15 Kasım 2010 Pazartesi

Yazarlar - ETYEN MAHÇUPYAN - Çağdaş medyanın tıkandığı noktada... - ZAMAN GAZETESİ [İnternetin İlk Türk Gazetesi]

 

Herhalde siyasi tarihimize ilişkin en ironik gözlemlerden biri, darbeciliğin giderek 'sivil toplumcu' bir yön alması olmuştur. 1960 darbesi tümüyle askerin kendi iç operasyonuydu.

Sivil alandaki bazı insanlar olacakları önceden bilseler de askerin dışarıdan kurumsal desteğe ihtiyacı yoktu. Siviller darbe sonrasını meşrulaştırmak için gerekliydi ve nitekim yargı, üniversiteler ve medya bu amaçla kullanıldı. Ancak Ergenekon dönemine geldiğimizde işler artık eskisi kadar kolay değildi. Darbe birçok alanda çok yönlü ve çok katmanlı ilişkiler kurmayı gerektiriyordu. Bu ihtiyaç esas olarak medyayı önemli kıldı, çünkü kendi inisiyatifiyle aktörleşme imkânı olan ve gündemi doğrudan etkileyen tek güç oydu. Dolayısıyla sürekli darbe tehdidi altında olan bir Türkiye'nin, 'merkez' medyanın çok işine geleceği tespitini yapmak hiç de zor değil. Nitekim 28 Şubat'la birlikte bu medya kendisini bir anda siyaseten sınıf atlamış gibi hissetti. Toplumun ve gündemin kalbini sanki avuçlarında tutuyorlardı ve bunun anlamı, siyasetin artık 'merkez' medyanın istediği yönde gideceği veya en azından bu medyanın onaylamadığı siyasetlerin meşruiyet kazanamayacağıydı.

Ne var ki devlete bakarak toplumu anlamaya çalışan bu anlayışı bir sürpriz bekliyordu: Türkiye'nin muhafazakâr dünyasında 1990'ların ortasından itibaren belirginleşen ve derinleşen değişim, nihayet demokrasiyi kendi çıkarına olarak algılamaya başlamıştı. Dahası dindarların özgüveninin artması ve Müslümanlığın küresel bir kimlik haline dönüşmesi, bu kesimin devletin pompaladığı milliyetçiliğe olan gereksinimini de azaltmıştı. Buna küreselleşmenin yol açtığı yeni kentleşme ve burjuvalaşma eğilimi de eklenince ortaya evrensel değerlerin sahipliğine soyunan bir AKP çıktı. Bu partinin söz konusu değerleri hakkıyla özümsediğini ve gereğini yaptığını iddia etmek mümkün olmasa da, mesele AKP'nin yetersizliği değil, karşısındaki devletçi koalisyonun arkaikliğiydi. Nitekim AKP bugün halen 'ötekilerin' pespayeliğinin siyasi karşılığını almaya devam ediyor...

Dolayısıyla, 2002 sonrası AKP'nin demokrasi içinde alaşağı edilmesinin ne denli zor olduğunun bilinciyle, darbenin ancak medya desteği sayesinde gerçekleşebileceği tespitinin birleştiği bir dönem oldu. Öte yandan medya, kendi içinde çeşitleniyor ve 'merkezi' daraltıyordu... Böylece o merkez neredeyse tek başına Hürriyet gazetesine dönüştü. Geçen 8 yıl, Hürriyet'in çağdaşlığın bayraktarlığına soyunduğu, AKP karşıtlığını somutlaştırdığı, bu pozisyonu kendi içinde katılaştırdığı, bu uğurda açıkça manipülasyonlar yaptığı bir dönem oldu. Böylece Hürriyet aktörleşti ve bir anlamda CHP'lileşti... AKP ile Doğan Grubu arasındaki mücadele, bu nedenle bir 'basın özgürlüğü' meselesi değil, doğrudan iktidar savaşıdır.

Ancak Ergenekon girişimi beklenmedik bir biçimde Ergenekon davasına dönüşünce, askerin kolu kanadı kesiliverdi. Referanduma giden süreç ve yüzde 58 ise yargı ile diğer devlet eksenli kurumların darbeyi teşvik eden işlevlerini budadı. Bu durum Doğan Grubu'nun tepesindeki bulutların giderek karardığını ima ediyordu. Nitekim bugün Meclis'in gündemindeki vergi affı ve neredeyse tüm gazete ve televizyon kanallarının satışa çıkarılması, Doğan Grubu'nun diz çöktüğünü gösteriyor.

Doğan Grubu, bilerek ve isteyerek bir oyunun parçası oldu, bütün gücüyle o oyunu oynadı ve kaybetti... Bu noktadan çıkış, oyunun merkezindeki Hürriyet'te kamuoyunu ikna eden bir 'değişimi' gerektiriyordu. Nitekim yayın yönetmeni değişti, AKP karşıtlığının militanlığını yapan iki yazarı gönderildi ve sonunda da başyazardan kurtulundu. CHP'lileşen Hürriyet, aynen CHP'nin Önder Sav ve ekibini arkada bırakmasına paralel bir biçimde, devletçi safralarını atmaya çalışıyor.

Soru, bu değişimin yönü ve içeriğinin ne olacağıdır. Yanıt ise iyi niyetli bir temenni cümlesinden fazlasını hak ediyor. Yeniden topluma, Kılıçdaroğlu deneyine ve referanduma dönmemizi gerektiriyor. Çünkü ortada bir 'proje' var ve bu proje örneğin 'yeni Radikal'i de daha iyi anlamamızı sağlıyor.

Yazarlar - ETYEN MAHÇUPYAN - Çağdaş medyanın tıkandığı noktada... - ZAMAN GAZETESİ [İnternetin İlk Türk Gazetesi]

Hürriyet - Ertuğrul ÖZKÖK-Değiştirilmiş, gönderilmiş, kurtulunmuş

 

Yazar “liberal” bir arkadaş. Üstelik bir de “demokrat”. Türk medyasını, “kendi demokrasi zihniyetine” göre dizayn etmeye karar vermiş.
Tabiatıyla Hürriyet'e takmış.
“Sembol gazete” o ya;
Onu mutlaka kafasına göre “hizaya getirecek”.
İşe, evlere şenlik bir “tespitle” başlıyor.
Doğan Grubu'na yapılanlar bir “basın özgürlüğü” meselesi değilmiş.
Demokrasinin “tek seçicisi” olduğu için, “basın özgürlüğü” sadece onun kafasındakileri papağan gibi tekrarlamaktan ibaret.
Sonra zücaciye dükkânına girer gibi, Hürriyet'in iç dizaynına dalıyor.
Hürriyet'in genel yayın yönetmeni “değiştirilmiş”.
İki yazarı “gönderilmiş”.
Oktay Ekşi'den “kurtulunmuş”.
“Demokrat” yazarın kullandığı ifadeler aynen böyle.
Belli ki olup biten onu müthiş keyiflendirmiş.
* * *
Peki ya gerçekler?
-  Genel yayın yönetmeni son 5 yıldır ayrılmak istediğini her fırsatta gazetenin sahibine iletmiş.
Hiç önemli değil.
-  Emin Çölaşan'la yayın ilkeleri nedeniyle anlaşmazlığa düşülmüş.
Boş ver geç.
-  Bekir Coşkun kendi arzusuyla ayrılıp başka bir gazeteye gitmiş.
Canım o küçük bir ayrıntı.
-  Oktay Ekşi, bugüne kadar hiçbir yazarın yapmadığı duruşu sergileyip, kendi istifa etmiş.
Teferruat.
Teferruat, çünkü bunlar, medyayı dizayn etmek için satırı eline almış liberal aydının kafasındaki projeye uymuyor.
Hürriyet ancak onun kafasındaki yayınları yaparsa gazete olacak.
Bu ülkenin yüzde 42'sinin hassasiyetine kulak vermiş, o da teferruat.
Tek seçici o liberal aydın arkadaş.
* * *
Etyen Mahçupyan arkadaş;
Şimdi ben de size birkaç laf edeceğim. Kızmak yok.
-  Bir; Dünyanın hangi demokrasisinde, bir gazetenin yazarı veya yazarları, başka bir gazetenin yayın politikasını hizaya getirme misyonunu içine sindirebilir?
-  İki; Hürriyet dün, Türkiye'nin en çok satan, en çok ilan alan gazetesiydi.
Bugün de öyle.
Hürriyet yönetimi, yayıncılığı, finansal performansı ile bütün dünyanın ilgisini çeken bir gazete.
Bir Hürriyet'in satışına bak, bir de yazdığın gazetenin tezgâhtaki gerçek satışına.
Sizce bu fark acaba nereden geliyor?
Ha; Bir de mensubu bulunduğun ve benim çok saygı, sevgi duyduğum Türkiye'nin Ermeni cemaatine sorunuz.
En çok hangi gazeteyi okuyorlarmış?
Öğrenmek istiyorsanız; Tuba Çandar'ın “Hrant” kitabını referans verebilirim.
Orada Hrant Dink, “Hürriyet” diyor.
* * *
Gelelim, “tasfiye edilmesine” büyük keyifle katıldığınız o yazarların siciline.
-  Bir; Onların hangisi bugün Ergenekon vs. gibi suçlamalarla yargılanıyor?
Tabii sizin şahsi kanaatlerinizden değil; yargının sicilinden söz ediyorum.
-  İki; Bugüne kadar bir hırsızlık, uğursuzluk, üçkâğıt yapmışlıkları var mı?
-  Üç; Onlar neden, yıllardır “Türkiye'nin en çok okunan” yazarları arasında?
Bunların hiçbiri yoksa; suçları ne; “sizin gibi” düşünmemek mi?
Bir de şu var; yazınız çok talihsiz bir güne rastlamış.
Avrupa Birliği İlerleme Raporu, Türkiye'de iktidarın basına karşı “haksız nüfuz kullandığı” gerçeğini kayda geçirdi.
Açık açık gazetecilerin artık “oto sansür” yapmak zorunda kaldıkları ifade edildi.
En iyisi siz; bizi dizayn etme, hizaya getirme işini iktidara bırakın, biraz kendi gazetelerinizle ilgilenin.
Kendinize bir sorun bakalım:
“Biz halkı çok iyi okuyoruz da halk neden bizi okumuyor.”
“Hepimizin yaptığı şu harikulade ‘demokratik, ilerici, reformist' gazetelerin topunun satışı neden, bırakın Hürriyet'i, bir tek Sözcü gazetesi kadar olamıyor?”
* * *
Merak etmeyin, biz sormayız. Kültürümüzde “gönderilenin” arkasından tef çalmak yoktur.
Ama bilin ki; patronlarınız er veya geç size bu soruyu soracak.
Bizim ricamız ise şu; Hürriyet'i yıllardır okuyan insanlara biraz saygı gösterin...
Bu ülkede herkes sizin gibi düşünmek zorunda değil.
Yüzde 42 okuduğu gazetelerden memnun.
Bir gün yüzde 58 de memnun olup, gazetelerinizi okumaya başlarsa hiç mesele kalmaz.

Hürriyet - Ertuğrul ÖZKÖK-Değiştirilmiş, gönderilmiş, kurtulunmuş

http://yazarlardanyorumlar.blogspot.com/2010/11/markar-esayan-ozkokun-cehennemini.html

http://yazarlardanyorumlar.blogspot.com/2010/11/etyen-mahcupyan-merkezin-eskimis.html

http://yazarlardanyorumlar.blogspot.com/2010/11/ertugrul-ozkok-kim-etyen-mahcupyan-kim.html

http://yazarlardanyorumlar.blogspot.com/2010/11/yazarlar-etyen-mahcupyan-cagdas-medyann.html

Markar Esayan - "Ertuğrul Özkök’ün cehennemini anlamak"

 

Aslında konu hakkında söylenebilecekleri mükemmel ve eksiksiz biçimde Ali Bayramoğlu yazdı. “Ertuğrul Özkök kim, Etyen Mahçupyan kim” tarihî bir yazıydı. Özkök’ü bir kez daha tarihe doğru bir şekilde kaydeden bir yazıydı.

Konu Ertuğrul Özkök’ün, Etyen Mahçupyan’a sataşması tahmin edeceğiniz üzere. Özkök, 11 kasımda “Değiştirilmiş, gönderilmiş, kurtulunmuş” başlıklı bir yazı yazıyor. Mahçupyan’ın CHP ve medya üzerinden değişimi analiz ettiği makalelerine “cevap veriyor”. CHP ve Hürriyet, Baykal ve Özkök analojisi üzerinden olan biteni bu kadar net ve duru bir biçimde tarif etmesine çok bozulmuş Mahçupyan’ın, belli.

Bozulmakla kalmamış, çok da öfkelenmiş. Eh nasıl öfkelenmesin, lütfen anlamaya çalışalım Özkök’ü; zira o bu anlama işini çok iyi becerir. Hrant’ın katledilmesinden hemen sonra, daha kanı kurumadan bize Ogünleri ve Hayallerin öfkesine empati yapmamızı tavsiye eden, bu işin örgütlü olmadığını yazan odur.

O zaman, Özkök’ü anlamak da bizim boynumuzun borcudur.

Özkök öfkeli çünkü Mefistofeles’le yaptığı anlaşmanın vadesi doldu. Mefistofeles’in emrine verdiği özel yeteneklerinin, okuyucusuna sunduğu gösterişli, büyüleyici, kıpkırmızı ama bir o kadar da aldatıcı elmaların da kifayet etmediği yeni bir durum var ortada:

Zeitgeist! Yani zamanın ruhu.

Buharlaşıyor Özkök. Katı kalmaya çalıştıkça, daha çok ısınıyor, ve daha hızlı buharlaşıyor.

Doktor Faust’un son düşkün ve melankolik dönemini yaşıyor o. Ama onun durumu Goethe’den ziyade, Marlowe’un Faust’unu andırır. Marlowe’un Faust’u Mefistofeles’le girdiği anlaşmayı kaybeder ve ruhu lanetlenir. Hâlbuki Goethe’de, tuzağa düşmesine rağmen evrensel bir tragedyanın, insan ruhundaki soylu ikilemin, zorlu iç mücadelesinin cesur kahramanıdır Faust.

Sevgili Özkök, ben de senin bu raddeden sonra istesen de iyi bir final yapabileceğini düşünmüyorum. Güç, iktidar ve şöhretin büyüsü seni merkezinden o kadar uzaklara savurmuş ki, tekrar bütünlüklü bir mevcudiyete sahip olman, başladığın o masum yere dönmen çok zor.

Ruhunu yeninden bulman imkânsız.

Ama üzülme, pek çoğu çok daha mütevazı anlaşmalarla heba olup gidiyorlar, yazık onlara! İyi tüccar değiller. Sen işini daha sıkı tuttun, karşılığını da son kuruşuna kadar verdin. Ali Bayramoğlu bu durumu yazısında güzelce özetlemiş zaten.

Mahçupyan’ı, sanki burası eski Türkiye’ymiş gibi, sen de o parlak dönemlerindeymişsin gibi linç etmeye kalkmışsın. Yazısına cevap veremediğin için de ona “Ermeni muamelesi” yapmışsın. Hani onu en hassas yerinden, Hrant üzerinden vuracaksın, can acıtacaksın güya. Okuyucuya da, onun Ermeni olduğunu bir kez daha hatırlatacaksın tabii, öyle ki, yazını, senin gazetenin bilinçaltına ekmekte mahir olduğu bir sürü önyargılar eşliğinde okusun, tesiri olsun.

Ermeni cemaati en çok senin gazeteni okurmuş, Hrant da, Tûba Çandar’ın kitabına da aldığı üzere “Hürriyet” demiş. Sanki tartışmanın bununla bir ilgisi var.

Ama senin sıkıştığın o köşede bir anlamı var. Senin için bir yazının veya bir gazetenin muteber olması, içerik, düşünce, dürüstlük cesaretle ölçülmüyor, ne kadar satın alındığı ve ülkeyi, siyaseti ne kadar iklimlendirebildiği ile ölçülüyor.

Hürriyet’in beş yüz bin, Sözcü gibi bir gazetenin iki yüz bin satmasının ardında, her şeyin ters yüz edildiği koskoca bir yanlışlıklar ve suç tarihi, darbeler, toplumun tüm kimyasını bozmuş bir toplum mühendisliği var. Bunu mu marifet sayıyorsun?

Bak, elli bin tirajla Türkiye’yi değiştiren cesur ve dürüst bir gazetenin yazı işlerindeyim. Beni keşfeden de, hocam da Hrant Dink’tir. Mahçupyan da kısa bir süre öncesine kadar ezber bozan, gerçekten iyi yazılarıyla bizim gazetemizde ter döktü. Şimdi yine senin dil uzattığın ama o oranda itibarlı senin gazetenden çok daha fazla satan Zaman’da aynı katkısını sürdürüyor.

Bizim tek ölçümüz, vicdanımız ve cesaretimizdir. Yazıişleri masasında konuşmanın doğal olarak yasak hale geldiği tek şey vardır. “Bu haberi yaparsak tiraj kaybederizdir” o. Kimse bize sipariş haber veremez, okuyucularımıza ters gelir diye bir haberi asla kullanmazlık etmeyiz. Bunlar olmazsa, hiçbirimiz o masada bir saniye durmayız. Senin hiç anlayamayacağın türden bir patrona sahibiz. Bizim patronumuz, gazete kurulduğundan beri, bir kez dahi gazete katında gözükmemiştir.

Böyle bir dürüstlüğü, böyle bir inancı, böyle bir cesareti, böyle bir masumiyeti anlayabilir misin sevgili Özkök?

O yüzden, bel altı vuruyorsun. Ben senin kelimelerinin gün be gün tükendiğini gözlemliyorum. Senin kurmaya alıştığın türden kelimeleri akıl ve yüreklerine alacak insanlar her gün azalıyor bu ülkede. Ve sen her geçen gün daha az muteber, daha az çelici olmanın getirdiği bir sözsüzlüğe mahkûm oluyorsun. O kadar yapaylaşmışsın ki, ülke o yapaylıktan çıktıkça, “gerçek” sende toksik etki yapıyor. Gerçek seni yok ediyor. Üzerine gerçek döküldükçe dumanlar çıkararak eriyorsun.

O yapaylığın yerine ne koyacağını bilemiyorsun. O şey, bir zamanlar vazgeçtiğin şeydi, hâlâ kabullenemiyorsun!

Bize kendi cehennemini tarif ediyorsun. Söz, seni hep izleyecek ve senden ibret alacağız.

Markar Esayan - "Ertuğrul Özkök’ün cehennemini anlamak" başlıklı yazısı - Taraf Gazetesi