31 Mayıs 2011 Salı

Sıfır reel faize karşı olanlar AK Parti'ye cephe oluşturuyor

Başbakan Erdoğan reel faizi sıfırlayacağız dedikçe, bazıları iyice telaşa kapılıyor ve korkuyorlar. Çünkü sıfır reel faizin ne demek olduğunun farkındalar. Sıfır reel faizin yeni bir büyüme modelinin habercisi olduğunu biliyorlar. Bu yeni büyüme modelinde, kısa vadeli reel faizler sıfıra yakın olacağı için, bundan böyle rekabet içinde çalışmayanlar piyasadan tasfiye olacaklar.
İşte bu tasfiyeyi geciktirmek amacıyla İstanbul'un statükocu işadamları, AK Parti'ye karşı tek bir cephe oluşturmaya çalışıyorlar. "AK Parti gitsin de, nasıl giderse gitsin isteği" biri biriyle uyuşmayan pek çok kesimin ortak paydası oluyor. CHP, MHP, BDP ve diğerleri bilerek veya bilmeyerek bu cepheye katılıyorlar.
Amaç, seçimlerden güçsüz bir AK Parti çıkartmak. Siyasi gibi görünen bu amaç aslında ekonomik! Çünkü sıfır reel faize dayalı büyüme modeli artık yüksek faizdüşük kur politikasını bu ülkede sona erdirecek. Bu yüzden de bazıları fena halde telaşlanıyor!
Niye yüksek faiz düşük kur politikası sona erecek derseniz... Ekonomiye ilişkin ilk veriler, artık görünür hale geldi. Merkez Bankası dün açıkladığı Finansal İstikrar Raporu'nda, günlük döviz alımlarının 50 milyon dolardan 40 milyon dolara indirilmesinin asıl nedeninin, döviz satın alınarak piyasaya verilen Türk parası likiditenin azaltılması olduğunu ve bu azalmanın kredi genişlemesine engel olacağını duyurdu. Bu değerlendirme, bize, Avrupa'daki borç krizinden korkarak döviz fiyatlarındaki artıştan endişelenen bir Merkez Bankamız olmadığını gösterdi.Böylece "faiz artışı olmadan cari açık kapanmaz" düşüncesiyle piyasalarda oynaklık yaratarak, hem faizden hem de dövizden para kazanmak isteyenlerin hayallerini yıktı.
Merkez'in bu tavrı, Başbakan Erdoğan'ın dün açıkladığı "Kimsenin eli ve gözü başkasının cebinde olmamalı. Finans sektörü ve reel sektör dayanışmalı. Ancak sıfır reel faizle Türkiye huzuru ve refahı bulacak" düşüncesiyle tutarlı görünüyor.
Gelelim tekrar sıfır reel faizden endişelenerek siyaset mühendisliği yapan statükocu işadamlarına...Dün Taraf'ta CHP'deki yeni söylemler ve politika değişiklikleri üzerine Neşe Düzel'e konuşan Doç. Dr. Ayşen Uysal, Sinan Aygün'ün CHP'den adaylığıyla ilgili şunları söylüyordu. Aygün'ün adaylığı parti içinde ciddi rahatsızlık yarattı. Parti Meclisi'nde tartışma çıktı. Ama Kemal Bey bu tepkileri kendisi bastırdı, oylama yapmayı reddetti. 'Dosyasını inceledim, potansiyel görüyorum' dedi. Sinan Aygün'ün adaylığının, özellikle seçim sürecinde parti giderlerinin karşılanmasıyla ilgili olduğunu düşünüyorum ben" diyordu. Peki niye bir işadamı CHP'nin seçim giderlerini karşılasın? Acaba güçlü bir AK Parti iktidarında onun da reel faizin sıfırlanmasıyla ilgili bir endişesi mi var, ne dersiniz?
AK partinin yeni sıfır reel faiz politikası aslında "güçsüz bir AK Parti" yaratmak için oluşturulan cephenin çimentosu oluyor. Zaten dikkat edin, Başbakan Erdoğan sıfır reel faiz dedikçe, AK Parti karşıtı cepheye yurt dışından gelen destek raporları da çoğaldı. Biz bunları geçmişte de yaşadık. Bazı bankalar yine Türkiye hakkında asılsız raporlar yazmaya başladılar.
Korkuları, seçimden sonra olası sıfır reel faize dayalı bir büyüme modelinin Türkiye'de uygulanmaya başlaması...
Çünkü onlar, kaynak dağılımı düzelen bir Türkiye görmek istemiyorlar. Yalan yanlış ülke derecelendirme raporları düzenleyip, ekonomiye düşük notlar verip, Türkiye'den yüksek faiz almaya alıştılar. Bu haksız kazancın sürmesini istiyorlar. İşte bu yüzden de içten ve dıştan cepheleşiyorlar. Ama işleri biraz zor görünüyor.
Sıfır reel faize karşı olanlar AK Parti'ye cephe oluşturuyor - SÜLEYMAN YAŞAR - Sabah

26 Mayıs 2011 Perşembe

Ulusalcılığın hayat öpücüğü


Siyaset her zaman kendi mecrasını bulur ve boşlukları kullanır. Doğal olarak 'siyaset' diye somut insanların dışında bir güç yoktur.
Ama var olan koşullar, olanaklar ve tıkanıklıklar farklı kesimlerin kendi yollarını açmalarını teşvik eder. Bu bağlamda 'eksik siyaset' de sadece bir idealizasyonun sonucu olarak öne sürülecek bir terimdir. Eğer bir ülkede kuramsal olarak olması gereken siyasi kanatlardan biri eksikse, ya bir baskı sisteminde yaşanmaktadır, ya da söz konusu 'eksik siyaset' topluma anlamlı gelen bir varoluş önermesi sunmamaktadır.
Türkiye'de sol uzunca bir süreden bu yana eksik siyaset kategorisi içinde yer alıyor ama bu, toplumun hissettiği ve yerini doldurmak istediği bir boşluk değil. Oysa solun Cumhuriyet'in kurucu ideolojisinin 'sol' sayılmasından ötürü en azından bir meşruiyet zemini bulunmakta. Ne var ki solla ilişkisi olmayan bir siyasete 'sol' dediğiniz ve buradan kendisine solcu diyen bir zümre üretebildiğiniz andan itibaren, sol siyasetin gelişme kanallarını da tıkarsınız. Türkiye'de Kemalizm topluma dokunmayan, onu dışarıdan biçimlendiren bir otoriter anlayışı, toplumun algısında 'sol' olarak yerleştirmekle kalmadı, laik asabiyeyi de solcu olmanın önkoşulu olarak zihinlere kazıdı. Böylece toplumun geneli solcu olmamayı olumlu bir değer olarak benimsedi. Kendisine solcu diyen laikler ise demokrasiyle ters orantılı bir siyaset arayışının içinde tıkanıp kaldılar. Öyle ki demokrasiye doğru her toplumsal hamle, solcuların direnciyle karşılaşırken, vesayet sistemini pekiştiren gelişmeler utangaç bir onaya mazhar oldu.
Solcular yıllar boyunca kendi darbecilerini ve darbelerini aradılar. Öte yandan da darbelerin kendilerine karşı yapılmış olduğunu söyleyerek iç dünyalarındaki eziklikten kurtulmaya çalıştılar. Giderek solculuk toplumun kenarında, bir tür hayal âleminde yaşamayı ve siyasetin dışındaki bir kurtarılmış ideolojik dünyaya hapsolmayı ifade etmeye başladı. Çıtayı yüksek tutmak, toplumun 'pisliğine' bulaşmamak, ilkelerin adamı olmak, doğru prototip duruş haline geldi. Gerçeklik ise avuçların arasından kaçıp gitti...
Doğrusu toplumun bunu bir eksiklik olarak yaşadığı söylenemez. Yaşamakta olan hakiki insanlara, onların gerçek talepleri doğrultusunda özgürlük, adalet ve refah getirme ihtimali olmayan, hatta tam aksini getireceğinden kuşku duyulmayan bir siyasetin 'eksikliğinden' pek söz edemeyiz. O nedenle yaklaşan dönem Türkiye'nin solcuları için bir rönesans, bir yeniden doğuş olacak. Belki tek parti döneminden bu yana ilk kez, geniş yığınlara hitap etme potansiyeli olan bir siyasetle kendi duruşları arasında paralellik görecekler. Belki bunca zamandan sonra ilk kez, kendi ideolojik anlayışlarının siyaset oluşturma gücü olduğuna tanık olacaklar. Önümüzdeki dönem ulusalcılığın 'ovaya' indiği ve sola hayat öpücüğü verdiği bir dönem olacak...
Yeni siyaset ortamı, muhakkak ki siyasetin dilini ve stratejik işlevini de değiştirecek. AKP ile ulusalcı cepheyi karşı karşıya getiren bir siyaset ortamı, uzlaşmalara fazla imkân tanımayan, karşıtlığı besleyen bir ruh haline de karşılık gelecek. Öte yandan dünyadaki genel zihniyet değişimi, hükümetin reform adımlarına karşı çıkmayı zorlaştıracak. Bu durumun ikili bir muhalefet siyaseti üretmesi şaşırtıcı olmaz: Bir yandan reformların çıtasını yükselterek söylem düzeyinde 'solculuk' yapan, öte yandan siyasetin ve bürokrasinin karar mekanizmalarını engellemeler ve hedef şaşırtmalar üzerinden bir tıkaç olarak kullanan, kamuoyunu ise bu yönde manipüle eden, vesayetçi bir muhalefet...
Ulusalcılığın her türlü aracı amaç için mubah sayan yaklaşımı da 'sol' bir cephe yaratılmasında işlevsel olacaktır. Çünkü Türkiye'deki tür otoriter solun epistemolojik temelleri 'doğru' siyasetin eylemle sınanmasına, bir sonraki toplumsal aşamaya yönelen her türlü çabanın olumlanmasına dayanır. Bu ise ahlaki kaygıları olmayan bir siyaset demektir ve uzun süredir kendisini dışlanmış ve etkisiz hisseden 'solculara' psikolojik olarak iyi gelecek, onları yeniden siyasi aktivizmin içine çekebilecektir. Siyasetle ahlak arasındaki mesafenin açılması ise AKP karşıtlığını siyasetteki etik ilkelerin önüne geçirme istidadına sahiptir ve derinliği olmayan bir 'solculuk' için biçilmiş kaftandır.
Bu tabloyu bozacak olan tek aktör CHP... Ama bu da hem büyüyemeyen, hem de ulusalcı manipülasyonla uğraşmak durumunda olan bir muhalefet olmak anlamına gelir ki, muhtemelen iktidarın payandası olarak görülmekle sonuçlanır.
Belki de gerçekten bir 'kurtuluş' savaşına doğru gidiyoruz... Soru kimin kimden kurtulacağı.
Yazarlar Etyen Mahçupyan Ulusalcılığın hayat öpücüğü ZAMAN

24 Mayıs 2011 Salı

...Evet, genlerimizde darbecilik vardı...



Bu yazıyı uzun zamandır yazmayı planlıyordum.
İçimde bir ukte kalmıştı ve bir türlü çıkaramıyordum.
Sonunda, Alper Görmüş’ün “Ergenekon Gazeteciliği” (Etkileşim yayınları)  adlı iki kitabını ve Pazar günü TARAF’daki söyleşisini okuyunca, içimi dökmek ve bu konudaki görüşlerimi paylaşmak istedim.
Alper Görmüş, özetle “...Merkez medya darbeleri hep destekledi ve 28 Şubat’ın gerçekleşmesinde de anahtar rol oynadı...Adeta genlerindeki darbecilikle hareket ettiler...”  diyor.
Görmüş’ün, benim de aralarında bulunduğum  “Merkez medya”nın büyük bir kesimi hakkında yaptığı bu saptama son derece doğru.
Bu gerçeği, 1990’larda çok konuşulan ve TSK ile ilgili bir başkası yazılmamış olan EMRET KOMUTANIM adlı kitabımı hazırlarken (www.mehmetalibirand.com.tr ) gördüm.
O kitapla birlikte uyandım. Asker’in siyaset dışına çıkması gerektiğini söylediğim yazılara o zamanbaşladım ve başıma gelmeyen kalmadı. Davalar açıldı ve andıçlanmaya kadar gittim. O dönemlerde, bugünün medya kahramanları ortalarda yoktu (!)
Bizim kuşak  için devlet daima öncelikli ve haklıydı. Devleti de Asker temsil ederdi.
Politikacı, üç kağıtçı-yalancı- vatanını pek düşünmeyen- cebini dolduran bir insandı.
Asker ise, namuslu ve herşeyini vatana adamış, özveri dolu bir kahramandı. Üstelik Atamız bu ülkeyi ve laik-demokratik Cumhuriyeti  koruyup kollama görevini ona bırakmıştı.
Askerin, politikacıyı denetlemeye hakkı vardı.
Politikacı işleri bozduğu zaman, Asker müdahale edebilirdi. Hatta, tereddütlü bir davranışla karşılaştığımızda “Komutan neredesiniz, devlet elden gidiyor...” diyen yazılar yazdık.
Bizim için, (yani, laik Merkez medya mensuparının büyük bölümü için)  öncelik demokrasi veyaParlamento değildi. Genelkurmay daha önemliydi.
Bundan daha normal birşey olmazdı ki...
Bizler böyle yetiştirildik.
Genlerimize, belki de farkına varmadan darbecilik işlendi.
Komutanların üstünlüğünü sorgusuz kabul ederdik. Üniformaların pırıltısını yarı hayranlık, yarı korkuyla izlerdik.
Bütün darbeleri anlayışla karşıladık.
Yardımcı olduk.
Son birkaç yıldır, genlerimizin kafası karıştı ve herşeye farklı bakar olduk..
İlk defa, demokrasi-Parlamento ile Genelkurmay  arasındaki sıralama değişti.
Demokrasi bir adım öne çıktı.
Bakalım kalıcı olacak mı?
Şimdi tüm meslektaşlarıma soruyorum:
Yukarda anlattıklarıma itiraz edecek kimse var mı?
Varsa lütfen bana yazın ve burada yayınlayayım...


Nokta'ya gereken desteği veremedik...
İçimde diğer ukte kalan,  Alper Görmüş’ün Genel Yayın Yönetmenliği sırasında NOKTA’nın yayınladığıDARBE GÜNLÜKLERİ’ ni yeterince ciddiye almamamız ve dergiyi kapanma noktasına götüren baskınlara karşı çıkmadan seyretmemizdir.
Bu konuda ben dahil, “Merkez medya”nın önemli bölümü  yeterli duyarlığı gösteremedi.
Kuşkuyla baktık.
Bir yandan, çok otantik ve doğrulanan bilgiler veriliyor, bir yandan da sürekli yalanlanıyordu. Bizde de kuşku vardı. Yıllardan 2007 idi. Özellikle Ak Parti’nin Asker’e ters baktığı, “Merkez  medya”nın da Ak Parti’den uzaklaşmaya başladığı dönemdi.
“Böyle bir notu nasıl olur da bir Kuvvet Komutanı yazabilir? Yazsa bile neden  NOKTA’ya gitti de bize gelmedi. Demek ki, işin içinde bir komplo var.” yaklaşımı yaygınlaştı.
Üstelik, o dönemde henüz Asker’in kamuoyu gözünde ve “Merkez medya” nezdindeki  güvenirliği, prestiji yıpranmamıştı. Eğer Ak Parti iktidardan uzaklaştırılacak ise, bunu gerçekleştirebilecek tek güç yine TSK idi.
Genlerimizdeki  darbecilik tümüyle kaybolmamıştı.
Günlükleri küçümsemek çoğumuzun işine geldi.
Oysa, Ergenekon sürecini başlatan asıl gelişme bu  günlüklerin yayınlanmasıydı.
Kahramanları da, onları kelle koltukta  yayınlayan Görmüş ve Nokta’nın hiç tanıyamadığımız sahipleriydi.
Bizler onlara sahip çıkamadık.
Doğru dürüst sesimizi dahi yükseltemedik.
“Merkez medya”da birimize böyle bir baskın yapılsa yeri göğü birbirine sokar ve iktidarı yerden yere vururduk.
Görmezden geldik.
Bugün utanç duyuyorum.
Mehmet Ali Birand - ...Evet, genlerimizde darbecilik vardı... - Milliyet.com.tr

Askeri hep laik kesim kışkırttı...


Geçen hafta bu köşedeki bir yazım büyük yankı yarattı.
Aslında, hepimizin bildiği bir gerçeği yüksek sesle söylemiştim. Laik merkez medyanın büyük bir bölümünün darbeleri doğal karşıladığını, demokrasiden çok Genelkurmay'a inandığını yazmıştım.
Bizim kuşak böyle büyütülmüştü.
Bizim için, askerin müdahale etmesi ve politikacının bozduğu keyfimizi tekrar yerine getirmesi, sistemde ayarlama yapması, çok doğaldı.
Tabii ben bu yazımda, resmin sadece bir bölümünü vermiştim.
O kadar çok yankı buldu ki, bugün resmin eksik kalan bölümlerini de tamamlamak istiyorum. Zira genel algılama, sanki darbeleri asker kendi keyfine veya Washington'dan aldığı işaretlere göre gerçekleştiriyordu.
Hayır, işler o kadar basit değil.
Askeri darbeye iten, zorlayan daima laik kesim olmuştur.
Laik kesim ayırımı da şöyledir:
- Genelde CHP; sosyal demokrat politikacılar. İçlerinde normal seçimle hiçbir şey olamayacaklarını bilen, asker sayesinde kendine bir pozisyon sağlamak isteyenler.
- Orta ve büyük sermaye gurupları.
- Emekli ve çalışan yargı bürokrasisi.
- Üniversite öğretim üyeleri.
- Emekli ve muvazzaf askerler.
- Medya.
Hepimizin de ortak bir hedefi vardı:
"Kendi kurduğumuz bir sistemi paylaşmamak..."

İki düşman vardı: Ticaniler ve Kürtler...
Atatürk'ün kurduğu ve askere emanet ettiği, Laik Türkiye Cumhuriyeti’nin yıllar boyunca iki düşmanı oldu.
- İRTİCA, en çok konuşulan ve en fazla üstüne gidilen düşman idi. Gazetelerde hep sakallı adamların resmi çıkar ve “İki ticani daha yakalandı”, haberleri okunurdu. Siyah çarşaflı kadınlar, “Karafatma” diye adlandırılırdı. “Mümin”- “Dindar” kişilerle, “Dinciler” arasında bir fark gözetilmezdi. Bu kesim, bizlerin kurduğu sistemin en büyük düşmanı olarak görülürdü. Aramıza girmelerine tahammülümüz yoktu. Hiçbir şekilde onları anlamaya çalışmadık.
- KÜRT SORUNU ise, hiç konuşulmayan ancak çok korkulan diğer düşmandı. Kürtlerin her ayaklanması, “başkaldırı” ve “bağımsızlığa gidiş” olarak nitelendirildi. Gerçek nedenleri araştırılmadı. Fakirlikten , feodal yapıdan, bölgenin özellikleri veya Kürt diye bir etnik gurubun bulunabileceği düşünülmedi. Kürt sorunu dendiğinde, hemen Türkiye'nin bölünmesi akıllara geliyordu. Sürekliasimilasyon ve ret politikaları sürdürdük.

Hiç paylaşmadık, askerle susturacağiımızı sandık...
Cumhuriyet'in kuruluşundan itibaren, bu iki geleneksel düşmana karşı sürekli aynı sert yaklaşımı gösterdik. Kendi sistemimizin mühendisliğini yaptık. Bu sistemi oluşturken de, bu ülkenin sadece bize ait olmadığını, dindar kesim ve Kürtlerle de paylaşmamız gerektiğini hiçbir zaman kabullenemedik. Düşünmedik dahi...Düşünenlerimizi de hapishanelere yolladık.
Ne Cumhuriyet’in siyasi sistemini, ne de laik kesimin egemen olduğu ekonomik pastayı paylaştık.
"Hep bana-hep bana..." dedik.
Böyle bir baskı altında kaldıkça, bu iki düşman da radikalleşti. Başka bir cephe oluşturdular ve siyasi- ekonomik pastayı paylaşmak ister oldular.
İşte o zaman da, hemen askere başvurduk.
Demokrasi adına, darbelerle ince ayar yaptırdık.
Askeri, laik kesim kışkırttı. Onlar da zaten manen hazırdılar. Verilen görevi yerine getirip 3 defa yönetime el koydular. 1950-1990 arasındaki uluslararası konjonktür de, bu tip darbelere öylesine müsaitti ki, asker, her zor duruma düştüğünde, ülkeyi kurtaran kahraman olarak alkışlandı.
Birgün, Türkiye'nin ve dünyanın değişebileceğini ve sürekli köşeye sıkıştırdığımız bu insanların güçleneceklerini ve bizleri azınlıkta bırakabileceklerini düşünemedik.
Bugünlere gelmemizin başlıca nedeni, şimdiye kadar hazırladığımız anayasaları hep, tek taraflı düşünmemiz ve kendimize göre ayarlamamızdır. Bizlerin hazırladığı tüm anayasaları alıp bakın, sürekli dindarlardan ve Kürtlerden korku ve onlara karşı savunma mekanizmalarıyla doludur.
İşte bundan sonra, altın bir fırsat doğuyor.
Seçimlerden sonraki anayasa hazırlığı eski hastalıklarımızı acaba giderecek, herkesin duygularını ve beklentilerini karşılayacak bir anayasa mı hazırlanacak, yoksa tam tersine, bu defa bugüne kadar ötelediklerimiz mi bizleri aynı duruma sokacak?
Yani, toplumsal barışa kavuşabilecek miyiz, yoksa savaş devam mı edecek?
Mehmet Ali Birand - Askeri hep laik kesim kışkırttı... - Milliyet.com.tr

AK Parti neden kazanıyor?


Bu soruya çok değişik cevaplar üretmek mümkün.
Sayın Başbakan’ın karizması ön plana çıkarılabilir.
AK Parti teşkilatının çalışkanlığına, seçmenle kurabildiği özel ilişkilere dikkat çekilebilir.
Vesayet rejimine karşı yürüttüğü mücadele belirleyici olabilir.
2010 senesinde yakalanan çok yüksek büyüme oranı önemli bir neden olarak görülebilir.
Genel seçimlere çok az bir süre kala, Nisan 2011’de bütçenin bir milyar TL fazla vermesi de çok önemlidir; bendeniz sadece bu son nedenden AK Parti’ye oy verebilirim mesela.
Ama muhtemelen, bir partinin katıldığı üçüncü genel seçime de açık ara önde girmesinin tüm bunları da aşan bir şeyleri gerektirdiği düşünülebilir.
Meseleyi sadece ekonomiye dahi indirgesek, büyüme çok iyi, bütçe disiplini harika ama bunların seçmene doğrudan teması da şart.
Ve bu yakın temas 2002-2011 arası büyük ölçüde gerçekleşmiş gibi; görebilmek için önyargısız bakabilmek lazım galiba.
Bir-iki örnek vermeye çalışacağım; ne demek istediğimi örnekler anlatacaktır sanırım.
2002 senesinde yüzde 1.4 oranında olan gıda yoksulluk (açlık) oranı şimdi 0.5’e inmiş; açlık çekenlerin oranı yaklaşık üç kez azalmış.
Gıda ve gıda dışı genel tanımlı yoksulluk oranı 2002’de yüzde 27 iken bugün yaklaşık yüzde 18.
Kişi başına günde dört doların altında harcama yapanların oranı 2002 senesinde yüzde 30 iken şimdi yüzde 5.
Eğitim ve sağlık harcamaları da vatandaşa doğrudan temas eden konuların başlarında geliyorlar.
2002 senesinde 19 milyar TL olan toplam sağlık harcamaları bugün seksen milyarın üzerinde; bu büyüklükler özel artı kamu sağlık harcamalarına tekabül ediyorlar.
ABD doları bazında da 13 milyar dolardan altmış milyar dolara yükselen bir büyüklük söz konusu.
Kişi başına sağlık harcamaları 2002 senesinde 188 ABD doları iken bugün bu büyüklük bin dolara yaklaşıyor.
Söz konusu harcamaların özel-kamu ayırımı da 2002’den günümüze, devletin özel sektörden yoğun sağlık hizmeti satın alması sonucu kamuya doğru kaymış bulunmakta.
2002 senesinde hane halklarının toplam sağlık harcamaları içindeki payı yüzde yirmi iken bugün bu oran yüzde 15 dolayındadır.
Günümüzde toplam sağlık harcamalarının milli gelir içindeki payı yüzde yedi dolayındadır ve bu oran AB ortalamalarını yakalamış bulunmaktadır.
Milli Eğitim Bakanlığı’nın (MEB) bütçesi Cumhuriyet tarihi içinde ilk kez Milli Savunma Bakanlığı (MSB) bütçesinin üzerine çıkmış bulunuyor.
2011 senesinde MEB bütçesi 34 milyar TL iken MSB bütçesi 17 milyar TL; başka bir ifadeyle MEB bütçesi MSB bütçesinin yaklaşık iki katı olmuş durumda.
Savunma harcamalarının MSB bütçesi ile sınırlı olmadığı malum ama eğitim harcamaları da MEB ile sınırlı değil.
Görülebileceği gibi mesele sadece büyüme ve bütçe disiplini değil, bunları da aşan gelişmeler var.
AK Parti’nin seçim başarıları devlet sırrı değil.
AK Parti neden kazanıyor?, Star Gazetesi

19 Mayıs 2011 Perşembe

Nekbe!


İsrail 1948'de BM kararıyla kurulduğunda Filistinliler, Araplar ve Müslüman dünya için büyük felaket başlamıştı. Kuruluşla beraber ilk elde 700 bin Filistinli ana yurtlarından sürüldü, bu olay üzerine derin bir sezgiye sahip olduğu anlaşılan Konstantin Zureyk, başlayan acılı süreci ifade etmek üzere "Nekbe" terimini kullandı. Kısaca "En Nekbe" -nakba değil-, "her şeyden mahrumiyet, büyük felaket" demektir. Felaketler zinciri "Exodus" diye tanımlanan "Vaat edilmiş topraklar"a doğru teşvik edilen yoğun göçle başlamıştı.
İkinci Dünya Savaşı yıllarında Filistin'e getirilen Yahudi göçmenlerin yerleşmelerinin organizasyonundan sorumlu Yahudi Ajansı Göçmen Dairesi Başkanı Joseph Weitz, 1940 yılında "Bu topraklar üzerinde iki ayrı halka yer yoktur. Eğer Araplar bu küçücük ülkede yaşayacaklarsa biz hedefimize hiçbir zaman varamayacağız demektir. Arapları buradan uzaklaştırıp komşu ülkelere sürmeliyiz, hem de hepsini. Tek bir köy, tek bir aşiret kalmayıncaya kadar." diyordu.
Ve öyle oldu. 1946'da bir Filistin köyü Der Yasin'i basan Moşe Dayan emrindeki bir çete 576 masum insanı bombalar ve otomatik silahlarla öldürdü. Çetenin en acımasız seri katillerinden biri Golda Meir idi ki, sonraları bu seri katil kadın başbakan, Moşe Dayan savunma bakanı oldu. Amaç tabii ki Filistin topraklarını binlerce senedir orada yaşayan Filistinlilerden arındırmaktı.
Başlangıçta bölgede nasıl bir devlet kurulacağını kimse doğru dürüst kestiremiyordu. Yahudi inancını modern ulus devletin kurucu ideolojisi haline getiren Siyonistleri en iyi bilenler İngilizlerdi ve onlar modern dünyada "istisnai bir devlet" kurulduğunun tamamen farkındaydı. Aslında karar vericiler, Yahudilere uygulanan utanç verici Nazi soykırımının vicdanlarda yarattığı infialden istifadeyle aslında Avrupa'yı Yahudilerden arındırıp Ortadoğu'ya, iki bin sene önce dünyaya dağıldıkları bölgeye geri gönderiyorlardı. Avrupalı seçkinler ve Amerikalılar bu projeyi desteklediler, çünkü bu sayede hem enerji kaynakları ve enerji nakil hatları kontrol altına alınacak hem de İslam dünyası onların hesabına göre ebediyen sürecek bir otokrasi uykusuna yatırılacaktı.
Filistinlilerin Nekbesi kimsenin umurunda olmayacaktı, bu yüzden seri katillerin, mesleklerinde uzmanlaşmış teröristlerin bu devletin başına geçmeleri sorun olmazdı. Der Yasin katliamından bir ay önce, daha sonra İsrail'in başbakanlık koltuğuna oturacak olan Menahem Begin'in yönettiği bir terör örgütü, Kudüs'te Kral Davud Oteli'ni 350 kilo TNT ile havaya uçurup 91 kişiyi öldürdü. Kuruluştan birkaç sene sonra "insan kasabı" unvanıyla ün salacak olan Ariel Şaron sahneye giriş yaptı; ileride İsrail'in en muktedir yöneticisi olacak olan Şaron da 1953'te bir Filistin köyünü basıp 60 kişiyi öldürecek, 1982'de Lübnan'da Sabra ve Şatilla katliamlarının senaryo yazarı olacaktı. İki mülteci kampında Hıristiyan Falanjistlerle ortaklaşa gerçekleştirilen katliamda 600 kişi öldürüldü, 800 kişi kayboldu, yani toplam zayiat 1.400 kişi olarak kayda geçti.
Katliamlar hiç durmadı, 2002 Cenin ve en son 2008 Gazze (çoğu çocuk ve kadın olmak üzere 1.476 ölü). 2001-2006 yılları arasında İsrail, 450'si suikast olmak üzere 4.420 Filistinliyi öldürdü. (282'si kadın, 850'si çocuk ve bebek, 850'si öğrenci.) En dramatik olanı tabii ki 2004'te namaz çıkışında, kötürüm olan Şeyh Yasin'i havadan attığı füzelerle şehit etmesiydi. Bu o kadar namertçe idi ki yürekleri sızlattı. Aynı süre içinde "Filistinlilerin 75 bin evini, 359 okulunu, 17.836 işyerini, 21 cami ve kilisesini, aralarında itfaiye ve ambulansın bulunduğu 8.829 aracı bombaladı ve 200 binden fazla narenciye ve zeytin ağacını yaktı."
Tarihî Filistin topraklarının durumu ortada. Parçalanmış haliyle Filistinliler yurtlarının sadece yüzde 22'sine sahipler, ama hükümran değiller.
Kuruluş/felaket yıldönümünde, yani bu hafta Suriye, Ürdün ve Lübnan'dan binlerce sivil sınırı geçmeye çalıştı, İsrail yine ateş açtı, 17'sini öldürdü, yüzlercesini yaraladı.
İsrail sınır tanımıyor, yegane güvencesi Batı (Amerika ve Avrupa)dır, çünkü İsrail bir Batı projesidir.
Yazarlar Ali Bulaç Nekbe! ZAMAN

18 Mayıs 2011 Çarşamba

Yumuşak ulusalcılığa doğru


Cumhuriyet siyasi açıdan bir parantezdi. Merkeziyetçi olmaya çalışmakla birlikte, bölgesel ve kimliksel temelde ademimerkezi, korunaklı alanlarla dolu bir imparatorluğun sonrasında ortaya çıktı ve bütün bu göreceli özerklik alanlarına el koydu.
Bununla da kalmadı, söz konusu bölgeleri kimliksizleştirirken, kimlik sahiplerini de kamusal alanın dışına değil, resmen 'altına' itti. Ancak Cumhuriyet toplumsal açıdan da bir parantezdi: Devlete bağımlı, onun yamacında kurulmuş, kimliğini ve geleceğini devlete borçlu bir laik elit cemaat yarattı. Devletin yönlendiriciliği bu cemaatin batıdaki benzerlerine benzemeyen bir tür kapıkulu hissiyatı geliştirmesine yol açtı. Laik burjuvazi, esas olarak devlet sayesinde palazlanan bir iş dünyası sayesinde, Türkiye'nin toplumsal katma değerini tekelci bir yapı içinde kullanma fırsatı elde etti. Ama düzen sadece kapitalizmin mantığı içinde çalışmıyordu, çünkü devletin ulufe dağıtma imkânları da kendine bağımlı bu cemaatleşmenin ayakta kalması için hayatiydi. Böylece Cumhuriyet, önemli ailelerin, bürokrasi kariyeri yapan, medyada yükselen daha 'sol' bir entelijensiyanın da itici gücünü oluşturdu. Görünüşte iş dünyasının burjuvazisi ile bu 'sol' devletçilik arasında bir gerilim vardı ama aslında birlikte 'merkezi' oluşturmaktaydılar.
Bu süreçte İslami kesim, yani anlam dünyasını, gündelik hayatla bağını ve kamusal alanla ilişkisini dinle çerçevelenen bir pragmatizmin içinden yaşamaya alışmış olan yığınlar 'merkezin' dışında kaldılar. Böylece kamusal alan bir ideolojik ve toplumsal mühendislik sonucunda daraltıldı, 'temizlendi' ve 'modernleşti'. Siyaset 'merkezin' içinde tanımlanıp dış etkenlerden korundu. Hayatın zorlamasıyla yaşanan gelişmelere de darbelerle ve süreklilik kazanan vesayet mantığıyla set çekildi. Bu kısır dünyanın kendine göre bir sağ ve sol siyaseti vardı, ama gerçekte tümüyle laik asabiyenin kimliksel tutuculuğu ile hayalperestliği arasında gezinmekten öte bir siyaset üretemiyordu. İslami kesim ise kendi özel dünyasına çekilmekle kalmadı, yaratılan kamusal alandan ürktü. Bu alanı bir yaşama değil, siyasi mücadele zemini olarak tanımladı. Öte yandan laik kesimin siyasetin asli sahibi olduğunu kabullendiği ölçüde de, kendi siyasetini 'merkeze' nüfuz etmek, devlete yaranmak biçiminde tasavvur etti.
Ancak devran döndü, devir değişti... Modern dünyanın tıkanıklıkları ile küreselleşmenin olanakları birleştiğinde, Türkiye'nin geniş İslami cemaatinin de kabuğuna sığamadığı bir süreç başlamıştı. 'Merkezi' korumak için gereken darbeler yapılamıyordu ve artık darbeye ihtiyaç göstermeyen yeni bir vesayet düzenine, hukuk tarafından garantiye alınan bir yasal ayrımcılık sistemine gerek vardı. Bu ise, asker ve yargının ötesine geçerek iş dünyasını, üniversiteleri ve medyayı da hareketlendirmeyi ifade etti. Bu sürecin halen içindeyiz...
Cumhuriyet parantezini 'kapatan', yani bu rejimi antidemokratik hüviyetinden uzaklaştıran dinamik ise, İslami duyarlılığı taşıyan insanların 'merkeze' kendi kimlikleriyle gelmeleriyle ortaya çıktı. Diğer bir deyişle bu 'yeni' insanlar 'merkeze' adapte olmaya değil, onu dönüştürmeye, eski yapıyı kendi zihniyetleriyle uyumlu kılan bir yeni merkez inşa etmeye talip oldular. Bunun anlamı siyasi açıdan reformist ama 'millici', sosyal açıdan ihtiraslı ama ahlaki tedirginlikleri yoğun olan bir geniş kitlenin kamusal alana çıkması ve kendisine uygun bir yaşam biçimi aramasıdır.
Eski 'merkez' ise karşısında büyük bir tehdit gördü. Demokrasi en basit haliyle çoğunluğun iktidarı ise ve bundan böyle darbe yolu kapalı olacaksa, İslami kimliğin iktidarda olmasının engellenmesi çok zordu. Bu tehdit karşısında 'merkezin' sözümona siyasi aktörleri kimliksel olarak kendi asıllarına döndüler ve yeni siyasetin zemini olarak laik kimliğe sığındılar. Böylece 'sağ' veya 'sol' kalmadı... Bunlar zaten yapay konumlardı ve aniden buharlaştılar. Karşılarında iktidarda olmasına ve reformculuk iddiasını yerine getirememesine rağmen oyların yarısını alan bir parti var... Çünkü bu parti hâlâ toplumsal muhalefeti temsil ediyor. Azınlıkta kalan ve devlet desteğini yeniden üretemeyen laik kesim ise kaygan bir zemin üzerinde 'ruhen' darbeciliğe doğru meylediyor. Devletin otoriter zihniyeti bizzat hayata geçirdiği bir dünyada 'demokrat' olmak, 'temiz' solculuk yapmak kolaydı. Şimdi demokratik ilkeler bir meşruiyet zemini, bir koruma kalkanı... Amaç ise laik asabiyeyi bir bütün olarak 'sol' siyasete tahvil etmek. Önümüzdeki dönem ulusalcılığın yumuşadığı ve yadırganmadığı bir dönem olacak.
Yazarlar Etyen Mahçupyan Yumuşak ulusalcılığa doğru ZAMAN

17 Mayıs 2011 Salı

Cari açık ve ihtimaller


Cari açık meselesi ülkemizde biraz özenli, çok donanımlı bir biçimde ele alınması gereken bir konu.
Yaklaşık bir hafta önce açıklanan cari açık verileri Mart 2011'de aylık cari açığın 9.8 milyar dolara, Ocak-Mart 2011 döneminde de 22 milyara yükseldiğini göstermektedir.
Cari açık bir ülkenin döviz kazandırıcı faaliyetleri ile döviz tüketen faaliyetleri arasındaki, sermaye hareketleri ve rezerv (MB) değişiklikleri hariç, negatif farka denmektedir.
Merkez Bankası rezervleri sınırlı, sermaye hareketleri ise belirsizliklerle malul olabildiği için cari açığın bu boyutlara ulaşması, sürdürülebilirlik açısından her iktisatçının ilgisini haklı olarak çekmektedir.
Türkiye ekonomisinde cari açık, ekonominin girdi-çıktı tablosunun yapısı veri iken, adeta yapısal bir mesele, bugünden yarına kolaycı çözümler yok.
Özellikle ekonominin hızlı büyüdüğü dönemlerde Türkiye ekonomisi önemli cari açık oranları (GSYH%) üretiyor.
Söz konusu yüksek cari açık oranları (GSYH%) üretime bağlı enerji ve yatırım malları ithalatından kaynaklanıyor.
Bu durumda cari açık meselesini çözmek için neler yapmalıyız sorusunun cevapları da üç aşağı beş yukarı belli; tek tek ele almaya çalışalım.
Birinci çözüm (!) Türkiye'nin büyüme oranlarını çok aşağıya çekerek büyümeye bağlı enerji ve yatırım malları ithalatını azaltıp cari açık baskısını hafifletmek; düşük büyüme temelli bir çözümün ne kadar çözüm anlamına geleceğini okurun takdirine bırakıyorum.
İkinci çözüm (!) Türkiye'nin gümrük birliği hukuk çerçevesinin dışına çıkarak yeniden ithal ikameci bir modele (!) yönelmesi; bu çözümün (!) Türkiye'nin sonu olabileceğini sadece düşünmüyorum, biliyorum.
Üçüncü çözüm ihracat ağırlıklı bir büyüme modelini benimsemek; bu çözüm, dış ticaret açığını sıfırlamaya ya da pozitife geçirmeye yönelik çözüm arayışı tartışılması gereken bir model. İhracat çekişli bir büyüme modelinin ücretler genel seviyesini baskılaması, hatta sosyal hukuk devleti ilkesi ile çatışma ihtimali az bir ihtimal değil, bu nedenden iyi araştırılması şart.
Dördüncü çözüm, ekonominin yapısal bir sıçrama ile bilgi teknolojileri ağırlıklı bir üretim ve ihracat modeline geçebilmesi ama bu geçişin nasıl olabileceğine yönelik elimizde ipuçları henüz pek yok ama orta vadede gerçek çözüm muhtemelen burada aranacak.
Beşinci çözüm mevcut yapıyı kabullenmek ve sermaye hareketlerine dayanarak, doğrudan yabancı sermaye yatırımlarını senede elli milyarın çok üzerine taşıyarak cari açığın krize dönüşmesini engellemek.
Türkiye son senelerde bu çözümü tercih ediyor; bu çözümün en büyük avantajı cari açığın finansmanının gerçek bir ileri demokrasiye ve hukuk devletine ihtiyaç duyurması, hatta zorunlu kılması. Bu modelde cari açık Türkiye'nin batı demokrasileriyle kurduğu bir hukuk köprüsü niteliği kazanıyor.
Bakalım önümüzdeki senelerde hangi çözüm tercih edilecek.

7 Mayıs 2011 Cumartesi

Yazık ettiniz Denizlere

 

Ölenin, hele suç ile ceza arasındaki denge gözetilmeden verilmiş politik idam kararlarıyla asılanların ardından ileri-geri konuşmak kültürümüzde yok. İngilizler, "Maslubun evinde ipten bahsedilmez" derlermiş, doğrudur, en azından nezâket bunu gerektirir. Aynı nezâket kuralı, birkaç günden beri popüler solculuk nezlesinden kurtulamamış basın organları tarafından -bu defa tersinden- görmezden geliniyor.

"Denizler" edebiyatından bahsediyorum; "Denizler" tâbiri, ses değeri ve edebî titreşimlerine ilâveten Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan'ı bir arada anmak için kullanılıyor ve tuttu. Sol gazetelerimiz, bu üç genci, "Fidanlar, yenilmeyenler, demokrasi mücadelesinin yılmaz simgeleri" türünden romantik sıfatlarla niteliyorlar.

Bu üç adam, nâhak yere idam edildiler; işledikleri cürüm ile çarptırıldıkları ceza arasında müthiş bir oransızlık vardır ama onların mahkemeye nâhak yere verildikleri doğru değildir. Karıştıkları ufak tefek şiddet eylemlerini saymıyorum; "Denizler" 1971 yılında bir bankanın Ankara Emek şubesini THKO adına soydular ve paralara halk adına el koydular; üç ay sonra yine aynı örgüt adına Balgat'ta dört Amerikalı eri kaçırdıktan sonra, sıkıyönetimin bütün Ankara çapında ev ev arama yapması üzerine serbest bıraktılar. 12 Mart rejiminin dekorunda "Denizler"in yaptığı sansasyonel eylemlerin payı büyüktür.

Esasen "Denizler", sosyalist mücadelede Milli Demokratik Devrim, yani MDD tarzını benimsemiş ve bu uğurda öncü militan görevlerini daha iyi yerine getirmek için Filistin'deki gerilla kamplarına katılmışlardı.

MDD'cilik kısaca şu: Denizler ve yandaşları, Türkiye'de devrimin işçi sınıfının örgütlenmesi veya köylülerin tırpana, yabaya sarılıp feodaliteyi yıkmasını bekleyemeyecek kadar "acul" eylemcilerdi; onların hesabı bir türlü gelmeyen devrimi iki safhada sezaryenle zorla doğurtmaktı: İlk safhada bir kısım "Genç Subaylar"ın aracılığı ile askerî bir darbe (Kulağa yabancı geliyor mu?) kotarılacak, bu yolla devlete ve üretim araçlarına el konulduktan sonra proleter devrime geçilecek ve işçi sınıfının hakimiyeti sağlanacaktı. Türkiye'de sol eylemcilerin kanundışına itilmelerine, şiddete bulaşmalarına sebep olan fikir budur. O günlerde parlamenter demokrasiyi adam yerine koymuyor, "Burjuva demokrasisi" diye resmen aşağılıyorlardı. Onlar, banka soymaya, adam vurmaya, devrimci zor kullanmaya özendirildiler, işledikleri cürümler hoş gösterildi, meşrulaştırıldı, şimdi de takdîs ediliyorlar. Ne gariptir ki, "Denizler"i o günlerde böyle düşünmeye ve yapmaya özendiren fikir babalarının önemlice kısmı hayattadır ve çoğu hâlâ aynı hülyâyı sayıklayıp durmakta.

Bazı sosyalistlerin darbeseverliği böyle başladı; hâlâ sürüyor.

Bugünün gençleri, "Denizler"i, çevreci, barışçı, şiddetten uzak duran, Greenpeace tarzı hoşgörülü eylemciler sanıyor. Öyle değillerdi; Deniz Gezmiş ve iki arkadaşı değil ama sonradan gelenler ellerini kana da buladılar; daha beteri, karşı şiddete, devletin orantısız şiddetine davetiye çıkardılar. Türkiye sıkıyönetimlerle yönetilmeye o günlerde başladı. Sadece 12 Mart değil, 12 Eylül de o sürecin bir sonucudur.

"Denizler", Türkiye'de sol hareketin doğrularını değil yanlışlarını temsil ediyor. Aradan kırk yıl geçtikten sonra o yanlışlarla yüzleşememek fikir hayatımızda büyük kalite, zaman ve kaynak kaybına sebep olmuştur.

Yazık!

Yazarlar A. Turan Alkan Yazık ettiniz Denizlere!.. ZAMAN

2 Mayıs 2011 Pazartesi

Marksistlerin afyonu

İşçi Bayramı 1 Mayıs, dün Taksim’de ikinci kez serbestçe kutlandı. Hem de hiç bir polis copu ve biber gazı olmadan... (“Polis devleti” olmuştuk ya hani; ondandır herhalde.)

Kutlamalar coşkulu ve renkliydi. Meydanı süsleyen posterler arasında ise, dev kollu işçiler kadar, “komünizmin babası”nın, yani Karl Marx’ın portresi de vardı.

Marx kadar popüler olmak, çok az düşünüre nasip olmuştur. Şimdiki bir şey değil, asıl 70’lerdeki rüzgarı çok güçlüydü. Türkiye dahil pek çok ülkedeki okumuş-yazmışların çoğu “Marx usta”nın yolundan gidiyor, aralarında sadece Marksizm’in hangi versiyonunun seçileceği konusunda ihtilaf çıkıyordu.

Aradan zaman geçti ve 70’lerde koyu Marksist olanların bazıları tamamen bazıları da kısmen “liberalleşti”. İkinci gruptakiler, eski ideolojilerine olan nostaljik bağlarını yine de koruyorlar. Küresel ekonomideki her kriz karşısında “Marx haklıymış” diye heyecana kapılmaları, bizi eninde-sonunda sosyalizme ulaştıracak “tarih yasaları”na iman tazelemeleri, bundan.

Marx’ı ‘doğru’ anlamak

İyi, güzel de, bu Markist koronun pek değinmediği bir sorun var ortada: Dünya Marksizm’i denedi!.. Hem de defalarca denedi. Sonuç her seferinde hüsran oldu. 100 milyona yakın insan, devrimlere, gulaglara ve “kollektivizasyon”lara kurban gitti. Dahası, komünizmin uygulandığı her ülke sefalete ve diktatörlüğe boğuldu.

Peki ama acaba sorun, Marx’ın yolundan gidenlerin, o büyük düşünürün o müthiş fikirlerini anlayamaması mıydı? Problem, “Marx’ı yanlış yorumla

yanlar” olmasındı sakın?

İşte bu savunmayı geçtiğimiz günlerde masaya yatıran bir isim var ki, bu konularda söz söylemeye benden çok daha yetkin: Sabancı Üniversitesi profesörü ve Taraf gazetesi yazarı Halil Berktay. Komünist harekette uzun bir geçmişi olan Berktay hoca, köşe komşusu olan TKP eski lideri Nabi Yağcı’ya yönelik bir dizi yazıda eleştirdi bu “Marx demokrattı, özgürlükçüydü, ama biz anlamadık” romantizmini. Özetle, şöyle dedi:

Bir kere... sosyalizmin başarısızlığının ‘Marx’ı yanlış okumak’tan kaynaklandığı kadar sakat bir idealizm az bulunur. İkincisi, bana göre Lenin pekâlâ iyi bir Marksistti, Stalin de iyi bir Leninist. Çünkü üçüncüsü, öyle demokrat ve özgürlükçü bir ‘gerçek Marx’ da yok aslında .”

Sakat idealizmler

Yani dikta ve şiddet, Marksizm’in özündeydi; onu “yanlış okuyanlar”da değil. Bu “yanlış okuma” söylemindeki ısrarın sebebi de, Marx’a duyulan bir romantik bağlılık ve “sakat bir idealizm”den başka bir şey değildi.

Kuşkusuz aynı “sakat idealizm”i başka ideolojilerde de görebiliriz. Örneğin Kemalistlere göre Kemalizm adına yapılan her hata, “Atatürk’ü yanlış anlayanlar”ın, sözgelimi onun o müthiş fikirlerini “gardrop Atatürkçülüğü”ne indirgeyenlerin suçudur. Tek Parti fecaatlerinin sorumlusu da İsmet Paşa veya Recep Peker’dir; onların üstündeki “Ebedi Şef” değil. “Atatürk’ü doğru anladığımızda” ise, sorunlar çözülecek, dertler bitecektir.

Oysa Halil Berktay’ın analiz yöntemi doğru: Bir siyasi ideolojiyi değerlendirirken, onun temel metinlerini objektif bir gözle okumanız lazım. Dahası, onun pratikteki sonuçlarına bakmanız lazım. Eğer o ideolojiyi uygulamaya kalkanların hepsi bir tür diktatörlüğe vardıysa, o zaman belki de “ yanlış” değil bilakis çok doğru anlamışlardır, “usta”larının fikriyatını...

Marksistler, bunu gördükleri gün, “afyon”larından da kurtulmaya başlayacaklar. Ama lezzetli bir meret olmalı ki bu, bir yakalanan kolay kolay bırakmıyor.

Marksistlerin afyonu, Star Gazetesi