11 Kasım 2016 Cuma

Liberal çapulizim

Dünyadaki siyasal akımların insanlık için taşıdıkları anlam bir kez tarif edilmiş ve ondan sonra değişmez değildir. ABD’de Clinton seçimleri kaybedip de, Trump iktidara gelince bir kez daha gördük. Bugün hâlâ faşizm ve komünizm tehlikelerinden söz edip politik rakiplerini yaftalayanlar var. Bu tam bir ezbercilik ve ilkel bir düşünce tarzdır. İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesinden itibaren “faşist” ve “komünist” suçlamalarının bir anlamı aslında kalmamıştır. Bu siyasal akımlar zaman içinde tasfiye olmuştur. ABD’nin 6 Ağustos 1945’te Hiroşima’ya atom bombası attığı andan itibaren dünyanın en tehlikeli ideolojisi adına liberalizm denilen yağma ve çapul ideolojisidir. 

Liberal darbeler ve ABD 
Dünyada 1945 yılından bu yana siyasal planda işlenen bütün kötülükler liberal ABD’nin hedefleri için yapılmıştır. Türkiye’deki darbelerin tamamı liberalizmin ekonomik ve siyasal amaçları doğrultusundadır. Bunların en “başarılısı” 12 Eylül 1980 darbesi, Türkiye ekonomisini açıkça ve pervasızca liberalleştirmek için gerçekleştirilmiştir. Onursuz ve neyse ki başarısız olan 15 Temmuz kalkışması ise liberal ABD yönetimi ve ajanları tarafından yapılmış bir girişimdir. Başka ülke ve kıtalardaki örneğin Latin Amerika’da yaşanan askeri diktatörlüklerin hepsi Chicago Okulu liberal filozofları ve öğrencilerinin işidir. 
Zaten mesele yerel askeri diktatörlükler de değildir. Dünyadaki tek gerçek ve açık ara en etkin ve zalim diktatörlük, liberal ABD diktatörlüğüdür. ABD’nin 1979 yılındaki Afganistan olaylarından beri terör örgütlerini kullanarak veya doğrudan müdahale ederek giriştiği savaşlarda öldürülen insanların sayısı milyonları bulmaktadır. Özellikle bir Müslümanın eğer bir hain veya ajan değilse kolaylıkla farkına varması gereken basit gerçek şudur: İnsancıl, demokrat, hatta İslam düşmanlığını eleştirir görünen Hillary Clinton’un Dışişleri Bakanlığı sırasında ABD 30 ayrı ülkeyi bombalamış ve sivil insanları katletmişti, bu ülkelerin hepsi de İslam ülkeleriydi. 

Ne nazisi, ne faşisti! 
Eğer Nazi rejiminin kurucu belgesi 1935 tarihli Nürnberg yasalarıysa, ABD liberal diktatörlüğünün ilanı da 2001 tarihli Patriot Act adlı yasadır. ABD, bazı maddeleri halen yürürlükte olan bu yasayla dünyanın her yerinde istediği her insanı tutuklayıp hapse atma, işkence etme ve öldürme hakkını kendinde görmektedir. ABD tarafından öldürülen Müslümanların durumu Hitler tarafından yok edilen Yahudilerinkinden farklı değildir. Guantanamo ortada dururken ve liberal Obama tarafından insafsızca işletilirken sürekli Nazi ölüm kampları sakızını çiğnemek utanç vericidir. 
ABD’nin dünya imparatorluğu olarak ortaya çıktığı 1990’larda kapitalizm son aşamasına ulaştı ve onun has ideolojisi olan liberalizm gerçek yüzünü daha da açık olarak göstermeye başladı.  Reel ekonomi kârlılığını yitirip ikinci plana düşerken, gelecek üzerine kurulu projeler temelindeki finans sektörü ağırlık kazandı. Gelişen teknolojinin etkisiyle yüz milyonlarca insan ekonomik süreçlerin dışında bırakıldı, ya da bu süreçlerin kıyısında köşesinde çok zor şartlara mahkûm edildi. Toplumlar seçkinler ve itilmişler arasında ikiye bölündü. 
Liberalizmin yönetim tarzı eski faşizm ve komünizmlerden farklıdır. Önce üretim toplumu, sonra tüketim toplumundan geçerek bilgi tekeline varan liberalizm algı operasyonları ve beyin kontrolüyle yığınları etkilemektedir. Liberal diktatörlüğün en önemli silahları istihbarat ve medya, internet ve özellikle sosyal medyadır. Eskiden askeri-endüstri kompleksi yönetimi olarak anılan ABD sistemi son dönemde değişmiştir. ABD finans, istihbarat, think-tanklar ve medya tarafından yönetilmektedir. 

CIA sloganları 
Özgürlükler üzerine olan tüm boş iddialarına ve ambalaja rağmen ABD imparatorluğu özünde son derece bürokratik ve teknokratik bir sistemdir. Dünyanın çeşitli yerlerindeki Turuncu devrimler ve benzer eylemlerde kullanılan sloganların bile CIA ve bağlı kuruluşları tarafından belirlenmesi bunun bir örneğidir. “O benim başkanım olamaz”, “toplumun yüzde 50’si sana karşı”, “makarna yiyenlerin partisi”, “onun seçmenleri cahiller, acınacak insanlar” gibi sloganlar bugün ABD’deki liberaller tarafından kullanılıyor. Bunları hatırlıyoruz, “orantısız zekâ” Geziciler Türkiye’de de aynısını kullanmışlardı. 
Dünyanın her tarafındaki liberal çapulcular ve onların peşine takılan solcu yarım akıllılar CIA mensubu Gene Sharp’ın 2003 yılında yazdığı “From Dictatorship to Democracy” kitabını açıp okuyor, oradaki formülleri kelimesi kelimesine uyguluyorlar. ABD’de, Fransa’da, Almanya’da, Ukrayna’da, Gürcistan’da, Mısır’da, Hong-Kong’da, Türkiye’de hep aynı tornadan çıkmış gibi robot tipler aynı eylemleri yapıyorlar. 

Sevsinler sizi! 
Çok normal Türkiye’deki Koç,  Sabancı, Boğaziçi gibi üniversitelerdeki imtiyazlı kesimin başka ülkelerdeki benzerlerinin, finans ağırlıklı egemenlerin, sistemin kaymağını yiyenlerin sessiz yığınlara karşı mücadelesidir bu. Onlar çoğunluğa karşı savaşırken her türlü imtiyazlarıyla birlikte, sanki hak ve adaletten yana olmanın üstünlüğü de kendilerine aitmiş gibi azınlık haklarını da seçkin konumlarını rahatsız etmeyecek biçimde savunan viski ve havyar solcularıdır. 
Dünya kaynaklarını çapul eden, çevreyi ve doğayı mahveden, insanlık değerlerini ve her tür geleneği ortadan kaldırmaya çalışan, akla gelmedik hastalıkları ve uyuşturucu bağımlılığını yayan kapitalizm artık insanlığı yok etme aşamasındadır. Liberal çapulizm işte bu düzenin bekçisidir. Faşizm bu şeytanî ideoloji yanında çocuk oyuncağıdır. 

Liberal çapulizim

7 Kasım 2016 Pazartesi

bir-daha-seviyesizlikten-bahseden-olursa

ABD seçimlerine günler kala, iş iyice histerik bir hal almaya başladı.
Adayların birbirine hafifçe sataşmasıyla başlayan laf atmalar, yerini gitgide bel altı vuruşlara hatta komplolara bırakmış durumda.
Donald Trump'ın on yıllar önce söylediklerinin teybe alınıp sızdırılması mı dersiniz, Hillary'nin çarşaf çarşaf yayınlanan e-mailleri mi? Trump'ın gizli ilişkilerinden ve hatta hakkında taciz iddialarından, Hillary ve eşi Bill Clinton'ın gittiği iddia edilen bir 'topluseks' adası iddiasına kadar maalesef her tür mide bulandırıcı duyum/haber iltihaptan boşalan irin gibi Amerikan medyasını kaplamış durumda.
Fakat iş burada da kalmadı ve kan döküldü. Buna gelmeden önce, artık iyiden iyiye alenileşen FBI-CIA kapışmasına da değinmek gerekir ki verimli bir uluslararası haberciliğimiz olsaydı, bunun çoktan gündeme gelmiş olması gerekirdi.
Çok kabaca özetlersek, CIA Hillary'i kollayacak şekilde, FBI ise Trump'ı kollamasa da Hillary'e zarar verecek şekilde nüfuzunu kullanıyor.
En basit örnek, Hillary'nin ikide bir 'sızan' e-mailleri meselesi. Önce, Mart 2015'te, Hillary'nin Kongre'de Bingazi'de saldırıya uğrayan ABD'li bürokratlar meselesinde hesap verdiği dönemde, Dışişleri Bakanı iken kullandığı özel e-mail adresinden devlet işlerine dair yazışmalar yaptığı ortaya çıktı. Bunun yasalara aykırı olduğunu iddia ederek soruşturma başlatan FBI oldu. Ancak bir yıl sonra Başsavcılık, herhangi bir suçlama yapılmayacağını duyurdu.
Ne var ki, seçime iki hafta kala, 28 Ekim'de, FBI, yeni elde edilen kanıtlar üzerinden e-mail soruşturmasının tekrar açıldığını ilan etti.
"Kan döküldü" dememizin sebebi de, son sızıntıdan sorumlu olduğu düşünülen FBI ajanı Michael Brown'la ilgili. Cumartesi gecesi, Brown'ın evinin alevler içinde olduğunu gören komşularının ihbarıyla eve gelen yetkililer, karısının bir kurşunla öldürüldüğünü ve Brown'ın da kafasına sıkarak intihar ettiğini açıkladılar. Şimdilik küçük birkaç 'komplocu' site hariç kimse açıkça olayı Clinton'larla ilişkilendirmeye cesaret edemiyor.
Ancak Clinton hakkında soruşturma açılmasından günler sonra gerçekleşen bu 'intiharcinayet' kombinasyonunun uyandırdığı soru işaretleri belli.
Bu arada, geçtiğimiz 10 Temmuz günü, Demokrat Parti çalışanlarından Seth Rich, Washington'da bir cinayete kurban gitti. Julian Assange, katıldığı bir programda, Demokrat Parti'deki 'muhbir'lerinden birisinin Rich olduğunu ima etti ve wikileaks katilin yakalanmasına yardımcı olacaklara 20.000 dolarlık ödül vereceğini açıkladı.
Geçtiğimiz 1 Ağustos'ta ise, Clinton çiftinin ahlaksızlıkları üzerine dört kitap yazmış olan ve katıldığı bir programda, "Ölü bulunursam bu cinayettir, ben intihar etmem" demiş olan Victor Thorn ölü bulundu. 2 Ağustos günüyse, Demokrat Parti Başkanı Schulz'un e-mail skandalı sonrası istifa etmesi olayındaki davacı avukatlardan Shawn Lucas banyosunda ölü bulundu. Fakat ABD medyası bu soru işaretlerini ana haber bültenlerinde bile pek duyamadı.
Bir yıldır ABD seçim sürecini takip ederken, bizim siyaset sahnemizde duymadığım kadar küfür ve hakaret, görmediğim kadar iğrençlikle karşılaştım. Öyle ki çoğunu buraya birebir tercüme etmekten imtina etmiş durumdayım.
Olur ya birisi daha, kendisine yönelik oryantalist bakışından ötürü, ülkemizin en kutuplaşmış, en seviyesiz, en niteliksiz yerlerden biri olduğunu söylerse, o 'kendinibilmez'in kafasına işte bu yazıyı 'vurabilirsiniz.'

bir-daha-seviyesizlikten-bahseden-olursa