27 Nisan 2011 Çarşamba

Tarihe kayıt

 

Modernlik bugünden geriye bakıldığında, yanlışlığı apaçık olan iki toplumsal proje üretti ve tüm dünyayı bunların bilimselliğine inandırdı.

Liberalizm bireye indirgenen özneler üzerinden ahlakı kenara koyan bir eşdüzeylilik dengesi yaratırken, aslında güç sahiplerinin egemenliğini pekiştirdi. Sosyalizm ise geleceği görme ve bilme iddiasında olan bir ideolojik kurgu çerçevesinde, kişisel özgürlüğü anlamsızlaştıran ve olanaksızlaştıran bir despotizmin savunuculuğuna soyundu.

Sosyalistler, ne kadar özgürlükçü ve eşitlikçi gözükseler de, otoriter zihniyetin cenderesinden kurtulamadıkları gibi, söz konusu ilkeleri bu zihni bağlama oturtarak iğdiş ettiler. Çünkü ellerinde geçmişi tümüyle açıklayan ve dolayısıyla geleceği de tümüyle öngörebilen bir 'teori' bulunmaktaydı. Buna göre kapitalizmin yıkılması ve sosyalist düzenin gelmesi kaçınılmazdı. Gelecek, bugünün toplumsal tercihleri üzerinden değil, sanki ilerdeki düzenin bugünü kuşatan manyetik gücü sayesinde şekillenmekteydi. Bilimsellikten nasibini almamış olmasına karşın 'bilimsel' sıfatı yakıştırılan bu bakış, doğal olarak hayli pozitivist bir siyaset üretti. 'Doğruların' bilindiği böylesi bir evrende, siyaset de söz konusu doğruların 'hızlandırılmasından' ibaretti. Böylece sosyalistler tüm enerjilerini, kuramsal olarak neyin ve kimlerin 'ilerici' olduğuna, devrime hizmet ettiğine hasrettiler. Tarihin 'hızlandırılması' doğru işbirlikleri üzerinden devrime yönelik eylem yapmayı ifade ediyordu ve alınan kararların ne derece doğru olduğu da bizzat o eylemlerin sonucundan hareketle anlaşılıyordu. Tarihin yönü belli olduğuna göre, eğer eylem o yöne hizmet etmişse 'doğru' sayılıyordu ama her eylemin de kuramın dolambaçlı hatlarından giderek doğrulanması mümkündü. Bu nedenle sosyalistler bölündüler ve cemaatleştiler. Aynı süreçte de toplumdan uzaklaştılar, çünkü teorik toplum gerçeğin yerine ikame edilmişti.

Diğer taraftan karşılarında temel bir çelişki bulunmaktaydı: Eylemin bir doğrulama yöntemi olarak kullanılması, başarılı olabilmek için her şeyi mubah sayan bir tutumu beslemekteydi. Oysa kapitalizmin yıkılmasının tek nedeni 'tarihin' öyle istemesi değil, kapitalizmin öz olarak ahlaksızlığıydı. Nitekim sosyalizm ahlaklı bir toplumun ortaya çıkmasını da ifade eden bir idealdi. Bu durumda ahlakı hiçe sayan bir yöntemle ahlakı temel alan bir toplum nasıl üretilebilirdi? Ne var ki zihniyete ilişkin bu sorun pek avama inmedi... Sosyalistler fikri dünyalarıyla gerçek anlamda yüzleşmekten kaçındılar. Sonuç ise karakter bozulması ve cemaatsal yozlaşma olarak tecelli etti...

Bu durum Türkiye'deki sosyalistler için de geçerli ve bunun turnusol kâğıtlarından biri de Hrant. Cinayetten sonra sosyalistler Hrant'a sahip çıktılar... Ama gerçek Hrant'a değil, hayallerindekine. Oysa Hrant'ın sosyalistliği biteli yıllar olmuş, ruhunun bu parçası nostaljik ilişkiler alanına havale edilmişti. Ancak sosyalistler bu durumu görmezden geldiler, onun ölümünü ahlaki bir duruşla karşılayamadılar, hatta onun hatırasını suistimal edecek ölçüde çarpıtarak kendi amaçlarına alet etmeye çalıştılar.

Dolayısıyla Wikileaks belgelerinde ortaya çıkan Hrant Dink'i de görmezden geldiler. 2006 Kasım'ında Hrant'ın ABD Uluslararası Din Özgürlüğü Komisyonu'na söylediklerini belgeden okuyoruz: "İslam yönelimli özgürlüğün/demokrasinin yükselmesi dinî azınlıklar için bir fırsattır'...'Biz demokratikleşme yoluyla gerçek laikliğe doğru gidiyoruz'... Türkiye'de hangi siyasi partinin gerçek laikliği temsil ettiği sorulduğunda Dink 'AKP' cevabını verdi... Kemalizm'den vazgeçmenin şeriat düzenine neden yol açmayacağı sorulunca, Dink'in cevabı 'Bunun bizi şeriat düzenine değil, ama demokrasiye götüreceğine inanıyorum.' oldu... Siyasi İslam'ın... şeriat düzenine götüreceğine neden inanmadığı sorulunca, Dink şu cevabı verdi: "... Müslüman dünyada yaşayan bir Hıristiyan olarak nispeten çok şanslıyım. Tarihsel olarak olumsuz anların temelinde din değil, milliyetçilik var."

Cengiz Çandar bu belgeyi konu ettiği yazısına 'tarihe kayıt düşmek' için demiş ve bu ibareyi başlığa taşımıştı. Kayıt düşülen ise Hrant'ın fikirlerinden ziyade, sosyalistlerin bilinçli körlüğü, ahlaki zaaflarıydı...

Yazarlar Etyen Mahçupyan Tarihe kayıt ZAMAN

21 Nisan 2011 Perşembe

Yazarlar Etyen Mahçupyan Demokrasinin tek parti dönemi ZAMAN

Yazarlar Etyen Mahçupyan Demokrasinin tek parti dönemi ZAMAN

Partilerin aday listelerinin açıklanmasının ardından birçok yorum okuduk.

Muhalefet partilerinin üçü de kendilerine göre bir yandan 'daha merkeze', diğer yandan da kendi ideolojilerinin katı savunucularına kapı açtılar. Böylece daha geniş bir temsil yelpazesi ve meşruiyet aramaktaydılar ama aslında bunun zorunlu kalınan bir tutunma hamlesi olduğunu da düşünebiliriz. BDP bile, PKK arka planından olmayan farklı adayları listeye alırken, aslında seçim sonrası dönemi sembolik olarak taşıyabilecek bir açılım yapmaya çalışıyor. CHP ve MHP'nin ise daha ziyade tepkisel ve savunmacı bir dürtüyle davrandığını söylemek mümkün. Bu iki parti, sıkışmış ve kurumuş siyasetlerini biraz da yapay yöntemlerle yeşertmenin peşindeler. Ama sonuçta her üçünün de geleceğe tutunma sorunu var, çünkü Türkiye'nin değişme dinamiği bu partileri sözsüz kalmakla, ya da kendi ideolojileri üzerinden radikalizme kaymak durumuna düşmekle tehdit ediyor.

Öte yandan iktidar partisi ise birçoklarını şaşırtan bir biçimde tam tersi yola girmiş gözüküyor. AKP, liderinin özgüvenini yansıtan bir biçimde, kendi tabanının enerjisinden beslenmeyi temel stratejisi haline getirdiğini ilan etmiş oldu. AKP'nin önümüzdeki dönemde bir 'okul' haline geleceğini, genç kadroların devşirildiği büyük bir fabrikaya dönüşeceğini tahmin etmek zor değil. Anadolu'nun her şehrine bir üniversite yapılması idealinin bir yönü de muhakkak ki bu üniversitelerde yereli bilen ve oradaki talepleri merkezin politikaları ve evrensel ilkelerle buluşturabilen insanların yetiştirilmesi olacak. Cumhuriyet'in köy enstitüleri ideali, bugünün global post-modern dünyasında, İslamî bir hükümetin en modern kurum olan yükseköğrenim üzerinden kendi iktidarını toplumsallaştırması projesine dönüşüyor. Bunun anlamı bundan böyle AKP'nin parti saflarında bir toplumsal kuşatıcılık peşinde koşmayacağı, kuşatıcılığı siyasî alanda attığı adımlar ve kuracağı işbirlikleri üzerinden arayacağıdır. Kısaca söylemek gerekirse Erdoğan 'ben Özal olmayacağım' demiş oluyor... Yani dört eğilimi birleştiren bir parti yoluyla alternatifsiz bir iktidar yolu aramaktansa, salt kendi kimliğinden hareketle yola çıkan ama demokrasinin gereklerini yerine getirerek meşrulaşan bir 'uzun vadeli tek parti iktidarı' hedefleniyor. Bu bağlamda Başbakan'ın 'ileri demokrasi' lafını kullanması anlamlı bir nüans taşıyor: Kastedilen sadece katılımcılık, şeffaflık gibi özelliklere sahip bir demokrasinin istendiği değil, onyıllarca 'geri' addedilen insanların hayallerinin ve standartlarının kendisini 'ileri' sanan laik cumhuriyetçilerden daha ileride olduğunun da vurgulanmasıdır.

AKP'nin aday listelerini yorumlayan laik yazarlar ise maalesef hâlâ siyaseti aktörün zihniyetinin içinden okumayı öğrenemediklerini ortaya koydular. Tanıdıkları insanları listelerde görmeyince, bunu bir zayıflık olarak addettiler. Liberal ve solcuların yokluğunu ise AKP'nin yeni anayasa konusunda gönülsüzlüğüne bağladılar. Çünkü bu laik yazarlar özgürlükçülüğün tekelinin kendilerinde olduğunu sanmaya devam ediyorlar. Sanki özgürlük isteyenler sadece kendileri imiş gibi, kendilerine benzeyen insanlar olmadığında o listelerin siyaseten muhafazakâr bir çizgiyi ifade ettiğini sanıyorlar. Bu durum söz konusu kesimin genel siyasî tavrı hakkında da uyarıcı bir mesaj veriyor: Son kertede kendini dindarlardan daha 'ileri' sanma dürtüsüyle yüzleşilmedikçe, laik kesimin AKP'yi alt edecek bir siyasî hareket oluşturma şansı olmayacak.

İktidar partisi bu tespiti çoktan yapmış gözüküyor. AKP'nin seçim bildirgesi 12 yılı, yani üç seçim dönemini kapsayan şekilde hazırlanmış ve bu epeyce gerçekçi bir yaklaşım. Türkiye diktatörlük üzerinden oluşan kabaca yirmi yıllık bir tek parti döneminde cumhuriyet deneyimine başlamıştı. 2002'de başlayan süreç de, bu kez demokrasi üzerinden yine kabaca yirmi yıllık bir başka tek parti deneyimiyle sonuçlanacak gibi gözüküyor. Bu süreç AKP etrafında bir otoriterleşme havzası yaratma riskine sahip de olsa, sonuçta Kemalizm'in ve askerî vesayetin şekillendirdiği, demokrasiye anakronik bir cumhuriyetin de dönüşümüne tanık olacağız.

Bugünlerde birçok yazar AKP ve CHP'nin ideolojik sembolleri bir yana koyarak, somut projeler etrafında siyaset önermeleri yapmalarını alkışlıyor. Ama bunların şimdiye kadar olmamasının, vesayet sisteminin doğal uzantısı ve son derece rasyonel bir tutum olduğunu unutuyorlar. Bu yolu AKP'nin iradesi açtı ve bu parti topluma kulağını kapatmadığı sürece, görünen o ki toplum da ona 'teveccühünü' göstermeye devam edecek...

16 Nisan 2011 Cumartesi

Üniversite giriş sınavları (2) - Gülay GÖKTÜRK

 

Optik okuyucunun mutlak objektifliği

"Bu sistem kötü; çoktan seçmeli bu sınavlar gerçek performansları ölçemiyor; öğrencilerin kaderi birkaç sınavla belirleniyor. Sistem değişsin, üniversite girişleri Amerika'daki gibi olsun." Böyle deniyor...

Amerikan sisteminin özü öğrencinin gitmek istediği her üniversiteye ayrı ayrı başvurması ve üniversitelerin seçici kurullarının elemeyi dosya üzerinden yapmaları...

Peki neler var bu dosyada? Öğrencinin SAT denilen ve bizim ÖSS'ye benzeyen sınavdan aldığı puan; öğrenim hayatı boyunca gittiği okullar, aldığı notlar; öğretmenlerinin yazdığı referans mektupları; öğrencinin yazdığı ve kendini anlatan bir mektup, ayrıca gencin anne babasının öğrenim durumundan işlerine kadar özel hayatıyla ilgili her türlü bilgi...

Dünkü yazımda bu sistemi birkaç açıdan ele alıp sorgulamış; öğrencinin geldiği okulun bilinmesinin, lise notlarının ciddi bir faktör olarak devreye girmesinin yaratacağı adaletsizlik üzerinde durmuştum.

Sistemin içinde önemli yer tutan ve sübjektif değerlendirme konusu olan unsurlar bunlarla da bitmiyor. Örneğin lise öğretmenlerinin yazacakları referans mektuplarına dayanmak ne kadar sağlıklıdır? Bizdeki gibi, ölüm kalım savaşına dönmüş olan bir yarışta, her lisenin kendisini de sınavda hissettiği ve kendi öğrencilerini öne geçirmek için canını dişine taktığı bir ortamda, bütün öğretmenlerin kalemi ellerine alıp methiyeler düzeceklerini tahmin etmek zor olmasa gerek.

Denecek ki, yazdığınız bütün bu sakıncalar ABD için de geçerli.

Doğrudur. ABD ile ülkemiz arasında (özellikle arz ve talep arasındaki dengesizlik açısından) farklar olsa da dosya üzerinden seçme sisteminin Amerika'da da çok iyi işlediği ve adil olduğu söylenemez. Mezun olunan lise ABD'de de öğrencilerin önünde ciddi bir engel oluşturuyor. Ünlü üniversitelerin hepsinde yüklü bağış yapanlar ya da önemli şahsiyetlerin çocukları için adı konmamış bir kontenjan olduğu biliniyor. Giriş başvurusu için doldurulan formlarda "Bu üniversiteden mezun bir yakınınız var mı" sorusunun sorulması bile, mide bulandırmaya yetmez mi?

Ayrıca, şunu da eklemek gerekir ki, özellikle son yıllarda ABD'de (belki de yarışın orada da çok kızışması nedeniyle) seçkin üniversitelere girmeyi hedefleyen öğrenciler bu dosyalara daha birçok şeyi de eklemek zorundalar: O zamana kadar hangi sosyal yardım projelerine katıldılar; ders dışı zamanlarını nasıl değerlendirdiler; hangi hobilerle uğraştılar...

Rekabet öylesine artmış durumda ki, "marka" üniversiteleri hedefleyen öğrencilerin aileleri daha ortaokuldan başlayarak çocuklarının "en iyiler" arasında öne çıkması için dikkatli bir "CV zenginleştirme planı"nı devreye sokuyor; çocuklarının ikinci bir dil öğrenmesi, bir enstrüman çalması, tiyatro, bale ve benzeri bir sanat dalıyla uğraşması için küçücük çocukları kurs kurs dolaştırıyorlar.

X x x

Görüldüğü gibi, Amerikan sistemi denilen sistem, o kadar çok sübjektif unsur içeriyor ki; sistem, üniversitelere kendi öğrencilerini kendi kıstaslarına göre seçme imkânı veriyor ama öğrenciler arası fırsat eşitliğini de büyük ölçüde zedeliyor.

Türkiye'de şu anda uygulanan sistemin sakıncalarını hepimiz biliyoruz. Ama şunu da teslim etmek gerekir ki, bizdeki üniversite giriş sınavı, yöneltilen birçok eleştiriye rağmen, rüşvet ve torpilin sızamadığı ender organizasyonlardan biridir. Zaman zaman ortaya çıkan soru çalınması, şifreleme ve benzeri kazaları bir yana bırakacak olursak (ki bunlar engellenebilir kazalardır) bu ülkede gariban çocuğu da bilir ki, bu sınavda, başbakanın oğluyla eşit şartlarda yarışacak. Bu gönül rahatlığı, o çok küçümsenen "optik okuyucunun" para pul, nüfus, torpil tanımayan mutlak objektifliği sayesindedir.

Keşke bu kadar acımasız bir yarışa mecbur kalmasaydık. Keşke üniversite kontenjanlarımız daha fazla olsaydı. Keşke liseyi bitiren herkes tek çıkışı üniversiteye girmek olarak görmek yerine, daha lisedeyken meslek sahibi olmak üzere bir kariyer planlaması yapsaydı. Keşke çoktan seçmeli bir sınav yerine, öğrenciyi daha derinden tanımaya imkân tanıyan bir sınav yapabilseydik. Bu keşkeler çoğaltılabilir.

Ama mademki koşullar bu ve biz bu koşulları kolay kolay değiştiremiyoruz, o zaman kabul etmemiz gerekir ki, bu yarışta hakkaniyeti sağlamanın tek yolu sübjektif değerlendirme unsurlarından uzak durmak, elemeyi mümkün olduğu kadar objektif kıstaslar üzerinden yürütmektir.

 

Üniversite giriş sınavları (2) - Gülay GÖKTÜRK

15 Nisan 2011 Cuma

Üniversite giriş sınavları (1) - Gülay GÖKTÜRK

 

ABD sistemi daha mı iyi?

Üniversite giriş sınavlarında ortaya çıkan her problemden sonra olduğu gibi, bu defa da yine aynı tartışma açıldı: Bu sistem kötü; çoktan seçmeli bu sınavlar gerçek performansları ölçemiyor; öğrencilerin kaderi birkaç sınavla belirleniyor. Sistem değişsin, üniversite girişleri Amerika'daki gibi olsun...

Birçok eğitimcinin bu fikri uzun süredir savunduğu biliniyor. Son olarak Boğaziçi Üniversitesi eski Rektörü Üstün Ergüder de Neşe Düzel'le yaptığı söyleşide aynı görüşü dile getirdi.

Amerika'daki sistemi kabaca özetlemeye çalışacak olursak istenilen şu:

Bütün öğrenciler YGS veya ÖSS gibi bir eleme sınavına girsinler ama bu sınavın sonucu tek belirleyici olmasın. Her üniversite kendi kabul koşullarını kendi belirlesin. Öğrenciler girmek istedikleri üniversitelere teker teker, birer dosyayla başvursunlar. Bu dosyada, sınav sonucunun yanı sıra öğrenim hayatı boyunca aldığı bütün notlar, öğretmenlerinden aldığı referans mektupları, kendi kendini anlattığı bir mektup, derslerin yanı sıra katıldığı sosyal sorumluluk projeleri, yetenekleri, hobileri gibi bilgiler de yer alsın. Üniversitelerin seçici kurulları da oturup bu dosyalar üzerinden başvuranların durumunu tek tek değerlendirsin, ihtiyaç duyuyorsa öğrenciyi mülakata çağırsın, ek bilgi-belge istesin, sonunda kararını versin...

Üniversitelerin kendi öğrencilerini kendi koyacakları kıstaslara göre seçme hakkını elbette anlıyor ve hak veriyorum. İdeal olan budur.

Ama acaba, onların bu hakkını teslim edelim derken, milyonlarca genç açısından bu yarışı hakkaniyetli bir yarış olmaktan çıkarırsak?

Bir kere ABD ile bizdeki durum arasında önemli bir fark var: Orada üniversiteye giriş için başvuran öğrencilerin yüzde 50 kadarı için kontenjan var. Bizde bu oran yüzde 10 civarında. Yani eleme çok daha acımasız olmak zorunda...

Düşünün, karşınızda üniversiteye girmek isteyen 1 milyon 700 bin öğrenci var. Üniversitelerinizin toplam kontenjanı ise bu rakamın yüzde 10'unu ancak buluyor.

Bu rakamlar ortadayken, ister sınav sonucuna bakın, ister dosya üzerinden eleyin, ne fark eder? Hangi sistemi seçerseniz seçin, öğrencilerin yüzde 90'ını elemeyecek misiniz? Öğrencilerin yüzde 90'ının elenmesi süreceğine göre, yüzde 10 içine girmek için bu acımasız yarış da sürecek demektir.

Evet, yarış diyorum, zira arzla talebin bu kadar farklılaştığı bir ortamda yapılan sınavlarda yeterlilik ölçümünden söz edilemeyeceğini, asıl olanın eleme olduğunu inkâr etmek imkânsız. Ve bu kadar büyük rakamların söz konusu olduğu bir yarışta hakkaniyeti sağlamanın tek yolu sübjektif değerlendirme unsurlarından uzak durmak, elemeyi mümkün olduğu kadar objektif kıstaslar üzerinden yürütmektir.

Şimdi Amerikan sistemi denilen sistemin içinde önemli yer tutan ve sübjektif değerlendirme konusu olan unsurlara tek tek bakalım:

Birincisi lise notları...

Dosya üzerinden değerlendirmede çocuğun hangi okullarda okuduğu, hangi okuldan mezun olduğu ve öğrenim süresince aldığı notlar önemli bir rol oynuyor.

Peki bu sağlıklı mı?

Çocuğun mezun olduğu okulun adının seçici kurulun önüne gelmesinin, kurulda daha en baştan adayla ilgili bir yargı oluşturması kaçınılmaz değil mi? Üsküdar Amerikan mezunu bir gençle Şırnak Lisesi mezunu bir gencin dosyaları yan yana geldiğinde, bütün diğer faktörlerin eşitliği halinde, Şırnaklı gencin şansının çok azalacağı; seçici kurulların "marka okulların" diplomalarına bir tür garanti belgesi gözüyle bakacağı besbelli değil mi?

O zaman nasıl olacak da fırsat eşitliğinden söz edeceğiz?

Ders notları kıstası ise bir başka büyük sorun... Ben, en başından, yani orta öğrenim başarı puanı uygulamasının başlamasından bu yana, lise notlarının bu yarışmada bir faktör olarak devreye sokulmasının yanlış olduğunu düşünüyorum.

Lise başarısını esas alabilmek için, ülke çapında tek bir standart uygulayabilmek, başarıyı sağlıklı kriterlerle objektif biçimde ölçebilmek gerekir. Bölgeler, şehirler ve okullar arası farkın bu kadar büyük olduğu koşullarda güvenilir bir not standardını yakalamak zaten imkânsızken, lise başarısını ciddi bir faktör olarak devreye sokmak, olsa olsa öğretmenlerle not pazarlıkları, iltimas, hile hurda söylentilerinin artmasına yol açar.

Okul başarısının önem ve ağırlığının artması için, okulun gerçekten önemli ve ağırlıklı olması gerekir. Eğer sizin liseleriniz dökülüyorsa; bir avuç seçkin okulun dışında öğrencilerin neredeyse hiçbir şey öğrenmeden mezun olduğu felaket bir liseler tablosuyla karşı karşıya isek, bu liselerden alınan notları esas alıp da karar vermek ne kadar sağlıklıdır?

Yerim bitti ama söyleyeceklerimin yarısına bile gelemedim. Yarın devam edeceğim.

Üniversite giriş sınavları (1) - Gülay GÖKTÜRK

14 Nisan 2011 Perşembe

Türkiyenin borç defterini açalım mı?

 

Bir insan hem cahil hem de kör-kütürüm ideoloji sarhoşu ise kısaca orayı terk et.

O, bilgiye dayanmadan inanç sahibidir. Günün sonunda eve dönerken doğruları değil, kafasında getirdiği hurafeleri yanında alıp götürecektir.

Cahilin ve ideolojik amigoların sesinin gür çıktığı alanların başında, son 10 senedir plak gibi defalarca takıp dinlettikleri şu meşhur Türkiye'nin borç batağına saplandığı safsatası geliyor. Cahillerin saati anlaşılan 2001 krizinde durmuş, dönüp dönüp oraya bakıyorlar. Bu safsatalar yüzünden en detaylı analizimizi 22 Temmuz 2007 seçimlerinden hemen önce yaptık. Zira koca profesörler o zaman genel seçimlere giderken sırf kafa karıştırmak için bu saçmalıkların başını çekiyordu. Tam sayfa çok detaylı analizimizin başlığı 'Ekonomide gerçekler ve yalanlar (18 Temmuz 2007) idi. Lütfen Google'dan bulup okuyun. Kim haklı çıktı görün. Son olarak 'Türkiye, borç batağında mı?' (29 Mart 2010) başlığı altında yine konuyu işledik. 2010 yılı tahmini yaptık. Yine bulup okuyun, cahilin iftirası ile analiz farkını görün. Şimdi yine seçim zamanı, yine saçmalama zamanı. Bakalım Türkiye'nin borç defteri ne diyor?

İlk olarak, Türkiye'nin dış borçlarının içinde hem devletin, hem de özel kesimin payı var. Bir kere bu ikisini ayırmak lazım. Ayırmaz iseniz özelin yaptığı borcu devletin borcu gibi millete çakarak ahlaksızlık yapmış olurlar. Öyle ya, nasıl ki benim borçlarım sizi ilgilendirmez, borç alıp kâr rekorları kıran ve başarıyla ödeyen Koç ve Sabancı'nınkiler de bizi ilgilendirmez. Devlet bu borçlara garantörlük yapmıyor. Veren ile alanın sorunu. Bu yüzden özel sektörün borcunu nüfusa bölüp de 'bebeklerimizin şu kadar borcu var' diyen cahiller halt etmiş.

İkinci olarak da net ve brüt (AB ölçüsü bu) borç ayrımı yapılmalı. Brüt olan sadece borçları içerirken, alacaklarımızı hesaba katmaz. Şimdi Türkiye'nin şark kurnazları borcumuza bakıyor da alacağımıza bakmıyor. Borç borç da, alacak patlıcan mı? Bunun için borçlardan alacaklar çıkarılınca net borç oluşuyor ki buna bakmak lazım. O zaman önce bu ikisine göre bakalım.

Türkiye'nin toplam (kamu artı özel sektör) brüt borçları 2002 yılında 257 milyar TL'den, 2010 yılında 497 milyar TL (290 milyar dolar) olmuş. Alacaklarımızı düşersek (net) 317 milyar TL oluyor. Brüt 290 milyar dolar borcun sadece 89 milyar doları devletin. On sene önce de zaten 75 milyar dolardı. Yani pek artmış değil. Artan da bu kriz ortamında oldu. Bu borcun 84 milyar doları uzun vadeli. Risk yok.

Hükümetten bağımsız olan ve adeta bir şirket benzeri kâr-zarar açıklayan TCMB'nin de 12 milyar dolar borcu var. 10 milyarı uzun vadeli, yine hiçbir risk yok. Özel sektörün 190 milyar dolarlık borcunun da yine 117 milyar doları uzun vadeli.

Üçüncü bir ayrım da borcun GSYH'ya oranına bakılır. Mutlak miktarına değil. Zira borç alınmış da ne yapılmış, hangi katma değer oluşturulmuş, görmek lazım. Ancak Türkiye'de cahiller borcun 'miktarına' bakarken, bununla ne yapıldığına bakmıyor. Evim yoktu, borcum da yoktu. Çok mu iyi? Ev yaptırdım, artık borcum da var. Evimin birkaç katını satarsam tüm borcumu öder, üstelik cebimde de para kalır. Kötü mü? Katma değer oluşturmaktan habersiz cahil, miktar olarak borçtaki artışa bakıyor da GSYH'nın 200 milyar dolar bandından tam 750 milyar dolar bandına çıktığına bakmıyor. Şimdi bu gözle bakalım. Kamu ve TCMB'ninki bir arada GSYH'nın %13'ü kadar bir brüt dış borç stoku var. Neti %10'un altında. Demek ki, devletin dış borç riski yok.

Bir de devletin hem iç hem de dış borcu var. Bunun net olarak GSYH'ya oranı % 41,5 (Avrupa'da ortalama % 80 ve üzerinde), net olarak ise GSYH'ya oranı 2010'da % 28,7. Kısaca devletin ne iç borç, ne dış borç riski var.

Özel sektör ise sadece biraz borçlu. Ancak bunun da vadesi uzun. Sağlıklı borçlanmış, krizde bile takır takır ödemiş. 189 milyar dolarlık toplam özel borcunun 90 milyar doları bankaların, 100 milyar doları da reel sektörün. Peki cahil adam özel sektörün kim olduğunu biliyor mu? Türkiye'de faaliyet yapan tüm yerli yabancı firmalar 'özel sektör' olarak geçiyor. Buna göre 190 milyar dolarlık özel sektör borcunun ne kadarı yerlinin, ne kadarı bizim cahilin çenesini yoran yabancının borcudur acaba? Bunu kimse bilmiyor ve TCMB de maalesef şeffaf davranarak ya da tembellik yapıp düzenli olarak açıklamıyor. Ve yazık ediyor. Sonuç olarak özel ile kamunun toplam dış borcunun GSYH'ya oranı brüt % 39,5, net olarak ise % 23. Yani yine sorun yok. Sorun olmadığını nereden anlayacağız? Avrupa'ya, dünyaya, petrol zengini olmayan bizim gibi ülkelere bakarak. Baktılar mı, hayır! Kimin risk primi nerede? Kim batmış, kim ayakta, kimin notları düşerken kiminki çıkmış?

ozturk

Yazarlar İbrahim Öztürk Türkiyenin borç defterini açalım mı? ZAMAN

4 Nisan 2011 Pazartesi

Minnet borcu - Gülay GÖKTÜRK

Bir haftalık iznim boyunca süren "tam kopuş"tan sonra, geri dönüp neler olup bitmiş diye   baktığımda, yorumlanmadan atlanamayacak en önemli          gelişmenin Ergenekon Savcısı Zekeriya Öz'ün görev değişimi olduğu görülüyor.
Okurlarım, son dönemde bu davanın gidişatıyla ilgili endişelerimi dile getirdiğim yazılarımı hatırlayacaklardır. Ama şu anda bunları bir kenara koyup bir minnet borcunu teslim etmenin zamanıdır.
Tarihi elbette toplumlar yapar. Toplumların kendi içlerinden çıkardıkları kahramanların bu tarih yapımı sürecinde özel bir yeri vardır.
Zekeriya Öz, böyle bir kahramandır. Türkiye toplumunun derin devletle hesaplaşma vakti geldiğinde kendi bağrından çıkardığı müstesna bir insandır; bir "cesur yürek"tir...
Onun adını ilk duyduğumuz, "kimmiş bu adam" diye merakla geçmişini öğrenmeye çalıştığımız günler geliyor aklıma. Gazetelerde yer alan ilk resimlerine bakıp, karakter tahlili yapmaya çalıştığımı, yüzünde kararlılık ifadesi görüp umutlandığımı bugün gibi hatırlıyorum.
Öz umutlarımızı boşa çıkarmadı.
Eğer onun gösterişten uzak, sabırlı ve kararlı çalışması olmasaydı, Ümraniye'deki bombalama, Danıştay suikastı ve Cumhuriyet Gazetesi'ne atılan bomba olaylarını birbirine bağlayıp iz sürmeseydi, Tuncay Güney'in ifadesi polis arşivinin tozlu raflarında kalacak ve Ergenekon Örgütü'ne belki de daha kaç yıl ulaşılamayacaktı.
Eğer onun ölümü göze alan cesareti olmasaydı, Türkiye'nin en "dokunulmazlar"ını sanık sandalyesinde görmemiz mümkün olmayacaktı.
Öz'ün kararlılığı ve cesareti, siyasi iradenin desteğiyle birleşti ve bizler bundan on yıl önce hayal bile edemeyeceğimiz şeyler yaşadık. Tarihimizde ilk defa darbeci generalleri ve onların sivil işbirlikçilerini yargılamak gibi bir rüya gerçek oldu. Derin devlet çözüldükçe, devletin labirentlerinde tezgâhlanan kirli oyunlar açığa çıktıkça sadece eski darbe planları deşifre olmadı; geleceğin darbeci subaylarının da yüreğine korku salındı; ordu içindeki yurtsever subaylar cesaretlendi ve kahrolası bir gelenek sonlandırıldı.
Bütün bunlar demokrasimiz için geri alınması mümkün olmayan kazanımlardır ve bu büyük kazanımlar için demokratik bir Türkiye'de yaşamak isteyen her vatandaşın Savcı Zekeriya Öz'e minnet borcu vardır.
X x x
Belki biz yanıldık; belki Zekeriya Öz'ün hepimizi şaşırtan bu "İmamın Ordusu" takıntısının geçerli bir sebebi vardı. Ama gerçek şu ki, o bunu bize anlatamadı. Suçlamalar bir kitap üzerinde dönüp durmaktan çıkamadı. Tutuklamaların üzerinden bu kadar zaman geçmesine rağmen, sözü edilen o "çok gizli" delillerin ne olduğu bir türlü anlaşılamadı. Ne kitabın ana teması ile "Ulusal Medya 2010" belgesindeki amaç örtüşmesi; ne de kitabın Ergenekon bağlantılı birilerinin telkin ve katkılarıyla yazılmış olduğu iddiası, yazarının terör örgütü üyeliğinden yargılanmasına haklılık kazandıramadı. Böyle olunca da geriye, vicdanları rahatsız eden, kamuoyunda kuşkular yaratan anlamsız bir "kitap avı" kaldı.
İşin en tehlikeli yanı da bu tablonun Ergenekon Davası'nın bütününe zarar vermesi, davanın haklı zeminini zedelemesiydi.
Oysa bu dava hata kaldırmayan bir davaydı. En başından bu yana, davada açık yakalamak için alesta bekleyenler iki gazetecinin tutuklanmasıyla birlikte bekledikleri fırsatı yakaladılar ve harekete geçtiler. "Basın özgürlüğü" bayrağının arkasına gizlenip davayı çökertme harekâtına giriştiler. Dava hızla kamuoyu desteği kaybetmeye başladı. Çürük görünen tek bir nokta, bütün zemini sallamaya başladı.
Böyle bir tehlike göze alınamazdı.
Bu dava onun çocuğuydu. Ama çocuğun selameti için, acımasızlık gibi görünse de onun "babasının" elinden alınması gerekiyordu. Bence bu görev değişikliği bu yüzden yapıldı.
Şimdi bütün beklentimiz, davanın yeniden rayına sokulması ve son dönemde ortaya çıkan zaaflardan istifade "paçayı kurtarma" hevesine kapılan Ergenekoncuların heveslerinin kursaklarında bırakılmasıdır.
Minnet borcu - Gülay GÖKTÜRK