9 Eylül 2012 Pazar

Merkez Sağın son noktası

Süleyman Soylu'nun AK Parti'ye geçmesi, çok önemli bir gelişme. Demokrasi tarihimiz adına geçiştirilemeyecek kadar önemli.

Bir kere sembolik değeri mutlaka kayda geçmeli. Soylu, Demokrat Parti-Adalet Partisi-DYP ve tekrar DP çizgisinin son temsilcisi idi. Bu gelenekten umutların henüz sönmediği son çağlarında DP'nin genel başkanlığını yaptı. AK Parti'ye geçişi, bu geleneğe artık son noktanın konulması anlamına geliyor. Merkez Sağ, bir siyasî gelenek olarak ve bütün tarihî mevcudiyeti ile artık sona ermiş oldu. Bundan sonra, yelpazenin sağ kanadını ifade etmek için kimse "merkez sağ" tabirini kullanmayacak. Muhafazakârlık ismi, AK Parti iktidarını temsil ettiği ölçüde, "merkez sağ"ın yerine geçmiş durumda. Süleyman Soylu'nun şahsında merkez sağ, muhafazakârlığın içinde başka bir kalıba döküldü.

Süleyman Soylu'nun Yeni Şafak'ta Burcu Bulut'a verdiği röportaj, bu son noktayı çarpıcı biçimde özetliyor. Merkez sağ, ömrünü tamamladı. Soylu, son noktayı koyarken siyasî yelpazenin geçmişi hakkında esaslı bir muhasebe yapıyor ve geleceği hakkında dikkate değer pencereler açıyor.

Süleyman Soylu portresini hatırlatalım. Merkez Sağ siyasetin son parlak temsilcisiydi. Çekirdekten yetişme, hızlı ve atak bir sağ politikacı. İlçe teşkilatından parti genel başkanlığına uzanan yolu oldukça genç yaşlarda almıştı. Merkez sağ geleneğin içinde herkes kendine bir yer edinebilirdi. Mason locasının üstadı ile tarikat şeyhi veya cemaat önderi aynı amblemin altında buluşabilirdi. Adalet Partisi ile DYP'nin yolsuzluk skandallarını hatırlayanlar, merkez sağ çizginin devletin ekonomik iktidarı ile menfaat grupları arasında bir köprü vazifesi gördüğünü bilirler. Süleyman Soylu, sapla samanın birbirine karıştığı bu gelenek içinde lekesiz ve kırıksız bir siyasî kariyer yaptı. Daha çok zor zamanlarda demokrat değerleri savunurken ve askerî vesayet düzenine karşı çıkarken gördük onu. Yassıada ile Silivri arasında benzerlik kuran Hüsamettin Cindoruk kampına karşı, 12 Eylül 2010 referandumunda durumdan vazife çıkartıp tek kişilik bir parti gibi Anadolu'yu dolaştı, kampanya yürüttü.

Merkez Sağ siyasete son noktayı bu geleneğin son temsilcisi sıfatıyla Süleyman Soylu kendisi koyuyor. "1950-60 arası milletin gücünü görenler "artık bu gücü millete vermeyelim, kontrol bizde olsun" dediler... Ona musallat oldular ve kendi adamlarını yerleştirdiler." Bu sözler bugün Süleyman Demirel figürünün zihnimizdeki sevimsizliğini açıklıyor. "Merkez sağ" kavramı tam da Soylu'nun ifade ettiği bu "musallat olma" durumunun kurumlaşması ve Türkiye'nin son 50 senesine damgasını vurmasını anlatıyor. 1960 darbesinden sonra kurulan vesayet düzeni, Demokrat Parti'nin mirasına sahip çıkarak iktidarı devralan Adalet Partisi ve tabii onun birdenbire ortaya çıkıp liderlik koltuğuna oturan genel başkanı ile bir uzlaşmaya vardı. Sandıktan çıkan hükümetler sadece ekonomiyi yönetecekler, halkı demokrasi yalanına inandıracaklar ve devleti devletin aslî sahiplerine emanet edeceklerdi. Merkez Sağ siyasî çizgisinin neden bu kadar yoz ve iki yüzlü bir gelenek olduğunu bu fiili uzlaşma açıklamaktadır.

Soylu, 28 Şubat döneminde merkez sağı yerlerde süründüren tabloyu hatırlatıyor. 60 darbesini yapanlarla 12 Mart muhtırasını verenlerin Merkez Sağ politikacılarla kol kola girmelerinin nasıl bir kırılma noktası oluşturduğunu aktarıyor. Bahsettiği kırılmanın sembolü, Merkez Sağ'ın 40 yıllık lideri Demirel'in, 28 Şubat darbesinin bir numaralı ismi olmasıydı. Böylece, 27 Mayıs'tan sonraki gizli-kapaklı uzlaşma açık edilmiş, maskeler düşmüş oldu. Merkez Sağ'ın enkazı arasından muhafazakâr bir parti yükseldi.

Artık "Merkez Sağ" tabiri yerine yelpazenin sağ kanattaki yarısını "muhafazakâr" deyimi karşılıyor. Siyasetin yöneldiği istikameti öngörmek için bile çok önemli bir gösterge. Kendisini muhayyel ve oynak bir "merkez"e göre tanımlamaktan ve "sağ" gibi yine karşı kutba göre mevzi belirlemekten çok farklı değil mi?

Merkez Sağ siyaset dönemi sona erdi. Süleyman Soylu'nun AK Parti'ye katılması bu sona erişin sembolik olarak önemli bir işareti. Tarih bir ilerleme ise Türkiye'nin Adalet Partisi'nin, Doğru Yol Partisi'nin siyaset yaptığı devirlere dönme ihtimali var mı?
Yazarlar Mümtazer Türköne Merkez Sağın son noktası ZAMAN

2 Eylül 2012 Pazar

Amaç hükümeti 90'lara döndürmek - Gülay GÖKTÜRK


PKK'nın ve BDP'nin Şemdinli'yi kurtarılmış bölge gibi göstermeye çalışmasının amacının ne olduğunu dün yazmıştım:
Terör örgütü ve siyasi uzantısı, Şemdinli'de girişilen "halk ayaklanması" macerası fiyaskoyla sonuçlandıktan ve halktan destek alamayan teröristler dağ başında yapayalnız kaldıktan sonra, şimdi de 700 kişiyle 400 kilometrelik bir alanı tuttukları, Türkiye sınırları içinde bir toprak parçasını ele geçirdikleri ve "kurtarılmış" bir bölge yaratmayı başardıkları propagandasıyla hem Türkiye kamuoyunun moralini bozmak hem dünya kamuoyuna "Arap Baharı'nın Türkiye'ye de sirayet ettiği; Türkiye'de de tıpkı Suriye gibi bir iç savaşın başladığı görüntüsü vermeyi umuyorlar.

Ama sadece bu değil. Bu temel amacın yanı sıra, yürütülen propagandadan umduğu başka bir amacı daha var PKK-BDP hareketinin: Hükümeti tahrik ederek 90'lı yılların çizgisine döndürmek...

"Halkını vuran ordu" tablosu

Şöyle bir düşünün; Selahattin Demirtaş'ın üstüne basa basa devletin Şemdinli'ye giremediğini açıklamasının, buna paralel olarak birçok yayın organının "devlet terör karşısında zaafa düştü, hakimiyeti kaybetti" diye yazıp çizmesinin devleti yönetenler üzerindeki etkisi ne olabilir? Bu "zaaf" görüntüsünü bir an önce ortadan kaldırmak üzere gözü kara bir saldırıya girişmek... Öyle değil mi? İşte PKK ve BDP'nin bu propagandadan ikincil amacı da bu... Devlet bu zafiyet görüntüsünü ortadan kaldırmak için sap saman demeden gözü kara bir saldırıya girişecek, teröristlerin yanında birçok masum insan da mağdur edilecek... Böylece ortaya "halkını vuran ordu" tablosu çıkacak... Bu tablo üzerinden "Esed-Erdoğan" "Türkiye-Suriye" benzetmeleri yapılacak...

Aslında hükümet bu planın baştan beri farkında olduğu için, Şemdinli'deki girişime karşı mücadelede son derece dikkatli bir yol izledi. O günlerde bazı yorumcuların "Şemdinli operasyonu neden bu kadar uzun sürdü, yoksa ordu PKK'yla baş edemiyor mu" eleştirilerine rağmen çizgisini değiştirmedi.
Neydi bu çizgi?

"Uzun sürede ama az kayıpla"

Hürriyet Gazetesi'nden Şükrü Küçükşahin 13 Haziran tarihli yazısında hükümetin Şemdinli'de izlediği çizgiyi şöyle anlatıyordu:

"Bu arada Şemdinli operasyonu niye uzun sürdü onu da açıklayalım. Süreci tamamen sivil kadrolar yönetti. Komutanların ifadesi ile vali 'git' dedi, asker gitti. Vali, 'kal' dedi asker kaldı. Vali de süreci siyasi otoritenin 'Öncelik hava harekatı. Yavaş da olsa, emin ilerleyin. Uzun sürse de kayıp az olsun' talimatına göre yönetti. Çünkü PKK, çok geniş bir alana mayınlar döşemiş, tuzaklar kurmuştu. Yani uzun operasyon, siyasi bir karardı ve siyaset sonuçtan memnun kaldı."
Tabii biz de çok memnun kaldık...

Hükümeti önyargısız bir şekilde izleyebilen herkes, bütün o dönem boyunca "güvenlikçi politikalara döndü" diye suçlanıp duran iktidarın izlediği sakin tutumu, terörle mücadeleyi hukuk içinde ve sivil halka zarar vermeden yürütme iradesini gördü ve takdir etti.

Şimdi hükümet bir kez daha tahrik ediliyor. Şahinleşmesi için provoke edilmeye çalışılıyor. Yine bazı kalemler, Demirtaş'ın açıklamasından hareketle hükümeti "alan hakimiyetini PKK'ya kaptırmakla"suçluyor. Bazıları "Şemdinli olayları sırasında AK Parti Hükümeti'nin PKK terörünün üstüne yanlış gidişinin PKK'yı şımarttığını, hükümetin askeri birlikleri mümkün olduğu kadar alandan uzaklaştırarak şehit sayısını düşük tutarken PKK'nın alanda ister istemez etkinliğini artırdığını ancak İsviçre gibi ülkelerde güvenlik güçlerine uygulanabilecek hukuki kurallarla Güneydoğu Anadolu'da güvenlik güçlerinin elini kolunu bağladığını, PKK'yı ise rahatlattığını" söylüyor.

Bense hükümetin bu defa da tahriklere kapılmadan; "özgürlük mü-güvenlik mi" ikileminin gerçekte bir ikilem olmak zorunda olmadığını dosta düşmana ispatlayabileceğini düşünüyorum.

Dilerim AK Parti doğru bir mücadele çizgisiyle, bu eleştirileri yöneltenlere Türkiye halkının da İsviçre gibi ülkelerde uygulanan hukuki kurallara layık olduğunu bir kez daha gösterir.
Amaç hükümeti 90'lara döndürmek - Gülay GÖKTÜRK