30 Aralık 2010 Perşembe

Kendini küçük sanan büyük ülke, Star Gazetesi

Türkiye’ye kapanırsanız içiniz daralıyor; gelinen noktayı görmekte zorlanıyorsunuz. Bu hengâmede binlerce yıldır bu ülkede konuşulan diller, bin yıldır yan yana yaşamış halklar bile bölünme gerekçesi sanılabiliyor.

Herkes birbirine öcü masalları anlatıp, birbirini korkutuyor. Oysa sınırı geçtiğinizde bambaşka bir gerçekle karşılaşıyorsunuz. Başta Ortadoğu, Kafkaslar ve Balkanlar olmak üzere tüm dünya Türkiye’yi ve Türkleri keşfediyor. Hangi şehre gitseniz mutlaka birkaç Türk’le karşılaşıyorsunuz. Sadece havaalanlarında değil, o ülkenin hemen her yerinde Türkler mantar gibi çoğalıyorlar. Bırakınız BDP Güneydoğu’da oluşturacakları ‘komünler’den bahsetsin, diğer tarafta Umman, Kore, Yemen gibi ülkelerde bile artık ‘Türk komünleri’ ortaya çıkıyor. Havaalanları, yollar, binalar, kısacası o ülkelerin en prestijli yapılarının Türkler tarafından inşa edildiğini görüyorsunuz. Marketler Türk mallarıyla dolu.  ‘Türk malı’ deyince eskiden olduğu gibi incirle kuru üzümü kastetmiyoruz. İhraç ürünlerinin ezici bir çoğunluğu sanayi ürünlerinden oluşuyor. Türkiye kriz ortamında bile ihracatta 100 milyar doların üzerine çıkmayı başardı. İrlanda, Yunanistan gibi AB’nin kanatlarına girmeyi başarmış ülkelerin ekonomileri bile birer birer çökerken Türkiye uçuşa geçiyor.

Bunların hepsi çok güzel. Fakat asıl sevindirici olan sanayi ihracatı ya da turizm gelirlerindeki artış değil. Türkiye son yıllarda kültür ürünlerini de ihraç etmeyi başarıyor. Kültür ihracatı bir ülkenin gelişmişlik düzeyinin en önemli göstergesidir ve bu anlamda sanayi malı ihracatı ile kıyaslanamayacak bir başarıya işaret eder. Çünkü kültür ihracatında yaşam biçiminizi sizden farklı insanlara satarsınız. Sonucunda hem alıcının parasını alırsınız, hem de eski yaşam biçimini etkilemeye başlarsınız. İşte yükselen Türkiye’nin asıl başarısı burada.

* * *

Kültür ihracatının en önemli göstergesi ise Türk dizileri. Önce Azerbaycan ve Arap ülkeleriyle başladı. 2010 itibariyle 50’den fazla ülkeye dizi ihraç ediliyor. Ortadoğu, Kuzey Afrika, Orta Asya ve Balkanlarda aileler Binbir Gece, Asmalı Konak, Gümüş ve Kurtlar Vadisi gibi Türk dizileri için her akşam kumanda kavgası veriyorlar. Bazı ülkelerde aynı akşam birkaç Türk dizisi birden oynuyor. Üstelik bu ihracattan Türkiye her yıl 50 milyon liraya yakın para kazanıyor ve kazanç her geçen gün büyüyor. Program ihraç edilen ülkelerin sayısı da artıyor. Son olarak Latin Amerika ve İtalya Türk dizi ve programlarını keşfetti.

Dizi deyip geçmeyin. Türk dizilerinden sonra Suudi Arabistanlı kadınlar kocalarından daha çok saygı ve sevgi bekler oldular. Suriye’de yayılan diziler Türk mallarına ilgiyi arttırdı. Türk dizilerinin izlendiği ülkelere Türk şirketleri daha kolay girebiliyor. Ve elbette dizilerinin hayranları mutlaka Türkiye’yi ve İstanbul’u görmek istiyor. Böylece uzun yıllar Avrupa’nın fakir sınıflarına ‘her şey dâhil’ servis vermek zorunda kalan Türk turizmi harcama düzeyi yüksek, farklı bir turist profiline sahip oldu. Gelenler Türkiye’ye sadece para bırakmıyor, aynı zamanda İstanbul’u içer gibi yaşayıp ülkelerine dönüyorlar. Bırakınız bedava tanıtımı, ülke tanıtımının üzerine bir de para almış oluyorsunuz.

* * *

Anlayacağınız dünya tersine dönüyor, Amerika’nın kültür emperyalizmi yerini Ihlamurlar Altında’ya, Asi’ye veya Çocuklar Duymasın’a bırakıyor. Dikkat ederseniz bu diziler bir siyasi görüşü değil, tüm Türkiye’yi temsil ediyor. Başka bir deyişle Türkiye ekseni kayık ve dengesiz bir şekilde büyümüyor. Büyümede Cumhurbaşkanı Gül’ün, Başbakan Erdoğan’ın ve ekibinin büyük payı var elbette. Ancak ortada sadece bir ekiple veya sadece bir siyasi hareketle açıklanamayacak bir büyüme var. Osmanlı’dan bu yana omzumuzu çürüten koca kaya harekete geçti. II. Abdülhamid’den Atatürk’e, Menderes’ten Özal’a, Özal’dan Erdoğan’a herkesin emeği var bu büyümede. Ve şimdi koca Türkiye kayası harekete geçti ve aldığı ivme ile kendisini durdurmak isteyenlere acımıyor. Bundan sonra Türkiye’yi durdurmak kolay değil. Türkiye etrafına taşmaya devam edecek...

* * *

Sadece Türk malları değil, Türk medeniyeti ve Türkçe de önce yakın bölgesinde, ardından diğer halklarda etki sahasını arttırıyor, görünen o ki arttırmaya önümüzdeki yıllarda da devam edecek. Birkaç yıldır Mısır’dan Azerbaycan’a, Kuveyt’ten Pakistan’a kadar çok farklı ülkeleri bizzat yerinde gözlemleme fırsatını buldum. Gördüğüm şu ki bazı ülkelerden boşalan kültürel, sosyal ve siyasal mevzileri Türkiye dolduruyor. Üstelik bunu tehditle, hileyle veya o ülkelere zarar vererek yapmıyor. Türk işadamları da, kültür adamları da “onlar için iyi olan neyse, bizim için de iyidir” mantığıyla boşalan alanlarda ilerliyorlar. Ürdünlü bir gazetecinin deyişiyle “onlar dost kazanmak için çok para harcıyorlar, Türkiye ise dost kazanmak için çok para kazanıyor”.

Sözün özü, iki dillilik veya özerklik tartışmaları moralinizi bozmasın. Bunlar büyüyen Türkiye’nin gecikmiş tartışmaları. Siz bırakınız iki dilliği, Türkçe’yi bayraklaştırmış, ama aynı zamanda 200 dilli bir devlete kendinizi hazırlayın.

Kendini küçük sanan büyük ülke, Star Gazetesi

20 Aralık 2010 Pazartesi

Onun adı Kemal... - Gülay GÖKTÜRK

Of of of... O ne konuşmaydı öyle!

Kılıçdaroğlu'nun kurultay konuşması sosyal demokrasinin yeni liderinin çapı, bakış açısı ve vizyonuyla ilgili bir fikir verdi sanırım.

İktidara yürüyüş kurultayında Kemal Bey'in önlerine serdiği o muhteşem "Üçüncü Yol", endişeli modernlerin bütün endişelerini gidermiş midir; cumartesi gecesi nice zamandır ilk defa huzur içinde bir uykuya dalmışlar mıdır, dersiniz?

Beni soracak olursanız, o konuşmayı dinlediğimden beri kâbuslar görüyorum. Allah esirgeye, ya Kemal Bey iktidara gelirse diye...

Her şeyi geçtik... Yeni CHP'nin yeni liderinin bırakınız Kürt sorununu çözmeyi, daha Kürt lafını bile ağzına alamamasını; ülkeyi kasıp kavuran iki dillilik tartışmasını duymazdan gelişini, Poyrazköy'deki yeni patlayıcılardan bahsetmeyip Ergenekon'a selam yollayışını, yani siyasi programdaki "eski tas eski hamam" görüntüsünü bir kenara koyduk.

Peki ya işsizlik ve yoksulluk için söylediklerine ne demeli? Onlar ne korkunç, ne akla ziyan şeylerdi öyle!

CHP lideri yoksulluk sorununu nasıl bir çırpıda çözüvereceğini birkaç cümleyle açıkladı Kurultay'da.

Aslında çözüm, insana "Şimdiye kadar neden kimse akıl edemedi" dedirtecek kadar basit: Bütün yoksulları maaşa bağlayacakmış. Böylece (Kılıçdaroğlu'nun daha önce açıkladığı rakama göre) sayıları 15 milyonu bulan yoksullar tıpkı işçi ve memurlar gibi her ay başı bankamatikten maaşlarını çekecekler ve yoksulluktan kurtulacaklarmış. Böylece "sadaka dağıtan devlet"ten "sosyal devlet"e geçmiş olacakmışız.

Harika değil mi? Ancak küçük bir sorun var: Kılıçdaroğlu on beş milyon yoksulun maaşlarını kendi cebinden vermeyeceğine göre, bir yerden verecek. Nereden? Tabii ki bizim vergilerimizden... Peki yoksulluğu ortadan kaldırmak için bulduğu bu muhteşem çözümü açıklamadan önce vergi verenlere sormuş mu; sen verginle 15 milyon yoksulu düzenli maaşa bağlamayı kabul ediyor musun, diye? Tabii böyle bir şey aklından bile geçmemiş. Çünkü onun adı Kemal...

X x x

Yeni CHP liderinin istihdam konusuna bulduğu çözüm de en az yoksulluğa bulduğu çözüm kadar inanılmaz: "Başbakan, işverene diyorsun ki bir tane işçi al. E sen devletsin, sen alsana! Kendi beceremiyor, işverene çatıyor."

İşte CHP'nin yeni umudu Kılıçdaroğlu'nun istihdam konusundaki dahiyane çözümü de bu. Devlet bütün işsizleri devlete doldurup gizli işsiz haline getirecek. Onlara maaş verecek, böylece de işsizlik sorunu hallolmuş olacak!

İnsan gerçekten merak ediyor; Kılıçdaroğlu birkaç hafta önce Kemal Derviş'le görüşüp ekonomi programı üzerinde fikir alışverişinde bulunmamış mıydı? Derviş'ten CHP'nin ekonomi politikasına destekte bulunması, akıl fikir vermesi istenmemiş miydi? Acaba Kılıçdaroğlu o görüşmelerde istihdam sorununun çözümü konusundaki bu parlak fikrini Derviş'e çıtlatmadı mı? Eminim, kopya çekilir diye söylememiştir. Eğer söyleseydi Derviş de ona 2002 krizinin asıl sebebinin tam da Kılıçdaroğlu'nun önerdiği politikalar yüzünden; devlet harcamalarını kontrolsüz büyütmekten, devleti gizli işsizler deposu haline getirmekten, bütçenin her yerinde koca koca kara delikler oluşturmaktan çıktığını anlatırdı. Kendi kara deliklerini bir türlü kapatamayan devletin ülkenin toplam tasarrufunun neredeyse tamamına el koyup iç borç ödemelerinde kullandığını, bankalardaki bütün mevduatı sünger gibi emerek reel kesime kullanacak kredi bırakmadığını ve sanayicilerin kan damarlarını kuruttuğunu; faizlerin aşırı yükselmesine sebep olduğunu bir bir izah ederdi.

Kılıçdaroğlu Ankara'da işsizleri devlete doldurarak işsizlik sorununu çözmekten bahsederken, aynı gün bir başka toplantıda yapılan istihdam tartışmalarından da haberi yoktu muhtemelen. Zira, Kurultay'la aynı günlerde yapılan Türkiye'de İstihdam Politikası Konferansı'nın ana tartışma konusu hem devlette hem de özel sektörde esnek istihdamdı. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Ömer Dinçer istihdam için kalıcı ve belki de çok radikal tedbirlere ihtiyacımız olduğunu ifade ediyor, "Çalışma hayatında esnekliği arttırmak istiyoruz. Böylece istihdam da artacak" diyordu.

Yani tam da Kılıçdaroğlu'nun tersini söylüyordu.

Evet... Bir yanda Kılıçdaroğlu'nun bütün işsizleri devlete doldurup memurlaştırma projesi; öte tarafta iktidarın bir bakanının, global ekonomik yapı içerisinde rekabet gücü kazanabilmek için emek piyasalarını üretimin yeni ihtiyaçlarına göre yeniden düzenleme; esnek üretim, esnek çalışma, esnek işçi gibi kavramları tartışmaya açma çabaları...

İşte seçimlerde başka şeylerin yanı sıra bu iki farklı ekonomi programı da yarışacak.

Birincisi, iktidar olma umudu taşımayan sorumsuz siyasetçilerin işkembeden attıkları bir palavradan başka bir şey değildir ve sadece cahillere cazip gelebilir.

İkincisi ise, sırtında yumurta küfesi olan, yönetim sorumluluğu taşıyan bir iktidarın antipatik görünmeyi de göze alarak çağa uygun değişimleri gerçekleştirme gayretidir. Ve eminim, biraz olsun ekonomiden anlayan ve sağduyusu olan herkese çok daha inandırıcı gelecektir.

Seçim sonuçları halkın ne kadarının olmayacak duaya amin diyeceğini, ne kadarının sorunlara gerçekçi çözümler arayanların arkasında duracağını ortaya koyacak.

Onun adı Kemal... - Gülay GÖKTÜRK

19 Aralık 2010 Pazar

Sabah - MEHMET BARLAS - Seçime kadar birkaç kurultay daha yapılmalı...

Ben Kılıçdaroğlu'nun yerinde olsam, hazirandaki genel seçime kadar birkaç tane daha olağanüstü kurultay yapardım.
Ne derseniz deyin... CHP'nin her kurultayı bu partiyi yönetenler ve örgüt açısından çok başarılı ve heyecanla dolu oluyor.
Kurultaya o anda hakim olan kim ise, Türkiye'nin bütün sorunlarını çözüyor kürsüde.
Kurultaya katılanlar da sorunları çözümlenmiş bir ülkenin vatandaşları olarak, eskisinden farklı moralle evlerine dönüyorlar.
Ben de CHP'nin yöneticisi olsam genel seçim zaferlerine değil kurultay zaferlerine bakardım.
O kurultaylarda, dün Baykal'ın bugün de Kılıçdaroğlu'nun yaptıkları gibi, "Yaptığıma değil söylediğime bakın" diye düşünerek kürsüye çıkardım.
Mesela "Biz iktidar olursak milletvekilini vatandaşa seçtireceğiz" derdim.
Ama Parti Meclisi'ni delegeye seçtirmez, blok listedeki isimleri kendim belirlerdim.
Mesela "Mustafa Kemal'in vasiyetine sahip çıkacağız" derdim ama bu vasiyetin bir bölümünün de CHP'ye bırakılan İş Bankası hisseleri olduğundan hiç söz etmezdim.
Uzlaşma arayışı

Mesela "Yeni anayasayı da toplumsal uzlaşma ile yapacağız" derdim ama bundan önceki anayasa yapma çalışmalarına CHP'nin bir temsilci bile vermediğini hiç hatırlatmazdım.
"Toplumsal uzlaşma" nın sadece CHP iktidar olduğu zaman mı bir anlamı olacağının sorulmasına izin vermezdim.
Ben de Ergenekon sanıklarının sıkıntılı durumlarına değinirdim ama cunta girişimlerine hiç dokunmazdım.
Evet... Ben o anda CHP'nin hakimi olsaydım her hafta bir olağanüstü kurultay toplardım.
Türkiye mozaiğine farklı yörelerinin renklerine halk oyunları ile işaret ederdim.
Ama mesela "Kürt Sorunu"nun çeşitli öğelerine ilişkin yaklaşımlarımı açık ve seçik açıklamayı iktidar olmanın ertesine bırakırdım.
Aklıma gelen her konuda her şeyi vaat ederdim...
Coşku doluydu

Neticede dünkü CHP olağanüstü kurultayı da, geçmişteki olağan ve olağanüstü kurultaylardan farklı değildi.
Coşku doluydu...
Eskisinden farklı olarak "Yaprak Dökümü"nü hatırlatan acı tebessümlerle dolu görüntüler de vardı.
Bu dizinin başrol oyuncularından biri de Antalya delegeleri arasında oturan Deniz Baykal'dı.
Bu olağanüstü kurultaydaki coşku ile kendisinin hakim olduğu kurultaylardaki coşkuları herhalde karşılaştırıyordu.
Herhalde bu nedenle zaman zaman acı acı tebessüm ediyordu.
Ama hayatın gerçekleri böyle işte...
Acı gerçekler

Bu gerçekler sadece Baykal'ı etkilemiyor ki.
Baykal'ın milletvekili kadrolarını da, geçmişte Baykal'a destek veren Parti Meclisi üyelerini de bekliyor bu gerçekler.
Bu coşkuya bir kurultay yetmez.
CHP'ye üye kaydı Genel Merkez'in 3'üncü katından zemin katına indirildiğine göre, her yeni bin üye için yeni kurultay yapılabilir.
Hatta bu coşkuyu sürekli kılmak için "Genel seçim" yerine "Genel kurultay" kavramı da kullanılabilir partililer tarafından.
Bu coşkuyu seçime kadar sürdürebilmek için bu olağanüstü kurultayı hazirana kadar sürdürmek mümkün olamaz mı acaba?

Sabah - MEHMET BARLAS - Seçime kadar birkaç kurultay daha yapılmalı...

17 Aralık 2010 Cuma

İhsan Dağı - CHP ile iktidara halk mı gelir devlet mi?

 

Tarihinde hiçbir serbest seçimi kazanarak iktidar olamamış, yani 'rekabetçi siyaset' ile ciddi 'uyum' sorunları olan bir parti CHP. Uyumsuzluğun temelinde de halkın taleplerinin temsilciliğini yapmak yerine devletin sözcülüğünü üstlenen bir siyasal gelenek var. Halkın taleplerini, değerlerini, sorunlarını kayda değer bulmayan bir siyasi partinin demokrasilerde rekabet şansı olamazdı, olmadı da zaten.

Halk gücünü arkasına alma gereği bile duymadı CHP; nasıl olsa 'devlet gücü' arkasındaydı, çünkü devleti zaten kendileri kurmuştu ve devlet onlarındı. Halk, devletuların maaşını ödeyecek, zengin etmek istedikleri işadamlarının ihalelerini finanse edecek ve tabii ki bir de itaat edecekti. Halktan beklediği buydu 'orijinal CHP'nin.

Hakikaten o günlerde CHP devlet, devlet CHP demekti. Bütün memurlar CHP üyesi, valiler partinin il başkanı, İçişleri Bakanı da parti genel sekreteriydi. 'Orijinal devlet', bir 'parti devleti'ydi.

İşte 1950'den beri 'demokratikleşme' dediğimiz hadise devletin CHP'den alınıp asli kurucu unsur olan halka teslim edilmesi sürecidir. CHP'nin demokratikleşmeye, yani halk iktidarına 'direnişi'nin nedeni de budur.

Şimdi kurultay salonuna 'halk iktidara gelecek' diye yazacaklarmış. Her serbest seçimden sonra halk, iktidara biraz daha yerleşiyor, ancak bu, nedense hep CHP'nin iktidar olmadığı bir durumda tezahür ediyor. Sanki 'halk iktidarı' ile 'CHP iktidarı' arasında katı bir uyumsuzluk görüyor seçmen.

Yine de 'yeni CHP' lafları söyleniyor ki bu bile önemlidir. Ancak bana kalırsa 'eski'ye dönüyorlar. Mavi gömlek, kasket, beyaz güvercinler ve Rahşan Ecevit muhabbetinden anlaşılıyor ki 'yeni CHP', Ecevit'in 'eski CHP'sine öykünüyor.

'Üçüncü yol' fikrinin bile eskidiği bir dönemde Ecevit'i keşfetmek büyük 'ilericilik' olmasa gerek. Kemalizm'in yumuşak bir versiyonu olan 'ortanın solu' siyasetiyle de halktan iktidar olmak için vize alamamıştı Ecevit taa 1970'lerde. Ayrıca son dönem 'demokrat'lığı da pek parlak değildi; 28 Şubat sürecinden iktidar çıkarmış ve 28 Şubatçılara şirin görünmek için başörtülüler karşısında aslan kesilmişti. Yeni CHP'nin modeli böyle bir geçmişse, pek geleceği de yok demektir.

Gelecek demişken, bu CHP artık seçim kazanmak zorunda. Eskiden seçimleri kaybetse de CHP hep iktidardaydı, çünkü iktidar seçimi kazananlara değil 'devlet'e aitti. Devlete de hakim olan CHP idi. Bürokrasi, velinimeti CHP'yi hiç yalnız bırakmamıştı. Darbe yapar, ardından hükümeti CHP'ye teslim etmek ister; seçimlerde CHP kaybeder, ama askerler zorlar, CHP liderliğinde hükümet kurdurur, vs...

Ancak bugün, CHP'ye iktidara ortak olmayı sağlayan müttefikleri devletteki ağırlıklarını kaybettiler. Vesayet neredeyse bitiyor. Vesayetin olmadığı bir sistemde CHP'nin seçim kazanmadan iktidar olma imkanı da yok; ne asker darbe yapabiliyor, ne de yargı CHP'nin muhalifi partiyi kapatabiliyor. Şimdi iş CHP'ye düştü. Üstelik devletteki eski iktidar ortakları da artık CHP'den bir hizmet bekliyor. Madem iktidar olmanın yolu artık seçim kazanmaktan geçiyor, bu işi CHP'nin yapması gerekiyor. 'Yüksek yargı' ve 'rahatsız subaylar partisi' kurup seçim yarışına katılamayacaklarını, katılsalar da sonuç alamayacaklarını görenler bu defa 'bürokrasi'yi iktidara taşıma işini CHP'ye ihale ediyor.

Dolayısıyla Kılıçdaroğlu'nun işi zor. Bunca yıllık hantal, heyecansız, programsız bir partiyle seçim kazanmak zorunda. Ama nasıl? Bilmiyorlar da nasıl seçim kazanılır. Fakat bu defa seçim kazanmak için her şeyi yapmaya da hazır görülüyorlar.

Demokrat olmaya da hazırlar, genel affa da, Silivri'ye kontenjan vermeye de. Yine de ne malum medya, ne tuhaf ittifaklar, ne de başka tür destekler CHP'ye seçim kazandırmaya yetmeyebilir. Yükseltilen beklentilerin ardından yaşanacak muhtemel bir yenilgi 'çılgın arayışlara' yöneltebilir birilerini. Asıl buna hazırlanmalı Türkiye.

Yazarlar - İhsan Dağı - CHP ile iktidara halk mı gelir devlet mi? - ZAMAN GAZETESİ [İnternetin İlk Türk Gazetesi]

15 Aralık 2010 Çarşamba

Sabah - EMRE AKÖZ - Olup biteni anlamak için köşeli bir model

 

Nasıl oluyor da Türkiye'de Sol, Kemalizm'in oyuncağı oluyor? Aralarında bazı uzlaşmaz çelişkiler olan bu iki ideoloji, hangi noktada ittifak kurabiliyor?
Tabii yukarıdaki ilk cümleyi de açmak gerekir: Neden oyuncak olan Sol da, tersi değil? Niye Sol, Kemalizm'i maşası haline getiremiyor?
Burada kastedilen Sol, elbette CHP'nin "gibi yapan" solu değil. CHP zaten Kemalizm'in partisi... Sol deyince sosyalizm eğilimli solu kastediyoruz.
Önce şuna cevap verelim: Sol ile Kemalizm arasındaki uzlaşmaz nokta nedir?

***

Bu sorunun cevabı zor değil: Sol'un temel derdi Kapitalizm iledir. Kapitalist ekonomi yerine, sosyalist bir ekonomi kurmak ister.
Kemalizm ise kapitalizme karşı değildir. Tam tersine, gerek İttihatçılar, gerek Kemalistler, Türkiye'de girişimci bir sınıf yetiştirmek için epey çaba harcamıştır.
Kemalizm'in kapitalizm karşısındaki korkusu, gelişen girişimci sınıfın, kendi elindeki devlet iktidarına talip olmasıdır.
Kemalizm'in tipik siması generaldir. Yani askeri bürokrat... Kapitalizmin tipik siması ise sermayedardır.
Bürokrat, sermayedarın devlete hâkim olmasını istemez: "Para kazan, yatırım yap, keyfince yaşa, hatta ekonomiyi yönet, ülkeyi kalkındır ama benim iktidarıma dokunma" der.
Sermayedar da kendisine para kazandırdığı sürece ülkenin son kertede Bürokrat tarafından yönetilmesine sesini çıkarmaz.

***

Bu denklemde Sol nerede?
Solun amacı, devlet iktidarını ele geçirerek, sosyalizmi yukarıdan aşağıya inşa etmektir. Teorisi budur.
Yani Sol da, Kemalizm gibi devletçidir.
İşte tam bu noktada Kemalist ile Sosyalistin aynı kafada olduğunu görürüz.
Ancak Bürokrat için devlet iktidarı nihai amaçtır. Sol ise o iktidarı önceleri bir araç olarak kullanacaktır.
"Önceleri" diyorum çünkü pratikte Sol, devlet iktidarını ele geçirdikten sonra bürokratlaşır.
Böylece nihai amaç olan sosyalizm ve komünizm unutulur, devletçilik ile yetinilir.
Tarihsel olarak zaten devlete hâkim olan Kemalist, koltuğunu elinden almaya kalkışan "Yeni Burjuva"ya karşı, Sosyalisti kullanır.
"Yeni Burjuva" diyorum, çünkü Kemalist, kendi eliyle büyüttüğü "Eski Burjuva" ya hâkimdir.
Hem devlet olanaklarını ona akıttığı, hem de "Yeni Burjuva"ya karşı ortaklaşa mücadele ettikleri için ittifak halindedirler...

***

Bu model, "Eğitim parasız olmalı" diyen Sosyalist öğrenciyi anlatır...
Bürokrasinin siyasetteki uzantısı olan CHP'nin niye o öğrenciyi desteklediğini de anlatır...
Ayrıca, "parasız eğitim" sloganı karşısında tüylerinin diken diken olması gerekirken, "Eski Burjuva"nın (yani Rahmi Koçların, Ümit Boynerlerin, Aydın Doğanların), tam tersi bir davranışla, Sosyaliste niye arka çıktığını da anlatır...
Sol içinde elbette Sosyalistlik mesleğini hakkıyla yapmaya çalışanlar vardır...
Onlar modeli kavramış olup, siyaseten bunun dışına çıkmak isteyenlerdir aynı zamanda...
Ancak Sol içinde azınlığı oluştururlar.
Çünkü ekonomiyi dönüştürmek için devlet iktidarına ihtiyaç duyan Sol, "kimlik" bahsinde de ister istemez Kemalist ile ittifak kuracaktır.
Çünkü Kemalist'in, kendi iktidarını korurken kullandığı en önemli araçlardan biri laikçiliktir.
Laikçilik, Türkiye'nin toplumsal yapısı gereği, Sünni olmayanları yanına davet eder.
Böylece kimlik çekişmesinde, Alevilerin desteklediği Sol, Kemalizm ile ittifak kurar.

***

Bu model, siyasetteki hepsini değilse de, birçok önemli olayı anlatır.
Örneğin sahibi bir kapitalist ağa olmasına rağmen, Aydın Doğan medyasının, Sosyalist öğrenciyi, niye sempatik ve yerden göğe kadar haklı gösterdiğini açıklar.
Aynı şekilde, bazı Sosyalistlerin, niye "Yeni Burjuva"nın medyasında değil de, AD medyasında yazmaya ve konuşmaya böylesine teşne olduklarını da açıklar.
Peki, sizin bir modeliniz var mı

Sabah - EMRE AKÖZ - Olup biteni anlamak için köşeli bir model

Yazarlar - Etyen Mahçupyan - Kim kimi niçin destekliyor?

 

Siyasetle otoriter bir ideolojik zemin üzerinde tanışmış olan toplumlarda, demokratik değişim ancak mecbur kalındığı için atılan adımlarla oluşuyor.

Otoriter zihniyetin yönetim zafiyeti göstermesi söz konusu değişim dinamiği için bir önkoşul haline geliyor. Türkiye de böyle bir ülke... Bugün reformların taşıyıcısı olan AKP'nin kendi içselleşmiş ideolojisinden kaynaklanan bir demokrasi ufku olduğunu iddia etmek çok zor. Aksine AKP'nin 'demokratlığının' temelinde devletin dindar kesime karşı bunca yıldır yürütmüş olduğu baskıcı ve dışlayıcı siyaset yatıyor. Kemalizm'in oluşturduğu cumhuriyetin belirli dünya koşullarında 'yönetemez' hale gelmesiyle oluşan karşı tepkiler ise günümüzün AKP'sini yaratmış durumda. Dolayısıyla bu parti Türkiye'yi 'ileri demokrasiye' taşıyan bir sürükleyici aktör olmaktan ziyade, 'ileri demokrasiyi' talep eden dindar çoğunluğun uzantısı olarak işlev görüyor.

Laik kesimin demokratlarının AKP'ye destek vermelerinin nedeni de bu... Mesele AKP'nin ne kadar az veya çok demokrat olması değil. Mesele bu partinin bizatihi varlığıyla toplumdaki demokratikleşme arzusunu hayata geçirebilmesi ve bunu yaparken de demokrasi taleplerinin doğrultusu yönünde değişebilmesi. Aynı iradenin CHP tarafında da olması doğrusu demokratları son derece memnun ederdi. Çünkü son kertede bu iki partinin de demokrat zihniyeti zaten temsil etmediği ve önemli olanın üretilecek sinerji olacağı açık...

Ne var ki CHP bu yönde bir değişimi öngörmeyi sağlayacak hiçbir belirti göstermiyor. Kılıçdaroğlu/Batum bileşiminden demokrasi çıkacağını hayal edenlerin bu kadar naif veya cahil olduklarını söylemek de herhalde doğru olmaz. Anlaşılan modernist laik kesim aslında CHP'nin bir biçimde demokratlaşmasını istiyor ve bunun ideolojik zemini olmasa da, teorik olarak bu değişimin olabileceğini söyleyerek bir tür siyaset yaptığını sanıyor. Böylesine bir kendini aldatma sürecinin niçin seçildiği ise herkesin malumu: Amaç AKP'nin iktidardan gitmesi... Tabii ki AKP'nin idealize edilecek hali yok, ama alternatiflerine kıyasla daha 'yanlış' bir Türkiye hayal ettiklerini söylemek de imkânsız. Bu durumda söz konusu kategorik AKP karşıtlığının nedeni ne olabilir? Acaba modernist laikler niçin AKP ile CHP arasında daha mesafeli, somut tutumları veri alan bir değerlendirme pozisyonu alamıyorlar? Görünen o ki bunun nedeni söz konusu kesimde çok derine işlemiş olan 'dindar alerjisi'... Kendilerini 'modern' olarak gören bu insanlar aslında sadece 'laik' ve bu, otoriter zihniyet içinde şekillenmiş bir laiklik. Dolayısıyla da katı Kemalizm'in toplumu 'dışlayıcı' konumunun günümüzdeki siyasi çaresizliğine karşı üretebildikleri tek alternatif ancak 'yumuşak' Kemalizm'in 'sınırlandırıcı' laikliği olabiliyor. Bunun ise demokratlık bir yana, epeyce vesayetçi bir anlayış olduğunu söyleyebiliriz.

Öte yandan vesayetçiliği bir tür demokrasi talebi imiş gibi sunma yönünde büyük bir çaba var. Merkez medyanın eski ve yeni gazeteleri buna fazlasıyla teşneler. AKP'nin yanlışlarının vurgulanmasının, CHP'yi kendiliğinden doğru bir konuma oturtacağı sanılıyor. Ancak bu beyhude bir çaba... Nitekim yaklaşan CHP kurultayı bağlamındaki son pazarlıklar bile, bu partinin bitiş sürecinde olduğunu ima etmekte. Kılıçdaroğlu'nun Sav ve Baykal'la görüşerek onlara kendi blok listesinden pay vermeye çalışması, muhtemel bir seçim yenilgisini tek başına taşımak istememesinden kaynaklanıyor. Buna karşılık Sav ve Baykal'ın bu teklifi reddetmeleri ise, seçim yenilgisi ihtimalini epeyce yüksek gördüklerini ortaya koyuyor. Çarşaf liste tartışmasına gelindiğinde ise CHP'nin 'demokratikliğinin' bir farsa dönüştüğünü görüyoruz. Baykal döneminde genel başkan parti meclisini seçiyor ve yönetim kurulunun belirlenmesini bu meclise bırakıyordu. Böylece hem kendi seçtiği insanlar yönetime gelmiş oluyor hem de en azından parti meclisinde bir tür 'demokrasi' işliyordu. Kılıçdaroğlu ise hem parti meclisini hem de onun içinden yönetim kurulunu kendi seçmeye kalkıyor...

Buna AKP'nin de demokratik olmadığını söyleyerek bir tür itirazda bulunabilirsiniz. Ancak AKP'nin zaten böyle bir iddiası yok. AKP kendi yapısıyla değil, yaptıklarıyla demokratlığa hizmet ediyor. CHP'nin ise ne yapısı ne de yapmak istedikleri bu yönde değil... Dolayısıyla hiç şaşırtıcı olmayan nedenlerle, demokratlar AKP'ye destek veriyor, laik modernistler ise CHP'ye.

Yazarlar - Etyen Mahçupyan - Kim kimi niçin destekliyor? - ZAMAN GAZETESİ [İnternetin İlk Türk Gazetesi]

13 Aralık 2010 Pazartesi

Taha Akyol - Post modern tarikatlar

 

ANLAŞILMASI zor bir çağa giriyoruz. Zor diyorum çünkü anlamak için zihnimizdeki kalıplar yetersiz kalıyor...
Modernizmin standart, ölçülü, türdeş ve rasyonel dünyası geride kalırken, post modernizmin standartları karışık, ölçüleri çeşitli, türdeşlikten uzak ve hayli duygusal bir dünya geliyor!
Post modernizmin ilk işaretleri modern “sağ” ve “sol” kavramlarının dışında çevrecilik, yeşilcilik ve feminizm gibi hareketler ortaya çıkmış, sağ ve sol partileri parçalamıştı.
Türkiye’de de modernleşme döneminin zihinlerimize yerleştirdiği “ilerici-gerici” ve “sağcı-solcu” gibi standartlar paramparça oldu. Artık farklı kavramlarla konuşuyoruz, yeni siyasi tavırlar gelişiyor.
Sonra mikro milliyetçilik, etnik milliyetçilik, radikal yerelcilik gibi hareketler gelişti...
Artık “siber kabileler”den bahsediyoruz. Twitter cemaatleri gibi gerçekten masum ‘sanal mahalleler’ oluştuğu gibi...
Post Modern kaos?
Wikileaks’in yarattığı bir “star” olarak dünyanın her yerinde “Assangistler” oluştu. Türkiye dahil her yerde küçük gruplar da olsa, “Assange’ye özgürlük” gösterileri düzenlendi.
Yazılar yazıldı, konuşmalar yapıldı.
Bunların bir kısmı marjinal olsa da mesela ABD’de Chomsky, bizde Nilüfer Kuyaş gibi yüksek düzeyli entelektüeller felsefi içerikli yazılarla savundular bunu...
Artık modernizmin “ölçü, kural, standart, rasyonalite” değerleri yerine sınırsız serbesti, her türlü otariteye tepki, mikro düzeylere varıncaya kadar çeşitlilik fikri gelişiyor.
“Rasyonelite” yerine de “tercih” kavramı yükseliyor.
“Özgürlük”, modernizmin tanımladığı sınırların ötesine geçiyor, daha geniş ve hatta daha ‘cemaatsel’ içerikler kazanıyor; modernitenin pek bilmediği “kollektif haklar” gibi....
İyi mi kötü mü?
Bu sorunun “rasyonel” yani herkesçe “aklen” kabul edilebilir bir cevabı yok! Çünkü sübjektif yönü ağır basıyor bunların. Nitekim beni mutlu eden tarafları da var, tedirgin eden tarafları da...
Siber tehdit!
Ama objektif olarak üzerinde durabileceğimiz, “rasyonel” olarak düşünebileceğimiz çok ciddi bir tarafı da var: Bilgi silahını “yıkıcılar”ın ele geçirmesi!
Terörist veya anarşist ya da faşist bir ‘postmodern cemaat’in şiddeti patlatacak bilgilere ulaştığını düşünün!
Ya da mesela sırf “otoriteyi çökertmek” gibi anarşist bir saplantıyla “e-devlet”in sadece güvenlik bilgilerine değil, tapu kayıtlarına veya hava yolları kumanda merkezlerinin “e-sistem”lerine ulaşarak “hakc” ettilerini, “mikrop” soktuklarını düşünün!
Bu çok basit misaller Lizbon Zirvesi’nde NATO’nun değişen güvenlik önceliğinin niye değiştiğini de anlatıyor: Artık “tehdit” bildiğimiz türden savaşlar değil... Çağımızda “Füze tehdidi” ve “siber tehdit” daha öncelikli...
Ve karşılığında “füze kalkanı” ile “siber güvenlik” sistemleri.
Bugün “e-devlet”in düşmanı, radikal ve aşarşist “siber cemaat”lerdir.
ABD Savunma Bakanığı ile Hava Kuvvetleri’nde “siber güvenlik” için 90 bin sibernetik uzmanı çalıyormuş.
Bizde ekim ayında yapılacak “Ulusal Bilgi Güvenliği Tatbikatı” için TÜBİTAK ve İTÜ “Ulusal Bilgi Sistemleri Güvenlik Programı” üzerinde çalışıyor...
Acaba Wikileaks böyle bir olay mı, eski usul ABD veya İsrail komplosu mu? Ancak postmodern bir cevap verebilirim: Bilmiyorum

Taha Akyol - Post modern tarikatlar - Milliyet.com.tr

5 Aralık 2010 Pazar

Yazarlar - Etyen Mahçupyan - CHP: Sol popülizmden oportünizme

CHP'nin iktidara taşınması için uygulanması gereken stratejinin temelinde 'yumuşak' bir Kemalizm'in yaratılması ve partinin sert ideolojili tabanının bu yeni 'çağdaşlığa' taşınması var.

Bunun anlamı Kemalizm'in toplumun önüne koymuş olduğu kırmızı çizgilerin de yumuşatılmasıdır. Örneğin askeri yargı konusunda bir grup başkan vekili tarafından verilen ilk tepkinin vesayet yanlısı tonu, hemen ardından bir başka grup başkan vekilinden gelen aksi yöndeki mesajla dengelenmişti. Ancak bu iki başkan vekilinin demeçlerinin birbirini dışladığını sanmak pek doğru olmaz... Çünkü söz konusu iki demecin 'muhatabı' ve siyasi zemini farklı. Birincisi AKP'nin bir sivil darbe peşinde olduğunu söylerken, ikincisi 'ideal olarak' CHP'nin çift başlı yargıya karşı olduğunu öne sürmekte. Bu küçük örnek önümüzdeki dönem CHP'nin 'siyasi yüzünü' bizlere sunuyor... Yani bir yandan ilkesel doğrulara ve demokratik haklara sahip çıkan, ancak aynı anda da AKP'nin reformlarının siyaseten farklı bir doğrultuyu, yani İslami tahakkümü ima ettiğini vurgulayan bir söylem... Böylece kaba ve ilkel 'takiye' mantığından daha 'ince' bir taktiksel çizgiye gelinmiş oluyor. AKP'nin niyeti değil, siyaseti mahkûm edilmeye çalışılırken, CHP'nin de reformların ilkesel sahibi pozisyonuna devşirilmesi amaçlanıyor.

Bu mühendislik çabasının başarılı olabilmesinin temel koşulu güçlü bir medya desteği. Öte yandan medya yeni CHP pozisyonunu ve onun gerektirdiği stratejik tutumları beslese de esas kavga, generallerin açığa alınması işleminde de gözüktüğü üzere, 'somut' reform adımları alanında olacak ve orada yalpalamanın maliyeti CHP için son derece ağır olabilir. Bu sonucu engellemenin bir yolu muhakkak ki partinin her alanda köklü bir ideolojik yüzleşme yaşamasıdır, ama hele seçimlere giderken, bunun pek de gerçekçi olmadığı açık... Dolayısıyla CHP'nin bir 'taşıyıcı meseleye' ihtiyacı var. Diğer bir deyişle, gündemi sürükleyecek, onu sürekli olarak söz sahibi yapacak ama taraf olmak zorunda da bırakmayacak bir meseleye... Çünkü taraf olmak ilkesel duruşu AKP karşıtlığından çıkarıp, gerçek tutumlara çekebilir ve bu da parti tabanında aranan müstakbel koalisyonu riske atar.

Bu 'taşıyıcı mesele' Kürt meselesidir... Çözümü zor ve uzun sürecek olan, karmaşıklığından öte muğlak ve dolayısıyla da muğlaklığa izin veren bir sorun. Bu nedenle sol popülizmin ihtiyacına uygun bir toparlayıcı parti imgesini ve buna uygun bir jargonu Kürt meselesine ilişkin tartışmalarda üretmek mümkün. CHP/BDP işbirliğinin mantığı da bu imge ve jargon noktasında anlamlı. Bu iki partinin gerçekten de fazla yakın olamayacağını öngörebiliriz, ama asıl amaç zaten bunun 'olabilirliği' etrafında bir siyasi zeminin psikolojik açıdan kotarılmasıdır.

Bu çabaların başarılı olup olmaması bir yana, CHP'yi gerçekten de daha özgürlükçü bir noktaya çekmesi mümkün. Ancak unutmamak gerek ki bu değişim her adımda bir zihniyetsel kaymayı da ifade edecek ve söz demokratik gözükse de zihniyetin demokrat olacağının bir garantisi yok. CHP'nin yeni genel sekreterinin de ima ettiği üzere, bu partinin demokratik söylemi bir kamuflaj gibi kullanma ihtimali çok daha yüksek. O durumda karşımıza çıkacak olan dışa karşı sol popülizmin sesi olan ama özünde giderek oportünist zihniyete kayan bir yapıdır.

Nitekim oportünizmin üç temel vasfının şimdiden CHP içinde yeşerdiği gözüküyor: Birincisi yüksek ahlaki kodların sahipliğini yapar gözükmek, 'doğru' pozisyonun jargonunu seslendirmek. İkincisi risk almamak, kendisini risk gerektirmeyen orta ve esnek pozisyonlarda tutmak. Üçüncüsü ise alttan alta otorite odaklarına yaranmak üzere, düzen koruyucu bir tavır sergilemek ve ideolojik olarak statükoyu konsolide etmek.

Maharet bunların her üçünün de aynı anda sergilenmesini ve deşifre olmamayı ima ediyor. Hem demokrat görünmek, hem de demokratlığa direnmek kolay iş değil... Hem proaktif olmak, hem de bu enerjiyi kendinizi riske atacak şekilde somutlaştırmamanız lazım. Çare enerji yoğunluğunu kendisine çekecek bir 'düşman' yaratmaktadır ve o düşman da bugün zaten var! Kısacası CHP'deki oportünist siyasetin temel aracı AKP düşmanlığını siyasallaştırması olacaktır. Baykal da bunu yapmıştı, ama sert laik kimliğe yaslanarak. Şimdi farklı olan, yumuşak Kemalizm'i yeni bir 'çağdaş laiklik' etrafında toplamaktır. Bu da bizi yeniden medya desteğine getiriyor...

Yazarlar - Etyen Mahçupyan - CHP: Sol popülizmden oportünizme - ZAMAN GAZETESİ [İnternetin İlk Türk Gazetesi]

4 Aralık 2010 Cumartesi

Ankara'dan Edelman diye bir büyükelçi geçmişti - Taha Kıvanç

Şimdilerde "Eric Edelman'a hücum" oyunu oynanıyor gazetelerde, ama bir zamanlar bizim medyanın 'en popüler diplomatı' idi, ülkemizdeki ömrü çok kısa sürmüş Amerika'nın Ankara Büyükelçisi... Hemen her akşam evinde yemek veriyor, oraya '1 Mart' tezkeresini gözü kapalı desteklemiş dostlarını çağırıyor, onları ağırlıyordu.

Tayyip Erdoğan'ın başbakanlığı Abdullah Gül'den devraldıktan sonra hükümeti sıfırdan oluşturacağını ve sofra arkadaşlarının bazısının bakan olacağını umuyordu Eric Edelman; değişikliğin birkaç bakanla sınırlı kalması ve dengenin korunması en az 1 Mart tezkeresinin reddi kadar etkili oldu Büyükelçilik üzerinde...

Bütün belgeler yayımlandığında, yeni Ak Parti hükümeti ilkinden farksız teşekkül ettikten sonra ABD Ankara Büyükelçiliği'nin Washington'a gönderdiği raporlarda çizilen Tayyip Erdoğan portresinin öncekilerden daha sert olduğu görülecektir.

Eric Edelman 1 Mart tezkeresinin TBMM'de görüşülüp oylanması sırasında Ankara'da değildi, gelişmeyi Washington'da Dick Cheney'in ofisinde izledi. Bush'un yardımcısı Cheney'in sağ koluydu Edelman. Cheney başkan yardımcısı seçildiğinde yanına ilk onu almıştı.

Irak'ı ve sonrasında bütün Ortadoğu'yu dize getirmek üzere yola çıkan Bush-Cheney ikilisi, bu 'fetih' yolculuğunda Türkiye'yi yanlarına çekmeyi kafaya koymuş, bütün altyapıyı hazırlamışlardı. Cheney ofisinin Türk medyasını yönlendirme hizmetleri Ankara'ya büyükelçi olarak gönderilmeye hazırlanan Edelman'a verilmişti.

İsterseniz kısa bir kronoloji sunayım: Eric Edelman'ın Ankara'ya büyükelçi olarak gönderileceğini o kritik 2003 yılının ilk ayında duymuştum. Ertesi ay (Şubat 2003) Beyaz Saray Edelman'ın büyükelçi atanması sürecini başlattı. 24 Şubat günü Senato'ya ismi gönderildi. Senato'dan onay biraz gecikmeli olarak 11 Nisan tarihinde çıktı, gündemin yoğunluğu sebebiyle; yoksa tezkerenin TBMM'de oylanacağı sırada Ankara'da onun bulunması arzu ediliyordu.

Tezkerenin elinde patladığı Büyükelçi Robert Pearson taltif görüntüsü verilen bir atamayla merkeze çekildi ve o yılın Mayıs ayında Ankara'ya ulaştı Eric Edelman...

Yazarınız bütün bu gelişmeleri Washington ve Ankara'dan izliyordum, hem de çok yakından... Bir şey fena halde dikkatimi çekmişti: Bütün büyükelçilerin atanma işlemleri Senato'da herkese açık oturumlarda adayın sorgulanmasıyla gerçekleştirilir; görev yapacağı ülkenin diplomatları oturumu izler. Oturum tutanakları da herkesin bilgi sahibi olması için yayımlanır...

Edelman'ın Senato'da sorgulanması kapalı kapılar ardında yapıldı. Başka ülkelerin diplomatları da meraklı dinleyicilerle birlikte toplantıya alınmadı. Her aday gibi Edelman da gittiği ülkede ne yapmak istediğini anlatmıştır oturumda, senatörlerin sorularına da cevap vermiştir; ancak Senato ve ABD Dışişleri Bakanlığı görüşme tutanaklarını yayımlamadığı için bunları kimseler öğrenemedi.

Türkiye'nin Washington Büyükelçiliği'nin davet edilmediği oturumda yapılan konuşmalara yayın yasağı konuldu. Dahası da var: Eric Edelman'ın ülkesinin Ankara Büyükelçisi olarak atanması sonrasında yapılan yemin törenine de bizim diplomatlar katılamadı...

Her fırsatta "Neden?" diye sorduğum için bana çok kızmıştı Eric Edelman...

Yemin törenine katılan birinden dinlemiştim olup biteni. "Bir tür 'kabal' toplantısı gibiydi" demişti kaynağım. Neo-Çılgınlar cemaatinin en büyükleri küçücük bir odada toplanmıştı: Dick Cheney bizzat gelmişti. Donald Rumsfeld, Paul Wolfowitz, Douglas Feith de... Daha sonra 'Bir gizli CIA ajanının kimliğini deşifre etmek' iddiasıyla yargılanacak Lewis 'Scooter' Libby de oradaydı... Libby'nin orada bulunması doğaldı; Washington'daki görevi sırasında Edelman'ın bir üst patronu oydu çünkü...

İki de sürpriz tanıkla tamamlanıyordu 'kabal inisiyasyon töreni' gibi toplantı: 'New Standard' dergisinden William Kristol ile Robert Kagan... Edelman, Atina/Yunanistan doğumlu Kagan'ı büyükelçi olduğu dönemde Ankara'da ağırlayacak ve onu kendisi gibi 'neo-Çılgın' Türk dostlarıyla tanıştıracaktı.

Senato'dan atama izni çıkmasıyla sonuçlanan görüşmelerde kimbilir kendisine nasıl bir misyon biçmişti Edelman. "Ankara'ya gidince neler neler yapacağım" diye kimbilir neler anlatmıştı. Bunları bir türlü öğrenemedim. Bir şeyi ise çok iyi biliyorum: Vaat ettiklerinin hiçbirini gerçekleştiremedi Edelman. Bir 'fatih' edasıyla geldiği ve hemen her kesimden kendisine sadık takipçiler bulduğu Türkiye'den, henüz iki yılını doldurmadan, arkasına bile bakmaksızın ayrılmak zorunda kaldı.

Geride, görevde bulunduğu sürede kaleme aldığı öfke ve kin dolu onlarca bilgi notu, kripto ve rapor bıraktığı anlaşılıyor. ABD Dışişleri Bakanlığı tarihine de, "Bulunduğu ülkenin başbakanından en uzun süreyle randevu alamamış büyükelçi" rekoruyla geçti.

Şimdilerde yine eski gazeteci dostlarını aydınlatmaya devam ediyor.

Öyle değil mi Mehmet Ali Birand?

Ankara'dan Edelman diye bir büyükelçi geçmişti - Taha Kıvanç

1 Aralık 2010 Çarşamba

Yazarlar - Etyen Mahçupyan - Yumuşak Kemalizm

Hükümetin üç generali açığa almasına muhalefet partileri karşı çıktılar. Oysa ortada açık bir yetki gasbı vardı...
Çünkü bu üç generalin atamalarını mümkün kılacak mekanizma sadece YAŞ kararına değil, sivil otoritenin kararnamesine de muhtaç ve bu kararname çıkmış değil. Meseleyi Askerî Yüksek İdare Mahkemesi'ne götürmek de gerçekte hukuken boş bir çabaydı, çünkü bu mahkemeye ancak 'yürütmenin durdurulması' bağlamında müracaat edilebilirdi. Ne var ki ortada kararname olmadığı için başlamış ve durdurulacak bir 'yürütme' de yok... Dolayısıyla cuma günkü yazısında Mustafa Şentop'un isabetle kaydettiği üzere, mahkemeye "yapılmayan işlemin yapılmasını sağlamak üzere" gidilmiş ve böylece yargıdan kendisini yürütmenin yerine koyması istenmişti. Ne var ki mahkeme bu talebi kabul edecek kadar müdanasızca davranabildi ve üstelik gerekçe olarak da YAŞ kararını, yani askerî otoritenin kendi tasarrufunu öne sürdü...
Bu olay basit olarak şunu söylüyor: Askerî kurumsal yapı kendisini hükümetten ve parlamentodan, yani toplumdan bağımsız olarak kurgulamış ve özerk hale getirmiş durumda. Kısacası asker Türkiye'de 'devlet içinde devlet' durumunda ve bu veri alındığında darbe yapmak da kolaylıkla 'rutin' bir kurmay faaliyetine dönüşebiliyor. Askerî kurumun söz konusu imtiyaz alanını korumak istemesinin açık bir rasyoneli var. Ama o rasyonelin sınırları askerî kurumun kapısında bitmiyor... Nitekim örneğin CHP'nin grup başkan vekili hükümetin tasarrufunu 'intikam' ve 'sivil darbe' olarak adlandırdı. Bunun en 'yumuşak' yorumu, CHP'nin şu anki askerî vesayete dayanan rejimi doğal ve istenilir bir durum olarak algıladığıdır.
Dolayısıyla bu partinin demokrasiyle ve toplumsal taleplerle işinin olmadığını anlıyoruz. CHP'nin bugüne kadarki misyonu, askerlere sağlanan imtiyazlar sayesinde güdükleşmiş olan siyasal alanı, laik kesimin sosyal ve ekonomik imtiyazları doğrultusunda parsellemekten ibaret kaldı. Bu basit bir alışkanlık değil... Çünkü toplumsallaştı, toplumun kendisinden ve değişiminden ürken bir cemaat üretti ve nihayette de bu cemaati altı boş bir Kemalizm jargonu üzerinden kimlikleştirdi. O nedenle şimdi kısa zamanda hayata geçmesi 'gereken' projenin önünde büyük bir engel var. CHP'nin önümüzdeki seçimde oyunu radikal bir biçimde artırması gerekiyor ama bunu sağlamak için partinin aynı anda farklı yönlerde ve birbiriyle uyumsuz adımlar atması lazım. Bu adımlardan bir bölümü 'yeni CHP' imajının inandırıcı olması ile ilgili. Bu sayede 'yumuşak Kemalist', yani görünüşte liberal ve sosyalist olan laik kimlik sahiplerinin oyunun alınabileceği tasarlanıyor. Ancak aynı anda da söz konusu 'yeni CHP'nin işin özünde eskisinden farklı olmadığını, hatta büyüyen tehlikeler karşısında daha da ortodoks ve katı olacağını seçmene iletebilmek gerekiyor, çünkü asıl taban burada...
Öncelikle vurgulamak gerek ki bunun yapılabilmesi için muğlak bir siyasi ortama ihtiyaç var. Yani kritik demokratik eşiklerin yaşanmadığı, magazinel siyasi atışmaların hakim olduğu bir ortama... Böylece CHP de kendi muğlaklığını yaratabilir ve nabza göre şerbet verilebilir. Ancak son açığa alma işleminde olduğu üzere, hükümet reform niteliği taşıyan hamleler yaptığında CHP de paralize oluyor. Grup başkan vekili çaresizce kendisini darbeci konumuna oturturken, CHP'yi iktidara taşıma projesine destek veren medyada açığa alma işlemini yorumlayan tek bir köşe yazısı bile göremiyorsunuz. AKP'nin her reformist adımı CHP'yi siyasetin dışına itiyor... Öte yandan AKP'yi denetleme imkânınız da yok. Bu durumda CHP'nin acilen yeni bir strateji geliştirmesi lazım. Ecevit figürü bu gereksinimin anlaşıldığını ortaya koymakta. Çünkü CHP'yi ayakta tutacak olan melez ve muğlak söylem, ancak sol popülizmin içinden kotarılabilir. Ecevit gibi demokratlıkla ilgisi olmayan, popülist birinin CHP'nin en 'demokrat' halini temsil etmesi epeyce öğreticidir. Bugün de 'yumuşak Kemalistlerin' desteğiyle gelinebilecek nokta bu... Ama bunun için devletçilik, laiklik ve milliyetçilik tanımlarında da temkinli yumuşatmalara gerek var. Dahası bu yeni pozisyonların somut sorun alanlarıyla ilişkisinin kurulması ve bütün bu çabanın seçmene dinamizm getirecek bir hareketlenme yaratması lazım. Nihayet savunulacak pozisyonların da AKP'nin gerisinde kalmaması, ya da AKP'yi gayrimeşru göstermesi şart.
Zor bir proje... Ama önümüzdeki altı ayın temel gündemi bu.
Yazarlar - Etyen Mahçupyan - Yumuşak Kemalizm - ZAMAN GAZETESİ [İnternetin İlk Türk Gazetesi]

23 Kasım 2010 Salı

Alper Görmüş - "‘Özgürlükçü CHP’ yüzde 25’i de göremez!"

 

Geçenlerde, entelektüel hayatımızın, bilhassa da gazeteciliğimizin kötü bir alışkanlığından söz etmiştim: Süreçleri izlememek, buna karşılık (ve bundan dolayı) kalıplarla ve ezberlerle konuşmak... “Mesela” kabilinden de şu örneği vermiştim:

“Mesela bizim meslektaşlar, dünya görüşleri ne olursa olsun, ‘Kürt sorununun çözümünün önündeki sert milliyetçi direnç’ten söz etmeye bayılırlar. Bu bir kalıptır ve ezberdir. İşte bu düşünce tembelliği yüzünden, sözü edilen direncin hiç de güçlü olmadığını açık bir biçimde ortaya koyan referandum sonuçları gazeteciliğimizin hiçbir kanadında hak ettiği ölçüde değerlendirilemedi.”

Bugün, başta “liberal” ve “özgürlükçü sosyalist sol” çevreler olmak üzere çeşitli kesimlerce sık sık öne sürülen bir başka ezberden, “Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) seçim kazanması için özgürlükçü bir çizgiye yönelmesi gerektiği” ezberinden söz edeceğim.

Ben, Baykal’ın “çarşaf açılımı”ndan itibaren CHP üzerine yazdığım bütün yazılarda, bu partinin tabanını oluşturan ve kendileri için “laik”, “çağdaş” gibi sıfatları uygun gören kesimlerin ruh haline işaret ederek, başkanlar ve yönetimler istese de CHP’nin değişemeyeceğini anlatmaya çalışıyorum.

Keza yukarıda tanımlamaya çalıştığım ezberin altında da, “laik-çağdaş-kentli” kalabalıkların son 25 yılda geçirdiği ideolojik dönüşümü ve bu dönüşüme eşlik eden ruh halini hesaba katmamanın yattığı kanaatindeyim.


“Çağdaş-laik-kentli” bir duvar

Şurası çok açık: Baykal’a komplo kasetiyle birlikte, artik kimse o, bir “akıl” devreye girdi. Bu “akıl” bu işin böyle gitmeyeceğini, mevcut politikalarla CHP’nin Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti) karşısında hiçbir zaman şansının olmayacağını söyledi ve bir sürü itiş kakışın sonunda, bu “akıl” doğrultusunda hareket etmeye çalışan birileri CHP’nin yönetimine geldi.

Fakat bana öyle geliyor ki, bu “akıl” da tıpkı “liberal” ve “özgürlükçü sosyalist sol” çevreler gibi “taban”ın gücünü ve etkisini doğru hesap edemiyor. Görüyoruz, CHP’den gelen her “özgürlükçü” adım görünmez bir duvara çarpıyor. Aslında görünmez değil o duvar, sadece görülmek istenmiyor. O duvar, CHP tabanının çelik çekirdeğini oluşturan etkili “çağdaş-laik-kentli” kesimlerden başkası değil.

CHP yönetiminin geçtiğimiz ay akademisyenler, gazeteciler ve başka “âkil” insanlardan oluşan bir grubu davet edip onların eleştirilerini dinlediği toplantı, sözde de olsa değişmek isteyen “yeni” CHP yöneticilerinin nasıl bir çaresizlik içinde olduklarını açık bir şekilde gösterdi.

CHP’yi en yakından takip eden gazetecilerden Mahmut Övür, katılanların tamamının CHP’ye sert eleştiriler getirdiğini, CHP’lilerin de onları “ağzı açık”, hayranlıkla izlediklerini anlatıyordu. Zaten Gürsel Tekin de toplantıya katılanlardan “dayak yediklerini” anlatmıştı memnuniyetini gizlemeksizin...

Bu bize neyi gösteriyor? Siyasetleri ve uygulamaları sert bir biçimde eleştirilen bir heyet neden memnuniyet duyar, neden heyet üyelerinin “gözleri parlar?” Çünkü aslında onlar da öyle düşünmeye ve davranmaya meyillidirler, fakat bunu yapamamaktadırlar.

Neden yapamadıkları, toplantıya katılanlardan Nuray Mert’in, içerdeki havayı benzer cümlelerle anlattıktan sonraki cümlelerinde gizli. Mert, NTV’deki Basın Odası programında, toplantıdan sonra CHP’lilerle birlikte otelin dışına çıktıklarını; orada kendilerini halktan CHP’lilerin karşıladığını; onların CHP’li yöneticileri kendilerinin içerde yaptıkları tavsiyelerin tam tersi doğrultuda teşvik ettiklerini (Kılıçdaroğlu’nun Çankaya’daki resepsiyona katılmamasını, vb.) anlattıktan sonra, CHP yöneticilerinin işlerinin ne kadar zor olduğunu söyleyerek bitirdi konuşmasını.


Sorunlu CHP eleştirisi

Kendisini “sosyal demokrat” sıfatıyla anan CHP birçok bakımdan incelenmeye değer, fakat bu yanıyla, yani yöneticilerinin “özgürlükçü” bir doğrultuda değişme arzusunun granitten bir kaya sertliğindeki “taban”a çarpıp geri dönmesi bambaşka ve çok özgün bir durum olmalı: Normal olarak bir sosyal demokrat partide değişim talebi tabandan gelir fakat yöneticiler bu eğilime direnir.

CHP’nin tabanı böyleyken, ülkemizdeki “CHP eleştirisi”nin neredeyse tümüyle “genel başkan”a ve yöneticilere yöneltilmesini sorunlu buluyorum, bir tür popülizm ve “halkçılık” görüyorum bu tavırda.

Aslında sırf CHP eleştirisiyle sınırlı değil bu durum. Daha önce de yazdığım gibi, Türkiye’de siyasi liderleri ve siyasal partileri, temsil ettikleri ya da duyarlılığını yansıttıkları kalabalıkları “by-pass” ederek eleştirmek gibi bir gelenek var. “Kitleler”e ve onların fikirlerine hiç dokunmayıp, onların oy verdiği liderleri ve partileri kıyasıya eleştirmenin ahlaken problemli bir pozisyon olduğu, sanırım izahtan varestedir... Öte yandan böyle bir pozisyon –kitlelerin etkileme gücünü hesaba katmadığı için liderlerden ve partilerden olmayacak beklentiler içine girdiği ölçüde- siyaseten de problemlidir.

Ben, CHP’nin değişmesini samimi olarak isteyen herkesin, eleştirilerini öncelikle bu partinin tabanına yöneltmesi gerektiğini düşünüyorum. CHP’de mesele “tavan” değil, “taban...”

CHP’de “iç savaş”ın patlak verdiği gecenin ertesi günü <I>Hürriyet</I> gazetesinin internet sayfasında okurlara “siz ne diyorsunuz” diye soruldu. Okurlardan gelen cevaplar, bu partideki esas sorunun “tavan” değil “taban” olduğunu bir kez daha gösterdi.

Soruya cevap veren CHP’lilerin büyük bölümü Kılıçdaroğlu’yu destekliyordu. Fakat desteğinde gerekçe olarak Kılıçdaroğlu’nun kırık-dökük de olsa CHP’yi devletin bir organı gibi algılanmaktan kurtarmaya yönelik “yeni çizgi”sini gösteren CHP’li sayısı iki elin parmaklarını geçmiyordu. Onlara göre Önder Sav gitmeliydi, çünkü artık yaşlı ve enerjisizdi, ekibi de öyleydi. Parti, “genç, dinamik ve yıpranmamış” yeni bir ekibe emanet edilmeliydi; hepsi bu kadar.


O taban o talepleri ne yapar?

Gelelim şu, “Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) seçim kazanması için özgürlükçü bir çizgiye yönelmesi gerektiği” tezine...

Bu tez bu haliyle hayli afili ve ikna edici duruyor; özgürlükçülük iyi bir şey olduğuna ve tartıştığımız parti de “sosyal demokrat” olduğuna göre, partinin bu yönde değişmesi durumunda oylarının da doğal olarak artması gerekir.

Buraya kadar “ezber”de bir sorun yok. Fakat ne zaman ki “özgürlükçülük somut olarak ne demektir” bahsi açılır, ne zaman ki “CHP tabanının bu özgürlüklerle arası nasıldır” sorusu sorulur, işte o zaman ezber ânında bozulur.

Cumartesi günü Roni Marguiles CHP’nin değişme ihtimalini tartışırken “özgürlükçülük somut olarak ne demektir” bahsini açtı ve şöyle kapadı:

“Daha çok demokrasi talep etmek ne demektir? Kürt sorununda barış ve derhal demokratik bir çözüm istemek, yeni ve özgürlükçü bir anayasa istemek, askerî vesayetin geriletilmesinin devamını istemek, Ergenekon ve Hrant Dink davalarının üzerine gidilmesini istemek... Değil mi? Daha somut konuşmak gerekirse, anadilde eğitim ve yargılanma hakkını talep etmek, KCK davasının derhal sonlandırılmasını, başörtüsü meselesinin tartışmaya mahal bırakmayacak şekilde çözülmesini istemek, seçim barajının kaldırılmasını istemek, askerin kışlaya çekilmesini, darbecilerin yargılanmasını ve jandarmanın lağvedilmesini istemek... Değil mi?”


Baykal’dan altın vuruş

CHP’nin tavanı bu taleplerle gitsin bakalım tabana, elinde talep falan kalıyor mu... Hiç kuşkunuz olmasın; CHP’liler o talepleri onların başına geçirirler, oylarını da gider MHP’ye atarlar.

Kimse kimseyi kandırmasın, “özgürlükçü CHP” şimdiki yüzde 20’yi bile göremez! Yirmi yıldır ekilen korku rüzgârları özgürlük düşmanı bir fırtınaya dönüştü çünkü; bu da onun hasadı.

Bitirirken, eski Genel Başkan Baykal’ın hafta sonu Karadeniz’den yaptığı uyarıların da bütünüyle bu tabana yönelik olduğunu belirtmek isterim. CHP’nin hızlı iktidar hedefinin muhalefet görevini savsaklamasına yol açabileceği yönündeki uyarı da, “CHP fikriyatı”ndan sapılmaması gerektiği yönündeki uyarı da Baykal açısından tam zamanında dile getirilmiş çok etkili çıkışlardı.

Bence Baykal, yeni yönetimin girmeye çalıştığı “özgürlükçü” çizginin tabandaki yansımasını tesbit etti ve altın vuruşunu yaptı.

Cuma günü, CHP tabanının buralara nasıl geldiği ve bu süreçte medyanın oynadığı başat rol üzerine yazacağım.

Alper Görmüş - "‘Özgürlükçü CHP’ yüzde 25’i de göremez!" başlıklı yazısı - Taraf Gazetesi

22 Kasım 2010 Pazartesi

Yazarlar - ALİ ÜNAL - Kemalist aydının hurafeciliği

 

Doğruya ve sahih dine inanmayan, hurafelere inanır; fanteziler ve kurgulamalarla meşgul olur. Kemalist-ulusalcı aydın, bu sahada insanlık tarihinde birinciliğe oynayabilir. Bunların hurafelerinden en önde geleni de, 1923-38 arası Türkiye'de ekonomik mucize yaşandığı, yurdun demir ağlarla örüldüğü, eğitimin "10 yılda 10 milyon genç yaratacak" ölçüde şaha kalktığı, yolsuzluğun görülmediğidir. Oysa:

1856-1922 yılları arasında 8619 km demiryolu yapılmış. 1876'da 1538 km olan demiryolu ağımıza II. Abdülhamid döneminde 4982 km yeni yol eklenerek, % 324'lük bir artış kaydedilmiş. 1923-50 döneminde ise sınırlarımız içindeki 4086 km.lik demiryollarımıza sadece 3578 km ilâve edilerek, % 87,5'lik bir artış başarılabilmiş. Ya karayolları?

Kemalist aydın, hurafeleri uğruna gerçekleri çarpıtmakta da ustadır. Meselâ, Mustafa Kemal'in maaşı konusunda sadece o günkü rakamı (ortalama 13.000 TL) verir, ama onun bugünkü değerinden söz etmez. M. Kemal'in maaşının altın üzerinden 2006 yılındaki karşılığı 620.000 liradır. 2006 yılında Cumhurbaşkanı'nın maaşı ise 14.000 liraydı. Yani, ilk Cumhurbaşkanı, 2006'daki Cumhurbaşkanı'ndan altın üzerinden 24, TL üzerinden 44 kat fazla maaş almaktaydı. O dönemde Türkiye'nin şimdikinden en az 15 kat daha fakir olduğu hesaba katıldığında, ilk Cumhurbaşkanı, 2006 yılı itibariyle Cumhurbaşkanı'ndan reel olarak en az 350 kat fazla maaş alıyordu. Ve İsmail Cem'in Türkiye'de Geri Kalmışlığın Tarihi'nde M. Kemal'in servetinin dökümü, 4 sayfa tutmaktadır. Bu servet gibi, İş Bankası ve CHP servetinin de ana kaynağı, Abbas Hilmi Paşa'nın verdiğinin dışında, Hint Müslümanlarının Kurtuluş Savaşımız için gönderdiği 500.000 lira idi (bugün için 20 milyon dolar civarında).

Şeflik dönemleri ekonomik mucizesi için 3 net göstergemiz var: Köylü nüfusun şehirli nüfusa oranı, 1923-38 arası hiç değişmemiştir. M. Kemal'in has adamlarından A. Hamdi Başar, 1930'da şöyle demektedir: "Köylü, sırtına giyecek ve boğazına sokacak bir şey bulamıyor. Memleketi kalkınmaya götürebilecek bir manivela ise henüz keşfedilmedi." Hürriyet gazetesinin yıllar önce yazdığına göre, Türkiye ekonomisi, 1927'de % 12,8; 1932'de % 10,6; 1935'te % 3; 1940'ta % 5; 1941'de % 10,3; 1943'te % 9,8; 1944'te % 5,1; 1945'te % 15,3; 1949'da % 5,5 küçülmüştür.

Eğitime gelince: 1895 yılında Türkiye sınırları içinde yaklaşık rakamlarla 25.800 ilkokul, 2 milyon ilkokul yaşında çocuk ve 1 milyon 200 bin öğrenci vardır; okuma oranı, % 60'tır. 1938'de ise 6.700 ilkokul, 2.335.000 ilkokul çağında çocuk ve 765.000 öğrenci vardır; okuma oranı % 33'tür. 1925-38 arasında Türkiye'de sadece 173 yeni ilkokul açılmıştır.

1895'te Türkiye toprakları içinde ortaokul ve lise sayısı 830, ortaöğretim çağındaki nüfus 2 milyon 550 bin, öğrenci sayısı 98.000, okuma oranı % 3,8'dir. 1938'de ise 208 ortaokul ve lise, 3 milyon küsur orta öğretim çağında nüfus, 95 bin küsur öğrenci vardır ve okuma oranı % 3,2'dir. Cumhuriyet, Abdülhamid döneminin eğitim seviyesine ancak 1950'lerde ulaşabilmiştir.

1914'e gelindiğinde tek üniversitemiz, 7 fakültesi ve 4.600 öğrencisi ile İstanbul Üniversitesi idi. 1938'de de yine tek üniversitemiz vardır; fakülte sayısı 8 olup, öğrenci sayısı 5.700 civarındadır.

Kemalist aydın, 1923-38 arasını neden altın çağ olarak görür? Çünkü İslâm, bütünüyle baskı altındadır ve 1934'e gelindiğinde Türkiye'de din eğitimi bitirilmiştir. Bir de, yer yer halk açlıktan ölür, pek çoğu sehpalarda can verir, jandarma dipçiği ve tahsildar baskısı altında inlerken, kaymak tabakasını kripto-ecnebilerin oluşturduğu asker-eşraf-tüccar-bürokrat koalisyonundan oluşan CHP ve Cumhuriyet "seçkin"leri, arsa spekülasyonculuğu, ihtikâr, tefecilik, müteahhitlik, komisyonculuk ve savaş şartları istismarıyla zenginleşmekte, halk çullar-çuvallar içinde iken Kalgurisi'den, Fegara'dan Paris modellerini kapışmakta, kuyruklu ceket, silindir şapka, klak, makferlanlarla balolarda danstan dansa ve kutlamadan kutlamaya koşmaktadır.

Yazarlar - ALİ ÜNAL - Kemalist aydının hurafeciliği - ZAMAN GAZETESİ [İnternetin İlk Türk Gazetesi]

21 Kasım 2010 Pazar

Murat Belge - "Atatürk’ün sesi"

 

“Atatürk’ün sesi” diye bir yeni konumuz oldu. Aslında çok yeni sayılmaz. Epeyden beri, boyu, sesi, kahvesinin şekeri konuşulur. “Ses” konusu gene komik bir biçimde gündeme geldi, şimdi arka plana kaymaya başlar, ama bir süre sonra yeni bir komik biçim alarak önümüze çıkar. Hiçbir şey olmasa gerçek ses kayıtlarıyla radyoda, TV’de onun ağzından konuşan spikerlerin o “heybet” dolu sesleri arasındaki fark insanların dikkatini çekmeye devam eder.

“Ses”e yeniden gelmek üzere konuya biraz daha ciddi yerlerinden bakalım. İki örgüt var Türkiye’de, ikisinin de çok sayıda üyesi olduğunu sanıyorum. Biri ADD, yani “Atatürkçü Düşünce Derneği”, öbürü de ÇYDD, yani “Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği”. Birinciden, şimdiye kadar, “Atatürkçü Düşünce”nin ne olduğuna dair herhangi bir açıklama görmedim. Görmeme zaten imkân yok, çünkü böyle bir şey yok. Hepimiz düşünüyoruz, düşünmek zorundayız, zeki olanımız, daha zeki olanımız var (tabii tersi de var), bilgili olanımız, az ama, var. Ama şu saydıklarım, herhangi birimizi “Dünya Düşünce Tarihi” içinde bir “yer” sahibi yapmaya yetmiyor. Orada, diyelim Spinoza’nın yeri var, yeri olmasının nedenleri de var; Berkeley, Hume, Kant, Fichte vb. “Atatürkçü Düşünce”nin bir epistemolojisi var mıdır, bir ontolojisi var mıdır, varsa nedir? Beğenirsiniz, doğru bulur ya da bulmazsınız, Marksizm’in epistemolojisi vardır, toplum ve tarih tanımı vardır, bir ahlâk felsefesi vardır, bir hedefi vardır, bunun için bir pratik anlayışı vardır. “Atatürkçülük” için bunların herhangi birinin bir izini gösterebilir mi kimse? “Olgular” düzeyinde, zaten yok öyle biri.

Atatürk’ü filozoflar arasına katmak haksızlık olabilir. Bir Hegel veya bir Descartes’la bir komutan ve devlet adamını, felsefesinin olgunluğu düzeyinde karşılaştırmak haksızlık olabilir. İyi de “böyle yapalım” diye tutturan ben değilim. Ama birileri böyle dernekler kuruyor. “Onun düşüncesinden bir milimetre sapamayız diye” yeri göğü inletiyorsa, “Nedir bu düşünce?” diye soracağız elbette. Soracaksak, “düşünmek” denen disiplinin zorunlu yapıları içinde soracağız: “Atatürk ne düşünürdü?” deyip “En hakikî mürşit ilimdir” derdi diye cevap vermek, olmaz bu.

Filozoflarla karşılaştırmayalım, kendi gibi siyaset adamlarıyla karşılaştıralım öyleyse. Britanya’da Churchill’i seven çoktur, bu ülkenin tarihinde önemli roller de oynamıştır. Ama orada bir milim sapılmaması gereken bir “Churchill’ci Düşünce Derneği”, İtalya’da “Cavour’cu Düşünce Derneği”, Amerika’da “Abraham Lincoln’cı Düşünce Derneği” bulamayacağınız gibi. Dünya siyaset bilimi terminolojisinde “Churchillism”, “Bismarckism” gibi kelimeler geçebilir zaman zaman. Ancak, anlattıkları gerçeklik olumsuzdur, özenilecek bir şey değildir.

Böyle bir derneğin varlığı, bizatihi, bu toplumun siyasi (ve başka) bakımdan yeterince olgunlaşmadığının bir işaretidir.

İkinci dernek, ÇYDD. Şimdi burada sanki biraz daha yaklaşabiliriz “Atatürkçü Düşünce”nin ne olduğuna. “Çağdaş” bizde “modern” anlamında kullanılıyor. Demek ki bu dernek Modern Hayat, Modernleşme denen girişimi destekliyor. “Modernleşme” dediğimiz şey ise önceleri “Batılılaşma” dediğimiz şeyin (daha bir P.C. içinde) “tercümesi” gibi.

Bence de Atatürkçülük, “Cemiyet-i Akvam” içinde bir ülkenin, Türkiye’nin Batılılaşmasını (“modernleşme”sini) baş hedef olarak seçmiş, bütünüyle <I>pragmatist </I>bir programdır.<I> </I>(“program” bile orada olmayan bir “sistematizm”i ima edebilir). Bence bir “modernleşme” de değildi, ama şimdilik oraya girmeyelim.

Ama bugün, “Atatürkçüler”e, bu iki dernekte de etkin olan bazı Kemalistler’e baktığımızda “Batı düşmanı” olduklarını görüyoruz. Ajitasyonları aslında AKP’nin seçim kazanmasından önce başladı ve hedefleri Türkiye’nin AB bütünleşmesinin önlenmesiydi. Yıllarca, ordu kanalı başta olmak üzere, AB üyeliğinin bizim için vahim sakıncalarını anlattılar. “İran ve Rusya” bile dediler.

Yani Atatürkçülük, bir “düşünce biçimi” olarak tanımlamakta ısrar ediyorsak tek tutacağımız yeri olan “Batılılaşma”dan kopartıldı –Atatürkçüler’in eliyle. Peki, “Batılı” olmayan bir “modernleşme” nedir, nerede bulunur, İran’da ve Rusya’da mı? Nasıl bir “çağdaşlık”tır?

Bu, bir “ideoloji”de bir kriz. A hedefini gerçekleştirmek üzere kurulmuş bir “ideoloji”yi A hedefinin düşmanı ilân ediyor ve aynı zamanda ondan bir milimetre sapılmaması gerektiğini haykırıyorsunuz.

İdeoloji bu hale gelince, “sahibinin sesi” önem kazanıyor. Boyu ne kadardı, gözleri nasıl bakardı, falan filan.

Murat Belge - "Atatürk’ün sesi" başlıklı yazısı - Taraf Gazetesi

19 Kasım 2010 Cuma

Yazarlar - İHSAN DAĞI - Bosna'da Osmanlı Bayramı

 

Saraybosna... 'Gazi' Saraybosna... Dört yanını kuşatan barbarlara karşı şehri, yani medeniyeti savunan insanların şehri. Dört yıl kuşatma altında saldıranların da insanlığını savunan şehir... Çokkültürlülüğün, hoşgörünün, barışın başşehri...

İşte bu şehirde, bayramı hakikaten hak eden şehirde Kurban Bayramı'nı yaşamak ne güzelmiş.

Saraybosna'da şehir sizi, 'Bayram şerif mübarek olsun' yazılarıyla karşılıyor. Bayram boyunca ağızlardan düşmeyen cümle bu...

Bayram sabahı sokaklar hareketli, camiler dolu. Namaz vaktinden bir saat öncesinde camiler avlulara taşmış halde. Başçarşı'nın orta yerinde Gazi Hüsrev Bey Camii Boşnakların nabzının attığı yer. Karşısındaki vakıf medresesiyle bu çarşıya ruh üflüyor sanki. Medreseden camiye, camiden medreseye bakmak bir ziyafet; görsel ve ruhani bir ziyafet.

Bayram hutbesinde Reisül Ülema Mustafa Ceriç kürsüde. Karşısındaki cemaatinin içinde, en önde diz çökmüş oturan Bakir İzzetbegoviç de var; Boşnakların mili kahramanı Aliya İzzetbegoviç'in oğlu ve mevcut cumhurbaşkanı...

Arefe gününü hatırlıyorum; Başçarşı'nın biraz yukarısında bir şehitlik... Binlerce şehit ve ortalarına aldıkları 'bilge kral, Aliya'. Gün batıyor, şehitlik ağarıyor; beyaz baştaşları aydınlatıyor ortalığı. Ve Aliya'ya okunan Yasin'e karışıyor ezan sesleri. Yamaçlardan, tepelerden, dört bir yandan yükselip, şehre dağılıyor... Bosna'da geçmiş geleceğe karışıyor.

Reisül Ulema Ceriç'in hutbesinde Arapça ve Boşnakçanın yanına serpiştirilmiş Türkçe ifadelerle kendime, Saraybosna'da bayram sabahına dönüyorum. Boşnaklar bayramı hakikaten ciddiye alıyorlar. Herkes şık, tertemiz; bayramlıklar giyilmiş. Bunu daha sonra Başçarşı'yı gezerken de anlıyoruz. Dükkânların çok büyük bir kısmı kapalı. Çünkü bayram; bayramda çalışmak değil, bayramlaşmayı tercih ediyor Saraybosnalılar.

Bayram şerif hayırlı olsun dediğinizde 'Allah razı olsun' cevabını alıyorsunuz. Ayrılırken 'Allah'a emanet' sözü dökülüyor dillerinden. Aslında emanet onlarda; Osmanlı'nın mirasını, çokkültürlülük mirasını onlar taşıyor. Bu mirası aldıkları geçmişle de hiçbir sorunları yok... Burada Kemalist bir 'devrim' yaşanmadığı için tarihle de, gelenekle de barışıklar.

Bayram olur da 'Kimse Yok mu?' olmaz mı? Türkiye'nin dünyaya ulaşan bu vicdanlı eli Bosna'ya da uzanıyor. Bu soru sorulmadan 'biz varız'larını duyuyoruz. Yöneticileri ve binlerce gönüllüsüyle bayramda 4 bin aileye kurban eti ve hediyeler dağıtıyor. Hediye ulaştırılan aileler sadece Boşnaklar değil; Sırp ve Hırvatların da kapılarını çalıyorlar. Düzenledikleri bayramlaşmayla yüzlerce Türk'ü ve Boşnak'ı bir araya getiriyor. En ilginç ve hatırlanası etkinliği ise Başçarşı'da neredeyse tüm gün süren 'bayram kavurması' dağıtması. Sokakta kurulan bir şölene dönüyor Kurban Bayramı...

Türkiye sivil toplumunun öncü birlikleri, 'akıncılar'ı kuşkusuz 'Türk okulları'. Bosna'da toplam sekiz orta dereceli okul ve bir üniversite, Uluslararası Burç Üniversitesi kurulmuş. Okul çalışmalarının savaş henüz devam ederken başladığını duyduğunuzda şaşırmıyorsunuz eğer bu insanları tanıyorsanız.

TİKA da inanılmaz işler yapmış; okullar, köprüler, camiler, hastaneler, öğrenci bursları, tarım projeleri... Türkiye'den özel sektör yatırımlarının azlığı herkesin şikâyetçi olduğu konu. Oysa turizmden enerjiye yatırım yapılacak alan çok.

Bosna'da bayram, Mostar'da hüzün yok artık... Mostar, Neretva nehrinin üzerinde Mimar Sinan'ın zarif bir gerdanlık gibi taktığı köprüsüyle büyülü ve buğulu bir güzellik; 17 yıl önce barbarların saldırdığı bir medeniyet abidesi... Ve şimdi yine ayakta. Köprünün girişinde Bosna ve Türk bayrakları yan yana... Türkiye'nin katkısının olduğu neredeyse her noktada manzara bu...

Mostar yakınlarındaki Sarı Saltuk (Blagay) Tekkesi bu topraklara 'bayram'ın kimlerden yadigâr olduğunu hatırlatıyor. 'Buna nehri'nin gözüne, devasa kayaların altına kurulmuş bir tekke. Akıl almaz, tasviri imkânsız bir mekân... Hayatın sadece kıyısına tutunmakla yetinen ama hikmetinin merkezine göz diken dervişlerin mekânı...

Bosna'da bayram huzur verici. Bosnalıların da huzuru daim olur inşallah...

Yazarlar - İHSAN DAĞI - Bosna'da Osmanlı Bayramı - ZAMAN GAZETESİ [İnternetin İlk Türk Gazetesi]

Yazarlar - MÜMTAZ'ER TÜRKÖNE - 'Beyaz' aydınların düşüşü

 

Etyen Mahçupyan'ın başlattığı tartışma ilham verici ve yol gösterici. Birilerinin ipliğini pazara çıkartıyor. O iplerle kaç masum insan ipe çekildiği için görülmesi gereken bir hesabı da gündeme getiriyor. Yeniden başlayan köşe komşuluğuna 'hoş geldin' demek için bu tartışma iyi bir vesile.

Merkez medyanın ürettiği ve parlattığı köşe yazarlarından 'safra olmayı kimlikleştirenler' diye bahsediyor Mahçupyan ve Ertuğrul Özkök'ü merkezin safralarından biri olarak takdim ediyor. 'Türkiye'de ideolojik ve siyasî merkezin kısmî çöküşü ile birlikte' bu safraların da yaşam alanı kalmıyor. Türkiye'nin geçirdiği köklü dönüşümü analiz eden farklı ama kritik bir perspektif.

Gramsci'nin gösterdiği gibi aydınlar toplumsal bir kategori değildir. Tersine her toplumsal zümre kendi özel aydın tabakasına sahiptir. Türkiye'de 27 Mayıs'tan itibaren sivil-askerî hegemonya kendi çıkarlarını temsil eden ve meşrulaştıran bir aydın tabakası oluşturdu. Mahçupyan'ın işaret ettiği safralar işte bu kesim. Askerî vesayet düzeninin tasfiyesi ile birlikte bu safraları besleyecek ve taşıyacak kaynaklar da tükendi artık.

Bu safraların talihsizliği, çok düşük profile sahip güç sahiplerine hizmet etmekti. Kaba gücü meşrulaştırmak zordur. Böyle zorlu ve ahlâk dışı bir görevi üstlenenlerin, peşinen bir yığın ahlâkî zaafa sahip olmanın yanında birçok meslekî deformasyonun cenderesinden de geçmesi gerekir. Boyacı çocukları gözünüzün önüne getirin. Elindeki kalemi bir kadife parçası gibi kullanıp askerin postalını parlatıyorlar. Sonra ayna gibi parlattıkları postalda gördükleri akislerine hayran oluyorlar. Yıllar boyu postaldaki aksine hayran olan bu adamların kibirli kibirli ortalıkta dolaşmasını seyretmedik mi?

Etyen Mahçupyan'ın kaleminden çıkan bir köşe yazısı ile Ertuğrul Özkök'ünkini karşılaştırın. Mahçupyan sağa sola yalpalamadan, muradını sağlam bir muhakeme ile anlatır. Katılırsınız veya katılmazsınız. Özkök'ü okurken katılmak veya katılmamak gibi bir şansınız yoktur. Okurken önce elinizin vıcık vıcık olduğunu hissedersiniz. Hem bir şey söylemekte, hem de söylememektedir. Söylediklerine itiraz edemezsiniz, çünkü 'ancak'lar ve 'ama'larla itirazlarınız da karşılanır. O kadar komploya-kana bulaşmış ve varlık sebebi güce hizmet etmek olan bir kalemin var olma biçimidir bu. Hizmet ettiği güç tarih olunca geriye bu kalemin bukalemun gibi yeni bir kalıba dökülmesi kalır. Ama safralar, adı üzerinde safradır. Ağır gelince atılır.

Bu kalemlerin ortak özelliği fikirlerine değil, dayandığı yere güvenmektir. Okuyanlar onları zaten bir yerin temsilcisi olarak okudukları için onlar da rahatça birinci tekil şahısla yazarlar. Okuyucu onların analizlerini ve yorumlarını değil ne düşündüğünü merak ettiği için okumaktadır. Elbette onların değil.

'Beyaz Türk' tabiri, bu zümrenin kibrinin ve görgüsüzlüğünün bir alameti oldu. Toplumumuzda aristokratik gelenekler yok. Kendisine 'Beyaz Türk' diyenlerin tamamı sonradan görme orta sınıf takımı. Bu takım bir yandan kendilerine bir toplumsal taban bulmak, öbür taraftan postal parlatıcısı rolünden sıyrılmak için kendi şehir efsanelerini üretmeye giriştiler. Güç ve iktidar sahiplerinin devşirdiği kalemlerin üstünlük iddiası, ancak ağızlarını-burunlarını silerken yüzlerine bulaşan boya karasını postalın aksinde fark edemedikleri için ileri sürülür. Ellerindeki komplo ve kan bulaşığı olmasa komik görünürler.

Mahçupyan, Türkiye'deki dönüşümün önemli işaretlerinden birini bize anlatıyor. Köhnemiş tarihsel blok dağıldı. Türkiye'nin seçkinleri değişiyor. Akıl dışı olanı meşrulaştırmak için kerametler yumurtlayanların devri sona erdi. Toplumla organik bağı olanların, makul ve mantıklı şeyler söyleyenlerin devri başlıyor.

Yazarlar - MÜMTAZ'ER TÜRKÖNE - 'Beyaz' aydınların düşüşü - ZAMAN GAZETESİ [İnternetin İlk Türk Gazetesi]

18 Kasım 2010 Perşembe

Sabah - ENGİN ARDIÇ - Kurban kavurması

 

İstihbaratımıza nazaran, Atatürk'ün taşıdığı Kamal adı Arapça bir kelime olmadığı gibi Arapça "Kemal" kelimesinin delalet ettiği manada da değildir. Atatürk'ün muhafaza edilen özadı, Türkçe "ordu ve kale" manası olan Kamal'dır.
İmza: Anadolu Ajansı bülteni, 4 Şubat 1935.
*
Bütün Avrupa faşizmin cihana getirdiği emniyet ve neşe ile ona doğru atılırken, faşizmin bu suretle sanki pek tehlikeli bir şeymiş gibi görülmesi beni derin düşüncelere sevketti. Faşizm korkulacak bir şey addolunamaz. Bilakis bizim gibi inkılap yapmış ve onu yaşatmaya azmetmiş milletler için faşizmden çıkarılacak düsturlar vardır.
İmza: CHP Dersim milletvekili Feridun Fikri Bey, Yenigün gazetesi, 1923.
*
Faşizm bir vatan ideali etrafında iktisadi refahı, siyasi ve içtimai ahengi tesis etmeyi düşünür. Biz, faşist milliyetperverliğin dünkü galeyanında hem mazimizi hem istikbalimizi görürüz.
İmza: Hamdullah Suphi Tanrıöver, Türk Yurdu dergisi, 1930.
*
Rusya'da nasıl komünizm, İtalya'da nasıl faşizm varsa, bizde de Kemalizm olmalıdır.
İmza: Ali Naci Karacan, İnkılap gazetesi, 2 Kanunuevvel 1930.
*
Kamalizm yalnız yaşamak dinini aşılayan ve bütün prensiplerini ekonomik temeller üzerine kuran bir dindir.
İmza: CHP Edirne milletvekili Şeref Aykut, "Kamalizm-CHP Partisi Programının İzahı" isimli kitap, 1936.
*
Türk yığınlarının terbiyesi için Moskova'nın yığın terbiyesi metodları, devletçi Türk iktisatçılığı için de faşizmin korporasyon metodları benimsenmelidir.
İmza: Falih Rıfkı Atay, "Faşist Roma, Kemalist Turan" adlı kitabının önsözü, 1931.
*
Faşist İtalya ile devrimci Türkiye arasındaki dostluk tabiidir.
İmza: Yunus Nadi, Cumhuriyet gazetesi, 22 Mayıs 1932.
*
Alman başvekili Hitler diyor ki: "Türkiye'de doğan ve parlayan yıldız bize takip edilecek yolu gösterdi. Gazi öyle bir şahsiyettir ki ebediyyen asrımızın en büyük adamlarının en ön safında bulunacaktır. Bu mevki, tarihin ona verdiği bir haktır. Faaliyet gayeleri aynı olan Büyük Türk Milleti ile Alman Milleti arasında sempati çok kuvvetlidir." İmza: Mahmut Soydan, Milliyet gazetesi, 16 Temmuz 1933.

*Çok sağlam temeller üzerine kurulu cumhuriyetimizde bu bayram birilerini kestim de efendim, sevaba gireyim, kavurmasını size de dağıtayım dedim. Hayırlara vesile olsun.

Sabah - ENGİN ARDIÇ - Kurban kavurması

15 Kasım 2010 Pazartesi

Yazarlar - ETYEN MAHÇUPYAN - Çağdaş medyanın tıkandığı noktada... - ZAMAN GAZETESİ [İnternetin İlk Türk Gazetesi]

 

Herhalde siyasi tarihimize ilişkin en ironik gözlemlerden biri, darbeciliğin giderek 'sivil toplumcu' bir yön alması olmuştur. 1960 darbesi tümüyle askerin kendi iç operasyonuydu.

Sivil alandaki bazı insanlar olacakları önceden bilseler de askerin dışarıdan kurumsal desteğe ihtiyacı yoktu. Siviller darbe sonrasını meşrulaştırmak için gerekliydi ve nitekim yargı, üniversiteler ve medya bu amaçla kullanıldı. Ancak Ergenekon dönemine geldiğimizde işler artık eskisi kadar kolay değildi. Darbe birçok alanda çok yönlü ve çok katmanlı ilişkiler kurmayı gerektiriyordu. Bu ihtiyaç esas olarak medyayı önemli kıldı, çünkü kendi inisiyatifiyle aktörleşme imkânı olan ve gündemi doğrudan etkileyen tek güç oydu. Dolayısıyla sürekli darbe tehdidi altında olan bir Türkiye'nin, 'merkez' medyanın çok işine geleceği tespitini yapmak hiç de zor değil. Nitekim 28 Şubat'la birlikte bu medya kendisini bir anda siyaseten sınıf atlamış gibi hissetti. Toplumun ve gündemin kalbini sanki avuçlarında tutuyorlardı ve bunun anlamı, siyasetin artık 'merkez' medyanın istediği yönde gideceği veya en azından bu medyanın onaylamadığı siyasetlerin meşruiyet kazanamayacağıydı.

Ne var ki devlete bakarak toplumu anlamaya çalışan bu anlayışı bir sürpriz bekliyordu: Türkiye'nin muhafazakâr dünyasında 1990'ların ortasından itibaren belirginleşen ve derinleşen değişim, nihayet demokrasiyi kendi çıkarına olarak algılamaya başlamıştı. Dahası dindarların özgüveninin artması ve Müslümanlığın küresel bir kimlik haline dönüşmesi, bu kesimin devletin pompaladığı milliyetçiliğe olan gereksinimini de azaltmıştı. Buna küreselleşmenin yol açtığı yeni kentleşme ve burjuvalaşma eğilimi de eklenince ortaya evrensel değerlerin sahipliğine soyunan bir AKP çıktı. Bu partinin söz konusu değerleri hakkıyla özümsediğini ve gereğini yaptığını iddia etmek mümkün olmasa da, mesele AKP'nin yetersizliği değil, karşısındaki devletçi koalisyonun arkaikliğiydi. Nitekim AKP bugün halen 'ötekilerin' pespayeliğinin siyasi karşılığını almaya devam ediyor...

Dolayısıyla, 2002 sonrası AKP'nin demokrasi içinde alaşağı edilmesinin ne denli zor olduğunun bilinciyle, darbenin ancak medya desteği sayesinde gerçekleşebileceği tespitinin birleştiği bir dönem oldu. Öte yandan medya, kendi içinde çeşitleniyor ve 'merkezi' daraltıyordu... Böylece o merkez neredeyse tek başına Hürriyet gazetesine dönüştü. Geçen 8 yıl, Hürriyet'in çağdaşlığın bayraktarlığına soyunduğu, AKP karşıtlığını somutlaştırdığı, bu pozisyonu kendi içinde katılaştırdığı, bu uğurda açıkça manipülasyonlar yaptığı bir dönem oldu. Böylece Hürriyet aktörleşti ve bir anlamda CHP'lileşti... AKP ile Doğan Grubu arasındaki mücadele, bu nedenle bir 'basın özgürlüğü' meselesi değil, doğrudan iktidar savaşıdır.

Ancak Ergenekon girişimi beklenmedik bir biçimde Ergenekon davasına dönüşünce, askerin kolu kanadı kesiliverdi. Referanduma giden süreç ve yüzde 58 ise yargı ile diğer devlet eksenli kurumların darbeyi teşvik eden işlevlerini budadı. Bu durum Doğan Grubu'nun tepesindeki bulutların giderek karardığını ima ediyordu. Nitekim bugün Meclis'in gündemindeki vergi affı ve neredeyse tüm gazete ve televizyon kanallarının satışa çıkarılması, Doğan Grubu'nun diz çöktüğünü gösteriyor.

Doğan Grubu, bilerek ve isteyerek bir oyunun parçası oldu, bütün gücüyle o oyunu oynadı ve kaybetti... Bu noktadan çıkış, oyunun merkezindeki Hürriyet'te kamuoyunu ikna eden bir 'değişimi' gerektiriyordu. Nitekim yayın yönetmeni değişti, AKP karşıtlığının militanlığını yapan iki yazarı gönderildi ve sonunda da başyazardan kurtulundu. CHP'lileşen Hürriyet, aynen CHP'nin Önder Sav ve ekibini arkada bırakmasına paralel bir biçimde, devletçi safralarını atmaya çalışıyor.

Soru, bu değişimin yönü ve içeriğinin ne olacağıdır. Yanıt ise iyi niyetli bir temenni cümlesinden fazlasını hak ediyor. Yeniden topluma, Kılıçdaroğlu deneyine ve referanduma dönmemizi gerektiriyor. Çünkü ortada bir 'proje' var ve bu proje örneğin 'yeni Radikal'i de daha iyi anlamamızı sağlıyor.

Yazarlar - ETYEN MAHÇUPYAN - Çağdaş medyanın tıkandığı noktada... - ZAMAN GAZETESİ [İnternetin İlk Türk Gazetesi]

Hürriyet - Ertuğrul ÖZKÖK-Değiştirilmiş, gönderilmiş, kurtulunmuş

 

Yazar “liberal” bir arkadaş. Üstelik bir de “demokrat”. Türk medyasını, “kendi demokrasi zihniyetine” göre dizayn etmeye karar vermiş.
Tabiatıyla Hürriyet'e takmış.
“Sembol gazete” o ya;
Onu mutlaka kafasına göre “hizaya getirecek”.
İşe, evlere şenlik bir “tespitle” başlıyor.
Doğan Grubu'na yapılanlar bir “basın özgürlüğü” meselesi değilmiş.
Demokrasinin “tek seçicisi” olduğu için, “basın özgürlüğü” sadece onun kafasındakileri papağan gibi tekrarlamaktan ibaret.
Sonra zücaciye dükkânına girer gibi, Hürriyet'in iç dizaynına dalıyor.
Hürriyet'in genel yayın yönetmeni “değiştirilmiş”.
İki yazarı “gönderilmiş”.
Oktay Ekşi'den “kurtulunmuş”.
“Demokrat” yazarın kullandığı ifadeler aynen böyle.
Belli ki olup biten onu müthiş keyiflendirmiş.
* * *
Peki ya gerçekler?
-  Genel yayın yönetmeni son 5 yıldır ayrılmak istediğini her fırsatta gazetenin sahibine iletmiş.
Hiç önemli değil.
-  Emin Çölaşan'la yayın ilkeleri nedeniyle anlaşmazlığa düşülmüş.
Boş ver geç.
-  Bekir Coşkun kendi arzusuyla ayrılıp başka bir gazeteye gitmiş.
Canım o küçük bir ayrıntı.
-  Oktay Ekşi, bugüne kadar hiçbir yazarın yapmadığı duruşu sergileyip, kendi istifa etmiş.
Teferruat.
Teferruat, çünkü bunlar, medyayı dizayn etmek için satırı eline almış liberal aydının kafasındaki projeye uymuyor.
Hürriyet ancak onun kafasındaki yayınları yaparsa gazete olacak.
Bu ülkenin yüzde 42'sinin hassasiyetine kulak vermiş, o da teferruat.
Tek seçici o liberal aydın arkadaş.
* * *
Etyen Mahçupyan arkadaş;
Şimdi ben de size birkaç laf edeceğim. Kızmak yok.
-  Bir; Dünyanın hangi demokrasisinde, bir gazetenin yazarı veya yazarları, başka bir gazetenin yayın politikasını hizaya getirme misyonunu içine sindirebilir?
-  İki; Hürriyet dün, Türkiye'nin en çok satan, en çok ilan alan gazetesiydi.
Bugün de öyle.
Hürriyet yönetimi, yayıncılığı, finansal performansı ile bütün dünyanın ilgisini çeken bir gazete.
Bir Hürriyet'in satışına bak, bir de yazdığın gazetenin tezgâhtaki gerçek satışına.
Sizce bu fark acaba nereden geliyor?
Ha; Bir de mensubu bulunduğun ve benim çok saygı, sevgi duyduğum Türkiye'nin Ermeni cemaatine sorunuz.
En çok hangi gazeteyi okuyorlarmış?
Öğrenmek istiyorsanız; Tuba Çandar'ın “Hrant” kitabını referans verebilirim.
Orada Hrant Dink, “Hürriyet” diyor.
* * *
Gelelim, “tasfiye edilmesine” büyük keyifle katıldığınız o yazarların siciline.
-  Bir; Onların hangisi bugün Ergenekon vs. gibi suçlamalarla yargılanıyor?
Tabii sizin şahsi kanaatlerinizden değil; yargının sicilinden söz ediyorum.
-  İki; Bugüne kadar bir hırsızlık, uğursuzluk, üçkâğıt yapmışlıkları var mı?
-  Üç; Onlar neden, yıllardır “Türkiye'nin en çok okunan” yazarları arasında?
Bunların hiçbiri yoksa; suçları ne; “sizin gibi” düşünmemek mi?
Bir de şu var; yazınız çok talihsiz bir güne rastlamış.
Avrupa Birliği İlerleme Raporu, Türkiye'de iktidarın basına karşı “haksız nüfuz kullandığı” gerçeğini kayda geçirdi.
Açık açık gazetecilerin artık “oto sansür” yapmak zorunda kaldıkları ifade edildi.
En iyisi siz; bizi dizayn etme, hizaya getirme işini iktidara bırakın, biraz kendi gazetelerinizle ilgilenin.
Kendinize bir sorun bakalım:
“Biz halkı çok iyi okuyoruz da halk neden bizi okumuyor.”
“Hepimizin yaptığı şu harikulade ‘demokratik, ilerici, reformist' gazetelerin topunun satışı neden, bırakın Hürriyet'i, bir tek Sözcü gazetesi kadar olamıyor?”
* * *
Merak etmeyin, biz sormayız. Kültürümüzde “gönderilenin” arkasından tef çalmak yoktur.
Ama bilin ki; patronlarınız er veya geç size bu soruyu soracak.
Bizim ricamız ise şu; Hürriyet'i yıllardır okuyan insanlara biraz saygı gösterin...
Bu ülkede herkes sizin gibi düşünmek zorunda değil.
Yüzde 42 okuduğu gazetelerden memnun.
Bir gün yüzde 58 de memnun olup, gazetelerinizi okumaya başlarsa hiç mesele kalmaz.

Hürriyet - Ertuğrul ÖZKÖK-Değiştirilmiş, gönderilmiş, kurtulunmuş

http://yazarlardanyorumlar.blogspot.com/2010/11/markar-esayan-ozkokun-cehennemini.html

http://yazarlardanyorumlar.blogspot.com/2010/11/etyen-mahcupyan-merkezin-eskimis.html

http://yazarlardanyorumlar.blogspot.com/2010/11/ertugrul-ozkok-kim-etyen-mahcupyan-kim.html

http://yazarlardanyorumlar.blogspot.com/2010/11/yazarlar-etyen-mahcupyan-cagdas-medyann.html

Markar Esayan - "Ertuğrul Özkök’ün cehennemini anlamak"

 

Aslında konu hakkında söylenebilecekleri mükemmel ve eksiksiz biçimde Ali Bayramoğlu yazdı. “Ertuğrul Özkök kim, Etyen Mahçupyan kim” tarihî bir yazıydı. Özkök’ü bir kez daha tarihe doğru bir şekilde kaydeden bir yazıydı.

Konu Ertuğrul Özkök’ün, Etyen Mahçupyan’a sataşması tahmin edeceğiniz üzere. Özkök, 11 kasımda “Değiştirilmiş, gönderilmiş, kurtulunmuş” başlıklı bir yazı yazıyor. Mahçupyan’ın CHP ve medya üzerinden değişimi analiz ettiği makalelerine “cevap veriyor”. CHP ve Hürriyet, Baykal ve Özkök analojisi üzerinden olan biteni bu kadar net ve duru bir biçimde tarif etmesine çok bozulmuş Mahçupyan’ın, belli.

Bozulmakla kalmamış, çok da öfkelenmiş. Eh nasıl öfkelenmesin, lütfen anlamaya çalışalım Özkök’ü; zira o bu anlama işini çok iyi becerir. Hrant’ın katledilmesinden hemen sonra, daha kanı kurumadan bize Ogünleri ve Hayallerin öfkesine empati yapmamızı tavsiye eden, bu işin örgütlü olmadığını yazan odur.

O zaman, Özkök’ü anlamak da bizim boynumuzun borcudur.

Özkök öfkeli çünkü Mefistofeles’le yaptığı anlaşmanın vadesi doldu. Mefistofeles’in emrine verdiği özel yeteneklerinin, okuyucusuna sunduğu gösterişli, büyüleyici, kıpkırmızı ama bir o kadar da aldatıcı elmaların da kifayet etmediği yeni bir durum var ortada:

Zeitgeist! Yani zamanın ruhu.

Buharlaşıyor Özkök. Katı kalmaya çalıştıkça, daha çok ısınıyor, ve daha hızlı buharlaşıyor.

Doktor Faust’un son düşkün ve melankolik dönemini yaşıyor o. Ama onun durumu Goethe’den ziyade, Marlowe’un Faust’unu andırır. Marlowe’un Faust’u Mefistofeles’le girdiği anlaşmayı kaybeder ve ruhu lanetlenir. Hâlbuki Goethe’de, tuzağa düşmesine rağmen evrensel bir tragedyanın, insan ruhundaki soylu ikilemin, zorlu iç mücadelesinin cesur kahramanıdır Faust.

Sevgili Özkök, ben de senin bu raddeden sonra istesen de iyi bir final yapabileceğini düşünmüyorum. Güç, iktidar ve şöhretin büyüsü seni merkezinden o kadar uzaklara savurmuş ki, tekrar bütünlüklü bir mevcudiyete sahip olman, başladığın o masum yere dönmen çok zor.

Ruhunu yeninden bulman imkânsız.

Ama üzülme, pek çoğu çok daha mütevazı anlaşmalarla heba olup gidiyorlar, yazık onlara! İyi tüccar değiller. Sen işini daha sıkı tuttun, karşılığını da son kuruşuna kadar verdin. Ali Bayramoğlu bu durumu yazısında güzelce özetlemiş zaten.

Mahçupyan’ı, sanki burası eski Türkiye’ymiş gibi, sen de o parlak dönemlerindeymişsin gibi linç etmeye kalkmışsın. Yazısına cevap veremediğin için de ona “Ermeni muamelesi” yapmışsın. Hani onu en hassas yerinden, Hrant üzerinden vuracaksın, can acıtacaksın güya. Okuyucuya da, onun Ermeni olduğunu bir kez daha hatırlatacaksın tabii, öyle ki, yazını, senin gazetenin bilinçaltına ekmekte mahir olduğu bir sürü önyargılar eşliğinde okusun, tesiri olsun.

Ermeni cemaati en çok senin gazeteni okurmuş, Hrant da, Tûba Çandar’ın kitabına da aldığı üzere “Hürriyet” demiş. Sanki tartışmanın bununla bir ilgisi var.

Ama senin sıkıştığın o köşede bir anlamı var. Senin için bir yazının veya bir gazetenin muteber olması, içerik, düşünce, dürüstlük cesaretle ölçülmüyor, ne kadar satın alındığı ve ülkeyi, siyaseti ne kadar iklimlendirebildiği ile ölçülüyor.

Hürriyet’in beş yüz bin, Sözcü gibi bir gazetenin iki yüz bin satmasının ardında, her şeyin ters yüz edildiği koskoca bir yanlışlıklar ve suç tarihi, darbeler, toplumun tüm kimyasını bozmuş bir toplum mühendisliği var. Bunu mu marifet sayıyorsun?

Bak, elli bin tirajla Türkiye’yi değiştiren cesur ve dürüst bir gazetenin yazı işlerindeyim. Beni keşfeden de, hocam da Hrant Dink’tir. Mahçupyan da kısa bir süre öncesine kadar ezber bozan, gerçekten iyi yazılarıyla bizim gazetemizde ter döktü. Şimdi yine senin dil uzattığın ama o oranda itibarlı senin gazetenden çok daha fazla satan Zaman’da aynı katkısını sürdürüyor.

Bizim tek ölçümüz, vicdanımız ve cesaretimizdir. Yazıişleri masasında konuşmanın doğal olarak yasak hale geldiği tek şey vardır. “Bu haberi yaparsak tiraj kaybederizdir” o. Kimse bize sipariş haber veremez, okuyucularımıza ters gelir diye bir haberi asla kullanmazlık etmeyiz. Bunlar olmazsa, hiçbirimiz o masada bir saniye durmayız. Senin hiç anlayamayacağın türden bir patrona sahibiz. Bizim patronumuz, gazete kurulduğundan beri, bir kez dahi gazete katında gözükmemiştir.

Böyle bir dürüstlüğü, böyle bir inancı, böyle bir cesareti, böyle bir masumiyeti anlayabilir misin sevgili Özkök?

O yüzden, bel altı vuruyorsun. Ben senin kelimelerinin gün be gün tükendiğini gözlemliyorum. Senin kurmaya alıştığın türden kelimeleri akıl ve yüreklerine alacak insanlar her gün azalıyor bu ülkede. Ve sen her geçen gün daha az muteber, daha az çelici olmanın getirdiği bir sözsüzlüğe mahkûm oluyorsun. O kadar yapaylaşmışsın ki, ülke o yapaylıktan çıktıkça, “gerçek” sende toksik etki yapıyor. Gerçek seni yok ediyor. Üzerine gerçek döküldükçe dumanlar çıkararak eriyorsun.

O yapaylığın yerine ne koyacağını bilemiyorsun. O şey, bir zamanlar vazgeçtiğin şeydi, hâlâ kabullenemiyorsun!

Bize kendi cehennemini tarif ediyorsun. Söz, seni hep izleyecek ve senden ibret alacağız.

Markar Esayan - "Ertuğrul Özkök’ün cehennemini anlamak" başlıklı yazısı - Taraf Gazetesi

14 Kasım 2010 Pazar

ETYEN MAHÇUPYAN - Merkezin eskimiş safraları

 

Uzun süre hükmedenlerin yenilgiyi içselleştirmeleri zordur. Yenilginin kalıcı olacağını kavradıklarında ise, hayatın doğal akışı ve bunun ürettiği sıradan tespitler bile, onlar için birer tehdide dönüşür...

Türkiye'deki siyasi ve ideolojik merkezin kısmi çöküşünü konu ettiğim son birkaç yazı da, Hürriyet Gazetesi'nin eski yayın yönetmenini rahatsız etmiş. Yazısında üç 'tespit' var: Hürriyet'ten ayrılanların bu dönemde çakışması bir tesadüftür; Hürriyet çok başarılı bir gazetedir ve Ermeniler bile bu gazeteyi tercih etmektedirler; Zaman'ın ise gerçek bir satışı ve toplumsal temsil niteliği yoktur...

İnsanın bu önermeler karşısında doğal duygusu herhalde mizahi bir yazı kaleme almak olurdu. Ama mizah farklılığı magazinleştirir ve kişileri sosyalliğin ardına gizler. Oysa karşımızdaki kişi Hürriyet'in eski yayın yönetmeni ve bu ülkede devlet tahakkümünün yarattığı gayri meşru 'merkez'in sorumlularından biri. Hrant'ın öldürülmesinden birkaç gün sonra yine bu gazetenin sayfalarında bir 'süs bitkisi' benzetmesi yapmıştım. Hani büyük otellere girdiğinizde etrafta bir sürü yeşillik, parlak renkli bitkiler görür ama yaklaşıp ellediğinizde plastik olduğunu anlarsınız. Ertuğrul Özkök budur... Darbeleri, vesayet rejimini savunmuş, birçok zulmün ve cinayetin dolaylı tetikçiliğine soyunmuş, okuyucuyu katilleri bile 'hoşgörmeye' davet etmiş biri... Kendisini adım adım plastikleştirmiş, bir ürün haline getirmiş, bu uğurda insaniyetini kaybetmiş biri... Tam da bu nedenle şimdi 'eskiyip' merkezin safralarından biri haline gelince, yeniden insanların arasına katılmaya çalışıyor ve fırsattan istifade hiç utanmadan Hrant'ın adını anabiliyor...

Gelelim Özkök'ün tespitlerine... Zaman'ı ima ettiği cümleler yeterince patetik. Cemaati her yerde arayıp bulan, fırsat buldukça akil adam pozunda şeytanlaştıran birinin, şimdi bu gazetenin temsil eksikliğini öne sürmesi hoş olmuş... Ermeniler meselesi ise gerçekte acıklı. Agos'un genel yayın yönetmeni Rober Koptaş bu hafta kendi sütununda Ermeni cemaatini şöyle resmediyordu: "Hepimiz ortak bir yalanlar havuzunun içinde yüzüyoruz... Ermeni toplumu, dehşet verici bir kapalılığın esiri durumunda... Bizi bu noktaya getiren sistemin gerçek bir eleştirisini yapmamız ve kendimize yeni bir yön çizmemiz gerekiyor... Böyle yaşamaya devam da edebiliriz... Gülünç olmaya razıysak, aynen devam." Koptaş'ın Ermeniler için söyledikleri, Kemalistler ve önümüzdeki dönemi kurgulamaya çalışan 'çağdaş' laikler için de geçerli. Tevekeli değil, hepsi de Hürriyet okuyucusu olan bu kesimler, hiç de şaşırtıcı olmayan bir biçimde yozlaşmakta, oportünizmle otoriterliği birleştiren arayışları beslemekte.

Hürriyet'in eski yayın yönetmeninin asıl kabul edemediği ise gerçekte sadece eski değil, 'eskimiş' olduğu. Beni Hürriyet'i 'hizaya sokmakla' itham etmesi de bu eskimişliği sindirememiş olmasından kaynaklanıyor. Çünkü benim yaptığım, zaten hizaya getirilmiş olana işaret etmekten ibaret. Nitekim Ertuğrul Özkök, Deniz Baykal'ın medyadaki karşılığıdır... Konumunu konsolide etmeyi başarı olarak gösterirken, hayatı elinden kaçıran avami ideolog tipolojisinin temsilcilerinden biri. Baykal'ı göndermek için skandal kasetlere ihtiyaç vardı ama Özkök için buna gerek duyulmadı. Belki de skandal bir performansı kişilik haline getirdiği için...

Gelelim işin püf noktasına: Acaba Özkök bu yazıyı niçin yazdı? Mademki Zaman böylesine etkisiz, benim sıradan bir yazımın koca Hürriyet'i rahatsız etmesi mümkün mü? Bunun bir tek açıklaması var: Yazdıklarım muhtemelen doğru ve Zaman etkili bir gazete. Yani şu anda siyaset ve medyayı paralel olarak kısmen dönüştürüp yeni bir seçmen ve okuyucu kitlesi ile buluşturmak isteyen bir proje uygulanmak isteniyor. Ancak bir adım daha gidelim: Acaba Özkök benim adımı açıkça yazma gereğini niye duydu? Anlaşılan Özkök benim Zaman'daki yazımın Hürriyet okuyucusu tarafından da okunmasını istedi... Çünkü o bu projenin kendisini ıskartaya çıkartabileceğini de öngörüyor ve aynen Baykal gibi geri dönmek için can atıyor...

Merkezi üreten tahakküm sistemi, omurgasızlığı şiar edinmiş bir safra üzerinde yükselmişti. Bugün eskimişlik onları rahatsız ediyor ama safra olmayı kimlikleştirmekten hâlâ şikayetçi değiller...

Yazarlar - ETYEN MAHÇUPYAN - Merkezin eskimiş safraları - ZAMAN GAZETESİ [İnternetin İlk Türk Gazetesi]

13 Kasım 2010 Cumartesi

Ertuğrul Özkök kim, Etyen Mahçupyan kim? - Ali Bayramoğlu

Ne dediysen tersi oldu, ne tahmin ettiysen tersi çıktı, neye destek verdiysen o kaybetti.

Destek verdiğin bir nebze "demokratik" olsa, karşı çıktığın bir dirhem "anti demokratik" olanı temsil etse neyse...

Durum her zaman tam tersiydi...

28 Şubat'ta askeri müdahalenin gönüllü manivelası oldun. Korku ve tehdit politikalarının, cuntacıların operatörlüğünü yaptın. Andıçlarla insanların dışlanmasına, kimilerinin kurşunlanmasına yol açtın. EMASYA'lara, onbinlerce insanın fişlenmesine göz yumdun, meşruluk kazandırdın.

O arada iş takipçiliğine soyundun. Hükümetler kurmaya kalktın.

Susurluk katillerine kahramanlık menkıbeleri yazdın.

İnsanların linç edilmesine yol açan manşetler attın. Yetmedi katillere empati yaptın.

Entelektüel düşmanlığında görülmemiş noktalara ulaştın. Orhan Pamuk'u günlerce hedef gösterdin.

Kaosa kalkan eller manşetleriyle, darbe hukuku kokan Anayasa ihlallerini okşadın. Muhtıraya destek verdin...

Satırlara sığmazsın...

Ama sıkılmadan hâlâ konuşuyorsun, konuşabiliyorsun...

Kim olduğunu, ne yaptığını dağ taş biliyor.

Neşe Düzel'e konuşan "balıkçı" bak neler diyor:

"1993-1996 arasındaki dönemde bu ülkenin medyası kirliliğe gözlerini kapattı, görmezlikten geldi... Devlet onlara, onlar da devlete gözlerini yumdu... İnanılmaz paralar, hak edilmemiş saygınlıklar oluştu... 17 bin insanın öldürülmesine göz yumuldu..."

Sembolik olarak ve prototip olarak tarif ettiği sensin...

Ama bedeller var.

Demokratikleşme süreci yükselirken, sen "düştün"...

O gün bugün geçmişini yeniden yazmak ve kendini aklamak için yapmadığını bırakmıyorsun, "babamın malı değil" dediğin köşende sadece kendinden bahsediyor, kendi imajını parlatmaya çalışıyorsun.

Ertuğrul Özkök'ten söz ediyorum...

Artık şaşırmış durumda...

Değil mi ki, son yazılarından birinde Etyen Mahçupyan'ı diline dolamış, onu Ermeni cemaatine şikâyet edip, üstelik Hrant'tan güç almaya çalışarak kendisini temizlemeye girişiyor...

Ne demeli?

Hayır, Özkök, hiç bir zaman aklanamayacaksın...

Senin aklanma gayretine karşı durmak bana "ahlaki bir vasiyet"tir...

Hrant'ı ölüme götüren "cümle"nin cımbızlanarak ilk kez yayınlandığı "gammaz" yazı Hürriyet 'te çıkmadı mı?

O Hürriyet'in yayın yönetmeni sen değil miydin?

Hrant o cümleden ötürü yargılanırken adliye koridorlarında Kerinçsizler, Veli Küçükler ve benzerlerinin tükürük ve küfür yağmurunu "sivil protesto" diye veren gazete senin Hürriyet'in değil miydi?

Hrant'ı ensesinden vuran katili anlamamızı vaaz eden, cinayeti sıradanlaştıran yazıları sen yazmadın mı?

Şu satırlar sana ait değil mi:

"Bu işi çözmek istiyorsak, hepimiz empati duygularımızı geliştirmeliyiz. Mahalledeki o çocuğu da anlamaya çalışmalıyız. İkinci Cumhuriyetçi fikirlere sahip birisi, kendisi için 'Vatan haini' ifadesinin kullanılmasından rahatsız oluyorsa, başkalarının da başka ifadelerden rahatsız olabileceğini düşünmelidir" (23 Ocak 2007)

31 Ocak 2007 tarihli yazını hatırlıyor musun?

Hrant'ın ölümünün üzerinden daha 10 gün geçmeden bu kez Etyen Mahçupyan'ı yine diline dolamıştın. İğrenç tabir ettiğin, acıyla kaleme alınmış yazısından "bu Türkler adam olmaz" cümlesini cımbızla çekmiş, onu yeni Türk düşmanı olarak ilan etme işine girişmiştin.

Agos'a verdiği mülakatta "Dink'in ölümünde Hürriyet'in etkisi olmuştur" diyen Ersin Kalkan'ın Hürriyet'ten atılması işini nasıl takip ettiğin unutuldu mu sanıyorsun...

Ertuğrul Özkök'ün serencamı böyledir...

Peki, saldırdığı Etyen Mahçupyan kim?

1990'ların başı, Özkökgillerin, merkez medyanın, merkez entelektüellerin, merkez işadamlarının askerle iş tutuğu yıllar...

Kürt sorununun en can yakıcı, en ölümcül evresi yaşanıyor, 28 Şubat ortamı solunuyor, askeri vesayet rejimi tabana yayılıyor, Susurluk skandalı ortalığı altüst ediyor, sert fikri ve siyasi tartışmalar içinde "demokrat" tabir edilebilecek bir kategori, sonraları liberal diye geçiştirilecek "beyaz kökenli ama çok da beyaz olmayan bir aydın tipi" doğuyordu.

Toplumsal aktör ve hareketleri içinden anlamaya çalışan, demokratlığı çok-kültürlülük ya da kimlikler çokluluğu, çoğulculuğu içinde tanımlayan, kültürel olanı merkeze alan, topluma değmek ve toplumu anlamayı şiar edinen bir anlayıştı söz konusu olan.

İşte bu dalganın birkaç kurucusu ve taşıyıcısından biri Etyen Mahçupyan'dı...

O dalga bugün yaşanan değişimde, değişimin siyasi ve zihni kıvrımlarında önemli yer tutar.

Evet, Etyen kim? Ertuğrul kim?

Ertuğrul'un yönettiği gazete, yani "en çok" satan gazete, ülkenin otoriterleşme öyküsünde, ülkeyi çıkmaza sürükleme işinde belirleyici bir rol oynarken, Etyen gibilerin, az satan gazetelerde, aldığı ağır riskle çıkardığı ses yeri göğü kaplıyordu.

O ses bugünü doğurdu...

O sesin sahipleri bugün Türkiye'de değişimi, şeffaflığı demokratikleşmeyi temsil ediyorlar.

Direnci, köhneyi, statükoyu temsil edenler ise Özkökgiller...

Evet, Etyen kim, Ertuğrul kim...

Ertuğrul Özkök kim, Etyen Mahçupyan kim? - Ali Bayramoğlu