11 Kasım 2015 Çarşamba

Artık ne öz yurdunda garipsin ne de öz vatanında parya

Dün 97 yaşında ölen eski Alman Şansölyesi Helmuth Schmidt’in 1975’te ziyaret ettiği Türkiye’den dönerken, ”50 sene daha gelinmez buraya, istikrar kolay kolay yakalanmaz” dediği  söylenir.

Nazilerin gençlik örgütü Hitlerjugend’de yetişmiş, Leningrad kuşatmasına asker olarak katılmış Schmidt Türkiye’nin AB üyeliğine de karşı çıkıyordu.

Ama 1975’teki o sözü herhalde sadece düşmanlık ve eski Nazi geçmişiyle açıklanamaz.
Onun geldiği Türkiye, askerî ara rejimlerden çıkmış, askerin kılıcının tepede sallandığı, 18 vekille hükümetlerin kurulduğu, Kıbrıs’a girdiği için dünyanın silah ambargosu uyguladığı, sokaklarında sağcı solcu öğrencilerin birbirini öldürdüğü, ekonomisi yerlerde bir Türkiye’ydi.

En kötüsü de halkının çoğunluğunu bir sebeple düşman, tehlikeli bellemiş,  musiki konserine izin verdiği için Kültür Bakanlarının istifa etmek zorunda kaldığı tuhaf bir ülkeydi o Türkiye.
1949 yılında bir Ankara dönüşü kıvrıla kıvrıla akan Sakarya Nehri’ni gören Necip Fazıl’a “öz yurdunda garipsin öz vatanında parya” dedirten bir ülke.

“Öz vatanında parya gibi hissetmek” Türkiye’de dindarların devlete bakışlarını ve siyasetten beklentilerini belirleyen temel duygu oldu.

Burası bizim elimizden alınmış güzel ülkemizdi. Devlet düşmüş bir kaleydi.

Bu duygu muhafazakâr kitlelerde 28 Şubat günlerinde bile devlete düşmanlığa dönüşmedi, bu histen radikal akımlar ortaya çıkmadı. Ama geri gelmek, rövanş almak, devleti ele geçirmek muhafazakâr siyasetin motorunu çalıştıran kömür oldu hep.

Devletle dindar toplum arasındaki bu makas yıllarca kapanmadı, bütün merkez sağ siyaset bu makas aralığında cereyan etti.

AK Parti’nin 13 yıllık kesintisiz iktidarının 10. Yılında, hatta askerî vesayetin barakalara gönderilmesinden sonra bile  hâlâ bu makas kapanamamıştı, bir hükümetten ve bir devletten bahsetmek mümkündü. AK Parti’ye dönük en sert eleştiri de “Ankaralılaşmak”tı.

Muhafazakârlarla devlet arasındaki makası kapatan kırılma noktası 7 Şubat’ta başlayan, Gezi ve ardından 17/25 Aralık’la devam eden süreç oldu.

Ergenekon ve benzer davalarla başlayan süreçte Kemalistler uzun süredir ilk defa devletle karşı karşıya geldiler. Ama onlar için esas kırılma Gezi’de  yaşandı. Kemalistler hep haşarı çocukları olmuş solcular tarafından sonunda sokağa çıkmaya ikna edildi ve kendilerini ilk kez ev sahibi olduklarını düşündükleri devletin karşısında buldular, hem de direnirken...

Devlet koltuğu boşalmıştı. İşte boşalan koltuğa, kendilerini devleti, kurulu düzeni savunurken bulan dindar kalabalıklar ve onların siyasi temsilcileri oturdu.  Gezi’ye karşı meydanları dolduran kalabalıklar, meşruiyetçi çizgiye, normale ve devlete sahip çıktılar.

Ama esas belirleyici kırılma 7 Şubat’la başlayıp, 17/25 Aralık operasyonları, MİT tırları kriziyle birlikte giden süreçte yaşandı.

İçeriden ve dışarıdan devlet saldırı altındaydı. Bu kez dindarlar kendilerini, yıllarca onları potansiyel suçlu gören devlet kurumlarının yanında buluverdiler.

Gözaltına alınmaya çalışılan MİT müsteşarının, yere yatırılıp dövülen MİT’çinin ya da kumpas mağduru askerlerin, hükümete çok yakın diye eleştirilen bir Genelkurmay Başkanının yanında, Batılı ülkelerden yükselen eleştirilere karşı bir zamanlar ulusalcıların yaptığı gibi Türkiye’nin yanında, önünde.

Tam o günlerde bu aralar televizyonlarda tekrar yayınlanan bir konuşmasında Erdoğan, Necip Fazıl’ın o dizelerini okuduktan sonra şöyle demişti: “Artık o dizelerde garip ve parya değil, öz yurt ve öz vatan kelimelerini öne çıkartmalıyız. Çünkü burası bizim öz yurdumuzdur, öz vatanımızdır.”

Dün Necip Fazıl’ın şiirlerini okuyarak yetişmiş bir siyaset kuşağının 10 Kasım’da “Gazi Mustafa Kemal Atatürk” için söyledikleri sözler, neredeyse bütün bakanların devlet kurumlarının attıkları tweetler, AK Partili Büyükşehir Belediyesinin İstanbul’un bütün köprülere astığı Atatürk’ü anan dev posterler, son 29 Ekim’in uzun yıllardır en organize törenlerle kutlanması dikkatli gözlerden kaçmamıştır.

İnsan yaşadığı zamanı önemser. Belki Türkiye’de o yüzden her olaya çok çabuk tarihî deniyor.  Halbuki tarihî olan şeylerin çoğu gözle görüp tarihî diyebileceğimiz yakınlıkta ya da büyüklükte olmuyor, onlar genelde devrimci anlar da değil,  süreçler, biz farkında olmadan yavaş yavaş akan dip akıntılar.

Bundan sadece 8 yıl önce  Türkiye, askerlerin canlı yayında, gazetecilerin hayran bakışları altında Cumhurbaşkanı seçilmek için “sözde değil özde laik” olma şartları ileri sürdüğü, milyonlarca insanın first lady başörtülü olmasın diye meydanlara çıktığı bir ülkeydi.

7 yıl önce ise üniversitelerde başörtüsü yasağını kaldırmaya çalıştığı için iktidar partisi az kalsın kapatılıyordu, en ilerici demokrat aydınlar bile üniversitede başörtüsü yasağının kaldırılması için hem özgürlük hem laiklik diye bildiriler yayınlamak zorunda hissediyorlardı kendilerini.  Kamuda başörtüsü söz konusu bile değildi.

Bundan sadece 5 yıl önce Kürt siyasetçilerin en çok alkış alan sonra da dava olarak onlara dönen, en radikal, en tepki çeken talebi devletin Öcalan’ı muhatap alıp görüşmesiydi. 

Bundan dört yıl önce Kemalistlerin en büyük endişesi cemaatin devlete sızmasıydı. En öncelikli talepleri ise Özel Yetkili Mahkemelerin kaldırılması, Ergenekon ve benzer davaların yeniden görülmesi.

Aslında hiç bitmeyen bir Anayasa tartışmasıydı bu yaşadığımız 10 yıl. 

Masada birkaç anayasa profesörünün yaptığı değil, ülkenin her yerinde, her an, televizyonlarda, gazetelerde, mahkemelerde, sokaklarda kavga ederek, kapışarak, vuruşarak, kutuplaşarak yapılan bir büyük müzakereydi bu.

Olup biten biraz savaşların, kamplaşmaların, kavgaların, ihtiyaçların, zorunlu uzlaşmaların sonucu ortaya çıkmış Amerikan Anayasası’na benziyor.

Türkiye’de farklı kesimler birbirinden nefret ederek tanışıyorlar. Kavga ederek konuşuyorlar. Ve aslında kutuplaşarak anlaşmanın zorunlu olduğu yollara doğru ister istemez giriyorlar.

Kimsenin kimseyle konuşmadığı bu küskünler kakofonisinde aslında büyük bir diyalog var. Herkes birbirini tartarak, belki okuyarak değil bizzat yaşayarak öğreniyor. Keserek biçerek zarar vererek birbirini değiştiriyor.

Bu 10 yılda herkes birbirinden neler öğrendi.

AK Parti, Milli Görüş çizgisiyle büyük merkez parti olunmayacağını liberallerden, demokratlardan öğrenmişti.

Laikler de askerlere sırtlarını dayayarak Türkiye’de daha uzun  yıllar siyaset yapamayacaklarını, hükümranlık süremeyeceklerini, darbenin, askerî vesayetin iyi bir şey olmadığını, yani demokrasinin, siyasetin faziletlerini AK Parti’den, şimdi diktatör dedikleri Erdoğan’dan öğrendiler.  Askerî vesayetin yıkılmasında cemaatin sonrasında fake çıkan davaları belirleyici oldu ama o davalar sırasında yaşanan tartışmalarla herkes değişti, askerî vesayet fikri ahlaken yıkıldı.

Dindarlar da 90 yıl Kemalistlerin cebirle, hakaretle anlatmaya çalıştığı laikliğin devlet idaresindeki kıymetini cemaatten öğrendiler.

Türkiye’deki dindarlar için devlet, yeniden ele geçirilmesi gereken bir kaleydi.  O yüzden cemaatin devlete sızmasına geniş dindar kitleler hak vererek baktılar, destek verdiler, muhafazakâr ailelerden gençleri cemaat bu ülküyle saflarına kattı. Ama bunun için hiçbir ahlaki, dinî, hukuki ilke tanımayan cemaatin vahşi iktidar arzularıyla yaptıkları, devleti ele geçirmeye çalışırken yıkmaya çalışması o kadar büyük bir eğreti hissi uyandırdı ki devleti ele geçirme fikri de cemaatle birlikte tepetaklak çöktü. Bir pozisyona gelecek kişinin dindar olması değil, ehil olması fikri yükselişe geçti. Devlet işlerinde hiyerarşinin modern ve seküler kıstaslarla kurulmasındaki hayır kendiliğinden keşfedildi.

Türkiye’de laikler insanların inançlarıyla, giyimleriyle kuşamlarıyla uğraşmanın iyi ve faydalı bir iş olmadığını da AK Parti’den öğrendiler. Belki AK Parti’ye yarıyor bu diye öğrendiler, belki cip süren başörtülü kadın görünce içlerinden hâlâ söyleniyorlar. Ama bu artık şık ve medeni bir davranış değil. Ekonomik ilişkiler, şehirde daha sık karşılaşmalar, bunun böyle devam edeceğine ikna olmalar, iktidar ilişkileri eski nesli içine atmaya, yeni nesli başka bir dil tutturmaya zorladı, zorluyor. Aksi fikirler hızla marjinalleşiyor, direnenler Hürriyet’ten Sözcü’ye düşüyor.

Muhafazakârlar Kürtlere yapılan haksızlıkları AK Parti iktidarının çözüm çabalarından, kurulan empatilerden, açılan kamusal alandan öğrendi. Öcalan’la müzakereye bile kimse sesini çıkarmadı. Buna direnen laik Türklerin kalplerini yumuşatan ise Gezi ve ardından Kürtlerle yan yana durmanın stratejik faydalarının farkına varmaları oldu.

Gezi’ye iktidarı değiştirme heyecanıyla katılan laik Türkler, sonu hüsranla biten bu başkaldırıyla devirmecilik oyununun artık tutmadığına ikna oldular. O yüzden muhafazakâr medyanın her olay için tehlike çanları çaldırdığı o ikinci Gezi bir türlü gelmedi.

Çözüm süreci belki buzdolabında ama çözüm süreci devletin değiştiğini, çözümün mümkün olduğu, şiddet olmadan da konuşmanın, siyaset yapmanın hak talep etmenin mümkün olduğunu Kürtlere bizzat yaşayarak gösterdi. Eli silahlarının en büyük silahı olan “Başka çare mi bıraktınız” efsanesi çöktü. Büyük bir psikolojik eşik aşıldı.  Çözüm sürecinin en sağlam aşamasına geçildi böylece. Barajı aşmış, Meclis’e MHP’den kalabalık girmiş bir HDP varken, artık PKK’nın silahı, hendeği, mayını daha çok Kürtlerin gözüne batıyor, daha tarih dışı kalıyor. 1 Kasım’da yer değiştiren 1 milyon Kürt seçmen başlangıç. Silahın devrinin geçtiğine, Türk solcularının tersine tazyikine rağmen Kürtlerin kendisinin karar vereceği bir eşiğe doğru yürüyoruz.

Yani aslında Türkiye son 10 yılının en uzlaşılmaz gibi görünen başlıklarında ite kaka, düşe yanıla, birbirini hırpalaya, parçalaya bir orta yol, bir ortak akıl bulmayı başardı. O hayatta aşılmaz denen sorunların çoğu şu anda sorun bile değil.

Bu büyük, keskin sorunlar, çatışmalar, silah gibi siyaseti yok eden etkenler ortadan kalktıkça ortaya üzerinde herkesin kozlarını paylaşacağı, tartışacağı, siyaset yapacağı temiz bir zemin çıktı/çıkıyor.

Zor oldu, hâlâ zorluklar çok. Hâlâ  riskler var ama çok büyük bir mesafe katettik.

Sınırlarında iç savaşlar, kendisine karşı bilenmiş düşman ülkeler olan, içeride ve dışarıda terör örgütleriyle mücadele eden, bu sırada devleti ortadan ikiye bölünüp birbiriyle kavgaya tutuşmuş, istihbaratı sokağa düşmüş, bu sırada barış süreci yürütmeye çalışan, aynı anda isyanların çıktığı ama defalarca seçimlerin yapıldığı demokrasisi ve devleti ayakta kalmayı başarmış bir ülke Türkiye.

Bu büyük bir başarı hikâyesi.

Yani kendimize haksızlık etmeyi bırakalım.

Türkiye kötüye gitmiyor. İç savaşa da gitmiyoruz. Tam tersine Türkiye biz farkında olmasak da normalleşiyor

Yüzde 49.5 da bu normalleşmeye destek için bir araya geldi 1 Kasım’da. Evladının üzerine kapanan bir anne gibi toplum ülkelerine, günlük hayatlarına 5 ay önceki endişelerini ve eleştirilerini bir kenara bırakıp sahip çıktı.
Bu duyguyla kavga etmeyenin, bunun kıymetinin farkına varanın siyaseten, ahlaken ve entelektüel olarak kazanacağı bir dört yıl bizi bekliyor.
Artık ne öz yurdunda garipsin ne de öz vatanında parya

10 Kasım 2015 Salı

Sizin ‘balkonunuz’ daha büyük!

Siyasi arenaya çıktığı günden beri 10’u aşkın seçim kazanmış olan AK Parti’nin genel başkanından, her seçim zaferinden sonra, kurucu genel başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın başlattığı bir “balkon konuşması” bekleniyor. Son iki “balkon konuşmasını” yeni Genel Başkan Ahmet Davutoğlu yaptı, sayısını unuttuğum diğer konuşmaların tümünü Erdoğan yapmıştı.
Her “balkon konuşmasını”, AK Partililerden çok muhalifler bekler oldu. Seçim ortamında gerilen sinirler, seçimden sonra gelen yeni bir zaferle gevşiyor,“balkon konuşmasıyla” yerini tam anlamıyla bir rahatlamaya bırakıyor. Öyle ki“balkon konuşması” neredeyse sinirlere birebir iyi gelen bir mucizevi ilaca dönüştü.
Bu iyi bir şey tabii...
Bir konuşmayla bütün yurttaşları rahatlatmak, onlara kuvvetli bir teminat vermek, her fikre, inanca saygılı olacağını söyleyip buna insanları inandırmak az buz şey değil, bunu her siyasetçi beceremez.
Hepimizi rahatlatan konuşmalardır bunlar.
Ancak Başbakan Davutoğlu’nun son “balkon konuşmasından” sonra bu konuda farklı bir fikir geldi aklıma. Daha doğrusu bir soru belirdi zihnimde.
Sahi her seçimden sonra, neden AK Parti Genel Başkanı bir “balkon konuşması” yapıyor?
Diyeceksiniz ki, “Seçimin galibi o da ondan”...
Eyvallah! Peki “balkon konuşması” neye yarıyor? Gerilimin düşmesine.
Peki o halde bir soru daha...
Gerilimi sadece AK Parti mi yaratıyor?
Bu işin bir de, her durumda bize hatırlattıkları, “çoğunluk” dedikleri yüzde 51’i yok mu?
Mesela onlardan da birer “balkon konuşması” beklemeye hakkımız yok mu?
Diyeceksiniz ki, tamam da onların “balkona çıkacak” ortak bir liderleri yok ki!
Tamam, bu durumda tek bir lider etrafında bir araya gelmediklerine göre, birçok liderin liderlik yaptığı birçok hareketi, nasıl olur da “yüzde 51’lik blok” diye tanımlıyorlar?
Neyse bu soru da onlar için “kazık bir soru”, bunu da geçelim.
Diyelim ki, “kalubela”dan beri hepsini kapsayacak tek bir liderin etrafında bir araya gelemediler, gelmek zorunda da değiller amenna; iyi de lider dışında ellerinde bir yığın etkili araç var. Mesela o araçları kullansınlar.
Misal, çok satan gazetelerinin çok etkili köşelerinden her birisi birer “balkon yazısı” yazabilir.
Büyük sinemacıların hemen hemen tümü yanlarında, her birisi etkili bir “balkon filmi” yapabilir mesela.
Her biri müthiş bir “balkon piyesi” sahneye koyabilir, iyi tiyatro yazarları, yönetmenleri var aralarında. Her biri kalın bir “balkon romanı” yazabilir mesela.
Hemen hemen hepsi reklamcıdır, metin yazarıdır, birer etkili “balkon reklamı”yapabilirler.
Ruha dokunan bir “balkon senfonisi” de çok iyi olur mesela. Bu senfoniyi çok iyi çaldıkları cümle aletlerle çoksesli icra edebilirler.
Her biri muazzam birer “balkon resmi” yapabilir mesela, çok iyi ressamlar var aralarında.
Olmadı yayıncılık sektörü de ellerinde, yazarlarına birer “balkon hikâyesi” sipariş edebilirler.
Hele “balkon şarkıları”... Bütün popçular bu iş için sıraya girerler.
Şiir deyince de onlar geliyor akla, uzun uzun “balkon şiirleri” yazabilirler.
"Balkon marşları”, “balkon dansları”, “balkon ninnileri”, “balkon oratoryoları”, “balkon koroları”, “balkon mizahı”, “balkon dizileri”, “balkon bildirileri” de cabası...
Sahiden, okunduğu yerde ses getiren, şöyle yüksek oktavdan söylenmiş, gür sesli bir “balkon bildirisi” ilaç gibi gelebilir. Ne de olsa bu işi çok iyi yapıyorlar.
Tamam anladık, “balkon konuşması” yapacak bir liderden yoksunsunuz, ama işte bütün bu araçlar elinizde. Bir kez olsun bu araçlardan birisini kullanın.
Bu araçlar vasıtasıyla, “Vurulduk ey halkım, pankartlardan kızıl kefenler dikeceğiz” sloganları yerine, “Ey halkım, müsterih ol. Bakın, bizim dışımızda onlar da var. Onların varlığına alışacağız. Bir daha onları aşağılamayacak, ‘bidon kafalılar’, ‘göbeğini kaşıyanlar’ demeyeceğiz. Alışmak yetmeyecek, varlığını kabulleneceğiz artık” deyin.
Tek bir kez olsun deyin bunu.
Kaçmak, memleketi bırakıp mesela Zürih’e gitmek kolay... Zor olan bunu söylemektir. Bir kez olsun yapın bunu, bakın hele “kutuplaşma” denilen bir şey kalıyor mu?
Kalırsa eğer, o zaman isterseniz kutuplara kadar gidebilirsiniz!

Sizin ‘balkonunuz’ daha büyük!