modernleşme” nedir, nerede bulunur, İran’da ve Rusya’da mı? Nasıl bir “çağdaşlık”tır?

Bu, bir “ideoloji”de bir kriz. A hedefini gerçekleştirmek üzere kurulmuş bir “ideoloji”yi A hedefinin düşmanı ilân ediyor ve aynı zamanda ondan bir milimetre sapılmaması gerektiğini haykırıyorsunuz.

İdeoloji bu hale gelince, “sahibinin sesi” önem kazanıyor. Boyu ne kadardı, gözleri nasıl bakardı, falan filan.

Murat Belge - "Atatürk’ün sesi" başlıklı yazısı - Taraf Gazetesi

19 Kasım 2010 Cuma

Yazarlar - İHSAN DAĞI - Bosna'da Osmanlı Bayramı

 

Saraybosna... 'Gazi' Saraybosna... Dört yanını kuşatan barbarlara karşı şehri, yani medeniyeti savunan insanların şehri. Dört yıl kuşatma altında saldıranların da insanlığını savunan şehir... Çokkültürlülüğün, hoşgörünün, barışın başşehri...

İşte bu şehirde, bayramı hakikaten hak eden şehirde Kurban Bayramı'nı yaşamak ne güzelmiş.

Saraybosna'da şehir sizi, 'Bayram şerif mübarek olsun' yazılarıyla karşılıyor. Bayram boyunca ağızlardan düşmeyen cümle bu...

Bayram sabahı sokaklar hareketli, camiler dolu. Namaz vaktinden bir saat öncesinde camiler avlulara taşmış halde. Başçarşı'nın orta yerinde Gazi Hüsrev Bey Camii Boşnakların nabzının attığı yer. Karşısındaki vakıf medresesiyle bu çarşıya ruh üflüyor sanki. Medreseden camiye, camiden medreseye bakmak bir ziyafet; görsel ve ruhani bir ziyafet.

Bayram hutbesinde Reisül Ülema Mustafa Ceriç kürsüde. Karşısındaki cemaatinin içinde, en önde diz çökmüş oturan Bakir İzzetbegoviç de var; Boşnakların mili kahramanı Aliya İzzetbegoviç'in oğlu ve mevcut cumhurbaşkanı...

Arefe gününü hatırlıyorum; Başçarşı'nın biraz yukarısında bir şehitlik... Binlerce şehit ve ortalarına aldıkları 'bilge kral, Aliya'. Gün batıyor, şehitlik ağarıyor; beyaz baştaşları aydınlatıyor ortalığı. Ve Aliya'ya okunan Yasin'e karışıyor ezan sesleri. Yamaçlardan, tepelerden, dört bir yandan yükselip, şehre dağılıyor... Bosna'da geçmiş geleceğe karışıyor.

Reisül Ulema Ceriç'in hutbesinde Arapça ve Boşnakçanın yanına serpiştirilmiş Türkçe ifadelerle kendime, Saraybosna'da bayram sabahına dönüyorum. Boşnaklar bayramı hakikaten ciddiye alıyorlar. Herkes şık, tertemiz; bayramlıklar giyilmiş. Bunu daha sonra Başçarşı'yı gezerken de anlıyoruz. Dükkânların çok büyük bir kısmı kapalı. Çünkü bayram; bayramda çalışmak değil, bayramlaşmayı tercih ediyor Saraybosnalılar.

Bayram şerif hayırlı olsun dediğinizde 'Allah razı olsun' cevabını alıyorsunuz. Ayrılırken 'Allah'a emanet' sözü dökülüyor dillerinden. Aslında emanet onlarda; Osmanlı'nın mirasını, çokkültürlülük mirasını onlar taşıyor. Bu mirası aldıkları geçmişle de hiçbir sorunları yok... Burada Kemalist bir 'devrim' yaşanmadığı için tarihle de, gelenekle de barışıklar.

Bayram olur da 'Kimse Yok mu?' olmaz mı? Türkiye'nin dünyaya ulaşan bu vicdanlı eli Bosna'ya da uzanıyor. Bu soru sorulmadan 'biz varız'larını duyuyoruz. Yöneticileri ve binlerce gönüllüsüyle bayramda 4 bin aileye kurban eti ve hediyeler dağıtıyor. Hediye ulaştırılan aileler sadece Boşnaklar değil; Sırp ve Hırvatların da kapılarını çalıyorlar. Düzenledikleri bayramlaşmayla yüzlerce Türk'ü ve Boşnak'ı bir araya getiriyor. En ilginç ve hatırlanası etkinliği ise Başçarşı'da neredeyse tüm gün süren 'bayram kavurması' dağıtması. Sokakta kurulan bir şölene dönüyor Kurban Bayramı...

Türkiye sivil toplumunun öncü birlikleri, 'akıncılar'ı kuşkusuz 'Türk okulları'. Bosna'da toplam sekiz orta dereceli okul ve bir üniversite, Uluslararası Burç Üniversitesi kurulmuş. Okul çalışmalarının savaş henüz devam ederken başladığını duyduğunuzda şaşırmıyorsunuz eğer bu insanları tanıyorsanız.

TİKA da inanılmaz işler yapmış; okullar, köprüler, camiler, hastaneler, öğrenci bursları, tarım projeleri... Türkiye'den özel sektör yatırımlarının azlığı herkesin şikâyetçi olduğu konu. Oysa turizmden enerjiye yatırım yapılacak alan çok.

Bosna'da bayram, Mostar'da hüzün yok artık... Mostar, Neretva nehrinin üzerinde Mimar Sinan'ın zarif bir gerdanlık gibi taktığı köprüsüyle büyülü ve buğulu bir güzellik; 17 yıl önce barbarların saldırdığı bir medeniyet abidesi... Ve şimdi yine ayakta. Köprünün girişinde Bosna ve Türk bayrakları yan yana... Türkiye'nin katkısının olduğu neredeyse her noktada manzara bu...

Mostar yakınlarındaki Sarı Saltuk (Blagay) Tekkesi bu topraklara 'bayram'ın kimlerden yadigâr olduğunu hatırlatıyor. 'Buna nehri'nin gözüne, devasa kayaların altına kurulmuş bir tekke. Akıl almaz, tasviri imkânsız bir mekân... Hayatın sadece kıyısına tutunmakla yetinen ama hikmetinin merkezine göz diken dervişlerin mekânı...

Bosna'da bayram huzur verici. Bosnalıların da huzuru daim olur inşallah...

Yazarlar - İHSAN DAĞI - Bosna'da Osmanlı Bayramı - ZAMAN GAZETESİ [İnternetin İlk Türk Gazetesi]

Yazarlar - MÜMTAZ'ER TÜRKÖNE - 'Beyaz' aydınların düşüşü

 

Etyen Mahçupyan'ın başlattığı tartışma ilham verici ve yol gösterici. Birilerinin ipliğini pazara çıkartıyor. O iplerle kaç masum insan ipe çekildiği için görülmesi gereken bir hesabı da gündeme getiriyor. Yeniden başlayan köşe komşuluğuna 'hoş geldin' demek için bu tartışma iyi bir vesile.

Merkez medyanın ürettiği ve parlattığı köşe yazarlarından 'safra olmayı kimlikleştirenler' diye bahsediyor Mahçupyan ve Ertuğrul Özkök'ü merkezin safralarından biri olarak takdim ediyor. 'Türkiye'de ideolojik ve siyasî merkezin kısmî çöküşü ile birlikte' bu safraların da yaşam alanı kalmıyor. Türkiye'nin geçirdiği köklü dönüşümü analiz eden farklı ama kritik bir perspektif.

Gramsci'nin gösterdiği gibi aydınlar toplumsal bir kategori değildir. Tersine her toplumsal zümre kendi özel aydın tabakasına sahiptir. Türkiye'de 27 Mayıs'tan itibaren sivil-askerî hegemonya kendi çıkarlarını temsil eden ve meşrulaştıran bir aydın tabakası oluşturdu. Mahçupyan'ın işaret ettiği safralar işte bu kesim. Askerî vesayet düzeninin tasfiyesi ile birlikte bu safraları besleyecek ve taşıyacak kaynaklar da tükendi artık.

Bu safraların talihsizliği, çok düşük profile sahip güç sahiplerine hizmet etmekti. Kaba gücü meşrulaştırmak zordur. Böyle zorlu ve ahlâk dışı bir görevi üstlenenlerin, peşinen bir yığın ahlâkî zaafa sahip olmanın yanında birçok meslekî deformasyonun cenderesinden de geçmesi gerekir. Boyacı çocukları gözünüzün önüne getirin. Elindeki kalemi bir kadife parçası gibi kullanıp askerin postalını parlatıyorlar. Sonra ayna gibi parlattıkları postalda gördükleri akislerine hayran oluyorlar. Yıllar boyu postaldaki aksine hayran olan bu adamların kibirli kibirli ortalıkta dolaşmasını seyretmedik mi?

Etyen Mahçupyan'ın kaleminden çıkan bir köşe yazısı ile Ertuğrul Özkök'ünkini karşılaştırın. Mahçupyan sağa sola yalpalamadan, muradını sağlam bir muhakeme ile anlatır. Katılırsınız veya katılmazsınız. Özkök'ü okurken katılmak veya katılmamak gibi bir şansınız yoktur. Okurken önce elinizin vıcık vıcık olduğunu hissedersiniz. Hem bir şey söylemekte, hem de söylememektedir. Söylediklerine itiraz edemezsiniz, çünkü 'ancak'lar ve 'ama'larla itirazlarınız da karşılanır. O kadar komploya-kana bulaşmış ve varlık sebebi güce hizmet etmek olan bir kalemin var olma biçimidir bu. Hizmet ettiği güç tarih olunca geriye bu kalemin bukalemun gibi yeni bir kalıba dökülmesi kalır. Ama safralar, adı üzerinde safradır. Ağır gelince atılır.

Bu kalemlerin ortak özelliği fikirlerine değil, dayandığı yere güvenmektir. Okuyanlar onları zaten bir yerin temsilcisi olarak okudukları için onlar da rahatça birinci tekil şahısla yazarlar. Okuyucu onların analizlerini ve yorumlarını değil ne düşündüğünü merak ettiği için okumaktadır. Elbette onların değil.

'Beyaz Türk' tabiri, bu zümrenin kibrinin ve görgüsüzlüğünün bir alameti oldu. Toplumumuzda aristokratik gelenekler yok. Kendisine 'Beyaz Türk' diyenlerin tamamı sonradan görme orta sınıf takımı. Bu takım bir yandan kendilerine bir toplumsal taban bulmak, öbür taraftan postal parlatıcısı rolünden sıyrılmak için kendi şehir efsanelerini üretmeye giriştiler. Güç ve iktidar sahiplerinin devşirdiği kalemlerin üstünlük iddiası, ancak ağızlarını-burunlarını silerken yüzlerine bulaşan boya karasını postalın aksinde fark edemedikleri için ileri sürülür. Ellerindeki komplo ve kan bulaşığı olmasa komik görünürler.

Mahçupyan, Türkiye'deki dönüşümün önemli işaretlerinden birini bize anlatıyor. Köhnemiş tarihsel blok dağıldı. Türkiye'nin seçkinleri değişiyor. Akıl dışı olanı meşrulaştırmak için kerametler yumurtlayanların devri sona erdi. Toplumla organik bağı olanların, makul ve mantıklı şeyler söyleyenlerin devri başlıyor.

Yazarlar - MÜMTAZ'ER TÜRKÖNE - 'Beyaz' aydınların düşüşü - ZAMAN GAZETESİ [İnternetin İlk Türk Gazetesi]

18 Kasım 2010 Perşembe

Sabah - ENGİN ARDIÇ - Kurban kavurması

 

İstihbaratımıza nazaran, Atatürk'ün taşıdığı Kamal adı Arapça bir kelime olmadığı gibi Arapça "Kemal" kelimesinin delalet ettiği manada da değildir. Atatürk'ün muhafaza edilen özadı, Türkçe "ordu ve kale" manası olan Kamal'dır.
İmza: Anadolu Ajansı bülteni, 4 Şubat 1935.
*
Bütün Avrupa faşizmin cihana getirdiği emniyet ve neşe ile ona doğru atılırken, faşizmin bu suretle sanki pek tehlikeli bir şeymiş gibi görülmesi beni derin düşüncelere sevketti. Faşizm korkulacak bir şey addolunamaz. Bilakis bizim gibi inkılap yapmış ve onu yaşatmaya azmetmiş milletler için faşizmden çıkarılacak düsturlar vardır.
İmza: CHP Dersim milletvekili Feridun Fikri Bey, Yenigün gazetesi, 1923.
*
Faşizm bir vatan ideali etrafında iktisadi refahı, siyasi ve içtimai ahengi tesis etmeyi düşünür. Biz, faşist milliyetperverliğin dünkü galeyanında hem mazimizi hem istikbalimizi görürüz.
İmza: Hamdullah Suphi Tanrıöver, Türk Yurdu dergisi, 1930.
*
Rusya'da nasıl komünizm, İtalya'da nasıl faşizm varsa, bizde de Kemalizm olmalıdır.
İmza: Ali Naci Karacan, İnkılap gazetesi, 2 Kanunuevvel 1930.
*
Kamalizm yalnız yaşamak dinini aşılayan ve bütün prensiplerini ekonomik temeller üzerine kuran bir dindir.
İmza: CHP Edirne milletvekili Şeref Aykut, "Kamalizm-CHP Partisi Programının İzahı" isimli kitap, 1936.
*
Türk yığınlarının terbiyesi için Moskova'nın yığın terbiyesi metodları, devletçi Türk iktisatçılığı için de faşizmin korporasyon metodları benimsenmelidir.
İmza: Falih Rıfkı Atay, "Faşist Roma, Kemalist Turan" adlı kitabının önsözü, 1931.
*
Faşist İtalya ile devrimci Türkiye arasındaki dostluk tabiidir.
İmza: Yunus Nadi, Cumhuriyet gazetesi, 22 Mayıs 1932.
*
Alman başvekili Hitler diyor ki: "Türkiye'de doğan ve parlayan yıldız bize takip edilecek yolu gösterdi. Gazi öyle bir şahsiyettir ki ebediyyen asrımızın en büyük adamlarının en ön safında bulunacaktır. Bu mevki, tarihin ona verdiği bir haktır. Faaliyet gayeleri aynı olan Büyük Türk Milleti ile Alman Milleti arasında sempati çok kuvvetlidir." İmza: Mahmut Soydan, Milliyet gazetesi, 16 Temmuz 1933.

*Çok sağlam temeller üzerine kurulu cumhuriyetimizde bu bayram birilerini kestim de efendim, sevaba gireyim, kavurmasını size de dağıtayım dedim. Hayırlara vesile olsun.

Sabah - ENGİN ARDIÇ - Kurban kavurması

15 Kasım 2010 Pazartesi

Yazarlar - ETYEN MAHÇUPYAN - Çağdaş medyanın tıkandığı noktada... - ZAMAN GAZETESİ [İnternetin İlk Türk Gazetesi]

 

Herhalde siyasi tarihimize ilişkin en ironik gözlemlerden biri, darbeciliğin giderek 'sivil toplumcu' bir yön alması olmuştur. 1960 darbesi tümüyle askerin kendi iç operasyonuydu.

Sivil alandaki bazı insanlar olacakları önceden bilseler de askerin dışarıdan kurumsal desteğe ihtiyacı yoktu. Siviller darbe sonrasını meşrulaştırmak için gerekliydi ve nitekim yargı, üniversiteler ve medya bu amaçla kullanıldı. Ancak Ergenekon dönemine geldiğimizde işler artık eskisi kadar kolay değildi. Darbe birçok alanda çok yönlü ve çok katmanlı ilişkiler kurmayı gerektiriyordu. Bu ihtiyaç esas olarak medyayı önemli kıldı, çünkü kendi inisiyatifiyle aktörleşme imkânı olan ve gündemi doğrudan etkileyen tek güç oydu. Dolayısıyla sürekli darbe tehdidi altında olan bir Türkiye'nin, 'merkez' medyanın çok işine geleceği tespitini yapmak hiç de zor değil. Nitekim 28 Şubat'la birlikte bu medya kendisini bir anda siyaseten sınıf atlamış gibi hissetti. Toplumun ve gündemin kalbini sanki avuçlarında tutuyorlardı ve bunun anlamı, siyasetin artık 'merkez' medyanın istediği yönde gideceği veya en azından bu medyanın onaylamadığı siyasetlerin meşruiyet kazanamayacağıydı.

Ne var ki devlete bakarak toplumu anlamaya çalışan bu anlayışı bir sürpriz bekliyordu: Türkiye'nin muhafazakâr dünyasında 1990'ların ortasından itibaren belirginleşen ve derinleşen değişim, nihayet demokrasiyi kendi çıkarına olarak algılamaya başlamıştı. Dahası dindarların özgüveninin artması ve Müslümanlığın küresel bir kimlik haline dönüşmesi, bu kesimin devletin pompaladığı milliyetçiliğe olan gereksinimini de azaltmıştı. Buna küreselleşmenin yol açtığı yeni kentleşme ve burjuvalaşma eğilimi de eklenince ortaya evrensel değerlerin sahipliğine soyunan bir AKP çıktı. Bu partinin söz konusu değerleri hakkıyla özümsediğini ve gereğini yaptığını iddia etmek mümkün olmasa da, mesele AKP'nin yetersizliği değil, karşısındaki devletçi koalisyonun arkaikliğiydi. Nitekim AKP bugün halen 'ötekilerin' pespayeliğinin siyasi karşılığını almaya devam ediyor...

Dolayısıyla, 2002 sonrası AKP'nin demokrasi içinde alaşağı edilmesinin ne denli zor olduğunun bilinciyle, darbenin ancak medya desteği sayesinde gerçekleşebileceği tespitinin birleştiği bir dönem oldu. Öte yandan medya, kendi içinde çeşitleniyor ve 'merkezi' daraltıyordu... Böylece o merkez neredeyse tek başına Hürriyet gazetesine dönüştü. Geçen 8 yıl, Hürriyet'in çağdaşlığın bayraktarlığına soyunduğu, AKP karşıtlığını somutlaştırdığı, bu pozisyonu kendi içinde katılaştırdığı, bu uğurda açıkça manipülasyonlar yaptığı bir dönem oldu. Böylece Hürriyet aktörleşti ve bir anlamda CHP'lileşti... AKP ile Doğan Grubu arasındaki mücadele, bu nedenle bir 'basın özgürlüğü' meselesi değil, doğrudan iktidar savaşıdır.

Ancak Ergenekon girişimi beklenmedik bir biçimde Ergenekon davasına dönüşünce, askerin kolu kanadı kesiliverdi. Referanduma giden süreç ve yüzde 58 ise yargı ile diğer devlet eksenli kurumların darbeyi teşvik eden işlevlerini budadı. Bu durum Doğan Grubu'nun tepesindeki bulutların giderek karardığını ima ediyordu. Nitekim bugün Meclis'in gündemindeki vergi affı ve neredeyse tüm gazete ve televizyon kanallarının satışa çıkarılması, Doğan Grubu'nun diz çöktüğünü gösteriyor.

Doğan Grubu, bilerek ve isteyerek bir oyunun parçası oldu, bütün gücüyle o oyunu oynadı ve kaybetti... Bu noktadan çıkış, oyunun merkezindeki Hürriyet'te kamuoyunu ikna eden bir 'değişimi' gerektiriyordu. Nitekim yayın yönetmeni değişti, AKP karşıtlığının militanlığını yapan iki yazarı gönderildi ve sonunda da başyazardan kurtulundu. CHP'lileşen Hürriyet, aynen CHP'nin Önder Sav ve ekibini arkada bırakmasına paralel bir biçimde, devletçi safralarını atmaya çalışıyor.

Soru, bu değişimin yönü ve içeriğinin ne olacağıdır. Yanıt ise iyi niyetli bir temenni cümlesinden fazlasını hak ediyor. Yeniden topluma, Kılıçdaroğlu deneyine ve referanduma dönmemizi gerektiriyor. Çünkü ortada bir 'proje' var ve bu proje örneğin 'yeni Radikal'i de daha iyi anlamamızı sağlıyor.

Yazarlar - ETYEN MAHÇUPYAN - Çağdaş medyanın tıkandığı noktada... - ZAMAN GAZETESİ [İnternetin İlk Türk Gazetesi]

Hürriyet - Ertuğrul ÖZKÖK-Değiştirilmiş, gönderilmiş, kurtulunmuş

 

Yazar “liberal” bir arkadaş. Üstelik bir de “demokrat”. Türk medyasını, “kendi demokrasi zihniyetine” göre dizayn etmeye karar vermiş.
Tabiatıyla Hürriyet'e takmış.
“Sembol gazete” o ya;
Onu mutlaka kafasına göre “hizaya getirecek”.
İşe, evlere şenlik bir “tespitle” başlıyor.
Doğan Grubu'na yapılanlar bir “basın özgürlüğü” meselesi değilmiş.
Demokrasinin “tek seçicisi” olduğu için, “basın özgürlüğü” sadece onun kafasındakileri papağan gibi tekrarlamaktan ibaret.
Sonra zücaciye dükkânına girer gibi, Hürriyet'in iç dizaynına dalıyor.
Hürriyet'in genel yayın yönetmeni “değiştirilmiş”.
İki yazarı “gönderilmiş”.
Oktay Ekşi'den “kurtulunmuş”.
“Demokrat” yazarın kullandığı ifadeler aynen böyle.
Belli ki olup biten onu müthiş keyiflendirmiş.
* * *
Peki ya gerçekler?
-  Genel yayın yönetmeni son 5 yıldır ayrılmak istediğini her fırsatta gazetenin sahibine iletmiş.
Hiç önemli değil.
-  Emin Çölaşan'la yayın ilkeleri nedeniyle anlaşmazlığa düşülmüş.
Boş ver geç.
-  Bekir Coşkun kendi arzusuyla ayrılıp başka bir gazeteye gitmiş.
Canım o küçük bir ayrıntı.
-  Oktay Ekşi, bugüne kadar hiçbir yazarın yapmadığı duruşu sergileyip, kendi istifa etmiş.
Teferruat.
Teferruat, çünkü bunlar, medyayı dizayn etmek için satırı eline almış liberal aydının kafasındaki projeye uymuyor.
Hürriyet ancak onun kafasındaki yayınları yaparsa gazete olacak.
Bu ülkenin yüzde 42'sinin hassasiyetine kulak vermiş, o da teferruat.
Tek seçici o liberal aydın arkadaş.
* * *
Etyen Mahçupyan arkadaş;
Şimdi ben de size birkaç laf edeceğim. Kızmak yok.
-  Bir; Dünyanın hangi demokrasisinde, bir gazetenin yazarı veya yazarları, başka bir gazetenin yayın politikasını hizaya getirme misyonunu içine sindirebilir?
-  İki; Hürriyet dün, Türkiye'nin en çok satan, en çok ilan alan gazetesiydi.
Bugün de öyle.
Hürriyet yönetimi, yayıncılığı, finansal performansı ile bütün dünyanın ilgisini çeken bir gazete.
Bir Hürriyet'in satışına bak, bir de yazdığın gazetenin tezgâhtaki gerçek satışına.
Sizce bu fark acaba nereden geliyor?
Ha; Bir de mensubu bulunduğun ve benim çok saygı, sevgi duyduğum Türkiye'nin Ermeni cemaatine sorunuz.
En çok hangi gazeteyi okuyorlarmış?
Öğrenmek istiyorsanız; Tuba Çandar'ın “Hrant” kitabını referans verebilirim.
Orada Hrant Dink, “Hürriyet” diyor.
* * *
Gelelim, “tasfiye edilmesine” büyük keyifle katıldığınız o yazarların siciline.
-  Bir; Onların hangisi bugün Ergenekon vs. gibi suçlamalarla yargılanıyor?
Tabii sizin şahsi kanaatlerinizden değil; yargının sicilinden söz ediyorum.
-  İki; Bugüne kadar bir hırsızlık, uğursuzluk, üçkâğıt yapmışlıkları var mı?
-  Üç; Onlar neden, yıllardır “Türkiye'nin en çok okunan” yazarları arasında?
Bunların hiçbiri yoksa; suçları ne; “sizin gibi” düşünmemek mi?
Bir de şu var; yazınız çok talihsiz bir güne rastlamış.
Avrupa Birliği İlerleme Raporu, Türkiye'de iktidarın basına karşı “haksız nüfuz kullandığı” gerçeğini kayda geçirdi.
Açık açık gazetecilerin artık “oto sansür” yapmak zorunda kaldıkları ifade edildi.
En iyisi siz; bizi dizayn etme, hizaya getirme işini iktidara bırakın, biraz kendi gazetelerinizle ilgilenin.
Kendinize bir sorun bakalım:
“Biz halkı çok iyi okuyoruz da halk neden bizi okumuyor.”
“Hepimizin yaptığı şu harikulade ‘demokratik, ilerici, reformist' gazetelerin topunun satışı neden, bırakın Hürriyet'i, bir tek Sözcü gazetesi kadar olamıyor?”
* * *
Merak etmeyin, biz sormayız. Kültürümüzde “gönderilenin” arkasından tef çalmak yoktur.
Ama bilin ki; patronlarınız er veya geç size bu soruyu soracak.
Bizim ricamız ise şu; Hürriyet'i yıllardır okuyan insanlara biraz saygı gösterin...
Bu ülkede herkes sizin gibi düşünmek zorunda değil.
Yüzde 42 okuduğu gazetelerden memnun.
Bir gün yüzde 58 de memnun olup, gazetelerinizi okumaya başlarsa hiç mesele kalmaz.

Hürriyet - Ertuğrul ÖZKÖK-Değiştirilmiş, gönderilmiş, kurtulunmuş

http://yazarlardanyorumlar.blogspot.com/2010/11/markar-esayan-ozkokun-cehennemini.html

http://yazarlardanyorumlar.blogspot.com/2010/11/etyen-mahcupyan-merkezin-eskimis.html

http://yazarlardanyorumlar.blogspot.com/2010/11/ertugrul-ozkok-kim-etyen-mahcupyan-kim.html

http://yazarlardanyorumlar.blogspot.com/2010/11/yazarlar-etyen-mahcupyan-cagdas-medyann.html

Markar Esayan - "Ertuğrul Özkök’ün cehennemini anlamak"

 

Aslında konu hakkında söylenebilecekleri mükemmel ve eksiksiz biçimde Ali Bayramoğlu yazdı. “Ertuğrul Özkök kim, Etyen Mahçupyan kim” tarihî bir yazıydı. Özkök’ü bir kez daha tarihe doğru bir şekilde kaydeden bir yazıydı.

Konu Ertuğrul Özkök’ün, Etyen Mahçupyan’a sataşması tahmin edeceğiniz üzere. Özkök, 11 kasımda “Değiştirilmiş, gönderilmiş, kurtulunmuş” başlıklı bir yazı yazıyor. Mahçupyan’ın CHP ve medya üzerinden değişimi analiz ettiği makalelerine “cevap veriyor”. CHP ve Hürriyet, Baykal ve Özkök analojisi üzerinden olan biteni bu kadar net ve duru bir biçimde tarif etmesine çok bozulmuş Mahçupyan’ın, belli.

Bozulmakla kalmamış, çok da öfkelenmiş. Eh nasıl öfkelenmesin, lütfen anlamaya çalışalım Özkök’ü; zira o bu anlama işini çok iyi becerir. Hrant’ın katledilmesinden hemen sonra, daha kanı kurumadan bize Ogünleri ve Hayallerin öfkesine empati yapmamızı tavsiye eden, bu işin örgütlü olmadığını yazan odur.

O zaman, Özkök’ü anlamak da bizim boynumuzun borcudur.

Özkök öfkeli çünkü Mefistofeles’le yaptığı anlaşmanın vadesi doldu. Mefistofeles’in emrine verdiği özel yeteneklerinin, okuyucusuna sunduğu gösterişli, büyüleyici, kıpkırmızı ama bir o kadar da aldatıcı elmaların da kifayet etmediği yeni bir durum var ortada:

Zeitgeist! Yani zamanın ruhu.

Buharlaşıyor Özkök. Katı kalmaya çalıştıkça, daha çok ısınıyor, ve daha hızlı buharlaşıyor.

Doktor Faust’un son düşkün ve melankolik dönemini yaşıyor o. Ama onun durumu Goethe’den ziyade, Marlowe’un Faust’unu andırır. Marlowe’un Faust’u Mefistofeles’le girdiği anlaşmayı kaybeder ve ruhu lanetlenir. Hâlbuki Goethe’de, tuzağa düşmesine rağmen evrensel bir tragedyanın, insan ruhundaki soylu ikilemin, zorlu iç mücadelesinin cesur kahramanıdır Faust.

Sevgili Özkök, ben de senin bu raddeden sonra istesen de iyi bir final yapabileceğini düşünmüyorum. Güç, iktidar ve şöhretin büyüsü seni merkezinden o kadar uzaklara savurmuş ki, tekrar bütünlüklü bir mevcudiyete sahip olman, başladığın o masum yere dönmen çok zor.

Ruhunu yeninden bulman imkânsız.

Ama üzülme, pek çoğu çok daha mütevazı anlaşmalarla heba olup gidiyorlar, yazık onlara! İyi tüccar değiller. Sen işini daha sıkı tuttun, karşılığını da son kuruşuna kadar verdin. Ali Bayramoğlu bu durumu yazısında güzelce özetlemiş zaten.

Mahçupyan’ı, sanki burası eski Türkiye’ymiş gibi, sen de o parlak dönemlerindeymişsin gibi linç etmeye kalkmışsın. Yazısına cevap veremediğin için de ona “Ermeni muamelesi” yapmışsın. Hani onu en hassas yerinden, Hrant üzerinden vuracaksın, can acıtacaksın güya. Okuyucuya da, onun Ermeni olduğunu bir kez daha hatırlatacaksın tabii, öyle ki, yazını, senin gazetenin bilinçaltına ekmekte mahir olduğu bir sürü önyargılar eşliğinde okusun, tesiri olsun.

Ermeni cemaati en çok senin gazeteni okurmuş, Hrant da, Tûba Çandar’ın kitabına da aldığı üzere “Hürriyet” demiş. Sanki tartışmanın bununla bir ilgisi var.

Ama senin sıkıştığın o köşede bir anlamı var. Senin için bir yazının veya bir gazetenin muteber olması, içerik, düşünce, dürüstlük cesaretle ölçülmüyor, ne kadar satın alındığı ve ülkeyi, siyaseti ne kadar iklimlendirebildiği ile ölçülüyor.

Hürriyet’in beş yüz bin, Sözcü gibi bir gazetenin iki yüz bin satmasının ardında, her şeyin ters yüz edildiği koskoca bir yanlışlıklar ve suç tarihi, darbeler, toplumun tüm kimyasını bozmuş bir toplum mühendisliği var. Bunu mu marifet sayıyorsun?

Bak, elli bin tirajla Türkiye’yi değiştiren cesur ve dürüst bir gazetenin yazı işlerindeyim. Beni keşfeden de, hocam da Hrant Dink’tir. Mahçupyan da kısa bir süre öncesine kadar ezber bozan, gerçekten iyi yazılarıyla bizim gazetemizde ter döktü. Şimdi yine senin dil uzattığın ama o oranda itibarlı senin gazetenden çok daha fazla satan Zaman’da aynı katkısını sürdürüyor.

Bizim tek ölçümüz, vicdanımız ve cesaretimizdir. Yazıişleri masasında konuşmanın doğal olarak yasak hale geldiği tek şey vardır. “Bu haberi yaparsak tiraj kaybederizdir” o. Kimse bize sipariş haber veremez, okuyucularımıza ters gelir diye bir haberi asla kullanmazlık etmeyiz. Bunlar olmazsa, hiçbirimiz o masada bir saniye durmayız. Senin hiç anlayamayacağın türden bir patrona sahibiz. Bizim patronumuz, gazete kurulduğundan beri, bir kez dahi gazete katında gözükmemiştir.

Böyle bir dürüstlüğü, böyle bir inancı, böyle bir cesareti, böyle bir masumiyeti anlayabilir misin sevgili Özkök?

O yüzden, bel altı vuruyorsun. Ben senin kelimelerinin gün be gün tükendiğini gözlemliyorum. Senin kurmaya alıştığın türden kelimeleri akıl ve yüreklerine alacak insanlar her gün azalıyor bu ülkede. Ve sen her geçen gün daha az muteber, daha az çelici olmanın getirdiği bir sözsüzlüğe mahkûm oluyorsun. O kadar yapaylaşmışsın ki, ülke o yapaylıktan çıktıkça, “gerçek” sende toksik etki yapıyor. Gerçek seni yok ediyor. Üzerine gerçek döküldükçe dumanlar çıkararak eriyorsun.

O yapaylığın yerine ne koyacağını bilemiyorsun. O şey, bir zamanlar vazgeçtiğin şeydi, hâlâ kabullenemiyorsun!

Bize kendi cehennemini tarif ediyorsun. Söz, seni hep izleyecek ve senden ibret alacağız.

Markar Esayan - "Ertuğrul Özkök’ün cehennemini anlamak" başlıklı yazısı - Taraf Gazetesi

14 Kasım 2010 Pazar

ETYEN MAHÇUPYAN - Merkezin eskimiş safraları

 

Uzun süre hükmedenlerin yenilgiyi içselleştirmeleri zordur. Yenilginin kalıcı olacağını kavradıklarında ise, hayatın doğal akışı ve bunun ürettiği sıradan tespitler bile, onlar için birer tehdide dönüşür...

Türkiye'deki siyasi ve ideolojik merkezin kısmi çöküşünü konu ettiğim son birkaç yazı da, Hürriyet Gazetesi'nin eski yayın yönetmenini rahatsız etmiş. Yazısında üç 'tespit' var: Hürriyet'ten ayrılanların bu dönemde çakışması bir tesadüftür; Hürriyet çok başarılı bir gazetedir ve Ermeniler bile bu gazeteyi tercih etmektedirler; Zaman'ın ise gerçek bir satışı ve toplumsal temsil niteliği yoktur...

İnsanın bu önermeler karşısında doğal duygusu herhalde mizahi bir yazı kaleme almak olurdu. Ama mizah farklılığı magazinleştirir ve kişileri sosyalliğin ardına gizler. Oysa karşımızdaki kişi Hürriyet'in eski yayın yönetmeni ve bu ülkede devlet tahakkümünün yarattığı gayri meşru 'merkez'in sorumlularından biri. Hrant'ın öldürülmesinden birkaç gün sonra yine bu gazetenin sayfalarında bir 'süs bitkisi' benzetmesi yapmıştım. Hani büyük otellere girdiğinizde etrafta bir sürü yeşillik, parlak renkli bitkiler görür ama yaklaşıp ellediğinizde plastik olduğunu anlarsınız. Ertuğrul Özkök budur... Darbeleri, vesayet rejimini savunmuş, birçok zulmün ve cinayetin dolaylı tetikçiliğine soyunmuş, okuyucuyu katilleri bile 'hoşgörmeye' davet etmiş biri... Kendisini adım adım plastikleştirmiş, bir ürün haline getirmiş, bu uğurda insaniyetini kaybetmiş biri... Tam da bu nedenle şimdi 'eskiyip' merkezin safralarından biri haline gelince, yeniden insanların arasına katılmaya çalışıyor ve fırsattan istifade hiç utanmadan Hrant'ın adını anabiliyor...

Gelelim Özkök'ün tespitlerine... Zaman'ı ima ettiği cümleler yeterince patetik. Cemaati her yerde arayıp bulan, fırsat buldukça akil adam pozunda şeytanlaştıran birinin, şimdi bu gazetenin temsil eksikliğini öne sürmesi hoş olmuş... Ermeniler meselesi ise gerçekte acıklı. Agos'un genel yayın yönetmeni Rober Koptaş bu hafta kendi sütununda Ermeni cemaatini şöyle resmediyordu: "Hepimiz ortak bir yalanlar havuzunun içinde yüzüyoruz... Ermeni toplumu, dehşet verici bir kapalılığın esiri durumunda... Bizi bu noktaya getiren sistemin gerçek bir eleştirisini yapmamız ve kendimize yeni bir yön çizmemiz gerekiyor... Böyle yaşamaya devam da edebiliriz... Gülünç olmaya razıysak, aynen devam." Koptaş'ın Ermeniler için söyledikleri, Kemalistler ve önümüzdeki dönemi kurgulamaya çalışan 'çağdaş' laikler için de geçerli. Tevekeli değil, hepsi de Hürriyet okuyucusu olan bu kesimler, hiç de şaşırtıcı olmayan bir biçimde yozlaşmakta, oportünizmle otoriterliği birleştiren arayışları beslemekte.

Hürriyet'in eski yayın yönetmeninin asıl kabul edemediği ise gerçekte sadece eski değil, 'eskimiş' olduğu. Beni Hürriyet'i 'hizaya sokmakla' itham etmesi de bu eskimişliği sindirememiş olmasından kaynaklanıyor. Çünkü benim yaptığım, zaten hizaya getirilmiş olana işaret etmekten ibaret. Nitekim Ertuğrul Özkök, Deniz Baykal'ın medyadaki karşılığıdır... Konumunu konsolide etmeyi başarı olarak gösterirken, hayatı elinden kaçıran avami ideolog tipolojisinin temsilcilerinden biri. Baykal'ı göndermek için skandal kasetlere ihtiyaç vardı ama Özkök için buna gerek duyulmadı. Belki de skandal bir performansı kişilik haline getirdiği için...

Gelelim işin püf noktasına: Acaba Özkök bu yazıyı niçin yazdı? Mademki Zaman böylesine etkisiz, benim sıradan bir yazımın koca Hürriyet'i rahatsız etmesi mümkün mü? Bunun bir tek açıklaması var: Yazdıklarım muhtemelen doğru ve Zaman etkili bir gazete. Yani şu anda siyaset ve medyayı paralel olarak kısmen dönüştürüp yeni bir seçmen ve okuyucu kitlesi ile buluşturmak isteyen bir proje uygulanmak isteniyor. Ancak bir adım daha gidelim: Acaba Özkök benim adımı açıkça yazma gereğini niye duydu? Anlaşılan Özkök benim Zaman'daki yazımın Hürriyet okuyucusu tarafından da okunmasını istedi... Çünkü o bu projenin kendisini ıskartaya çıkartabileceğini de öngörüyor ve aynen Baykal gibi geri dönmek için can atıyor...

Merkezi üreten tahakküm sistemi, omurgasızlığı şiar edinmiş bir safra üzerinde yükselmişti. Bugün eskimişlik onları rahatsız ediyor ama safra olmayı kimlikleştirmekten hâlâ şikayetçi değiller...

Yazarlar - ETYEN MAHÇUPYAN - Merkezin eskimiş safraları - ZAMAN GAZETESİ [İnternetin İlk Türk Gazetesi]

13 Kasım 2010 Cumartesi

Ertuğrul Özkök kim, Etyen Mahçupyan kim? - Ali Bayramoğlu

Ne dediysen tersi oldu, ne tahmin ettiysen tersi çıktı, neye destek verdiysen o kaybetti.

Destek verdiğin bir nebze "demokratik" olsa, karşı çıktığın bir dirhem "anti demokratik" olanı temsil etse neyse...

Durum her zaman tam tersiydi...

28 Şubat'ta askeri müdahalenin gönüllü manivelası oldun. Korku ve tehdit politikalarının, cuntacıların operatörlüğünü yaptın. Andıçlarla insanların dışlanmasına, kimilerinin kurşunlanmasına yol açtın. EMASYA'lara, onbinlerce insanın fişlenmesine göz yumdun, meşruluk kazandırdın.

O arada iş takipçiliğine soyundun. Hükümetler kurmaya kalktın.

Susurluk katillerine kahramanlık menkıbeleri yazdın.

İnsanların linç edilmesine yol açan manşetler attın. Yetmedi katillere empati yaptın.

Entelektüel düşmanlığında görülmemiş noktalara ulaştın. Orhan Pamuk'u günlerce hedef gösterdin.

Kaosa kalkan eller manşetleriyle, darbe hukuku kokan Anayasa ihlallerini okşadın. Muhtıraya destek verdin...

Satırlara sığmazsın...

Ama sıkılmadan hâlâ konuşuyorsun, konuşabiliyorsun...

Kim olduğunu, ne yaptığını dağ taş biliyor.

Neşe Düzel'e konuşan "balıkçı" bak neler diyor:

"1993-1996 arasındaki dönemde bu ülkenin medyası kirliliğe gözlerini kapattı, görmezlikten geldi... Devlet onlara, onlar da devlete gözlerini yumdu... İnanılmaz paralar, hak edilmemiş saygınlıklar oluştu... 17 bin insanın öldürülmesine göz yumuldu..."

Sembolik olarak ve prototip olarak tarif ettiği sensin...

Ama bedeller var.

Demokratikleşme süreci yükselirken, sen "düştün"...

O gün bugün geçmişini yeniden yazmak ve kendini aklamak için yapmadığını bırakmıyorsun, "babamın malı değil" dediğin köşende sadece kendinden bahsediyor, kendi imajını parlatmaya çalışıyorsun.

Ertuğrul Özkök'ten söz ediyorum...

Artık şaşırmış durumda...

Değil mi ki, son yazılarından birinde Etyen Mahçupyan'ı diline dolamış, onu Ermeni cemaatine şikâyet edip, üstelik Hrant'tan güç almaya çalışarak kendisini temizlemeye girişiyor...

Ne demeli?

Hayır, Özkök, hiç bir zaman aklanamayacaksın...

Senin aklanma gayretine karşı durmak bana "ahlaki bir vasiyet"tir...

Hrant'ı ölüme götüren "cümle"nin cımbızlanarak ilk kez yayınlandığı "gammaz" yazı Hürriyet 'te çıkmadı mı?

O Hürriyet'in yayın yönetmeni sen değil miydin?

Hrant o cümleden ötürü yargılanırken adliye koridorlarında Kerinçsizler, Veli Küçükler ve benzerlerinin tükürük ve küfür yağmurunu "sivil protesto" diye veren gazete senin Hürriyet'in değil miydi?

Hrant'ı ensesinden vuran katili anlamamızı vaaz eden, cinayeti sıradanlaştıran yazıları sen yazmadın mı?

Şu satırlar sana ait değil mi:

"Bu işi çözmek istiyorsak, hepimiz empati duygularımızı geliştirmeliyiz. Mahalledeki o çocuğu da anlamaya çalışmalıyız. İkinci Cumhuriyetçi fikirlere sahip birisi, kendisi için 'Vatan haini' ifadesinin kullanılmasından rahatsız oluyorsa, başkalarının da başka ifadelerden rahatsız olabileceğini düşünmelidir" (23 Ocak 2007)

31 Ocak 2007 tarihli yazını hatırlıyor musun?

Hrant'ın ölümünün üzerinden daha 10 gün geçmeden bu kez Etyen Mahçupyan'ı yine diline dolamıştın. İğrenç tabir ettiğin, acıyla kaleme alınmış yazısından "bu Türkler adam olmaz" cümlesini cımbızla çekmiş, onu yeni Türk düşmanı olarak ilan etme işine girişmiştin.

Agos'a verdiği mülakatta "Dink'in ölümünde Hürriyet'in etkisi olmuştur" diyen Ersin Kalkan'ın Hürriyet'ten atılması işini nasıl takip ettiğin unutuldu mu sanıyorsun...

Ertuğrul Özkök'ün serencamı böyledir...

Peki, saldırdığı Etyen Mahçupyan kim?

1990'ların başı, Özkökgillerin, merkez medyanın, merkez entelektüellerin, merkez işadamlarının askerle iş tutuğu yıllar...

Kürt sorununun en can yakıcı, en ölümcül evresi yaşanıyor, 28 Şubat ortamı solunuyor, askeri vesayet rejimi tabana yayılıyor, Susurluk skandalı ortalığı altüst ediyor, sert fikri ve siyasi tartışmalar içinde "demokrat" tabir edilebilecek bir kategori, sonraları liberal diye geçiştirilecek "beyaz kökenli ama çok da beyaz olmayan bir aydın tipi" doğuyordu.

Toplumsal aktör ve hareketleri içinden anlamaya çalışan, demokratlığı çok-kültürlülük ya da kimlikler çokluluğu, çoğulculuğu içinde tanımlayan, kültürel olanı merkeze alan, topluma değmek ve toplumu anlamayı şiar edinen bir anlayıştı söz konusu olan.

İşte bu dalganın birkaç kurucusu ve taşıyıcısından biri Etyen Mahçupyan'dı...

O dalga bugün yaşanan değişimde, değişimin siyasi ve zihni kıvrımlarında önemli yer tutar.

Evet, Etyen kim? Ertuğrul kim?

Ertuğrul'un yönettiği gazete, yani "en çok" satan gazete, ülkenin otoriterleşme öyküsünde, ülkeyi çıkmaza sürükleme işinde belirleyici bir rol oynarken, Etyen gibilerin, az satan gazetelerde, aldığı ağır riskle çıkardığı ses yeri göğü kaplıyordu.

O ses bugünü doğurdu...

O sesin sahipleri bugün Türkiye'de değişimi, şeffaflığı demokratikleşmeyi temsil ediyorlar.

Direnci, köhneyi, statükoyu temsil edenler ise Özkökgiller...

Evet, Etyen kim, Ertuğrul kim...

Ertuğrul Özkök kim, Etyen Mahçupyan kim? - Ali Bayramoğlu

10 Kasım 2010 Çarşamba

"BRİC+T": Türkiye dünyayı şaşırtacak! - İbrahim Karagül

 

“Yıldızı parlayan ülkeler dünyayı değiştirecek" derken, "Dünyanın yeni haritası işte böyle şekilleniyor" derken bunu anlatmaya çalışıyorduk. Merkez ülkelerin gerilemeye, çevre ülkelerin merkez güç olmaya doğru gittiğini, yakın gelecekte bunun dramatik sonuçlarını göreceğimizi, Atlantik'in iki yakasının artık dünyanın merkezi olmayacağını, sarsıcı güç kaymalarının yaşanacağını söyledik durduk...

Tek yanlı bağımlılık içeren ittifakların ve "sadece Avrupa Birliği"ne uyarlanmış gelecek hesaplarının Türkiye'nin gözünü kör edeceğini, belki de bin yıl sonra ilk kez; Batı'yla birlikte Doğu'ya ve dünyanın geri kalanına da bakmak gerektiğini, bunun Türkiye'nin gelecek inşası için hayati bir tercih olacağını vurguladık..

Çünkü dünya yeni ve radikal bir eğilime girmişti ve bütün ülkeler bu eğilime göre en az bir yüz yıllık hesap yapmak zorundaydı. Yapamayanlar kaybedecekti. Bu değişimi algılamakta zorluk çekenler, otuz yıl önceki dünya algısında ısrar ederken kaybettiklerinin farkında bile olmayacaktı...

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün Financial Times'daki ifadesi işte bu gerçeği ortaya koyuyor. Türkiye'nin yıllardır sistemli ve sabırla inşa etmeye çalıştığı gelecek hesaplarının arkasında yatan düşünceyi..

"AB üyeliğinin Ankara için hala stratejik hedef olduğunu" belirten Gül, Avrupalı liderlere yönelik vizyonsuzluk suçlamaları sonrasında, Türkiye'nin ekonomik dönüşümünün onu Brezilya, Rusya, Hindistan ve Çin'den oluşan BRİC ülkeleri arasına katılmasını sağlayacağını umduğunu ifade ediyor ve ekliyor; "Yakında BRİC'in yanında 'T' görürseniz şaşırmayın..."

Global milli gelirin yüzde 15'ine sahip, 2050 yılında dünyanın ilk beş ekonomisinden dördünü oluşturması beklenen, global büyümenin yüzde 70'e yakınını gerçekleştiren, küresel kaynakların ve nüfusun çok önemli bir bölümünü kontrol eden dört ülke (BRİC) dünyanın gidişatını etkileyecek ölçüde güç kazanıyor. Küresel ekonomik sistemi değiştirmeyi, ABD Doları'nın küresel hegemonyasını kırmayı, ulusal para birimlerini güçlendirmeyi, yeni küresel rezerv para birimi oluşturmayı, ekonomik krize karşı ortak hareket etmeyi, kendi aralarındaki ticarette dolar kullanmamayı içeren kararlar alıyor. Çok kutuplu dünyayı ve çok başkentli ekonomiyi talep ediyor. Atlantik ittifakının küresel hakimiyetini reddediyor.

Kontrolden çıkmış bir küresel sistem gerçeğinden hareketle, nüfuz alanlarını hızla genişletiyor. Mesela Çin; sadece Afrika'da değil, Doğu Avrupa'dan Kuzey Avrupa'ya kadar, Batı'nın can damarına girmiş durumda. Adeta Avrupa'yı kuşatıyor. Bu güçler; varolan ekonomik sistemin, dünya genelinde finansal temelini kaybedeceğini, küresel sistemin büyük oyuncularının ve blokların çıkarlarının daralacağını, ardından uluslararası sistemin çözüleceğini, büyük oyuncularda stratejik değişimlerin yaşanacağını çok iyi biliyor.

"Yıldız ülkeler şov yapıyor" derken, Türkiye'nin işte bu dünyayı değiştirecek dört ülkeye katılan beşinci güç olabileceğini not etmiştik. 13 Mayıs tarihinde burada; AB, kendini Türkiye'ye kapatmak için gülünesi bahanelere sığınırken, Pekin'den Moskova'ya, Cakarta'dan Yeni Delhi'ye, Ankara'dan Brasilia'ya uzanan "yeni ekonomik çevre"de küresel ekonomiyi canlandıracak, bu yüzyılı şekillendirecek, yeni siyasi ve ekonomik bloklar oluşturacak bir kuşağın şekillendiğini, yaygın ortaklık alanlarına yatırımlar yapıldığını, küresel politikalara yaklaşımların benzeşmeye başladığını belirtmiş ve "Dünyayı değşitirecek beşinci ülke Türkiye mi olacak" diye sormuştuk.

Cevabını şimdi aldık. Bu artık kaçınılmaz bir gerçek olarak belirginleşti. AB ülkeleri, Türkiye'nin "uzun yürüyüş"ünü henüz kavrayabilmiş değil. Tam üyeliğin "stratejik hedef" olması onlar için bir güvence değil, Türkiye için çok boyutlu küresel hesap yapmanın göstergesi sadece.

Yakın çevresinde derinlemesine bir etki alanı oluşturan Türkiye'nin çok geçmeden AB'nin kaprislerine aldırmaz hale geleceğinin bilinmesi gerekiyor. Yeni küresel aktörlerle ekonomik alanda dev ortaklıklara girişen Türkiye'nin Çin ile hava tatbikatından sonra kara tatbikatına başlamasının anlamının da kavranması gerekiyor.

Cumhurbaşkanı; "Yakında BRİC'in yanında T görürseniz şaşırmayın" sözü açık bir uyarıdır. Bu uyarıyı dürüstçe anlamak yerine her zamanki dolambaçlı ayak oyunlarıyla süreci boşa çıkarmayı deneyecekler..

Ama kaçınılmaz olarak yüzleşecekleri tek bir son var: Türkiye onları fena halde şaşırtacak!

"BRİC+T": Türkiye dünyayı şaşırtacak! - İbrahim Karagül

7 Kasım 2010 Pazar

Sabah - ENGİN ARDIÇ - Mevlid şairi Behçet Çelebi

 

Bugün Pazar... Azıcık da eğlenelim... Hem de kısa yazalım da okuyucuyu baymayalım... Ne yapalım? Çok sağlam temeller üzerine kurulu cumhuriyetimizin ilk döneminden edebiyat örnekleri verelim (o dönemde Fazıl Say henüz doğmamış olduğundan müzik örnekleri veremiyorum.)
Elbette bunların başında "seninle gönlümüz her an temasta, Atatürk dendi mi doğrulur hasta" vecizesiyle tıp biliminde de yeni ve derin ufuklar açmış olan büyük sanatçımız Behçet Kemal Çağlar gelecektir...
Merhumun bir "mevlid" yazmış olduğunu bilir misiniz?
Hem de, çok sağlam birtakım temeller üzerine oturmayı alışkanlık edindiğinden, aruz vezniyle!
"Nebevi" değil tabii, dünyevi!
Bakalım bu mevlidinde milli şair Behçet Çelebi neler demiş:
***
"Ger dilersiz bulasız oddan necat,
Mustafa-yı ba Kemal'e essalât!
Ol Zübeyde Mustafa'nın anesi,
Ol sedeften doğdu ol dürdanesi!
Gün gelip oldu Rıza'dan hamile,
Vakt erişti hafta ve eyyam ile.
Geçti böyle nice ay nice sene,
Vakt erişti bin sekiz yüz seksene."
Bakalım mevlidin "merhaba faslında" da neler demiş:
"Merhaba ey baş halaskâr, merhaba!
Merhaba ey ulu serdar, merhaba!
Hak Teala çün yarattı Türk'ü ilk,
Dedi 'üç kıta da olsun ona mülk...'
Mustafa nurunu alnına koydu,
'Bil, Kemal'in nurudur ol nur!' dedi.
Ger dilersiz bulasız oddan necat,
Mustafa-yı ba Kemal'e essalat!"

İmdi... Cumhuriyet Halk Partisi'nin niçin hiçbir seçimi kazanamadığını gene de merak eden varsa, dönüp yazıyı bir daha okusun. Yazılarımızı artık okuyamadıklarını söyleyen imam kökenli bazı meslekdaşlarımız da, "aidiyeti cihetiyle" üçüncü bir kere okumayı deneyebilirler... Kolaylık olsun diye de Latin alfabesiyle yazdım.
Tamamsa, gülsuyu dağıtmaya geçebiliriz.

Sabah - ENGİN ARDIÇ - Mevlid şairi Behçet Çelebi

ETYEN MAHÇUPYAN - Kılıçdaroğlu'nun çağdaş CHP'si

 

Bu ülkeye en büyük zararı vermiş olan kurumların her alanda en köklü kurumlar olması ilk bakışta şaşırtıcı gelebilir.

Ancak bu kurumlar hem değişmeyen hem de değişimden hazzetmeyen kurumlar olmuşlar ve bu nitelikleriyle toplumsal dinamiği engellemişlerdir. Öte yandan değişmemenin ve değişimden hazzetmemenin de bir rasyoneli vardır: Oluşturulan statüko, belirli bir iktidar yapısı üretmiş ve bunu ideolojik olarak koruma altına almıştır. Dolayısıyla bu tür kurumların değişime direnç göstermeleri kendi çıkarları ve giderek kendi doğaları gereğidir.

Siyaset alanında söz konusu statükoyu CHP temsil ediyor... Bu parti kendisini ülkeyi düşmanlardan kurtaran direnişin temsilcisi saydığı ölçüde 'ulusal' addetmiş ve tam da bu sayede toplumsal bağlarını ikincil hale getirmiştir. Hayatına tek parti olarak başlaması, 'kurtarıcının' himayesinde palazlanması da son derece etkili olmuştur. Nitekim CHP'lilerin kuruluştan bugüne değişmeyen bir niteliği varsa, o da sahip oldukları seçilmişlik duygusudur. Bu duygu, tek parti döneminde kişilerin 'makbul hale gelmesini ifade ederken, çok partili hayatta sınıfsal bir nitelik kazandı. Seçilmişliğin temelinde ideolojik olarak o pozisyonu hak etmek, diğer bir deyişle 'doğru' düşünmek, 'çağdaş' olmak vardı ve bu ayrımın ölçütü de laiklikti... Unutmamak gerek ki, Türkiye gibi herkesin milliyetçi olduğu bir toplumsal zeminde, yönetim tekelini elde bulundurmak veya bu iddiada bulunmak, halkın çoğunun sahip olmadığı, ancak belirli bir elit zümrenin uhdesindeki bir niteliğe dayanmayı gerektiriyordu.

Böylece 'çağdaşlık' yöneten zümreyi sınıfsallaştıran bir unsur haline geldi. Ancak bu çağdaşlığın görünür olması, saygıyı hak etmesi, toplum tarafından daha yüksek bir kaliteyi ifade etmesi gerekiyordu. Bu ihtiyaç ise modernliğin yüzeyselleşmesi, kılık kıyafetin ve oturup kalkmanın birer iktidarı hak etme göstergesi haline gelmesi sonucunu yarattı.

Bugün bu çağdaşlık miadını doldurmuş gözüküyor. Belki çok daha önceden doldurmuştu, ama ortada iktidar boşluğunu çok uzun bir gelecek için doldurmaya talip olan ve bunu becerebileceği de anlaşılan bir 'anti çağdaş' parti çıkmamıştı. AKP bunu becermekle kalmadı, ekonomi, sağlık, eğitim gibi alanlarda epeyce başarılı da oldu. Önümüzdeki dönemde Kürt meselesinin de çözümü mümkün olursa, bu toplumun çağdaş CHP'ye pek ihtiyacının kalmayacağını ve AKP'nin şimdilik rakipsiz olarak yoluna devam edeceğini söylemek kehanet olmaz.

Dolayısıyla çağdaş laiklerin gündemindeki soru şudur: Askerin kendi kabuğuna çekilmek zorunda kaldığı ve yüksek yargının istemese de çoğullaştığı bir dönemde AKP nasıl engellenebilecek? Yanıt bir biçimde CHP'nin değişimini ama temel kimlik ve hedefler açısından sabit kalmasını gerektiriyor. Yani CHP'ye yeni bir kabuk, günün çağdaşlığını yansıtan bir 'elbise' lazım... Öyle ki toplumsal ilişki kurmayı kolaylaştırsın, siyaseti yüzeyselleştirip gündelikleştirsin, oportünist bir strateji içinde farklı kesimlerin oyunu kendisine çekebilsin; ama esas kaygısı devletçilik ve laiklik olmaya devam etsin...

Bunun için düğmeye geçen mayısta kurultay öncesi basıldı. İki kaset sayesinde Baykal gönderildi ve Önder Sav çok güçlü bir konuma geldi ama parti meclisine de daha sonra kullanılmak üzere birkaç özel kişi sokuldu. O dönemde öncelikli hedef referandumdu ve Sav'ın temsil ettiği katı pozisyonun bir karşılığı vardı. Ancak referandum yenilgisi ile birlikte, düğmeye basan irade önümüzdeki seçimlerin son şans olabileceğini değerlendirmeye başladı. Kılıçdaroğlu'nun elini kolaylaştırmak, CHP'nin arkaik öğelerden kurtulduğu izlenimini yaratmak, çağdaşlığı yeniden bugüne adapte etmek şarttı. Bu ise Sav ve ekibinin gitmesini, parti meclisindeki bazı özel kişilerin önünün açılmasını gerektiriyordu... Nitekim Cumhuriyet Başsavcısı da durumu anlamayanlara gerekli mesajı iletti: Kurultaya gerek yoktu ve 'çağdaş' irade bu oyunu Kılıçdaroğlu'nun yeni ekibi üzerinden oynayacaktı...

Bugün CHP kendisini aşan ve çağdaş laiklerin son umudu olan 'AKP'yi düşürme' projesinin ayaklarından biri... Diğer ayak ise medyada...

Yazarlar - ETYEN MAHÇUPYAN - Kılıçdaroğlu'nun çağdaş CHP'si - ZAMAN GAZETESİ [İnternetin İlk Türk Gazetesi]

6 Kasım 2010 Cumartesi

Ana muhalefeti kim yürütüyor? - Gülay GÖKTÜRK

 

"Türkiye'de fikren değilse bile ruhen CHP'li olan çok geniş bir kesim var" demiştim dünkü yazımda. Cümleyi tekrar okuyunca, "değilse bile" yerine "değil ama" demenin daha doğru bir ifade olacağını fark ettim.

Evet, klasik CHP tabanı dışında bir kitleden söz ediyorum. Bilumum CHP küskünlerini, eski solcuları, genel olarak sol tandanslı kamuoyunu, kendini "ilerici-çağdaş" olarak tanımlayan kesimleri...

Benim bu grup içinde yer alan çok tanıdığım var; aslında neredeyse bütün doğal çevrem bu kesim içinde yer alıyor. Onları biraz daha tarif edersem, siz de etrafınızda ne kadar çok olduklarını anlayacaksınız.

Aslında bunlar hayatları CHP'ye veryansın etmekle geçen insanlar... CHP'yi asla beğenmemiş, sürekli küçümsemişler. Hep CHP'nin Avrupai sosyal demokrat partilerden ne kadar uzak, halktan ne kadar kopuk, ne kadar jakoben olduğunu anlatıp durmuşlar. Devletten fazla devletçiliğinin, darbeci genlerinin farkındalar. Ne var ki, yine de gözlerini bir türlü CHP'den alamıyorlar. CHP içindeki klik mücadelelerini "en hayati siyasi olay" gibi algılıyor; CHP içindeki bütün hizipleri ezbere biliyor, her kurultayda Türkiye'nin siyasi kaderi çiziliyormuşçasına heyecanlanıyorlar.

Peki bir insan, çizgisine bu kadar karşı olduğu bir siyasi partiyle neden bu kadar yakın, neredeyse "duygusal" bir ilişki kurar? Sanırım her şeye rağmen kendisini bu partiyle ideolojik olarak "akraba" hissetmeye devam ettiği için...

Ne var ki onlar bunu inkar ediyor ve CHP'ye gösterdikleri yakın ilgiyi şöyle açıklıyorlar: "Demokrasinin sağlıklı gelişmesi için doğru dürüst bir ana muhalefet partisi şart!"

Bu "şart"ın iki türlü açıklaması yapılıyor:

Birincisi, CHP'nin varlığının ve "doğru dürüst" bir ana muhalefet haline gelmesinin, iktidar partisinin yozlaşmasına ve otoriterleşmesine karşı en önemli sigorta olduğu açıklaması. Eğer bu sigorta işlemezse, AK Parti'nin tek parti diktatörlüğüne dönüşmesi işten bile değil.

İkincisi de CHP "doğru yol"a gelip Türkiye'nin yaşadığı büyük değişim sürecine onay vermediği sürece; yani değişim iktidar ve ana muhalefetin konsensüsü ile değil de sadece iktidarın inisiyatifi ile gerçekleştiği takdirde, reformların sürdürülemeyeceği, mutlaka bir noktada tıkanacağı; bu tablonun aşırı kutuplaşma, keskin toplumsal bölünmüşlük ve hatta kaos hali doğuracağı düşüncesi...

Hemen belirteyim ki, CHP'nin devletçi-vesayetçi çizgisini değiştirip demokrasi saflarına katılması elbette çok iyi olur. Değişimi kolaylaştırır, demokratik denetim mekanizmalarının daha iyi çalışmasını sağlar. Dolayısıyla, Türkiye'nin iyiliğini isteyen herkes gibi ben de böyle bir gelişmeden sevinç duyarım.

Ama bunu arzulamak başka şeydir; demokrasi için "olmazsa olmaz" saymak başka...

Nitekim pekâlâ da oluyor...

AK Parti sekiz yıldır CHP'nin bütün engellemelerine rağmen demokratik reformları sürdürmeyi becerdi. Üstelik de -iddiaların aksine- tek parti diktatörlüğüne de dönüşmedi.

Çünkü bu klişe geçmişe ait bir durumu ifade ediyor.

Bundan 30-40 yıl önce, ana muhalefet partisinin iktidarın yegane denetçisi; demokratik rejimin baş güvencesi olduğunu söylemek doğru olabilirdi.

Ama toplumların eskisine göre çok daha örgütlü olduğu; siyaseti çok daha yakından ve etkili bir biçimde denetlediği; toplumsal katılımın derinleştiği; iletişim imkânlarının olağanüstü arttığı günümüz şartlarında durum böyle mi?

Bugünün ana muhalefeti, bütün toplumdur. Dikkatli, meraklı, külyutmaz, kendisini yönetenlerin ne yapıp ne yapmadığını an be an izleyen, anında tavır koyan bir sivil toplumun gerçekleştirdiği "ana muhalefet" yanında CHP'nin lafı mı olur?

Bütün toplum, gözünü dikmiş siyaseti izliyor. Beğenmediği bir politikaya karşı yarım saat içinde internet üzerinden protesto kampanyaları düzenliyor. Tek bir gazete ya da televizyon programı bütün muhalefet partilerinin topundan daha etkili muhalefet yürütebiliyor. Tek bir sivil toplum kuruluşu el attığı konuda yürüttüğü mücadeleyle gündemi belirleyebiliyor; iktidarların tozunu atabiliyor. Yolsuzlukları, usulsüzlükleri deşifre ediyor. Sümen altı edilmiş dosyaları raflardan indirip siyasetçilerin gözüne sokuyor. Her kurumun içinden dürüst ve demokrat insanlar derin devletin sırlarını açığa çıkartıp sistemi saydamlaştırıyor.

Şartlar böyleyken, "Etkili bir muhalefet partisi yoksa demokrasi işlemez" tekerlemesini tekrarlayıp durmak ne derece doğrudur?

Doğrusunu isterseniz, eğer CHP yeni Türkiye'yle uyumlu bir siyasi partiye dönüşemezse olan kendisine olur. Bugün Kılıçdaroğlu-Sav arasında parçalanır; yarın başka iki isim etrafında yeniden parçalanır ve sonunda un ufak olup siyaset tarihi müzesindeki yerini alır.

Ama Türkiye'ye bir şey olmaz. Toplumdaki bu dinamizm sürdükçe, siyaset toplumsal tarafından kuşatılmaya devam ettikçe demokrasi yürüyüşü de sürer gider.

Yok olup giden partilerin yerine yenilerini yarata yarata...

Ana muhalefeti kim yürütüyor? - Gülay GÖKTÜRK

4 Kasım 2010 Perşembe

Ahmet Altan - "CHP" başlıklı yazısı - Taraf Gazetesi

 

Partinin genel merkezinin dördüncü katında bir “merkez yönetim kurulu”, on ikinci katında bir başka “merkez yönetim kurulu” toplanıyor.

Genel başkan, genel sekreteri “korku imparatorluğu kurmakla”, genel sekreter genel başkanı “partiye tasallut etmekle” suçluyor.

CHP açıkça parçalanıyor.

Bu, beklenen bir gelişmeydi, kimsenin şaşırdığını sanmıyorum.

Ama “niye parçalandığı” konusunda epeyce değişik fikirler çıkacağına eminim.

Bu parçalanmayı, “Önder Bey, Kemal Bey” diye açıklamaya çalışanlar da olacaktır, “türban tartışmasına” bağlayanlar da.

Bence parçalanma nedeni bunlardan çok daha derinde.

İzinizle bir soru sorayım.

2010 yılında “Atatürk ilke ve inkılaplarına” bağlı bir parti Türkiye’de hayatiyetini sürdürebilir mi?

Bence, kendini “Atatürk ilkeleriyle” tarif eden hiçbir partinin yaşama şansı yok.

Bir kere, Atatürk’ün bir ilkesi yok.

Daha doğrusu tek bir ilkesi var, “demokrasisiz” bir ortamda ülkeyi yönetme gücünü elinde tutmak.

Onun dışında, Atatürk’ün “tersini” söylemediği bir sözüne, tersine davranmadığı bir eylemine kolay kolay rastlayamazsınız.

Kendi iktidarına odaklanmış, fevkalade pragmatist bir liderdi Atatürk.

Kendisinin iktidarda kalmasına yardım etmiş olan herkesle işbirliğine gitmiş, ihtiyacı kalmadığında da kendisine yardım eden herkesi kenara itmiştir.

Dindarların yardımına ihtiyaç duyduğunda Meclis’i camide dualarla açar.

Kürtlerin desteğine ihtiyaç duyduğunda “savaştan sonra eşit haklar” için söz verir.

Sovyet parası gerektiğinde komünistlerle iyi geçinir.

İttihatçıların örgütçülüğü işe yaradığında eski İttihatçıları yanına toplar.

Artık ihtiyaç duymadığında ise dindarları da, komünistleri de, Kürtleri de, İttihatçıları da ezer geçer.

Siz, ülkeyi tam bir diktatörlükle yönetmiş birinin “ilkelerine” sahip çıkarak bu halkla bir “bağ” kurup siyaset yapabilir misiniz?

Ancak “elitist” bir diktayı destekleyenler, Kürtlere, dindarlara, komünistlere karşı olan, kimsenin “devletin resmî görüşü” dışında konuşmasını istemeyenler size oy verir.

Onların da bu ülkedeki sayısı belli.

Üstelik hızla da azalıyorlar.

Yirmi birinci yüzyılın başında, yirminci yüzyılın başında yaşananları tekrar etmeye, yüz yıl öncenin ölçüleriyle kendinize rota çizmeye kalkışırsanız yaşama şansınız yoktur.

Bugün bizzat Atatürk’ün kendisi gelse bir daha bu ülkede askerî bir diktatörlük kuramaz, nerede kaldı CHP’nin bugünkü yöneticileri kursun.
“Atatürk ilkeleri” diye yola çıktığında Atatürk hakkında yalan söyleyeceksin, resmî tarih konusunda yalan söyleyeceksin, diktatörlük hakkında, demokrasi hakkında, din hakkında, solculuk hakkında, Kürtler hakkında yalan söyleyeceksin.

Bu kadar yalanı, hayatın böylesine saydamlaştığı bir çağda sürdürmek mümkün olamaz.

Atatürk’ü kutsayacaksın, devleti kutsayacaksın, orduyu kutsayacaksın, Kürtlerin hakkını vermeyeceksin, dindarların hakkını vermeyeceksin, solcuların hakkını vermeyeceksin ve siyaset yapacaksın.

Parçalanırsın, atomlarına ayrışırsın.

Atatürk’ün ilkelerine göre hareket edip İskilipli Atıf Hoca’yı mı asacaksın, Dersim’i mi bombalayacaksın, Şeyh Sait’i darağacına mı göndereceksin?

Geçen yüzyılın başında yaşananlar, geçen yüzyılda kaldı.

O günlerde vahşete, baskıya, diktatörlüğe, hukuksuzluğa karşı çıkacak kimse yoktu.

Dünya da zaten kendi vahşetini yaşıyordu, kimse ayrıca Türkiye’ye karışmıyordu.

Türkiye de, dünya da değişti.

Kürtler kimliklerini, Sünni dindarlar inanç hürriyetlerini, Aleviler ibadethanelerinin resmen kabulünü, solcular düşünce özgürlüklerini istiyor.

Atatürk ilkelerinden hangisi bu istekleri karşılayabilir?

CHP’nin yeni lideri “Kürt” diyemiyor, başörtülü bir kadın var diye Çankaya’ya gidemiyor, Alevi olduğu halde “cemevlerinin” hakkını savunamıyor.

Nasıl siyaset yapacak, halkın taleplerini nasıl karşılayacak?

Atatürk’ün ve CHP’nin “ilkeleri” 2010 yılının Türkiye’sine uymuyor, onun için koskoca parti, siyaset tarihinde eşine az rastlanır biçimde parçalanıyor.

CHP’yi, Önder Bey’le Kemal Bey’in kavgası değil, hayatın değişen gerçekleri paramparça ediyor.

Ahmet Altan - "CHP" başlıklı yazısı - Taraf Gazetesi

ETYEN MAHÇUPYAN - Çağdaşlığın çöküşü

 

Modern dönemde yaşamakta olduğumuzu içselleştirdiğimiz 20. yüzyıl, aslında modernliğin tükenmesine tanık oldu.

Dünya savaşları sonrasında, önce büyük anlatıların anlamsızlığı ve işlevsizliği entelektüel zihnin parçası haline geldi. Ardından toplumsal hareketlilikler dönemi başladı ve yeni bir küreselleşme dalgası ile birlikte modern dünyanın klasik siyasi şeması tuzla buz oldu. Bu süreçte modernliğin eleştirisi yeni bir çıkış noktası oluştururken, modern çağın ideolojik hükümranları olan liberalizm ve sosyalizm anlamakta zorlandıkları bir yeni dünyanın içinde yüzmeye başladılar.

Ancak bu tür dönüşümlerin yüzyıllara yayılan dinamikler olduğu düşünülürse, modernliğin de daha bir süre gerçekliğe tutunarak yaşayacağı öngörülebilir. Nitekim Batılı ülkeler bütün yıpranmalara ve örneğin göçmenler karşısındaki açık başarısızlıklarına rağmen, kendilerini yeniden üretecek ideolojik ve tarihsel zemini koruyorlar. Buna karşılık Türkiye gibi ülkeler söz konusu yeni dinamikler karşısında hızla savrulmaktalar. Bunun en önemli nedeni, bu ülkelerin zaten hiçbir zaman Batılı anlamıyla 'modern' olmaması, dolayısıyla tutunacak bir dalının bulunmamasıdır.

Modernlik üzerine kurulan medeniyet algısı Türkiye'de bugün iyice sıkıntıya düşerken, yine 'modern' olarak algılanan siyasi rejim de tükenmek üzere. Çünkü Türkiye, Cumhuriyet'le birlikte modern değil, sadece 'çağdaş' olabildi... Bu iki kavram arasındaki fark, içerdikleri zihniyetle ilişkili. Modernlik bir yandan ulus-devlet ve milliyetçilikle somutlaşan otoriter zihniyeti taşırken, aynı anda bireyi ve temel bireysel hakları öne çıkaran relativizmi de kendisine manevi bir temel olarak aldı. Batı'da demokrasinin hâlâ yaşanabilir bir rejim olarak kalıcılığı da esas olarak bu relativizm sayesinde oldu.

Türkiye ise modernlikten sadece dinin geriletilmesini ve otoriter zihniyetin toplumu pozitivist bir mecrada medeniyete sürüklemesini anladı. Bu anlayışın içinde ne birey ne de doğal olarak onun hak ve özgürlükleri vardı. İnsana uygun düşen tek kalıp, kendisini devlete göre şekillendiren bir 'vatandaşlık' haliydi. Bunun Batılı modernlikten farklı olduğu ilk günden beri açıktı ve nitekim bu durum 'bizim bize özgü' olmamızla, bütün dünyanın bize düşman olmasıyla gerekçelendirildi. Böylece Türkiye 'çağdaş' oldu, ulus-devleti kutsadı, ama 'modern' olamadı, kendi içindeki farklılıkları bile ezip yok etmeye çalıştı.

Ne var ki 'çağdaşlık' çok kırılgan bir zemin... Modernliğin eleştirisiyle birlikte bu kırılganlık da giderek belirginleşti ve taşınamaz hale geldi. Çünkü söz konusu eleştiri ve ona paralel oluşan 'post modern durum' otoriter zihniyeti hedef alırken, demokrat zihniyeti öne çıkarıyor, ama relativist bakışı da besliyordu. Dolayısıyla Batılı modern rejimler duruma az veya çok uyum sağlayabildiler. Türkiye'de ise rejim sadece otoriterlik üzerine bina edilmişti ve bu nedenle önce entelektüel olarak, ardından da adım adım fiziksel olarak çöktü.

Bugün gelinen noktada askerlerin siviller karşısındaki aczi, sarsılmaz gözüken yüksek yargı hegemonyasının bir anda büzülmesi, medya hükümranlarının hem kurumsal hem kişisel olarak birer safra haline gelmesi, aslında bu sürecin doğal sonucu. Çünkü geçmişte bu iktidar yapısının dayanağı maddi güç değil, aksine ideolojik tasalluttu. Şimdi yaşanmakta olan, bu ideolojinin arkaik olduğunun geniş toplumsal kabul görmesi ve böylece kralları 'çıplak' hale getirmesidir. Böylece eskiden bizlere neredeyse bütün hasletlerin sahibi olarak sunulan kurumların ve onların temsilcilerinin, bir anda 'gerçekte' ne denli düzeysiz olduklarını anladık ve üstelik bu şaşkınlığımız çok da çabuk geçti.

Öte yandan eski sistem tabii ki kendisini savunmaya çalıştı. Son üç yıl bunun hikâyesidir... Sonuç rejimin sahiplerinin yenilgisinin tescili oldu. Referandumdan önümüzdeki seçimlere uzanan süre bu arkaik koalisyon için son bir şans sunuyor. Ve bu şans şu anda kullanılıyor... Elimizde iki ipucu var: Kılıçdaroğlu ve Radikal...

Yazarlar - ETYEN MAHÇUPYAN - Çağdaşlığın çöküşü - ZAMAN GAZETESİ [İnternetin İlk Türk Gazetesi]

2 Kasım 2010 Salı

Davutoğlu ve Touraine'den: Avrupa'yı kurtarma çağrısı! - İbrahim Karagül

 

Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu'nun; "Bugün Batı paradigması ve altında yatan aydınlanma felsefesinin söyleyebileceği her şeyi söylediği bir noktaya ulaşmış durumdayız" gibi can alıcı tespitiyle Fransız sosyolog Alain Touraine'in "Batı'da toplum öldü, tam bir boşluk içindeyiz" diyerek Türkiye'yi adeta bir kurtarıcı gibi göstermesi arasında nasıl bir bağ var?

Yazının girişine elbette dikkat çekmesi için bu cümleleri aldım. Ama devamında çok daha esaslı cümleleri, tespitleri aktarmak istiyorum. Gündelik tartışmalar arasına serpiştirilen "eksen kayması", "güç kayması", "ekonomik kriz ve Batı'nın çöküşü", "küresel belirsizlik" gibi ifadelere konu olan tartışmanın bütününü görebilmek ya da "Türkiye nereye gidiyor" sorusunun esas cevabını bulabilme yolunda bu sözler elbette çok şey anlatıyor.

Ancak ekonomik krizin niteliğini çok az ekonomistin anlayabildiği gibi, varolan küresel siyasi belirsizliğin boyutunu da çok az siyasetçi kavrayabiliyor. Ya da; çıkar dengesi böyle olmasını dayatıyor. Böyle olduğu için de, ne Türkiye'de ne de Batı'da "esaslı bir tartışma" izleme imkanı bulamıyoruz. Bu yüzden, aslında dünyanın nasıl bir değişim geçirdiğini kavramakta ciddi olarak zorlanıyoruz.. Önce Davutoğlu'nun sözlerine bakalım: (Turkish Review dergisindeki söyleşiyle ilgili haberden.)

"Bugün Batı paradigması ve altında yatan aydınlanma felsefesinin söyleyebileceği her şeyi söylediği bir noktaya ulaşmış durumdayız" diyen Davutoğlu; Avrupa Birliği'nin (AB) Türkiye'nin üyeliği ile kadim medeniyetlerle etkileşime geçerek, kendi medeniyetinin ön kabullerini sorgulayacağını, bunun da çok doğurgan bir entelektüel atmosfere imkan sağlayacağını söylüyor.

Batı medeniyetinin mutlak üstünlüğü sağladığı yönündeki tezlerin bir illüzyon olduğunu belirterek, "Aynı illüzyonu, Osmanlılar sistemlerini 'devlet-i ebed müddet' olarak belirlediğinde biz de yaşadık" diyor ve ekliyor: "Osmanlılar, mükemmel devlete ulaştıklarını, bundan sonra sonsuza kadar hüküm süreceklerini düşündüler. Bu tabii ki, dinamizmin sonu demekti. Bu, tıpkı Fukuyama'nın iddia ettiği şey: 'İdeolojilerin meydan okuması sona erdi. İnsanoğlu mükemmel sistem olan liberalizme erişti..."

Davutoğlu; "Türkiye, ihtiyaç duyulan entelektüel sıçramaya en eşsiz katkıyı sağlayacak potansiyele sahip. Gelecek on yıllarda, Türkiye'den büyük bir felsefi üretim beklemeliyiz" derken, kriz içindeki Batı'ya yol gösteriyor ve AB'nin Türkiye ile Batı'nın kadim medeniyetlerle ilişkiye geçebileceğini, kendini yenileyebileceğini, çöküşü bu şekilde durdurabileceğini söylüyor.

Bir medeniyetin kendini çevresel unsurlara kapattığında çökeceğini, bunun Avrupa için de geçerli olduğunu ifade eden Davutoğlu; "Ya Müslümanlar, Hindular ve diğer kadim medeniyetlerin katkılarıyla daha yüksek bir medeniyete çevrilecek, ya da çökmeye başlayacak. Bu, tarihin sonu demek değil ama Avrupa egemenliğinin sonu olacak" diyor.

Davutoğlu bu sözlerle; hem küresel bunalımdan çıkış yolu, hem AB için bir gelecek perspektifi hem de Türkiye-AB ilişkileri için yeni bir ortaklık temeli öneriyor.

Benzer yaklaşımı ve tespitleri Alain Touraine'in Kürşad Oğuz'la yaptığı ve Habertürk'te yayınlanan (1 Kasım 2010) söyleşisinde de görüyoruz. O da, Batı'nın bir çıkmaza girdiğini, tükendiğini, söyleyecek sözü kalmadığını, artık Avrupa diye bir yer kalmadığını söylüyor ve Türkiye ile Batı arasında bir ortaklıktan söz ediyor.

"Bush-El Kaide dünyası"na karşı bu ortaklığı öneren Touraine; "Ben Türkiye ile özel ve özellikli bir ilişkiyi savunuyorsam bu her şeyden önce Avrupa'yı düşündüğüm içindir. Çünkü ben Avrupa'nın varolmasını istiyorum. Avrupa aynı zamanda eğer Türkiye'yle birlikte bir şeyler yapabileceğini düşünürse varolabilir. Yoksa 20-30 yıl sonra Avrupalılar Avrupa'yı hiç umursamayacaklar..." diyor ve ekliyor: "Benim esas ilgilendiğim, pek o kadar Türkiye'nin Avrupa'ya girmesi değil, çünkü Avrupa ve Avrupalı dedikleri şey zaten artık neredeyse kalmadı.."

Ona göre; "Batı-Doğu diye bir yapılanmaya değil, karar alma merkezlerinin çoğulculuğuna ihtiyacınız var. Avrupa'nın ABD karşısında; Hindistan'ın, Kore'nin, Türkiye'nin de Çin karşısında özerk olması gerekir. Şimdilik dünya çapında yaşanan problem; Avrupa'nın giderek güç kaybetmesi, zayıflaması..."

"Avrupalılar Avrupalı olmaktan bıkmış durumda..." diyen Touraine; artık Avrupa'nın hiçbir şeyi kalmadığını söylerken, belki de acı içinde çözümün ipuçlarını göstermeye çalışıyor. Türkiye-AB ilişkilerini çözüm yolunda bir umut olarak görüyor. Ama en önemlisi, Avrupa'nın artık kendi başına hiçbir şey üretemediğini, tıkandığını, kilitlendiğini haykırıyor. Bu yüzden de "Avrupa'yı Türkiye kurtaracağını" rahatlıkla söyleyebiliyor.

Her iki bakışı birlikte okuyalım: İşte o zaman dünyanın nasıl bir kriz içinde olduğunu, süreç böyle giderse krizin neden çözülemeyeceğini, ekonomik krizin bize anlatılan gibi olmadığını ve hiçbir çözüm üretilemediğini, Batı'nın sahip olduğu ekonomik ve siyasi iktidarı paylaşmaktan başka seçeneği kalmadığını, paylaşmayı reddetmeye devam ederse kendi çöküşünü hazırlayacağını, gücüne elinden kayıp gideceğini, bugünkü durgunluğun gerilemeye döneceğini anlayacağız.

İşte o zaman; Türkiye'nin ne yapmaya çalıştığını kavrayacağız...

Davutoğlu ve Touraine'den: Avrupa'yı kurtarma çağrısı! - İbrahim Karagül

1 Kasım 2010 Pazartesi

Hayırsız evlat - Gülay GÖKTÜRK

Star'daki haberi okumadınızsa bulup okuyun.

Meğerse Adana'daki Cumhuriyet Bayramı resepsiyonunda yaşanan skandalın ardında TSK'nın bir genelgesi varmış.

Başörtülü davetliler gelince komutanlar Hilton oteldeki resepsiyonun arka kapısından "fark ettirmemeye çalışarak" çıkmışlar ve basına hiçbir açıklama yapmadan ayrılmışlardı ya, şimdi anlaşıldı ki bu garip davranışları kendi tercihleri değil Türkiye çapında tüm askeri birliklere gönderilen bir genelgenin gereği imiş!

Söz konusu genelgede 29 Ekim resepsiyonlarına başörtülü davetlilerin katılması durumunda yapılacaklar adım adım sıralanmış: "Önce davetliler arasında başörtülü var mı yok mu istihbaratı yapılacak, yoksa davete katılınacak ama resepsiyon esnasında tesettürlü bir davetli gelirse mekan fark ettirmeden ve süratle terk edilecek"miş.

Cumhuriyet Resepsiyonları için garnizonlara verilen "fark ettirmeden sıvışın" talimatının dışında, karşılama törenlerine de "başörtülü eş ayarı" yapılmış. Garnizon komutanlıklarına gönderilen talimatlarda, Cumhurbaşkanı Gül'ün eşi ile gelmesi veya gelmemesi durumuna göre iki alternatifli karşılama düzeni geliştirilmiş, bu alternatifler şemalarla gösterilmiş. Kim nerede duracak, nasıl olacak da Hayrünnisa Gül'ün eli sıkılmak zorunda kalınmadan durum idare edilecek...

Bütün bunları okuyunca, "Acaba bunların başka işi gücü yok mu" sorusu geliyor insanın aklına... Her davetten önce "Başörtülü davetli var mı yok mu, gelecek mi gelmeyecek mi" konusunda istihbarat çalışmaları yapmak... Askeri tatbikat planları hazırlarcasına alternatifli karşılama şemaları hazırlamak... Ve bütün bunları, başörtülü kadınlarla yüz yüze gelmemek için yapmak...

Bu ne biçim bir takıntıdır... Ne biçim bir inattır... Nasıl bir cürettir...

X x x

Bu halk, ordusuna karşı çok hoşgörülü, çok affedici davranıyor doğrusu. Nicedir sabrediyor. Kabul edilemeyecek hakaretleri sineye çekip sabrediyor.

Biliyoruz ki, aralarındaki bunca yıllık hukuka dayanıyor bu hoşgörü ve sabır. Arka planında tarihi bir şükran duygusu var. Kurtarıcıya karşı duyulan minnet ve sevgi var. "Peygamber Ocağı" geleneği var.

Ama her şeyin de bir sınırı vardır öyle değil mi?

Bu halk, bu kadar horlanmayı, aşağılanmayı daha ne kadar affedebilir? "Gözbebeği" gibi sevdiği bir varlığın yaptıklarına daha ne kadar katlanabilir...

Şükredin ki bu halk ordusunu hâlâ, hoşgörüsü engin bir annenin hayırsız oğlunu sevmesi gibi seviyor. Hayırsız oğlun onu küçümsemesi, ondan utanması, onu kimselerin görmeyeceği toplumun bodrum katlarında bir yerlere hapsetmeye çalışması, kazara karşı karşıya geldiğinde pislik görmüş gibi davranması yüreğini dağlasa da etinden et kopmuş gibi olsa da katlanıyor. Hani derler ya, oğul işte, ne atabiliyor, ne satabiliyor...

Ama bilin ki şansınızı çok zorluyorsunuz. Hayırsız oğulların da kredisinin bittiği bir zaman vardır. En affedici analar bile bir gün "yeter" derler ve yüreklerine taş basıp hayırsız evlatları evlatlıktan reddederler.

Böyle bir ihtimali hiç düşünmüyor musunuz?

Başörtülü bir kadının varlığına dayanamadığınız için Çankaya Köşkü'ne çıkmayı reddederken, başını örten on milyonlarca kadının da sizin bulunduğunuz yerde bulunmayı istemeyebileceği, sizi her gördüğü yerde başını çevirebileceği, "fark ettirmeden" değil fark ettire fark ettire protesto edebileceği hiç aklınıza gelmiyor mu?

Başı örtülü o kadınların da sizin şehit oğullarının cenaze törenlerine katılmanıza izin vermeme ihtimalini hiç mi düşünmüyorsunuz?

Düşünmeye başlasanız iyi olur.

Hayırsız evlat - Gülay GÖKTÜRK