22 Şubat 2015 Pazar

Şiddetin tarihine bir katkı…

25 Haziran 1980 günü MHP Gaziosmanpaşa İlçe Başkanı emekli binbaşı Ali Rıza Altınok’un kapısını kiralık evlerini gezmek isteyen biri kadın dört kişi çaldı. Altınok’un eşi Fahriye  Altınok, onlara kiralık evi gezdirdi. Sonra da konuşmak ve yemek ikram etmek üzere dört kişiyi evine çağırdı. Yemekler yendi. Sonra silahlar çıkarıldı. Salona dizilen ailenin üzerine kurşunlar yağdırıldı. Kurşunlarla Ali Rıza Altınok, eşi Fahriye Altınok’la birlikte 16 yaşındaki kızları Nilgün Altınok can verdi.

Evin duvarına “Faşist yuvalarını dağıttık” yazan Marksist-Leninist Silahlı Propaganda Birliği üyesi dört kişi kaçtı.  Kadın katillerden biri hapiste şiir kitabı yazdı, şiirleri bestelendi. Cezaevinde bir görüş günü çekilen fotosu Hürriyet’in birinci sayfasında “Annesine hasret” diye basıldı. 1991 affıyla da cezaevinden çıktı.

17 Mart 1978 günü gece 22:00’de  moloz dökmek için İçerenköy yakınlarında taşocağına giden kamyon şoförü, köpeklerin çalıların arasındaki bir şeyi eşelediğini gördü. Yaklaştı. Manzarayı görür görmez hemen karakola haber verdi. Çevreyi arayan polis beş genç adamın cesedini buldu. Bu arada yakınlardaki gecekondulardan, arama yapan polisin üzerine ateş açıldı.
Kurşunla öldürülmüş insanlara ait cesetlerin bir kısmında darp ve işkence izleri vardı. Biri gözünden vurulmuştu.

Cesetler geçim sıkıntısı yüzünden daha yeni Giresun Görele’den İstanbul’a göç eden ve Otosan fabrikasında çalışmaya başlayan beş arkadaşa aitti. 23 yaşındaki Sinan Koca’nın biri 10 günlük üç çocuğu vardı. 29 yaşındaki ağabeyi Cevat Koca’nın bir, 29 yaşındaki Bahri Bilgin’in yedi, 27 yaşındaki Ömer Bayraktar’ın dört ve Salih Ulu’nun bir çocuğu...

Beş arkadaş kiradan kurtulmak ve Görele’deki ailelerini yanlarına getirmek için birer gecekondu yapmaya karar vermişlerdi. Gecekondu için seçtikleri yer devrimcilerin kurtarılmış bölgesi olan 1 Mayıs Mahallesi’ydi. Ülkücü olan beş işçi, Milliyetçi İşçi Sendikaları Konfederasyonu MİSK’e üyeydi. Gecekonduları yaptılar ama başları devrimcilerle belaya girdi. Bir gün kahveye çağrıldılar. Sonradan bunun TİKKO’nun Halk Mahkemesi olduğunu öğrendiler. Suçlu bulundular. İnfazlarına karar verildi. Elleri arkadan bağlanıp, İçerenköy yakınlarındaki taşocağına götürüldüler... Katliamı yapan militanlar 1991 affıyla çıktı.

1979 yılının 18 Eylülünü 19 Eylüle bağlayan gecesi Adana Yapı Meslek Lisesi’nde görevli yedi öğretmen ve bir müstahdem kaldıkları bekârlar lojmanında televizyonda Oyun Bitti filmini izlemeye hazırlanıyorlardı. O sırada içeriye yüzü maskeli ellerine uzun namlulu silahlar olan iki kişi girdi. Yere yatın diye bağırdı ve taramaya başladı. Ahmet Güleç, Davut Korkmaz,Müslüm Teke, Yılmaz Kızılay, Mustafa Karaca ve Özcan Doruk adlı altı genç öğretmen kurşunlarla hayatını kaybetti. Aynı anda yakınlardaki beş bankaya da saldıran militanlar bir de bombalı pankart asmışlardı: Akıtılan kanlar yerde kalmayacak. Korkmayın, artık biz varız.THKP-C.
Hamit Fendoğlu Malatya’nın CHP’li olmayan ilk belediye başkanıydı. Yassıada'da yargılanmış, Meclis’te Çetin Altan’ın kulağını ısırmış, sert ve haşin tavırları yüzünden adı meşhur eşkıya Hamido’ya çıkmış, sıkı bir milliyetçiydi. 17 Nisan 1978 günü Ankara’dan gelen bombalı paketi açtı, yanında heyecanla paketten çikolata çıkmasını bekleyen iki torunu ve odada olan geliniyle birlikte hayatını kaybetti. Türkiye’nin ilk bombalı suikastının faili hâlâ meçhul. En son paralel savcılar Zirve davasından derin devlete bağlamakla meşguldü...

Dursun Önkuzu. Tokat Zile’den Ankara’ya okumaya gelmişti. Ülkücüydü. Ankara Erkek Teknik Yüksek Öğretmen Okulu’na devam ediyordu. Okul devrimci öğrenciler tarafından işgal edilmişti. Memleketinden dönen Önkuzu, bilmeden okula gidince yakalanmıştı. Devrim Mahkemesi’nde yargılandı. Üç gün işkence gördü. Bisiklet pompasıyla ciğerine hava basıldığı dahi iddia edildi. Okulun üçüncü katından aşağıya atıldı. Kaldırıldığı hastanede öldü.

Ahmet Sarpkaya, 18 yaşındaydı. İskenderun’da oturduğu mahalleyi Kurban Bayramı’nın son günü solcular basmıştı. Ülkücü arkadaşlarına haber vermek için  girdiği bir evden çıkarken vuruldu. Sarpkaya, sağır ve dilsizdi.

Alaaddin Gündüz Uşaklı bir dokuma işçisiydi. Ülkücüydü. Doğum için hastaneye kaldırılan karısının yanına giderken 27 kurşunla öldürüldü.

18 Yaşındaki Erdal Çor,  Antalya’da hamallık yapıyordu. Ülkücüydü. Antalya Lisesi’nin önünden geçerken çıkan kavgada demir çubuklarla dövülerek öldürüldü. 

Feridun Baş, 30 yaşında Samsunlu Ülkü-Bir üyesi bir lise öğretmeniydi. Bir ağaca bağlanarak işkence edilerek öldürülmüş olarak bulundu.

Figen Çöktü, 20 yaşındaydı. Solcu öğrencilerin baskıları yüzünden liseyi bırakmış, Çukurovabirlik’te çalışmaya başlamıştı. Biri amcasının oğlu olan iki devrimci tarafından öldürüldü.

Kilisli Alaaddin Güvenler 17 yaşındaydı, Küçükesat’ta oturan Alican Karaosmanoğlu da, Etlik’te oturan Emin Emekli 20, Siteler’de oturan Mustafa Türköne de sadece 21 yaşındaydı…
1980’den önce Türkiye’deki iç savaşta hayatını kaybetmiş 1500’den fazla ülkücüden bir kaçının hikayeleri ve adları bunlar…

Adlarını ilk kez duymuş olmanız normal. Çünkü o yılları sadece çatışmanın sol tarafından dinledik. Romanları onlar yazdı, filmleri onlar çekti, dizileri onlar yaptı, reklamcı, televizyoncu, gazeteci olarak hikayeleri hep onlar anlattı. Sivil toplumcu olarak davaları onlar takip etti… Ülkücüler kötü marşlar, berbat romanlar, az satan gazetelerle hikayelerini anlatmayı beceremedi, bilinen hikayelerin üstü de komplo teorileriyle kapatıldı.

Herkesin idealleri için yeterince ve eşit miktarda silahlı, katil, gaddar olduğu o yıllardan geriye faşist, katil, gladyo ülkücülerin karşısında insanlık için mücadele eden devrimciler masalı kaldı o yüzden.

Ülkücüler katil, faşist oldu, devrim için vurmak/vurulmak itibar sebebi. Hatta İsrail Büyükelçisi’ni bir evde infaz edip, üç İngiliz işçiyi öldürüp, 14 yaşındaki bir kızı rehin almaktan ibaret bir hikayeden devrimci kahraman ağabey pozisyonu, hatta milletvekilliği bile çıktı.
Bırakın ülkücüleri kendi devrimci yoldaşlarının başına gelenlerle bile dürüstçe ilgilenmediler.
1 Mayıs 1977’deki katliamla ilgili 35 yıl sonra bile dürüstçe konuşamayan, hakikati ucuz komplo teorileriyle kapatan, hepsi silahlı birbirine düşman grupların, çoğunluğun izdihamla öldüğü bir mitingde yaşananların asla sorumlusu olamayacağına inanmış çocuksu tavırlar, trajik savunmalar işittik.

O yüzden Aytekin Yılmaz’ın Yoldaşını Öldürmek kitabında anlattıklarıyla, 17 yaşında cezaevinde anne çığlıkları atarken boğularak öldürülen Şimel Aydın’ın hikayesi kimseyi ürkütmedi. Aliza Marcus’un  Kan ve İnanç'ta anlattığı 15 yaşında dağa çıkmış, yakalanmış, “Şehirde tanıdığı insanlara rastladığında kendisine dondurma almalarını isteyecek kadar genç ve toy bir kız”ın itirafçı olduğu için İstanbul’da bir ormanda bulunan cesedinin peşinden de kimse gitmedi. Hiçbir duyarlı avukat o davalara bakmadı, onlar için hiçbir sivil toplum örgütü harekete geçmedi, fotoğrafları eylemlerde taşınmadı.

Die Zeit’in “geçmişte yaptığınız ama şimdi pişmanlık duyduğunuz ne var'' sorusuna “Köy korucularına karşı tutumumuz” cevabını veren Cemil Bayık’ın cevabı da o yüzden hiç ses çıkarmadı. Bir Savaşın Anatomisi adlı kitabında bu tutumu daha açıkça eleştirerek yazan  Karayılan’ın bahsettiği PKK’nın 80’lerdeki köy baskınlarında öldürülen bebeklerin, çocukların kadınların, sivillerin adından hâlâ silahlı mücadeleyi şimdi bırakmanın rasyonalitesi,  AKP’ye faydaları, statüye zararları üzerine süregiden tartışmalarda hiç bahis yok. Sadece devletin işlediği cinayetler, katliamlarla ilgilenenler o yüzden savaşın, silahın, şiddetin kötülüğü hakkında ahlaki ve politik bir pozisyon alamıyor.

Bu kadar kötü bir sicil ortadayken bir de geçen hafta çıkıp bütün halkı potansiyel katil, tecavüzcü ilan etmeye kalktılar.

Şiddete göbeğinden bağlı,  geçmişi gözünün yaşına bakmadan adam öldürmüş faşist, otoriter örgütlerde geçmiş, bununla da adam akıllı hiç yüzleşmemiş, devlete değil topluma bunun hesabını hiç vermemiş, kendisine sahte bir melek hikayesi uydurmuş, en son olarak da gidip gemiyi 2015 yılında silahlı başka bir örgütün sivil kanadının limanına bağlamış adamlar/kadınlar bir haftadır Türkiye’ye şiddet atarı yapıyor.

Kendilerine benzeyenler, aydınlanmış insanlar, gezicilik adlı seçilmiş dinin mensupları hariç herkes her an tecavüz edebilir, cinayet işleyebilir. Pegida hareketinin sitesine koymaya utanacağı ırkçı, İslamofobik totolojilerle dolu yazılar solcu/Kemalist abilerin ablaların sitelerinde vicdan patlaması havasında basılıyor.

Bütün hayatları siyaset olmuş, o yüzden bütün hayatı siyasileştirmeye, her olayı davaları, nefretleri için ajite etmeye çalışan, vicdanı kendi hakikatlerinde mutlaklaştırmış, Türkiye’yi iyiler ve kötüler çizgi filmi gibi okuyan bu öfkeli loser amcaların/teyzelerin korkunç cinayetler üzerinden siyasi nebbaşlık yapma gayretlerini bir haftadır hiçbir ahlak, hiçbir insanlık değeri durduramadı. 

Tecavüzcü katilin parmak işaretinden, bütün ülkücüleri potansiyel tecavüzcü katil ilan etmek, nefretle dolu oldukları dindar halkı ırkçılık boyutlarında sosyolojik analizlerle suça ortak kılmak, kar topu yüzünden adam öldürmüş manyak esnafı oryantalist tahayyüllerinin ayrılmaz bir parçası olan gerici esnaf tipine kilitleyip, (sanki ilk kez bir esnaf cinayet işliyormuş gibi) talimatı veren örgütün liderliğine Erdoğan’ı yerleştirmek  için utanmazsa taklalar attılar.

Bu yazı onlara geçmişlerini hatırlatmak için yazıldı. Bu ülkede şiddeti meşru politik bir araç halinde kullanmış, hâlâ kullanan bunun için bu topluma doğru düzgün hesap vermemiş, yüksek sesle politik şiddetin de karşısında durmamış solcuların/devrimcilerin/onların hayranlarının, memleketin geri kalanına, sevmedikleri halka, hiçbir toplumun ortak/suçlu ilan edilemeyeceği korkunç adli cinayetler üzerinden saldırma, şiddet ayarı, dersi verme halleri de hadleri de olmadığını hatırlatmak için…

Önceki gün İzmir’de öldürülen 19 yaşındaki ülkücü üniversite öğrencisi Fırat Çakıroğlu’nun arkasından her kesimden insandan yükselen duyarlılık toplumun onların zannettiğinden daha olgun, vicdanlı olduğunu gösterdi.

Hâlâ “faşistti öldürülmesi doğru muydu değil miydi” tartışmalarındaki bu ergen kötücülükle, ülkesinden, kendi toplumundan bu denli nefretle malulken uğraşılacak en kötü meslek siyaset olmalı.

Eğer şiddete çok karşılarsa  hâlâ devrim için, yüksek idealleri için silahlarını kuşanmış, hâlâ  yüksek davaları için adam öldürebilen yoldaşları için o berbat sosyolojik, kültürel analizlerini konuştururlarsa bütün insanlığa ve memlekete eşsiz bir faydaları dokunmuş olur.
Herhalde en çok da kendilerine. Bu saatten sonra ne kadar işe yararsa…

Şiddetin tarihine bir katkı…

11 Şubat 2015 Çarşamba

Cumhuriyet’in Diva’sına veda…

1918-2015. 97 yıllık bir hayat. Bunun 80 yılını şöhretli olarak geçirmiş bir kadın. Türkiye şarkılarını yeniden dinleyerek Müzeyyen Senar’a veda ediyor bugün.

Ama bu 97 yıllık hayat hikâyesi daha fazlasını hak ediyor.

Hikâye, Birinci Dünya Savaşı biterken 1918’de Bursa’da başlıyor. Şehrin 1920’de Yunan ordusu tarafından işgali, babası Cerrah Mehmet Bey’in hayatını değiştirmiştir. Sünnetçilik yapan baba, Yunan askerlerin zührevi hastalıklarını tedavi eder, karşılığında aldığı altınlarla bir anda zenginleşir, gözü açılır, eve gelmemeye başlar, bu ani zenginleşmeye aileye huzur getirmez. Sorunlar, Yunan ordusu 1922’de çekilince işleri bozulan baba ile annesinin ayrılmasına kadar gidecektir.

Adviye Hanım, Bursa’da oturdukları sokaktaki en yakın komşularıdır. Adviye Hanım’ın oturmaya geldiği bir akşam Müzeyyen, gaz lambasını alıp tuvalete gider, o sırada uzun saçları lambanın içine girer ve yanmaya başlar. Bütün saçları tutuşmuştur. Çığlıklarına annesi ve Adviye Hanım koşarlar. Başında ciddi yanıklar oluşmuştur. Tedavisiyle Adviye Hanım yakından ilgilenir. 

Müzeyyen’in yanıklarına merhemler, varlıklı bir aile olan Adviye Hanım ve Celal Bey’in evlerinin hamamında sürülür. Celal Bey daha sonra Bayar soyadını alacaktır. Müzeyyen Hanım her zor düştüğünde Celal Amca’nın kapısını çalacaktır.

Annesi ve babası ayrılırlar. Annesi onu bırakıp İstanbul’daki akrabalarının ve kardeşlerinin yanına kaçar. Bir süre sonra Müzeyyen de annesinin yanına gider. Üsküdar Musiki Cemiyeti’yle ve Türk musikisiyle orada tanışır.

Musiki’nin okuluna gitmesi artık zaten mümkün değildir.

Cumhuriyet ilan edilmiş, Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal, 1926'da, İstanbul Sarayburnu’nda Ümmü Gülsüm’ün rakibi ünlü Mısırlı kadın şarkıcı Müniretül Mehdiye ve ardından sahne alan Eyüp Musiki Cemiyeti korosunu dinledikten sonra kızmış ve bu müzikle çağdaş olunamayacağına karar vermiştir! Hemen ardından konservatuvarlarda Türk müziği eğitimi yasaklanmıştır. Yasak 1976’ya kadar 50 yıl sürecektir.

Gazetelerde “Alaturka musikiye elveda” başlıklarının çıktığı zamanlarda bu müziğe gönül vermiş bir genç kadındır Müzeyyen Senar.

16 yaşında aranan bir ses olmuştur artık. Ama aynı yıl (1934) alaturka müziğe bir darbe daha inmiştir. Kasım ayında Meclis açılışında konuşan Atatürk “Bugün dinletilmeğe yeltenilen musiki yüz ağartacak değerde olmaktan uzaktır” demiş, bunun üzerine 1935 yılının ocak ayından itibaren radyolarda Türk musikisi çalınması da yasaklanmıştır. Yasak 8 ay boyunca uygulanacaktır.

Bu arada Müzeyyen Hanım 17 yaşında, hayranı Eskişehirli Ali Senar’la evlenip, Müzeyyen Senar olmuştur artık. İşi olmayan kocasına, artık İş Bankası’nın başında olan Celal Bayar’la görüşüp bir iş bulur.

1936 yılının Aralık ayıdır. 18 yaşındaki Müzeyyen Senar’ın şöhreti en tepeye kadar  çıkmıştır. “Saray”a davet edilmiştir. Eşi Ali Bey’le birlikte Dolmabahçe Sarayı’na giderler.

Atatürk’ün huzuruna çıkarlar. Sonrasında olanları Müzeyyen Senar’ın hayatını anlattığı Radi Dikici’nin kitabından okuyalım:

“Yüzüme dönüp baktığında 'Aaa! Bu saçlarının hali ne?' deyip yavere işaret etti. Kulağına fısıldadı. Yaver 'Lütfen beni takip ediniz Müzeyyen Hanım' dedi. Salondan çıkıp siyah mermerlerle kaplı büyük bir banyoya geldim. Birden korkuya kapıldım. Yaver, 'Merak etmeyin efendim, berberimiz sadece sizin saçınızı ve eşinizin bıyığını kesecek' dedi. Sonradan öğrendiğime göre, Atatürk benim enseme topladığım saçlarımı beğenmemişti ve modern bir görünüm almam için saçlarımı kestirmek istemişti. Nitekim berber saçlarımı alagarson kesti. Birden görünümüm değişmişti. Ali de bıyıklarını kaybetti. Biraz sonra huzura gittiğimizde 'İşte şimdi mükemmel oldu. Ver bakalım şu koltuğunun altındaki defteri…'

Sabaha kadar Atatürk’e o defterden seçtiği şarkıları söyledi. Eve gittiklerinde bu muameleden hoşlanmayan, eşi Ali Bey’le şiddetli bir kavga ettiler. Atatürk sesini çok beğendiği Müzeyyen Senar’ı daha sonra da eğlencelerine çağırdı. Bursa, Ege Vapuru, Savarona’daki yemeklerde sabaha kadar Atatürk için şarkılar söyledi. 1938 Haziran’ına kadar…

İkinci Dünya Savaşı yılları. Herkes radyoların başına geçmiştir. Tuhaf bir uygulama olur. İstanbul’da gazinolarda şarkı söyleyeceklere valilikteki sınavı geçme şartı getirilir. Safiye Syla direnir, Müzeyyen Hanım gururunu bırakıp o sınava girer. Müzeyyen Hanım, 1943’te 24 yaşındayken ikinci evliliğini Galatasaraylı futbolcu Ercüment Işıl’la yapmıştır.  Ercüment Işıl’dan Ömer ve Feraye dünyaya gelir. Sonra ayrılırlar.

O yıllardaki hayranlarından biri savaşın zenginlerinden Vehbi Koç’tur. 'Gazinoya sizi dinlemeye gelmem imkânsız, taş plaklarda dinlemek de yetersiz kalıyor, haftada bir akşam beni yemeğe çağırın' diye rica eden Koç’u kıramaz ve her hafta ona Pandelli lokantasında konserler verir.
Bir başka hayranını ise o da çok sevecektir. Suudi Arabistan Büyükelçisi Tevfik Hamza Bey. 1951 yılında Beyrut’ta yıldırım nikahıyla gizlice evlenirler. Gazeteler bu aşktan bahsetmeye başlar. Bu kez 1953’te resmî nikâhla evliliklerini duyururlar. Artık Sefire Müzeyyen Senar’dır o. Ama Ankara’nın sosyetesi onu sefire değil, 'şarkıcı' olarak görmeye devam eder. 1955’te eşinin görev süresi biter. Suudi hükümeti de sefirlerinin bir 'şarkıcıyla' evli olmasını tasvip etmemektedir. Ayrılmaya karar verirler. Bir sabah kalktığında makyaj masasında bir ayrılık notuyla uyanır: 'Beni affet, sana veda edemezdim. seni hep seveceğim.'  Ara verdiği sahnelere geri dönme vakti gelmiştir artık…

1958 yılında İstanbul Valisi Ethem Yetkiner’le tanışır. O da hayranlarından biridir. Demokrat Parti’nin zor zamanları başlamıştır. 1959 Mayıs ayında Maksim’de yaptığı programa onu dinlemek için bahçe kapısından çok özel misafirler girmiştir. Kısa sürede fark edilince Maksim, “Başbakan” tezahüratlarıyla inlemeye başlar. Gelen birkaç ay önce Kıbrıs görüşmeleri için gittiği Londra’da uçak kazasından kurtulduktan sonra ilk kez gece dışarı çıkan Başbakan Menderes’tir. Yanında bakanlarıyla birlikte Vali Ethem Yetkiner de vardır. Bir yıl sonra 26 Mayıs akşamı Vali Yetkiner, akşam uğradığı Müzeyyen Hanım’a “Bu işin sonu artık geldi” diyecektir.
Ertesi gün darbe olur. Tutuklananlar arasında Ethem Yetkiner de vardır. Müzeyyen Senar Ethem Bey’i tutuklu olduğu Balmumcu’da bulur. Şöhretini riske atar, ona yatak, çamaşır götürmek için zorlukla izin alır. İlişkileri ortaya çıkınca bu kez sorgu için askerler onu da vilayete çağırmaya başlarlar. Bir, iki, üç… Her seferinde askerler valinin gizli bir parası olup olmadığını, Müzeyyen Senar'a verip vermediğini sormaktadır.

En çok da Amerika’da kendisine hediye edilen Mercury marka arabayı onun alıp almadığını.
Bir gün yeniden ifadeye çağrılır. Artık tepesi atmıştır. Ethem Bey’in ona aldığı mütevazı yüzük ve küpeleri takarak gider bu kez.. Sorgu başlayınca, 'şimdi siz bi durun bakalım' der ve o günler için cesaret isteyen bir ifade verir:

"Yaz bakalım aslanım. Ethem Bey, son derece namuslu ve efendi bir insandır. İki senelik ilişkimiz sırasında imkânı son derece kıt olduğu için ancak kulağımda gördüğünüz küpeleri ve parmağımdaki bu yüzüğü hediye edebildi. Belki aramızdaki ilişkiyi merak ediyorsunuzdur. O bekâr, ben bekâr. Gerisinden size ne?”

Yassıada'da yargılanan Ethem Yetkiner, Kayseri Cezaevi’ne gönderilir. Müzeyyen Senar, ona mektuplar göndermeye devam etmektedir. Ama mektuplara bir cevap alamamaya başlamıştır. Avukat Şemsi Bey ve Savcı Sadun Bey'den rica eder. Araştırırlar. “Kasımpaşa'da Albay Vahit Bey'e sormak lazım, mektuplar ondan geçiyormuş" derler.

Kalkıp yanına giderler. Müzeyyen Senar “Ethem Bey'e yazdığım mektuplar gitmiyor, onun için geldim” deyince Albay Vahit atılır: "Ben göndermiyorum kadın. Çünkü seni seviyorum."
Senar “Ama ben sizi sevmiyorum” deyince adam üsteler “seversin, seversin.”

Lakabı “Ayı” olan Albay Vahit, aylarca musallat olur. Her akşam çalıştığı gazinoya gelip, onu çıkışta evine bırakmaya başlamıştır. Her öğlen ve akşam telefonlar etmektedir.  Darbe günleridir. Bir albayı şikayet edeceği bir makam yoktur. Onu atlatmak için Anadolu turnelerine çıkmaya, her türlü turne teklifine evet demeye başlar.

Sadece 41 yaşındadır. Daha yaşanacak bir yarım asır daha vardır önünde…

Geri kalanını merak edenlere Radi Dikici’nin Cumhuriyet’in Divası: Müzeyyen Senar kitabı hararetle tavsiye edilir.

Büyük bir sanatçıya, cesur bir insana, Cumhuriyet’in bunları reva gördüğü divasına veda ediyoruz bugün…

Cumhuriyet’in Diva’sına veda…

Türkiye’nin dördüncü bağımsızlık şansı

Bu kez ıskalamamak lazım.
Demokrasi inşasını henüz tamamlamamış olan ülkemizde, özellikle son 13 yılda her seçim bir olağanüstülük/anlam içeriyor. Çünkü demokrasinin inşası halkın iradesine başvurularak yapılıyor. Sağlıklı olan da bu.
Buna benzer ikinci deneme merhum Adnan Menderes döneminde yaşanmıştı. Ancak 10. yılın sonunda gladyo engeline takıldı. İdam edildi. Öyle vahşi bir prodüksiyon yapıldı ki, bir daha hiçbir siyasi, kırmızıçizgileri geçmeye yeltenemesin. Darbeyi –görünüşte- yapan cunta tereddüde düşüp yönetimi devretme eğilimi gösterince, İstanbul, İzmir ve Ankaralı yargıçlar toplanıp cuntaya “ayar” verdiler. Dediler ki “Zaaf gösterirseniz döner bizden intikam alırlar. Onları idam etmelisiniz...”
Süleyman Demirel bu manada hazin bir örnektir. Gladyo tarafından verilen mesajı alan Çoban Sülü sürekli şapkasını alıp gitti. Çünkü bu düzenin dış destekli kurulduğunu biliyor, ama karşı çıkmanın mümkün olmadığına inanıyordu. Darağacının gölgesinde bir tür “orta yol” tutturmaya çalıştı. 28 Şubat’taki tavrını açık bir askeri darbeyi önleme çabası olarak açıklaması, bu hazin hikâye içinde devşirilen bir siyasinin uzlaşmacı tavrıdır. Öğrenilmiş çaresizlik, dış/iç ittifaka dayalı gladyonun yenilmezliğine iman vs...
Mustafa Kemal... Sevin sevmeyin, pratiklerinin acımasızlığına rağmen, temelde “millilik” kumaşına sahip bir liderdi. 1933’e kadar bu yönde hamleler içinde oldu. (Çoğu faşizan yöntemlerdi. Milli sermaye yaratmak için azınlıkları yağmalamak gibi.) Lakin temelde, Türkiye’nin bağımsız ülke olmasını istediğini yadsıyamayız. Pratiklere dönük öfke, asıl hikayeyi görmeyi engellememeli. Üstelik bu noktada laik kesimlerle değerli bir bağlantı noktası da var.
1933’ten sonra, bozulan sağlığıyla birlikte, Mustafa Kemal’i çevrelediler. Vefatında İsmet İnönü sürgündeydi, hayatından endişeliydi, devlet başkanlığı için adı bile geçmiyordu. Mareşal Fevzi Çakmak en şanslı adaydı. Ama o kısa arada ne olduysa İnönü ülkenin başına geçirildi.
Türkiye’nin Batı hegemonyası içinde tutulması gerekiyordu. Tıpkı Tanzimat’ta olduğu gibi, içerik olarak değil, şekilsel olarak yerli kurumları Batılı ekonomik/siyasi/askeri sistemler ile uyumlandırmak gerekiyordu. Bu nedenle 1920 ile 1945 arasında “belirsiz” bir gri bölgede sallanan Türkiye, şekilsel bir parlamenter sistem üzerinden, BM ve NATO’ya alındı. Gladyo, medya, üniversiteler, yargı, istihbarat ve gayrımilli siyaset ile ülkenin damarlarında vesayet tahkimatı yaptı.
“Bu ülkede çoğu şey yerli değil” tesbitim bu nedenle.
Böylelikle, ülke sözde bir parlamenter rejime sahip olacak, hükümetler fakirlik ve istikrarsızlık ile cebelleşecek, asker ve medya tarafından sürekli itibarsızlaştırılacaktı. Asker, yargı ve medya sistemi elinde tutarken, fatura hep sivil siyasilere kesilecek, bu güçsüzlük gladyo vesayetinin garantisi olacaktı.
Üçüncü hamle döneminde Özal bu anomaliyi düzeltmek istedi. Küreselleşmenin yeni bir ivme kazandığı ve SSCB’nin yıkıldığı ara bir dönemdi. Görece bağımsız davranmayı sağlayan (gladyoların sözde tasfiyesi gibi) çatlaklar oluşmuştu.
Özal’ın toplumdaki tüm popülaritesi, sivil olmasına dayanıyordu ama örgütü güçlü ve “milli” değildi.
Medya ve gayrı milli muhalefetin yolsuzluk iddiaları ile 1989 yerel seçimlerinde zayıflatılan Özal, 1991 seçimlerinde Demirel’in “Elimde Koskotas dosyaları” var kampanyasıyla yalnızlığa mahkûm edildi. Tabii ki hepsi yalandı.
Derdini halka anlatmak yerine, kendisini Çankaya’ya zor attı ve bir şans daha yaratmak istedi. Partisi Mesut Yılmaz üzerinden kendisini tasfiye ediyordu. Ondaki “tehlikeli” milli potansiyeli görerek, ailesi ve kendisini inanılmaz şekilde infaz ettiler.
Son 13 yılda yaşadığımız tüm olağanüstü olaylara, ama özellikle, 7 Şubat MİT krizi, Gezi, yolsuzluk susturucusu takılmış 17/25 Aralık darbesi, 6-8 Ekim içsavaş denemesine ne kadar benziyor değil mi?
Şimdi, bu hikâyenin mağdurunun aslında halk olduğunu sadece AK Parti seçmeninin değil, farklı siyasi meşreplere, etnik ve dini kimliklere ait tüm yurttaşlarımızın görmesi gerekiyor. Böyle köklü bir sarmaldan güçlü/yerli bir liderlik ve örgütlenme olmadan çıkılması mümkün değil. Erdoğan’ın hedef olması, bu oyunu çok iyi okuması, ortaya akıl ve cesaret koyması, derdini halka iyi anlatması, teşkilatı ile bağını sağlam kurmasından ileri geliyor.
Açıkçası, bu savaş ya verilecek, ya da esaret kabul edilecek. Dünya böyle bir yer. Artık daha ileri adım atmaktan başka seçenek, orta veya üçüncü yol bulunmuyor.
Uzlaşma teklifleri, her ne kadar kuzu postunda gelse de, aslında teslimiyeti ima ediyor.

5 Şubat 2015 Perşembe

Kaderin ironisi: Erdoğan’ın karizması

Siyaset dramatik tercih anları yaratıyor ve siyasetçinin ‘kumaşı’ da o anlarda ortaya çıkıyor. Bu ‘kumaşı’ oluşturan unsur sadece siyasetçinin kişiliği değil. İnandığı misyon ve beraber yürüdüğü insanlara olan güveni de birincil derecede önemli. Bu açılardan bakıldığında AKP çok avantajlı bir parti… Büyümenin getirdiği bütün ‘bulanıklaşmaya’ rağmen, ana kadro iç insicamın korunmasını sağlayacak değişikliklerle sürekli yeniden oluştu. Buna Erdoğan’ın cesareti ve dik duruşu ile olağanüstü bir katkı yaptığı açık. Ama sadece o da değil… Çünkü Erdoğan parti içindeki benzersiz karizmasına karşın, kolaya kaçmayan bir liderlik gösterdi. Kendi dışına çıkarak kendisine ve partisine bakmayı becerebilen bir liderlik… Bunu cumhurbaşkanlığına geçiş sürecinde açık olarak sınamış olduk. ‘Yeni’ Türkiye’nin neyi gerektirdiğini Erdoğan geniş ufku ve sezgisel yetenekleriyle anladı ve uyguladı. 
Bütün bunlar bugün niçin Recep Tayyip Erdoğan diye bir ‘fenomenle’ karşı karşıya olduğumuzu yeterince anlatıyor. Çünkü bugün Erdoğan sadece bir siyasetçi, lider veya Cumhurbaşkanı değil, muhalefetin ve karşıtlarının bile referans almaktan vazgeçemediği ‘yeni ve kalıcı gerçekliğin sesi’. Bu ses doğal olarak birçokları için bir tehdit, diğerleri için ise tutundukları bir umut dalının somutlaşmış hali. Dolayısıyla Erdoğan’ın karizması sadece kendisiyle ilgili bir nitelik değil. Onun hem olumlu hem olumsuz anlamda nasıl algılandığıyla doğrudan bağlantılı. AKP ve Erdoğan üzerindeki tehditler, AKP karşıtlarının bel altı stratejisi ve aydınların kör gözüm parmağına yanlı bakışları bu karizmayı genişleterek başlı başına bir ‘siyasete’, bir siyasi duruşa dönüştürüyor.
AKP’nin seçim başarılarının ardında söz konusu karizmanın da payının olduğu açık. Çünkü AKP seçmeninin hatırı sayılır bir bölümü açısından Erdoğan, AKP misyon ve siyasetinin bütününü kucaklayarak bir yandan basitleştiren, öte yandan da insanileştiren bir lider. Eğer AKP sandıkta geriletilecek ise herhalde muhalefetin Erdoğan’ın karizmasını yıpratması gerekiyor. Ne var ki siyaset her zaman iki yönlü sonuçlara açık. Siz Erdoğan’sız bir siyaset hayal edip, yolsuzluk suçlamasının her halükarda liderin prestijini yerle bir edeceğini öngörebilirsiniz. Ama liderin nasıl ‘cevap’ vereceğini de doğru öngörmeniz gerekir. Nitekim bugün Erdoğan’ın karizması geçmişe nazaran çok daha fazla. Bütün ‘yolsuzluk’ ve ‘otoriterlik’ bombardımanına rağmen…
Muhalefet için ne kadar öğretici bilinmez ama Erdoğan’ın prestiji Gezi ve özellikle 17 Aralık sonrası daha da arttı. AKP tabanı bu prestiji kendi eliyle onardı ve çıtasını yükseltti. Çünkü karşılarında bir tehdit vardı ve o tehdit askeri darbeden daha kritikti. Askeri darbeler siyasetçiyi çaresiz bırakabilir ama onu aynı zamanda daha da meşru kılar ve eninde sonunda ‘normale’ dönülür… Ama Gezi ve 17 Aralık süreçleri iki unsuru öne çıkardı. Birincisi tehdidin Batı’dan geldiği algısıydı. Bunda Mısır’daki darbenin Batı tarafından desteklenmesi de büyük rol oynadı. Ancak günümüzde askeri darbeyi desteklemesi beklenmeyecek Batı’nın böylesine kolayca ‘karşı kampta’ yer alması büyük bir tehditti, çünkü Batı onaylamadan ‘bu işler olmazdı’… İkincisi tehdidin asıl unsurunun ‘içeriden’ gelmesi, Gülen cemaatinin sürükleyici olmasıydı. Çünkü muhafazakâr kesimi sosyolojik olarak ayrıştırmak kolay değildi ve bu ayıklama olmadan kendi tabanından, hatta kendi parti grubundan bile emin olmak imkânsızdı. Dahası AKP ve Erdoğan şunu gördü: Eğer Gülen olayını çözemezsen yakında başın askerle de derde girer ve Kürt meselesini de çözemezsin. Bu yeni ve farklı mücadele sürecinde AKP daha önceki demokratik açılımlarına ters yönde adımlar attı. Erdoğan’ın dili de müsamahaya yer vermeyen bir katılığa büründü. Çünkü süreçte yapılacak en ufak bir atlamanın çok büyük risk taşıdığına inandılar.
Erdoğan bunu tabana anlatabildi. Aslında çok da zor olmadı… AKP seçmeni fazlasıyla siyasi bir bakışa sahip ve söz konusu tehdit algısını aynı derecede taşıyor. Ayrıca bu seçmen kitlesi laik kesimin aksine Gülen cemaatini bizzat kendi hayatından, çevresinden tanıyordu. Bürokrasi içinde herkes birbirinin kim olduğunu ve ne yaptığını az çok biliyordu. Buna Batı’nın Erdoğan ve AKP alerjisini besleyen bilinçli cehaleti eklendiğinde ve Gülen cemaatinin de esas olarak Batı üzerinden mücadele yürütmesi ile birlikte AKP’liler için resim berraklaştı.
Söylenenlere bakılırsa Erdoğan böylece ‘otoriter’ oldu. Gelgelelim otoriterlikten hoşlanmayan bu tabanda daha makbul, prestijli ve karizmatik biri haline geldi. Kaderin ironisi herhalde…