21 Şubat 2014 Cuma

Camia'nın 'Cemaat'ten kopuşu

Aslında 28 Şubat en büyük kırılmaydı.
İnsanlar örtülerinden, gümüş yüzüklerinden dolayı bölük bölük fişlenirken, işlerini kaybederken, okul kapılarından döndürülürken, haksız hapis cezalarıyla süründürülürken, İmam Hatip liseleri kapanmanın eşiğine getirilirken, dindarın vakıflarına tek tek el koyulurken, başörtülü kadınlar linç edilirken, 'Gerekirse silah kullanırız' tehdidi manşetlere taşınırken...
Gülen darbe esnasındaki demecinden çıkan 'Beceremediniz, artık bırakın' manşetiyle katkı sunmuş;
Darbe ertesindeki bir açıklamasında 'Asker demokratik yollarla sorunların çözümünü istedi' demiş,
Dindarların varoluşunu hedefleyen 28 Şubat kararlarını dayatan MGK'nın masum olduğunu söylemişti.
Ancak Ak Parti iktidarıyla, dindarlar da yavaş yavaş başka bir güne uyanmaya başlamıştı. Aradan sadece birkaç yıl geçmiş olsa da, köprünün altından sular çok hızlı akmıştı. Geçmişe bir sünger çekilip, ittifak etmek daha uygun görülmüştü.
Gerçekten de samimi bir ittifaktı bu. Ne kurban bağışından, ne dershaneler ve öğrenci burslarından, ne gazete ve dergi aboneliklerinden feragat edilmişti. Gülen cemaatinin gücü, dindarların da gücüydü; onların iftiharı ümmetin de iftiharıydı, 'bizim' iftiharımızdı.
Bugün geldiğimiz noktada, o kutlu 'biz' duygusunun tarûmar olduğunu büyük bir ızdırap içinde görüyorum.
Bu seferki ilk kırılma Mavi Marmara saldırısına verilen tepkiydi. Gülen camiası, uluslarası camia kadar bile olamamıştı. BM'den AB'ye nice kuruluşun Mavi Marmara aktivistlerini haklı bulduğu bir vasatta, İsrail saldırısını haklılaştırmanın bir yolu bulundu. Buna göre sivilleri taşıyan bir yardım gemisi, 'uluslararası sularda' saldırıya uğrasa bile 'otorite' olarak İsrail'i tanımalıydı.
Yalnız kalpler kırılmış olsa bile, yine de yüksek sesle itiraz edilmedi. 28 Şubat sürecinde olduğu gibi maslahat, hüsnü zan, vb. kelimeler sükûnet kaynağı oldu.
Ardından 7 Şubat krizinde, İsrail'in hedefinde olduğu bilinen MİT Müsteşarı hedef alındı. Tüm camia medyası, alışıldığı üzere emniyet-savcı işbirliğinin bir uzantısıymış gibi Fidan ve diğer MİT mensuplarını 'vatan hainliği'yle özdeşleştirmeye varan yayınlar yaptılar. Kafalar karışmıştı ama Camia tabanı dahil tam ne olduğu pek anlaşılamadı.
Gezi'de de benzer bir durum ortaya çıktı. Gezi'ye mesafeli yaklaşan veya karşı çıkan Camia tabanı ile Camia medyası arasındaki bariz farklılık büyük bir ayrışma olmasını önledi.
Derken dershane meselesi geldi çattı. Firavun, Karun, Yezid benzetmeleri havada uçuşurken, etrafa üslup dersi vermeye devam edildi.
Kopuşun ilk somut işareti, 'Millî İrade Platformu' adı altında basın açıklaması yapan yüze yakın cemaat ve STK idi. Camia medyasına mensup kimileri, onları da 'yandaş' diye aşağılamaktan, hatta bazıları hakkında 'satılmış' iması yapmaktan imtina etmedi.
17 Aralık süreciyse, kopuşa sarih bir temel teşkil edecekti. Özellikle 25 Aralık operasyonunda, Camia'nın cansiparane savunduğu savcının hedefindeki işadamları ve vakıflar, Camia dışındaki İslâmî kesimlerin belkemiğini oluşturuyordu.
Üstelik, 25 Aralık'tan önce Gülen'in Cumhurbaşkanı Gül'e gönderdiği mektupta, ünlem işaretinin kullanıldığı tek cümlede, 'sıra onlara da gelir' imasıyla, 'Süleyman Efendi'nin talebelerinin, İlim Yayma Cemiyeti'nin, Menzil mensuplarının ve diğer meşreplerin/mesleklerin de aynı muameleye maruz kalmayacağı nasıl söylenebilir?!' şeklinde sıralanan cemaatlerin önemli kısmının bu operasyonda hedef alınması da gözden kaçmadı.
Ayrıca bedduaya beddua dememek için çeşit çeşit isimler bulundu,
Başörtülü yazarların örtülerini dillerine dolayarak hakaret edenler Sözcü zihniyetini aştı,
Koç ve Doğan gibi sermaye gruplarıyla yakın, hatta 'koruma kollama'yı ima eden ilişkiler ortaya saçıldı,
'Amerika'yla aramızı bozmayalım' diye Amerika'nın MİT'İ sayılabilecek NSA hakkındaki haberler Gülen'in emriyle sansürlenirken, MİT'i ve Başbakan Erdoğan'ı dünyaya El Kaide bağlantılı olarak ilan etme çabaları gün yüzüne çıktı.
'Bu hanıma haddini bildiriniz' derkenki sesi hâlâ kulaklarımızda yankılanan Ecevit'e şefaatçi olup,
28 Şubat sürecinde Demirel'i 'Sözün sultanı' diye takdim ederek uzlaşma ödülü verenlerin,
'Uzun adam'a topluca ettiği bedduaları deşifre oldu.
Gülen ve Camia'nın, Kur'an eğitiminin önündeki engelleri yıkan, başörtüsü yasaklarını büyük ölçüde kaldıran bir iktidarı dış dünyaya reform yapmayan, otoriter bir yapı olarak lanse etmesi, sürdürülenin bir 'iman davası' olmadığına geniş kitleleri ikna etti.
Medya ve sermaye bağlamında eski rejim güçleriyle, bürokrasiyi de arkalayarak ittifak eden Camia'nın 'yeni Türkiye' tahayyülünden korkulur oldu.
Hz. Peygamber (s.a.v.)'e 'konuk oyuncu' muamelesi yapılmasına halkın gösterdiği haklı tepkiyi bile 'Reytingleri mi kıskandınız?' şeklinde karşılayacak kadar her şeyin bir güç-iktidar eksenli okunduğuna,
Sadece başörtüsünü değil, başörtülü bir hanıma saldırıyı da füruattan görerek yayın yapıldığına,
'Sözde taciz mağduru, Kabataş yalanı' diye diye, 'işeme fantezisi' başlıkları atan Doğan medyayla el ele o kadıncağızın onurunu tekrar tekrar ayaklar altına alındığına şahit olundu.
Velhasıl Camia, kelimenin her anlamıyla 'Cemaat'ten koptu.
Başımız sağolsun.

Camia'nın 'Cemaat'ten kopuşu

Unfollow

Kendisini dünyanın, ülkenin, toplumun, caddenin, sokağın merkezinde gören sabit fikirli, küfürbaz, saygısız tayfaya daha fazla geciktirmeden birkaç çift kelam etmenin vakti geldi.
Bitmek tükenmek bilmeyen bir bencillik, arkası gelmeyen bir kibir ve başkasının hukukunu yok sayan bir umursamazlık...
Başkasının aklına da fikrine de saygısız ama kendi zekasına hayran bir şımarıklık.
Hem de ne zeka! İnternet yasasını onayladı diye Cumhurbaşkanı’nı twitter’da unfollow etmişler, yani takip etmekten vazgeçmişler. Vazgeçerek dünyaya güçlü bir mesaj vermek niyetindeymişler. Belli ki bu onaylanan yasanın ne getirdiğini bilmedikleri gibi bu kıt akıllı eylemin ne manaya geldiğini de bilmiyorlar.
Evet birkaç kelamın vakti geldi. Geldi de geçiyor.
Kimsiniz siz, bize bir anlatın...
Başbakana da saygınız yok, Cumhurbaşkanı’na da...
Seçilmişe de hürmetiniz yok atanmışa da...
Başkasının partisinden de nefret edersiniz, partiniz vardır onu da beğenmezsiniz.
Aklınıza eser sandık dersiniz, sandık açılır ona da güvenmezsiniz...
Başörtüsünü de sevmezsiniz, camiyi de görmezsiniz...
Avaz avaz vatan dersiniz, yaşadığınız toprağı vatan diye bilmezsiniz...
İşinize gelince bayrağı alır ortalığa çıkarsınız, işinize gelince o bayrağı taşıyana küfredersiniz...
Canınız ister hukuk diye bağırırsınız, canınız sıkılır hukuk tanımazsınız...
İnsan sevgisini kimseye bırakmazsınız ama öfkenize tapınırsınız...
Kendiniz çalar kendiniz oynarsınız, kendi sesinize hayransınız...
Kah Ergenekoncu, kah milliyetçi, kah sosyalist, kah cemaatçi olursunuz...
Akşam Kürde küfredersiniz, sabah sizin için silah sıksın diye gözüne bakarsınız...
Yaşarken Hrant’ın kuyusunu kazarsınız, cenazesinde herkesten çok ağlarsınız...
Varoşun sokaklarından tiksinirsiniz ama varoş gençlerinin yasını pazarlarsınız...
Kendi bencil dünyanızdan başka gezegen tanımazsınız, kendi aklınızdan başkasına saygı duymazsınız...
Sanal alem ayağınıza basınca avaz avaz bağırırsınız ama başkasının ayıbını izlemek için pusuya yatarsınız...
Ruhunuzda bulamadığınız huzuru başkalarına yar etmemeye yeminlisiniz...
Ama buraya kadar...
Hem egonuzun hem de insanların yakasından düşün artık. Sadece cumhurbaşkanını değil mümkünse kendinizden başka kimseyi takip etmeyin.
Birini takip etseniz ne olur, etmeseniz ne olur... Toplum sizi takip etmekten çoktan vazgeçti, bilesiniz.


14 Şubat 2014 Cuma

‘Uzun Adam’ hey!

Bunlar da benim bildiklerimdir senin hakkında:
Biz seni, Besmele’nden biliriz Uzun Adam!
Henüz gün doğmadan evvel uyanışlarında, avuçlarına dolan soğuk sudan tanırız seni. Kıblemiz birdir seninle, alnımızın değdiği secdelerden tanırız.
Biz seni, içimizden birisi olduğun için sevdik Uzun Adam... Yeditepeli Şehrin, arka sokaklarındaki çocukların arasından yürüdüğün için sevdik... Biz seni gariplerin sesi olduğun için sevdik Uzun Adam! Sesimizi sırtlayıp taşıdığın için, onurla süreceğimiz hayatın büyük bir gaye ama asla ham hayal olmadığını bize söylediğin için sevdik seni. Sevdik, bildik ve inandık. Yürüdüğümüz zorlu ve meşakkatli yolda, bizi bırakmadın, bizden vazgeçmedin. Biz senin vazgeçmeyişlerini sevdikUzun Adam!  
Biz senin sadece gündüzlerini değil, gecelerini de biliriz. Herkes kapısını örtüp, lambalarını söndürdükten sonra gizlice sokaklara çıkışını... Kaldırım köşelerine, köprü altlarına sığınmış yetimleri toparlayışlarını... Çaresiz yataklarında inleyen ihtiyarları, yetim torunlarını nasıl avutacağını şaşırmış neneleri, yatalak babasına ilaç bulmak için yola çıkmış kızları, soğuktan titreyen çocuklarının ağır yüküyle çökmüş babaları... Karanlığın içinden arayıp bulmalarını, çekip çevirmelerini, sahip çıkışlarını sevdik Uzun Adam!... Ayakkabılarını çıkarıp da boyunu kısarak girdiğin o alçak tavanlı fukara evlerinden biliriz seni, annelerin ettiği iyilik dualarından tanırız...
Biz seni kimsesizlerin kimsesi olarak tanıdık, bildik ve sevdik Uzun Adam!
Sana dokunabildikleri için sevdi ihtiyar kadınlar seni, isminle çağırdılar kendi evlatlarını çağırır gibi babalar seni... Üsküp’te, Gostivar’da; “Tayyıbcâzımızı bekleriz be ya...” diyen dedeler, belki bir asra yakındır duvarlarına yaslandıkları yıkık, yorgun, mahzun camilerde yollarını gözlediler...Priştine’nin gelinlik kızları, doğacak çocuklarına senin ismini vermeyi, nikahlarına şart koştular. Bosna’da okumaya çıkan çocukların defterlerine yazdığı isim, senin ismindir... Çünkü sen... Umudusun tüm gurbetlerin. Somali’de, Kenya’da, Sudan’da açlığın ve susuzluğun cehenneminden titrek elleriyle son kez insanlığa uzanan nefeslerin umudusun...Arakan’da dünyanın en hazin uğultusuyla ağlaştığı halde kimsenin işitmediği sesleri dünyaya taşıyan itirazlı sessin sen!
Bir dakika!” dedin ve Sodom’la Gomore’nin titrediği günü hatırladı zaman!
“Bir Filistin vardı ve bir Filistin hep olacak” diye isyan eden de sendin Dünya muktedirlerine. Üzerine bomba yağan Gazzeli kadınların çocuklarına verdiği isimsin sen. Oğlun Bilal ile birlikte, bombaların altındaydık o gün, yarın Mahşerde de; “oradaydım ve gördüm” diyeceğim Allah’a...  
Senin o baş eğmez ve zaptedilemez sağ işaret parmağının ucundadır masumların “”ları...Lailahe illallah diyenlerin parmak uçlarıyla tanırız seni biz Uzun Adam! Sen zulme itiraz, sen haksızlığa isyansın. Umudusun Hilal’in ve Hilal’lerin...
Sen vazgeçmeyensin Uzun Adam!
Toplayan, birleştiren, bitiştiren ve asla kapı dışında bırakmayan... Davet eden, buyur eden, kollayan, destek olan, yer açan, halden anlayansın Uzun Adam... Omuzladığın Kubbenin altında hepimize, her birimize de yer var, bilirsin, tanırsın bizi... Belki yorgunuz, belki küskün ve kırık, belki eksik, belki hatalıyız, ama biz buyuz işte! Şimdi sen, terketmezsin bizi sanırım, bırakmazsın, dışlamazsın sanırım. Çünkü sende gayret var, sende sevgi, sende devlet, sende gaye var Uzun Adam... Sende Yusuf Peygamberin, kendisini kuyuya atan öz kardeşlerini affedişinden bir pay var... Sende Yunus Peygamberin geride bıraktığı milleti için titreyerek telaş duyan kalbinden bir damar var, bırakamazsın, vazgeçemezsin Sen! Sen’de Hz.Meryem’in saçlarından bir tüy var, haklı ve masum olduğun hallerde bile tutmak zorunda olduğun bir susma orucu var... Sende “Müminler ancak kardeştir” ayetini okuyan Hz.Peygamberin vasiyyeti var...
Ve sende rıza var... Ölüm Meleği ile nefes nefese geçen her saniyende; “Allah içiniz ve Allah’a dönücülerden” dersin. Rahmeti gazabını aşmış Rahman’dan tecellilerle, tut ve birleştir bizi! Tut ne olur ve birleştir kalplerimizi!