30 Ağustos 2014 Cumartesi

O çağrıyı üstüne alma Özkök


Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın AK Parti Kongresi'nde "Başbakan olarak son günümde musafaha için elimi uzatıyorum" sözünü ilk olarak üzerine alan isim Hürriyet yazarı Ertuğrul Özkök oldu. Erdoğan'ın bu çağrısı kuşkusuz bu ülkede yaşayan herkesi kapsıyor; ancak ben yine de o elin Özkök ile tokalaşmak için uzatılmadığını düşünüyorum. O el, Doğan medyasının yıllardır korkutup etkilediği, toplumun muhafazakar kesimlerine karşı önyargı ile doldurduğu, seçilmiş iktidarı devirmek için kışkırttığı geniş bir çevreye uzanıyor, Özkök'e değil. Erdoğan'ın çağrısı, kendisine, partisine ve seçmenine karşı düşmanca duygular besleyen laik beyaz Türkleri, ulusalcıları, solu ve diğer kesimleri kapsıyor; bu çevreleri dolduruşa getiren, holding çıkarları için bu kitlelerin hislerini silaha dönüştüren Özkök'ü ya da Pensilvanya'yı, paralel çeteyi kapsamıyor.  
Erdoğan, kendisine oy vermeyen herkese barış elini uzattı, Yeni Türkiye'yi birlikte kurmayı teklif etti. Küskünlükler eski Türkiye'de kalsın istedi. Erdoğan, kendisinin ipe götürülmesini, darağacında sallandırılmasını bayram havasında kutlayacak kadar kendisini kaybetmiş durumdaki geniş bir çevreye elini uzatacak kadar olgun davranıyor. Büyük liderlerin toplumun bir kesimine karşı kin tutması elbette düşünülemez. Ancak bu kitleleri istismar eden darbecilere el uzatması biraz aşırı bir beklenti olur. 17-25 Aralık darbesinin ortaklığını yapan Doğan Grubu’nun da "barış" beklentisi içinde olması kuşkusuz normal. Özkök'ün yaptığı da kurnazca ileri atılıp başkasına uzanan eli sıkmaya benziyor. Her zaman kurnaz ve atılgan biri oldu Özkök; çalıştığı holdingi hükümetlere, bakanlara, milletvekillerine yaptığı şantajlarla oldukça zenginleştirdi. 28 Şubat darbesinin suç ortağı olarak yargılanmalarını engelledi. Tabii bu nedenle gayrimeşru ilişkilere girmek zorunda kaldı, çok kirlendi. Doğan Grubu için bilemem ancak Özkök için deniz bitti...
Erdoğan'ın barış eli daha güçlü bir demokrasinin kurulması için uzandı, ülkede demokrasiyi katledenlerle uzlaşma için değil. Erdoğan, çıkar hesapları yüzünden zeytin dalı uzatmıyor kimseye; iç barışı sağlama adına, ülkenin birliğini güçlendirme adına sesleniyor bütün Türkiye'ye. Yeni Türkiye'nin kuruluşu için gerekli olan bir çağrıydı bu. Cumhuriyet'in yarım kalan projesini, eksik kalan yanını tamamlama adına yapıldı bu çağrı; darbeye kalkışarak ülkeyi ateşe atan çetelere yeniden yol vermek için uzatılmadı o el.
Acımasızca saldırdığınız, tutuklamaya kalktığınız, ailesini hedef aldığınız, siyasi tarihin gördüğü en ahlaksız iftira kampanyasıyla devirmeye çalıştığınız bir liderle barışmak için can attığınızı elbette biliyoruz. Ama Erdoğan'ı lider yapan özelliklerin başında çetelerle, darbecilerle mücadele geliyor, uzlaşma değil. O kadar zayıf olsaydı Erdoğan, tarihin gördüğü en büyük saldırı kampanyası karşısında zaten uzlaşma arar, teslim olurdu; ama onun başarısı, darbelere karşı cesaretle durmasından, geri adım atmamasından ve uzlaşma aramamasından ileri geliyor.
Ertuğrul Özkök ve grubu, öncülüğünü üstlendiği, kışkırttığı çevreler adına kurnazlık yaparak masaya oturmak istiyor. Yanlış anladınız Sayın Özkök, o davet size değil, o el de size uzanmadı. Dolayısıyla lütfen üstünüze alınmayınız. Yeni Türkiye'de her türlü muhalefete elbette yer var ama kışkırtıcılara ve darbecilere artık yer yok. Tarih o defteri kapattı.

http://www.aksam.com.tr/yazarlar/kurtulus-tayiz/o-cagriyi-ustune-alma-ozkok/haber-335064

29 Ağustos 2014 Cuma

Alışırsınız, alışırsınız...

Türkiye’de üç gün içinde iktidar partisinin genel başkanı, Başbakan, hükümet ve Cumhurbaşkanı değişti.
Üç günlük değişime alışamamak bir zaman meselesi, o kolay. Meclis’e küsüp girmeyen CHP’liler, Ankara’nın duvarlarında Hitler bıyıklı Erdoğan resimlerinin üstünde #direnTurkiye hashtaglari kasan solcular, alışırlar.
1989’da Özal, Köşk’e çıkarken yemin törenini protesto eden muhalif liderler, onu indirmekle tehdit edenler, Çankaya’daki şişman diye ad takanlar, “Atatürk’ün köşkünde oturmanıza alışamadım” diye telgraf çeken topçu teğmen, o teğmene destek için alışamadım tshirtleri giyen solcular da zamanla Özal’ın dediğine gelmişlerdi: “Alışırsınız, alışısınız.”
Aylarca mitinglerle protesto ettikleri Gül’e de zamanlar alıştılar, hatta o kadar alıştılar ki bırakmak istemediler.
Peki ya alışmaktan zor bir sınavsa bu? Ya üç günlük bir değişime değil, şanssızlık eseri bir devrin kapanışına denk geldilerse? 100 yıllık parantezin kapanışına…
Üç gündür Ankara sokakları bile bir kırılma anının gelip çattığının işareti. #direnTurkiye afişlerinin karşısında bir çağrı var: Hep birlikte Yeni Türkiye’ye…
Aylardır havalarda uçuşan “Yeni Türkiye”, “kapanan 100 yıllık parantez”, “inşa süreci”, “restorasyon” laflarını hâlâ ağır bir hamaset zannedenler, bu söylemi dün itibarıyla Cumhuriyetin Başkenti’nde iktidar yapan ağır çekim halk ihtilalinin hâlâ farkında değiller.
Arendt, Amerikan ihtilalinin akabinde demokrasinin ateşinin sönmemesini, Fransız İhtilali’nden farklı olarak geleneklerin, kurumların olmadığı boş bir arazide meydana gelmesine, birlikte yaşamanın kurallarının sözleşmelerle belirlenmesine bağlar.
Türkiye bir tasfiye sürecinin sonuna doğru ilerliyor. İnşa ise henüz başlamadı.
O yüzden yeni ortak referanslar aranıyor, o yüzden Alparslan’dan Hacı Bektaş’a kadar bütün geçmiş gündelik siyasetin bir parçası. AK Parti kongresinde de görülen büyük ve epik siyasi söylemler, grand teoriler, kutsiyet atıfları, her şeyin başına tarihi getirme arzusu, süreklilik vurguları, dava atıfları hepsi bu inşanın sancıları.
Bir yerden bir yere taşınıyoruz,  paradigma değiştiriyoruz, o yüzden  gündelik siyasetin dili yetersiz kalıyor ve bu yüzden siyaset bilimi kavramları politikanın içine sızıyor.
Davutoğlu’nun AK Parti delegelerine ilk hitabında “insanlığın temel değerler itibarıyla varoluşsal ve epistemolojik problemlerle karşı karşıya kaldığı bir dönem”den bahsetmesi de o yüzden.
Onun fazla teorik olmasın diye vazgeçtiği varoluşsal kavramının adını ise aylar önce bir grup konuşmasında Başbakan’ın “CHP ontolojik sorunlar içerisindedir” diyerek koyduğu hatırlanacaktır.
Evet çünkü karşı karşıya olduğumuz sahiden epistemolojik problemler, varoluşsal sorunlar…
Hazır “Epistemolojik mi, ondan ne anlar bunlar” diye kibir kulelerinden bildiren epey siyaset teorisyenimiz var, esas derdi biraz daha açalım:  Foucault’un tarif ettiği zamanın, siyasetin hayatın kodları, kültürel şifrelerini içeren ana kodlar olan “episteme”lerin değiştiği bir kavşaktayız. Daha doğrusu o değişen “episteme”lere göre bir siyaset ve kamusal hayâ inşa etmenin eşiğinde.
Bu paradigmatik kopuşa laik kesimin verdiği cevap; o “episteme”leri ağır çekim bir halk ihtilaliyle değiştirmekte olan halkı epistemoloji kelimesi üzerinden yeniden oryantalize etmekten, aşağılamaktan, bunlar ne anlar dilinde ısrar etmekten fazlası olmadı…
Halbuki burada ihtiyaçları olan küstahlıktan çok biraz mahcubiyet. Kibirden çok tevazu, hesap sormaktan çok hesap vermek. Nefsî davranmaktan çok nefis terbiyesi.
Tıpkı Güney Afrika’da apartheid rejiminin ardından siyahlarla birlikte yaşamayı, onlara benzemeyi, onlarla melezleşmeyi içlerine sindiren/sindirmek zorunda kalan beyazlarınki gibi bir mahcubiyet duygusu.
“Yetti sizin mağduriyet edebiyatınız” diye efelenmek, yeniden tepeye çıkmak hiç değil. 100 yılın parantezinin kapatılmasına kendi muhasebesini de yaparak katkı yapmak.
Önceki gün Cumhurbaşkanı Erdoğan, bu muhasebeye Cumhuriyetin ilk yıllarına, kuruluş felsefesine, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’e sahip çıkan vurgularla bir alan açtı, ortak bir referans dünyası inşa etmek için bir adım daha attı.
Ve en önemlisi “biz sizi anlıyoruz, yaşam tarzı kaygılarınızı da anlıyoruz, ama siz de bizi anlayın” diye onurlu bir mahcubiyete imkân tanıyan sözler söyledi ve müsafaha için iki kez elini uzattı.
Peki, kutuplaşmadan şikâyet edenler aynı cümlelerle ellerini tokalaşmak için uzatmayı becerebilecekler mi?
Eski Türkiye bitti. Bir daha geri dönmeyecek. Yeni Türkiye ise henüz kurulmadı. İçinde olsanız da olmasanız da kurulacak.
Hep Birlikte Yeni Türkiye, müsafaha için uzatılan el, gelin Yeni Türkiye’yi birlikte inşa edelim çağrısı. Dün Ceren Kenar’ın yazdığı gibi “Masumiyete kaçmayın, sloganların arkasında tembellik yapmayın, sefil bir kendini tatminin ilhamı olmayın, sorumluluk alın” çağrısı bu.
Küsmeyin, mahallenize, cemaatsel kara deliğinize, dün CHP’nin yaptığı gibi kulislere doğru kaçmayın demek. Etyen Mahçupyan’ın muhteşem tabiriyle çünkü “o sirk sizin cehenneminiz.”
Eski Türkiye gecekondusu yıkıldı. Dün TRT Haber’de Üç Gün programında Taha Özhan’ın söylediği gibi: “O gecekonduyu Erdoğan elleriyle yıktı, tek tek tuğlaları yerinden çıkararak, kanalizasyonlarına, kuytularına girerek yıktı. Bunu yaparken de üstü başı kir pas içinde, elleri çamur içinde kaldı.”
O ellerini size uzatıyor. “Ben burayı hallettim, üzerine yeni bir bina inşa etmek için bir zemin açtım, gelin burada yeniyi birlikte inşa edelim” diyor.
Ona cevabınız “senin ellerin çok pis, üstün başın fena durumda" mı olacak yine? Yine mi maksimalizme, hijyene, tavşan boku siyasetine, başınızı soktuğunuz sirk çadırına kaçacaksınız?
Yoksa o zemini kimsenin yardımı olmadan elleriyle açan adamın müsafaha için uzanan elini sıkıp, kendi yeni Türkiye projenizle siyasetin artık kaçınılmaz yeni zeminine gelip, hayallerinizdeki Yeni Türkiye için siyaset mi yapacaksınız? 
Yani özetle epistemolojik bir mahcubiyetle, ontolojik bir müsafahaya var mısınız?
Teklif çok açık. Boşuna anlamazlıktan gelmeyin.
Biraz mahcubiyet duygusu zihinleri açacaktır…

http://www.turkiyegazetesi.com.tr/yildiray-ogur/582052.aspx

28 Ağustos 2014 Perşembe

Bir Ermeni olarak…

Bugün bu ülkenin önünde yeni bir bahis var. Yüz yıldır dışlayıcı ve reddedici bir ideolojinin sultasında yaşanan tarihsel parantez kapanıyor. Türkiye 1908’in hiçbir zaman çiçek açamayan yeni vatandaşlık ve birliktelik arayışını bir kez daha hayata geçirmeye hazırlanıyor. Başarının garantisi yok… Hiçbir kimliksel grubun tek başına beceremeyeceği, bu topraklardaki herkese muhtaç olduğumuz bir süreçte yeniden sınanacağız. Küresel dünya bu karmaşık, çok kimlikli halk yığınını kendi potansiyelini aramaya ve gerçekleştirmeye davet ediyor. Çevremizde olup bitenler sadece Batılı olmaya çalışarak gidilecek yol olmadığını, kendimizi hatırlayarak ve taşıyarak dünyanın anlamlı bir parçası ve paydaşı olabileceğimizi söylüyor. 
Bu maceranın dışa açılan, mesafeleri kapatan, sınırları kaldıran bir yönü var. Ama aynı zamanda iç dünyamızda kaybedilmiş bir belleğin geri çağrılmasını, zaman içinde oluşmuş melezleşmelerin kimlik kategorilerinin önüne çıkarılmasını ifade ediyor. Osmanlı dünyasının yapısal veya fiziksel nitelikleri ne denli işlevsizse, o dünyanın kendisini anlamlandırma çerçevesi de o denli hayati. Çünkü bu halkın ortak olarak sırtını dayayabileceği, kendisini parçalı da olsa bir bütünün içinde hissedebileceği ve bu zemin üzerinde birbirinin yüzüne bakabileceği başka bir referans yok.
Geçmişin aydınlık yüzü bugün önümüzde Türkiyelilik olarak, bir iradi arayış, bir bahis olarak duruyor. Çoklu ve çoğulcu bir halk yığınından kimlikleri aşan bir birliktelik duygusu ve duruşu üretmek üzere… Başlangıç noktası, tepeden inme ideolojik kibir ve seçkinci zümre utanmazlığıyla aramıza sınır çekmeyi, hepimizin zihnini ve yüreğini yozlaştırmış olan ötekini aşağılama alışkanlığından sıyrılmayı gerektiriyor. Bundan ötesi yeninin inşasıdır ve elini harca sürmeyenin, terini paylaşmayanın bu konuda konuşma hakkı da herhalde olmayacak…
Söz konusu inşa sürecinin başını tabii ki bu ülkenin Müslümanları çekecek. İslam dininin takipçileri veya dindar oldukları için değil. Kapanan parantezin en geniş dışlanan kesimi oldukları ve daha önemlisi son yirmi yılda bu dönüşümün taşıyıcılığını bizzat kendilerini dışa açarak, sorgulayarak ve değiştirerek hak ettikleri için. Dönüşümün kendisi İslami kesimi daha dindarlığa değil, ama kültürel olarak İslami duyarlılığın sahipliğine taşımış durumda. O nedenle bugün Türkiye’de yaşananlar Orta Doğu’da yaşananlardan bağımsız olarak anlaşılamaz. Aynı nedenle Türkiye’de yaşananlar dini değil, ancak tarihsel/kültürel zeminde anlam kazanmakta ve ‘yerliliği’ karşımıza bir çoğulcu kimlik olarak çıkarmakta. Yedi ceddi şu veya buradan gelmiş olsa bile, yerliliği hissetmeyen, onun sorumluluğunu paylaşmayan, bu uğurda kendisini aşamayan hiç kimse gerçekte ‘buralı’ değil, ‘Bizden’ değil…
Yerliliği kimliksizleşmek, giderek kişiliksizleşmek olarak anlayan güruh bu topraklara ve bizlere yabancıdır. Ait olmadıkları bir halkı yüreklerinde aşağılayarak kendilerini bu ülkenin sahte rehberlerine dönüştüren şarlatanlarla önümüzdeki dönemde işimiz olmayacak. Onlar yabancı oldukları için devletin verdiği kimliğe ya da cemaatlerinin sağladığı alkışa muhtaçlar. Yabancılıkları ile yüzleşmek yerine yabancılaşmayı rasyonalize ederek ‘aydın’ olabildikleri için, kendilerine açtıkları çukurda ve tarihin bu noktasında kalacaklar. Fikir boşluğunu sıradanlığa duydukları öfke ve nefretle doldurmaya devam edecekler. Ama tam da bu nedenle muhatap alınabilecek kişilikten yoksunlar. Onlar bu halkın yeniden kendisini oluşturacağı ve tanımlayacağı, nihayet toplum olacağı, belki de kendisini ‘millet’ gibi hissedeceği inşa macerasının doğal safraları…
Türkiyeli olmak bunu istemekle bağlantılı… Ama yerli olmak bir istek meselesi değil. Dolayısıyla karşımızda iki bahis birden var: Yerli olanların Türkiyeliliği ne denli inşa edebilecekleri… Ve yerli olmamakla birlikte Türkiyeli olmak isteyenlerin samimi ve sahici olma davetini ne denli karşılayabilecekleri.
Ermeniler son Osmanlı idiler… Şimdi de ilk Türkiyeliler olmak durumundalar. Olumsuzluk üzerine oturan her kimlik onu taşıyanı kurutur. Geçmişin unutulması değil, açık yüreklilikle, ötekinin yüzüne bakarak anlatılması, konuşulması ve bundan alınan keyfin yerliliğin harcı olduğunun hissedilmesi zamanı…
Şahsen ben şu anki Ermenilikten çok sıkıldım. Anadolu bütünlüğünün geçmiş ve gelecekte doğal parçası olan, yerliliğin taşıyıcılığını yüklenen bir Ermeniliği özlüyorum. Herkesin yüzüne bakarken, herkesin de yüzüme bakmasını, bakabilmesini istiyorum…
Not: Geçen yazımda isim vermemiştim. Genellikle gerekmiyor… Etrafınıza bakın. Sahnedekiler belli. Onları şişirenler ve kullananlar da…

http://www.aksam.com.tr/yazarlar/etyen-mahcupyan/bir-ermeni-olarak-e2-80-a6/haber-334649

20 Ağustos 2014 Çarşamba

Nefret ve hürriyet

YAZISI basılmayınca Yılmaz Özdil adlı demagog Hürriyet gazetesinden ayrılmış.

Vah vah! Oldu olacak bari iki gözü iki çeşme ağlayayım...

Estağfurullah!

***

ESTAĞFURULLAH, çünkü böyle bir adama faşist bile diyemiyorum.

Dersem, Giovanni Gentile’den fütürist ekole, arkasında çok ciddi bir bilgi ve kültür birikimi barındıran ve ırkçılıkla da alâkası bulunmayan faşizme dahi hakaret olmuş olurum.

Oysa fikrî bavulu zaten hava cıva olan ve başta Kürtler olmak üzere de kendisini Türk ve laikçi addetmeyenlere dehşet bir nefret kusan bu patolojik ulusalcının; artı, aynı tıynetteki diğer kalemşorların “ifade hürriyetini” sahiplenmek benim kitabımda yazmıyor.

Şükür, asla ve asla da yazmayacak!

***

NİTEKİM haddi hesabı belli olmayan sayısız örnek arasında Roboski’de katledilen köylüleri “katır s...r” diye tanımladığı dehşet satırlarını hatırlıyorum.

Veya sonradan göz göre göre inkâra yeltense bile AKP’ye oy verdikleri için Soma faciasını “normal”, ölenleri de “müstahaktılar” diye yorumladığı mülâkat kulağıma geliyor.

Neymiş, hem fikir özgürlüğünü sahiplenmek, hem de iktidarın medya tasallutunu engellemek adına pespayeliği bu raddeye vardırmış bir kin tacirini dahi savunacakmışım...

Şaka mı ediyorsunuz?

***

DEMOKRASİ terbiyesinin yerleşiklik kazanmış olduğu hangi ülkeye giderseniz gidin, değilHürriyet gibi bir kitle organının sütun bahşetmesi, bu derece iğrençlik istifra eden bir gazeteciye o ülkenin en kıytırık medyasında bile ne tek satır verilir, ne de lâf hakkı tanınır.

Bunun adı da sansür falan değildir.

Yukarıdaki terbiye ve kültürün oturaklaştırdığı etiktir! Ahlaki değerler bütünüdür.

Zaten de ezkaza hastalıklı bir ruh Yılmaz Özdil ve ideolojik avenesi türünden herzeler yumurtlarsa nefret suçu işlemekten ve ırkçılığı kışkırtmaktan hakkında adli soruşturma açılır.

***

ÖYLE, çünkü her demokrasi asgari savunma mekanizmalarıyla donanmak zorundadır.

Bunlardan birisi de sözkonusu suçlara cezai müeyyide öngören yasalar bütünüdür.

2. Dünya Savaşı tecrübesinden beri “nefret kışkırtıcılığı” gibi bir hürriyet yoktur!

Ve vay canına, demek biz o demokraside artık herkesi öylesine yaya bıraktık ki, yasal müdafaaya ihtiyaç duymadığımız gibi bir de gazete patron ve yönetimlerinin doğal hakkına müdahale edip öldürülen Kürt köylüleri “katırlarla s...n”veya Soma madencilerini faciaya “müstahak” gören bir adama için de “ifade özgürlüğü” (!) isteyeceğiz...

Ne hacet, bari beynimize piştov sıkıp derhal intihar edelim de Özdil’in ve akranlarının ideolojisi nasılsa bizim işimizi bitireceğine göre onları zahmetten kurtaralım.

***

İŞİN diğer yanını Yılmaz Özdil’in beyaz Türkler nezdindeki “en muteber yazar”olması oluşturuyor. Bazıları da bunu “Cumhuriyet elitizmiyle” açıklanmak istiyor.

Hayır! Belki cumhuriyetçiliğe, evet... Fakat o bile ancak bir derece kadar...

Ama seçkincilik ve seçkinler asla!

Aksine, Özdil, fasilesi ve “hayranları” (!) aslında dehşet bir vasatlıkla özdeşleşiyor.

Ulusalcıdemagog zaten gerçek elitlere hitap edebilecek en ufak bilgi kırıntısından ve mantık silsilesinden yoksun olduğu gibi, bizatihi bu ucuz ama usta kalemşorluktan etkilenmek için aynı bilgi ve mantık yoksunluğuyla sınırlı bir vasat olmak gerekiyor ki, konuyu bir başka yazıya bırakıp nefret kışkırtıcılığınınifade özgürlüğü olamayacağını bir daha tekrarlıyorum.

http://www.taraf.com.tr/yazilar/hadi-uluengin/nefret-ve-hurriyet/30608/

18 Ağustos 2014 Pazartesi

Yeni Türkiye’de yaşama rehberi

CHP: Telaşa lüzum yok. Cübbeli Ahmet Hoca’yı da genel başkanlığa seçseniz, sadık seçmeniniz sizi terk etmeyecek. O yüzden yüreğinizin götürdüğü yere gidin. Çünkü her yöne fırlatılmış Eros’un aşk okları, Mustafa Kemal’in altı okundan daha uğurlu gelmedi size. Jakoben devrimcilik, kasetin devrimci gücünden hakkınıza daha hayırlıydı. İlle de colormatik gözlükse Emine Ülker Tarhan’dan şaşmayın. Muharrem İnce’nin tek kusuru ise Gazi’nin Yalova’da köşkünün her gece müdavimi olacakken bu kadar geç doğmasıydı. Her şey Nutuk’u bırakıp Fuat Avni okumaya başladığınız gün başladı… Yeniden Nutuk’a dönmeyip, üzerinizdeki Kemalizm gömleğini çıkararak, logonuzu değiştirmeye cesaret edeceğiniz güne kadar böyle… Yine de günün sonunda elinizdeki en iyi alternatifin Dersimli Kemal Kılıçdaroğlu olması insanın ilahi adalete olan hayranlığını artırıyor.
Kemalistler: Atatürk Samsun’dan bir daha asla geri gelmeyecek. Köy Enstitüleri hiçbir zaman yeniden açılmayacak.  Cipli türbanlı kadınlar trafikten menedilmeyecek. Kürtler karda yürüyüp kart kurt sesi çıkaran Türkler olmayacak. Uyuduğunu düşündüğünüz halk bir daha asla uyanmayacak. Eğitim seviyesi arttıkça da hiçbir şey değişmeyecek. AKP olmadı MAKP… Sandıktan her seferinde onlar çıkacak. Özür dilerim ama birinin artık size bunları söylemesi gerekiyordu…
Liberaller (Atilla Yayla’nın affına sığınarak): En son “Şu anda Türkiye’nin bir Başbakanı yok. Cumhurbaşkanı Gül yeni Başbakan atamalı” diyenini gördük. Kenan Evren’i müebbete mahkûm ettirmiş iktidarı Evren yolunda yürürken görenini. Barış yapıyor diye Öcalan’ı MİT ajanı ilan etmeye bir adım kalmışını. Erdoğan’ı Menderes’i hatırlatıp gazetecilikten zangoçluğa geçiş yapanı, ufukta serap gibi tank görenini bile… Taht misali “Bir yetmez ama evet”lik demokratlık… o kadar. Sonra bin pişmanlıkla kusup, evlerine geri döndüler. Huzurlu Kemalist anne babalarının kucağına. Yaramazlık yapmış, arkadaşlarını suçluluk psikolojisiyle ispiyonlayan çocuklar gibiler. Erdoğan’a bakakalıp, bütün tarihi kaçırmaktalar. Olmayacak, Türkiye’yi, dizilerde gördüğünüz, işe bisikletle giden Danimarkalı başbakanlar yönetmeyecek. Hippi bir New York Belediye Başkanı çıkmayacak bu sosyolojiden. Amerikalı abiniz beyaz atına binip sizi kurtarmaya da gelmeyecek. Avrupa AKP’ye karşı liberal Haçlı Seferi çağrılarınızla ilgilenmeyecek. “Bir şey”ler de olmayacak.  Kemalist askerler, cemaatin polisleri derdinize deva değil. Hep Erdoğan’ı seçen milyonların arasında kaldınız işte. Başınızın çaresine bakmayı öğrenin. Erdoğan’ın 10 günlük Başbakanlığına kafayı takmayı bırakıp, 5 yıllık cumhurbaşkanlığında ne yapacağınızı düşünün. Bir de hakiki liberal demokratların yıllarca girdiğiniz haklarını nasıl ödeyeceğinizi…
Solcular: Devrim olmayacak. Evinize dönün. Gezi Direnişi’ndeki Kemalistler devrim yapamadığı için de kâinattaki enerjiye şükredin, CERN’deki kara maddenin önünde kurbanlar kestirin. Önce sağlam kamuya açık bir öz eleştiri, sonra 2001’de AKP’nin yapmaya cesaret ettiğini yapıp eski gömlekleri çıkarmak, mutlaka şiddetle yüzleşmek, geçmişin hayaletlerinden kurtulmak, Kemalizm, laiklik, çağdaşlık saplantılarını tedavi etmek… Sonra belki bir sol alternatif olmak. Türkiye’ye söyleyecek her söz bitti, para, imkânlar tükendi, Kürt siyasetinin eteklerine sığındınız. Ama orada da size huzur yok. Bari rahat bırakın onlar kendi barışlarını yapsın, siyasetlerini yapsınlar.
Cemaat: 30 yılın sonunda mavi ekran verdiniz. Ağlayan çocuk büyüdü eli kelepçeli güneş gözlüklü Fulden Uras’ı dinleten bir polis amiri oldu. Yıllarca eğittiğiniz, masterlar, doktoralar yapmalarına vesile olduğunuz insanları polislerin, istihbaratçıların peşinde heder ettiniz. İntegral sorularını çözüp Türkiye birincisi gelen pırlanta zekâlı gençlerden, her şeyi Pers oyunlarıyla açıklayan kümeler düzeyinde insanlar çıkarmayı başardınız. Bütün Manisa’nın macunları yedilirse yılda 50 kere İran’a muta nikâhı için gidemeyecek yaşlı başlı adamlara iftira attınız. Escort kızlardan askerî casus çıkarıp, haklarına girdiniz. Altın nesilden geriye her akşam Twitter’da “kaç liraya satıldın lan” diye hashtag kasan bir teneke parçası kaldı. Cemaat diye aratınca bir zamanlar sevgi hoşgörü diyalog çıkan Google bile istihbarat, dinleme, polis, savcı mı aradınız diye soruyor. 40 yılın sonunda meğerse yolsuzluklarla mücadele için kurulmuş bir De Pietro cemaati numarası yapmanız da hiç ikna edici değil. Kriminalize zihinli polislerin, çapsız gazetecilerin, loser profesörlerin kurduğu sırlar dünyasından kurtulup, okul bekleyen Moğolistanlı, Gineli çocukların hatırına aynaya bakmanızı dilemekten başka elden ne gelir…
HDP/PKK: Seçimlerden sonra Öcalan da balkon konuşmasını yaptı (Kurtuluş Tayiz’den alıntı) “30 yıllık savaşın demokratik müzakereyle sonuçlanma aşamasına geldiğini” açıkladı. Artık her şeyi post-savaş durumuna göre yenilemenin zamanı. Erdoğan’a “Hapiste anadilini konuşursun artık” dedikçe oylar artmıyor. Zaman gazetesine röportaj verip, IŞİD’i AKP’nin gençlik kolları gibi pazarlamak da inandırıcılığınızı azaltıyor. Ama silahlar uzaklaştıkça, siyaset, mevzular normalleştikçe, korktuğunuz gibi tasfiye olmuyorsunuz, oylarınız, gücünüz, meşruiyetiniz, etkinliğiniz artıyor. 50 yıldır Türkiyeleşmeyi başaramamış, CHP’nin gözünün içine bakmaktan helak olmuş Türk soluyla ilişki düzeyini manevi babalıktan, evlatlık almaya çevirmeniz hayırlı. Ama dindarlarla İhsan Eliaçık olmadan ilişki kurma zamanı artık. Heykeller dikip insanları barıştan korkutmak zamanı değil. Kürtlükten utanan bir Türkiyeleşme değil, Kürtlüğü Türkiyeleştiren bir siyasettir esas çıkış yolu. Türkiye biraz da Kürtleştikçe normalleşecek çünkü. 
AK Parti: Yeni Türkiye artık eski Türkiye’yi dövmek için bir sopa değil, elinizdeki sihirli asa. Onu inşa etmek için kullanmanın zamanı artık. Reformdan vazgeçerseniz, durursunuz. Durursanız düşersiniz. İtiraz etmekten vazgeçerseniz pırıltınızı kaybedersiniz. Ama az önce biten kavganın halet-i ruhiyesinden çıkmazsanız da bıkkınlık hissi verirsiniz. Hesap sormak kadar hesap vermek, isyan etmek kadar, sorumluluk almanın bir ahlakı var. Önce kavgada biriktirilen zerzevattan sonra yük olanlardan kurtulmak gerek. Yoksa NATO üyesi, AB üyesi olmaya çalışan bir ülkenin her kötülüğü Kraliçe’den bilmesi biraz tuhaf kaçabilir. Üçüncü dünyacı ekonomik fantezilere üzerine titrenmesi gereken serveti harcatmak da pek akıl kârı görünmüyor. Toplumun yarısının oyunu alan bir partinin toplumun merkezinden başka gidecek kuytusu yok. O itirazın dünyadaki kıymeti de dünyanın kuytularından yapılması değil. 100 yıllık parantezi kapatmak görevi omuzlarınızda, kapatırken parantezin içinde kimseyi hapis bırakmama hassasiyetini göstermek de... Yeni Türkiye’yi sadece kurmak değil, Eski Türkiye’den gelecek muhacirlere ensar olmak, örnek olmak, rehber olmak sorumluluğu da sizde…
Medya: Medyanın yüzde 65’inin muhalif medyanın elinde olduğu, en küçük blogger yazarının bile lafa “Ey Tayyip” diye giriştiği ülkede diktatörlükten bahsetmeyi bırakıp daha ciddi şeylerden bahsetmenin zamanıdır: Gazetecilikten. Kongrelerde genel başkan seçtirip, askerle, polisle el ele iktidar devirmece oynamaktan vazgeçmekten. Sayıları binlere varan köşe yazarlarına analizle siyaset yapmak arasındaki farkı hatırlatmaktan.  
O zaman hükümet de gazetelerle, köşe yazarlarıyla siyasi polemik yapmaktan vazgeçer belki, ne dersiniz?  Dünyanın bütün demokratik ülkelerinde merkez medyalar iktidarlarla düzeyli bir ilişki kurarlar. En azından iktidarları önce asker, sonra polisle el ele verip devirmeye çalışmaz, Başbakanlar için “Mezarına tükürecekler” diye yazan yazarlara sayfalarını açmazlar. “Muhtar bile olamaz” dediğiniz adam Cumhurbaşkanı oldu, kapatılmasına malzeme taşıdığınız partisi dördüncü dönem iktidarına yürüyor. Oturup bir muhasebe yapma, azgın mahalle baskılarına aldırmadan bunu kabullenme, bununla yaşamayı öğrenmenin, Erdoğan’la, AKP iktidarıyla meşru demokratik bir iktidar olarak ilişki kurmanın, öyle de muamele görmenin zamanı gelmedi mi? Düşmanlıkla eleştirinin arasını açıp, demokratik tartışmaya katkı yapan bir medya olmanın?.. Yoksa dün oğlunu hapse attırmaya çalıştığınız, hırsız, katil dediğiniz, devrilsin diye yasa dışı dinleme kayıtlarını yayınladığınız Cumhurbaşkanı’nın size normal gazeteci gibi davranmasını beklemiyorsunuz değil mi? Peki ya her gün Yeni Türkiye deyip her gün Başbakan’ı manşet yapmaktan başka Yeni Türkiye’ye herhangi bir katkı yapmayan medya ne yapacak? Yeni Türkiye’nin merkez medyası olmayı becerebilecek mi? Eleştirinin düşmanlıktan ayrıldığı, muhalif gazeteciliğin yerini eleştirel gazeteciliğin aldığı bir Yeni Türkiye gazeteciliği mümkün olacak mı? Yoksa insanların gazetelerin köşe yazarlarını fikirlerini pekiştirmek için internetten okuyup, TV'lerde tartışma programı izlediği şu manzaradan memnun musunuz?..

http://www.turkiyegazetesi.com.tr/yildiray-ogur/581890.aspx