9 Eylül 2012 Pazar

Merkez Sağın son noktası

Süleyman Soylu'nun AK Parti'ye geçmesi, çok önemli bir gelişme. Demokrasi tarihimiz adına geçiştirilemeyecek kadar önemli.

Bir kere sembolik değeri mutlaka kayda geçmeli. Soylu, Demokrat Parti-Adalet Partisi-DYP ve tekrar DP çizgisinin son temsilcisi idi. Bu gelenekten umutların henüz sönmediği son çağlarında DP'nin genel başkanlığını yaptı. AK Parti'ye geçişi, bu geleneğe artık son noktanın konulması anlamına geliyor. Merkez Sağ, bir siyasî gelenek olarak ve bütün tarihî mevcudiyeti ile artık sona ermiş oldu. Bundan sonra, yelpazenin sağ kanadını ifade etmek için kimse "merkez sağ" tabirini kullanmayacak. Muhafazakârlık ismi, AK Parti iktidarını temsil ettiği ölçüde, "merkez sağ"ın yerine geçmiş durumda. Süleyman Soylu'nun şahsında merkez sağ, muhafazakârlığın içinde başka bir kalıba döküldü.

Süleyman Soylu'nun Yeni Şafak'ta Burcu Bulut'a verdiği röportaj, bu son noktayı çarpıcı biçimde özetliyor. Merkez sağ, ömrünü tamamladı. Soylu, son noktayı koyarken siyasî yelpazenin geçmişi hakkında esaslı bir muhasebe yapıyor ve geleceği hakkında dikkate değer pencereler açıyor.

Süleyman Soylu portresini hatırlatalım. Merkez Sağ siyasetin son parlak temsilcisiydi. Çekirdekten yetişme, hızlı ve atak bir sağ politikacı. İlçe teşkilatından parti genel başkanlığına uzanan yolu oldukça genç yaşlarda almıştı. Merkez sağ geleneğin içinde herkes kendine bir yer edinebilirdi. Mason locasının üstadı ile tarikat şeyhi veya cemaat önderi aynı amblemin altında buluşabilirdi. Adalet Partisi ile DYP'nin yolsuzluk skandallarını hatırlayanlar, merkez sağ çizginin devletin ekonomik iktidarı ile menfaat grupları arasında bir köprü vazifesi gördüğünü bilirler. Süleyman Soylu, sapla samanın birbirine karıştığı bu gelenek içinde lekesiz ve kırıksız bir siyasî kariyer yaptı. Daha çok zor zamanlarda demokrat değerleri savunurken ve askerî vesayet düzenine karşı çıkarken gördük onu. Yassıada ile Silivri arasında benzerlik kuran Hüsamettin Cindoruk kampına karşı, 12 Eylül 2010 referandumunda durumdan vazife çıkartıp tek kişilik bir parti gibi Anadolu'yu dolaştı, kampanya yürüttü.

Merkez Sağ siyasete son noktayı bu geleneğin son temsilcisi sıfatıyla Süleyman Soylu kendisi koyuyor. "1950-60 arası milletin gücünü görenler "artık bu gücü millete vermeyelim, kontrol bizde olsun" dediler... Ona musallat oldular ve kendi adamlarını yerleştirdiler." Bu sözler bugün Süleyman Demirel figürünün zihnimizdeki sevimsizliğini açıklıyor. "Merkez sağ" kavramı tam da Soylu'nun ifade ettiği bu "musallat olma" durumunun kurumlaşması ve Türkiye'nin son 50 senesine damgasını vurmasını anlatıyor. 1960 darbesinden sonra kurulan vesayet düzeni, Demokrat Parti'nin mirasına sahip çıkarak iktidarı devralan Adalet Partisi ve tabii onun birdenbire ortaya çıkıp liderlik koltuğuna oturan genel başkanı ile bir uzlaşmaya vardı. Sandıktan çıkan hükümetler sadece ekonomiyi yönetecekler, halkı demokrasi yalanına inandıracaklar ve devleti devletin aslî sahiplerine emanet edeceklerdi. Merkez Sağ siyasî çizgisinin neden bu kadar yoz ve iki yüzlü bir gelenek olduğunu bu fiili uzlaşma açıklamaktadır.

Soylu, 28 Şubat döneminde merkez sağı yerlerde süründüren tabloyu hatırlatıyor. 60 darbesini yapanlarla 12 Mart muhtırasını verenlerin Merkez Sağ politikacılarla kol kola girmelerinin nasıl bir kırılma noktası oluşturduğunu aktarıyor. Bahsettiği kırılmanın sembolü, Merkez Sağ'ın 40 yıllık lideri Demirel'in, 28 Şubat darbesinin bir numaralı ismi olmasıydı. Böylece, 27 Mayıs'tan sonraki gizli-kapaklı uzlaşma açık edilmiş, maskeler düşmüş oldu. Merkez Sağ'ın enkazı arasından muhafazakâr bir parti yükseldi.

Artık "Merkez Sağ" tabiri yerine yelpazenin sağ kanattaki yarısını "muhafazakâr" deyimi karşılıyor. Siyasetin yöneldiği istikameti öngörmek için bile çok önemli bir gösterge. Kendisini muhayyel ve oynak bir "merkez"e göre tanımlamaktan ve "sağ" gibi yine karşı kutba göre mevzi belirlemekten çok farklı değil mi?

Merkez Sağ siyaset dönemi sona erdi. Süleyman Soylu'nun AK Parti'ye katılması bu sona erişin sembolik olarak önemli bir işareti. Tarih bir ilerleme ise Türkiye'nin Adalet Partisi'nin, Doğru Yol Partisi'nin siyaset yaptığı devirlere dönme ihtimali var mı?
Yazarlar Mümtazer Türköne Merkez Sağın son noktası ZAMAN

2 Eylül 2012 Pazar

Amaç hükümeti 90'lara döndürmek - Gülay GÖKTÜRK


PKK'nın ve BDP'nin Şemdinli'yi kurtarılmış bölge gibi göstermeye çalışmasının amacının ne olduğunu dün yazmıştım:
Terör örgütü ve siyasi uzantısı, Şemdinli'de girişilen "halk ayaklanması" macerası fiyaskoyla sonuçlandıktan ve halktan destek alamayan teröristler dağ başında yapayalnız kaldıktan sonra, şimdi de 700 kişiyle 400 kilometrelik bir alanı tuttukları, Türkiye sınırları içinde bir toprak parçasını ele geçirdikleri ve "kurtarılmış" bir bölge yaratmayı başardıkları propagandasıyla hem Türkiye kamuoyunun moralini bozmak hem dünya kamuoyuna "Arap Baharı'nın Türkiye'ye de sirayet ettiği; Türkiye'de de tıpkı Suriye gibi bir iç savaşın başladığı görüntüsü vermeyi umuyorlar.

Ama sadece bu değil. Bu temel amacın yanı sıra, yürütülen propagandadan umduğu başka bir amacı daha var PKK-BDP hareketinin: Hükümeti tahrik ederek 90'lı yılların çizgisine döndürmek...

"Halkını vuran ordu" tablosu

Şöyle bir düşünün; Selahattin Demirtaş'ın üstüne basa basa devletin Şemdinli'ye giremediğini açıklamasının, buna paralel olarak birçok yayın organının "devlet terör karşısında zaafa düştü, hakimiyeti kaybetti" diye yazıp çizmesinin devleti yönetenler üzerindeki etkisi ne olabilir? Bu "zaaf" görüntüsünü bir an önce ortadan kaldırmak üzere gözü kara bir saldırıya girişmek... Öyle değil mi? İşte PKK ve BDP'nin bu propagandadan ikincil amacı da bu... Devlet bu zafiyet görüntüsünü ortadan kaldırmak için sap saman demeden gözü kara bir saldırıya girişecek, teröristlerin yanında birçok masum insan da mağdur edilecek... Böylece ortaya "halkını vuran ordu" tablosu çıkacak... Bu tablo üzerinden "Esed-Erdoğan" "Türkiye-Suriye" benzetmeleri yapılacak...

Aslında hükümet bu planın baştan beri farkında olduğu için, Şemdinli'deki girişime karşı mücadelede son derece dikkatli bir yol izledi. O günlerde bazı yorumcuların "Şemdinli operasyonu neden bu kadar uzun sürdü, yoksa ordu PKK'yla baş edemiyor mu" eleştirilerine rağmen çizgisini değiştirmedi.
Neydi bu çizgi?

"Uzun sürede ama az kayıpla"

Hürriyet Gazetesi'nden Şükrü Küçükşahin 13 Haziran tarihli yazısında hükümetin Şemdinli'de izlediği çizgiyi şöyle anlatıyordu:

"Bu arada Şemdinli operasyonu niye uzun sürdü onu da açıklayalım. Süreci tamamen sivil kadrolar yönetti. Komutanların ifadesi ile vali 'git' dedi, asker gitti. Vali, 'kal' dedi asker kaldı. Vali de süreci siyasi otoritenin 'Öncelik hava harekatı. Yavaş da olsa, emin ilerleyin. Uzun sürse de kayıp az olsun' talimatına göre yönetti. Çünkü PKK, çok geniş bir alana mayınlar döşemiş, tuzaklar kurmuştu. Yani uzun operasyon, siyasi bir karardı ve siyaset sonuçtan memnun kaldı."
Tabii biz de çok memnun kaldık...

Hükümeti önyargısız bir şekilde izleyebilen herkes, bütün o dönem boyunca "güvenlikçi politikalara döndü" diye suçlanıp duran iktidarın izlediği sakin tutumu, terörle mücadeleyi hukuk içinde ve sivil halka zarar vermeden yürütme iradesini gördü ve takdir etti.

Şimdi hükümet bir kez daha tahrik ediliyor. Şahinleşmesi için provoke edilmeye çalışılıyor. Yine bazı kalemler, Demirtaş'ın açıklamasından hareketle hükümeti "alan hakimiyetini PKK'ya kaptırmakla"suçluyor. Bazıları "Şemdinli olayları sırasında AK Parti Hükümeti'nin PKK terörünün üstüne yanlış gidişinin PKK'yı şımarttığını, hükümetin askeri birlikleri mümkün olduğu kadar alandan uzaklaştırarak şehit sayısını düşük tutarken PKK'nın alanda ister istemez etkinliğini artırdığını ancak İsviçre gibi ülkelerde güvenlik güçlerine uygulanabilecek hukuki kurallarla Güneydoğu Anadolu'da güvenlik güçlerinin elini kolunu bağladığını, PKK'yı ise rahatlattığını" söylüyor.

Bense hükümetin bu defa da tahriklere kapılmadan; "özgürlük mü-güvenlik mi" ikileminin gerçekte bir ikilem olmak zorunda olmadığını dosta düşmana ispatlayabileceğini düşünüyorum.

Dilerim AK Parti doğru bir mücadele çizgisiyle, bu eleştirileri yöneltenlere Türkiye halkının da İsviçre gibi ülkelerde uygulanan hukuki kurallara layık olduğunu bir kez daha gösterir.
Amaç hükümeti 90'lara döndürmek - Gülay GÖKTÜRK

3 Haziran 2012 Pazar

Solcu aydın

Aslında sol üzerine diziye böyle bir yazı eklemeyi düşünmemiştim. Ancak Ahmet İnsel'in Radikal'de çıkan 22 Mayıs tarihli yazısı uyarıcı oldu. Sol üzerine yazıp çizmiştim, 'yanlışı gören, doğruyu bilen' solcu kimlik üzerinde durmuştum, bu kimliğin içselleşmiş bir pozitivizm ve evrimciliğin ürünü olarak nasıl 'aydın' hale geldiğine işaret etmiştim ama bütün bunlar fazlasıyla teorik kalabilirdi. Oysa İnsel bu yazısıyla bizlere somut bir örnek sunmakta...
İnsel benim bir yazımın bir cümlesini referans vererek, aslında devlete hâkim olan AKP'nin benim gibi bazı kişiler tarafından sanki devlete hâkim olamamış gibi gösterilmesinden şikâyetçi. Hükümetin hâkimiyetini ima eden birçok cümle sıraladıktan sonra esas olarak daha nasıl bir gelişme olursa 'AKP devlete hâkim' yargısına varılacağını soruyor. Ayrıca böyle bir noktanın artık parti-devlet bütünleşmesi olarak adlandırılması gerektiğini, yani o noktada olayın 'hâkim olma' sınırını da aşacağını söylüyor.
Doğal olarak AKP hükümeti de daha önceki hükümetler kadar devlete hâkim olmak istemekte. Hatta İslamî niteliği ve uzun yıllar ideolojik olarak gayrimeşru sayılması dikkate alınırsa, bu ihtiyacın çok daha derinden duyulacağını kavramak mümkün. Nitekim 2007 yılında muhtıra görmüş, sonrasında kapatılma senaryoları ile karşılaşmış bir partiden söz ediyoruz. Ayrıca ortada güvenlik bürokrasisinin niteliğini epeyce açığa çıkaran Uludere ve MİT krizi gibi olaylar var. Görünen o ki bütün çabasına ve böbürlenmesine karşın AKP devlete hâkim olmakta hâlâ zorlanmakta. Örneğin bugün ekonomik performansta bir bozulma gerçekleşirse hükümetin 'hâkim' olduğu sanılan o devletin nasıl davranacağını tahmin etmek pek zor değil. Teslim etmek gerek ki yüzeysel bakanlar için, Başbakan'ın bu konudaki aşırı ancak temeli zayıf beyanları epeyce aldatıcı oluyor. Başbakan bir yandan bu bürokrasi ile çalışmak zorunda ve PKK şiddeti devam ettiği sürece de o bürokrasiye mahkûm. Güvenlikçi olmayan bir yola girdiğinde ise hem devlet-PKK ilişkisinin bu stratejiyi baltalayacağını, hem de anayasa referandumu için gereksindiği milliyetçi oyları kaybedeceğini hesaplıyor. Diğer yandan da hükümet bürokrasi ile 'anlaştığını' göstererek İslamî kesimdeki derin 'kabullenilme' ihtiyacına yanıt vermenin peşinde, çünkü o kesim için 'başarı' devletle barışmaktan geçiyor.
İnsel bu tür analizlerin peşinde değil... Uludere veya MİT olayı hakkında defalarca yazmış olması bir önem arz etmiyor. Şimdi AKP eleştirisi zamanı ve bu eleştiriyi yıpratabilecek olgulardan uzak durmakta fayda var... İnsel'in durum tespiti ise doğrusu insanı gülümseten cinsten: "Kendi kadrolarını devlet içine büyük ölçüde yerleştirmiş... MİT'e, MGK'ya, polise ve yargıya hâkim" bir AKP. Hükümetin bu yönde büyük bir gayret göstermekte olduğu, sendikaları ve medyayı kendi çeperine doğru çektiği, tabii ki istediği yasaları kolaylıkla geçirip diğerlerini savsakladığı doğrudur. Karşımızda gerçekten güçlü bir hükümet var. Ama bu hükümetin devlete hâkim olduğu tezi gerçekleşmiş bir durumdan ziyade bir olasılık ve ancak bir tür melezleşme ile birlikte hayata geçebilecek bir olasılık. Yani AKP'nin devlete gerçekten hâkim olması ancak AKP'nin de devlete 'yanaşması' ile mümkün. Bu durum İnsel'in dediği gibi bir parti-devlet bütünleşmesi olacak, ancak o parti bugünkü AKP olmaktan çıkacaktır.
Şimdi gelelim solcu aydın meselesine... Acaba İnsel, yetenekleri rahatlıkla elvermesine rağmen, niçin daha nüanslı bir değerlendirme yapmaktansa 'AKP devlete hâkim' mesajını seslendirmek istemektedir? Solun anlam dünyası bu mesaja ihtiyaç duyulduğunu düşündürtüyor. Çünkü bu değerlendirme AKP içindeki ve onun çevresi ile olan ilişkilerindeki karmaşıklığı bir hamlede yok ederek, AKP'yi 'saflaştırıyor'. Böylece hükümetin kategorik olarak sorumlu ve 'yanlış' olduğunu ileri sürme fırsatı veriyor. Enerjimizi nereye hasretmemiz, siyasetin hedefinin ne olması gerektiği de bu şekilde ortaya çıkıyor.
Solcu aydın işte bu değerlendirmeyi yapabilen kişidir. Amacı dışımızdaki olguları anlamak değil, onları operasyonel olarak kendi siyasetine hizmet eder hale getirmektir. Bu misyon solcu aydını hem cemaat oluşturucu bir nitelikle mücehhez kılar, hem de onu söz konusu cemaatin rehberliğine oturtabilir. Karmaşık ve çok yönlü gerçekliği basitleştirip anlaşılır bir kıvama getirmek, hele bunu sol teorinin 'bilimsel' makro analizinin içine oturtabilmek herkesin harcı değildir. Tabii ki asgari bir bilgi, zekâ ve dil yeteneğini ima eder. Ama bu çabanın sonucu olarak ortaya gerçekliği 'anlayan' ve dolayısıyla doğru siyaset üretebilen bir bakış çıkmaz. Gerçekliği 'kurutan' ve kuramsallaştırarak hayattan kopartan, yani ideolojik bir 'gerçeği' yaşananın yerine ikame eden bir yaklaşım ürer.
Sonuç şaşırtıcı olmayan bir biçimde, toplumla bağ kuramayan, giderek içine kapanan, doğruyu bilmenin verdiği güvenle olması gerekeni söyleyen, buna karşılık apolitik kaldığının farkında olmayan ve marjinalleşmesini ise mağduriyetle açıklayan bir aydın cemaatidir...

Yazarlar Etyen Mahçupyan Solcu aydın ZAMAN

30 Mayıs 2012 Çarşamba

Ya Erdoğan da Blair gibi yapsaydı

Eski İngiltere Başbakanı Tony Blair, medya-siyaset-polis ilişkilerini araştırmak için bağımsız yargıçların oluşturduğu komisyona ifade veriyor. Komisyonun kurulma sebebi malum. Dünyanın en büyük medya kuruluşlarından Rupert Murdoch’a ait bir gazetenin (News of the World) yol açtığı telekulak skandalı üzerine soruşturma başlatıldı. Komisyon da bir yandan bu olayı bir yandan da bütün medya siyaset ilişkilerini sorguluyor. Eski Başbakan’ı da çağırıp sorguluyor.
Blair komisyona ilginç şeyler söylüyor:
“Eğer büyük medya gruplarıyla aranızı bozarsanız, ondan sonra başınıza gelecekler konusunda çok dikkatli olmanız gerekir. Çünkü size insafsızca ve acımasızca saldıracaklardır. Medyayla karşı karşıya gelmek yerine onlarla hep iyi geçinmeyi tercih ettim. Çünkü, hayatı benim için çok zor hale getirebileceklerini biliyordum.”
Eski Başbakan daha açık konuşarak bir itirafta da bulunuyor:
“Açık konuşacağım: İşçi Partisi olarak 1992’deki seçimleri medyanın bize şiddetli saldırısı yüzünden kaybetmiştik ve bu aklıma kazınmıştı. Bir siyasi lider olarak medyayı idare etmeye, onunla zıtlaşmamaya karar vermiştim. The Sun ve sağ eğilimli Daily Mail çok güçlüydü. Özellikle de hemen pozisyon değiştirebilen The Sun...”
BlairMurdoch’tan gerçekten çekiniyordu, bunu hatıralarından da okuyoruz. Medya patronu başbakanı korkuturken, onu bazı toplantılara davet etmesi veya bir şekilde yüz vermesiyle de mutlu edebiliyordu. Bu tür anekdotları hatıralarında açıkça yazıyor.
Tony Blair, güçlü bir başbakandı. Uzun yıllar sonra ve hiç bitmeyecekmiş gibi görünen bir Muhafazakar Parti döneminin ardından İşçi Partisi’ni iktidara taşıdı. Art arda üç kez seçim zaferi kazandı. ABD ile birlikte Irak’ı işgal edecek kadar özgüveni de yüksek bir liderdi.
Medya karşısında nasıl çaresizleştiğini şimdi daha iyi anlıyoruz.
“Korkuyordum, çekiniyordum vs...”
Arkasındaki muazzam seçmen desteği, daha rafine ve seçilmişler için daha korunaklı bir demokrasi zemininde siyaset yapmasına rağmen Blair, medyayı aşamadı. Aşmayı da düşünmeden uzlaşmayı tercih etti.
Kim bilir dünyada kaç lider aynı durumdadır.
Türkiye’de de öyle değil miydi?
Yakın zamana kadar medya siyaset ilişkisi bundan farklı mıydı?
Tayyip Erdoğan’a kadar düzen böyleydi. Erdoğan’la medya arasındaki bitmek tükenmek bilmeyen gerilimin nedeni de budur. Ülkeyi iktidarlarla birlikte yönetmeye alışmış medya ve onun malum temsilcileriyle hükümet arasında bir ortaklık olmalıydı, Erdoğan buna son verdi. O da güçlü bir lider: Art arda seçimler kazanıyor, halka kendisini sevdiriyor ama Blairgibi dümen suyuna gitmiyor. Gitmedi...
Gitmedi ve hükümet kurup hükümet devirmeye alışkın gazete patronluğuyla, sınırsız istekleri için sadece parmak şıklatan medya yöneticilerinin düzeni bitti.
Bitince de gerilim başladı.
“Yeni Türkiye”yi karalama kampanyası bu yüzdendir. Yalan ve çarpıtmanın hala bazı gazetelerde işe yaramasının sebebi de budur. Basın özgürlüğü eski medya düzeninin sahipleri için sadece bir bahanedir. Ellerinde imkan bulunduğunda başkalarının özgürlüğü konusunda nasıl acımasız olduklarını biliyoruz.
Mesela, 28 Şubat’ı biliyoruz...
Blair’in sözleri her demokrasi için çok değerli bir malzemedir. Türkiye’de medya düzeninin yıkılmasının ne kadar önemli olduğunu gösteren bir malzeme...
Ya aksi olsaydı!
Erdoğan yine, seçimleri art arda kazanabilirdi ama medya eskisi gibi iktidar düzeninin bir parçası olmaya devam ederdi.
Böyle bir Türkiye’yi düşünsenize... Darbelerle yüzleşememiş, vesayeti yenememiş, sermayeyi İstanbul dışına taşıyamamış bir ülke. Kürtleri inkar eden, bayramları tankla topla kutlayan ve faili meçhullerle yaşamayı kader zanneden bir Türkiye...
Çok değil, ikibinli yılların başında, medyanın da bir parçası ve destekçisi olduğu düzen böyleydi. Şimdi, düşünmesi bile ürkütücü değil mi?

Ya Erdoğan da Blair gibi yapsaydı - Politika - Mustafa KARAALİOĞLU - Star Gazete

2 Mayıs 2012 Çarşamba

Özgürlük mü istiyorsunuz; buyurun! - Gülay GÖKTÜRK

Başbakan çok doğru söyledi. Şehir tiyatroları özelleşmeli.
Sadece şehir tiyatroları değil, devlet tiyatroları da, devlet opera ve balesi de, devlet senfoni orkestrası da; devlet televizyonu da özelleşmeli...

Devlet elini kültür ve sanattan çekmeli, sanatçılar devletten maaş alan memurlar olmaktan çıkarılmalı. Ayrıca, Kültür Bakanlığı da kapatılmalı. Devletin bir kültür ve sanat politikası olmamalı. Bakanlık, işi sadece kamu malı olan müzelerin, sarayların, kütüphanelerin, eski eserlerin envanterini tutan, bunları koruyan, bakımını yapan bir genel müdürlük haline getirilmeli.

Bütün bunları yıllardır yazıyorum. Televizyonlarda söylüyorum, gerekçelerini anlatıyorum. Eğer devlet halkın efendisi olmaktan çıkıp hizmetkârı olacaksa, bizi kültürel olarak biçimlendiremez; ne dinleyeceğimize, ne seyredeceğimize, kütüphanelerimize hangi kitaplar alınacağına karar veremez, diyorum. Ve her seferinde de kültür ve sanat dünyamızdan bir dayak yemediğim kalıyor. Hakaretin, suçlamanın bini bir para...
Tabii, Başbakan'ın başına da aynısı gelecek. Zaten şimdiden başladı bile.

"Özgürlük tutkunu" sanatçılarımız, Erdoğan'ın son çıkışıyla neye uğradıklarını şaşırdılar. "Alın tiyatronuzu, istediğiniz gibi eser seçin, istediğiniz gibi rol dağıtın, istediğiniz gibi oynayın ama bundan sonra da bizden bir şey istemeyin, kendi kendinizi finanse edin" denince ödleri koptu.

Özgürlük isteyen böyle mi davranır?

Ama onların derdi başka... Onlar, çiftlik istiyor. İstedikleri zaman çalışacakları, istemedikleri zaman çalışmayacakları; hem bankamatik memuru olup hem de dizilerden, reklamlardan TV'deki yarışma programlarından milyonlar kazanacakları düzenin devamını istiyor. Yıllarca tek bir oyunda rol almadan"şehir tiyatrosu sanatçısı" unvanıyla ortalıkta dolaşmak gibisi var mı? İstedikleri oyunu oynayacaklar... Seyirci beğenmiş beğenmemiş diye bir endişeleri olmayacak. Salonu doldurma, halka beğendirme diye bir dertleri olmayacak. Ne oynarlarsa oynasınlar; ister iyi ister kötü oynasınlar; paraları o salonlara adımını bile atmamış kitleler tarafından tıkır tıkır ödenecek. Onlar da o parayla "yüksek sanat"yapmaya ve bir yandan da geniş kitleleri hor görmeye devam edecekler...

"Yüksek sanat"ı sivil toplum finanse edemez mi?

Devletten ya da belediyeden maaş alarak sanat yapmaya alışanlar, çiftlikleri ne zaman tehlikeye düşse aynı gerekçeye sarılırlar: Efendim, onlar yüksek sanat yapmaktadır. Yüksek sanat yapmak öyle televizyon dizisi yapmaya, gişe filmi çekmeye, alaturka şarkı söylemeye benzemez. Yüksek sanat, niteliği icabı popüler olamaz; dolayısıyla kendi kendini kurtaramaz. O yüzden de devlet kesesinden (yani hepimizin vergilerinden) finanse edilmesi gerekir.

Yaptıklarının "yüksek sanat" olup olmadığını bir an için bir yana bırakalım.
Toplumun dişinden tırnağından artırdığı parayı neden "yüksek sanat"ı desteklemek için harcaması gerektiğini; bunu onlara sormadan yapmanın demokratik olup olmadığını da bir an için unutalım.

Kaliteli sanat ürünlerinin sivil toplum tarafından finanse edilmesi gerçekten mümkün değil midir, ona bakalım.
Aslında, özel tiyatroların geçmişine şöyle bir bakmak bile, bunun doğru olmadığını gösteriyor. Bu ülkenin tiyatro geçmişinde Ankara Sanat Tiyatrosu gibi bir başarı hikâyesi var. Dormen Tiyatrosu var, Kenterler var, Gülriz Sururi-Engin Cezzar Tiyatrosu var... Yıllarca kapalı gişe oynayan nice "yüksek sanat" eseri var.

"Peki bu işin balesi, operası, orkestrası ne olacak" diyorsan; orada da sırtını devlete değil yüksek sanata destek vermek isteyen kişi ve kuruluşlara dayayacaksın. Sermayeyi zorlayacaksın, zengin sanatseverleri ikna edeceksin, sponsor bulacaksın, vakıf kuracaksın, uluslararası çapta ürün çıkarıp uluslararası destek arayacaksın. "Onlar sanattan ne anlar" diye horlayıp durduğun, "bidon kafalılar, göbeğini kaşıyanlar" diye hakaret ettiğin yoksul halkın vergilerine göz dikmeyeceksin.

Bakın İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı'na... Tek başına, Kültür Bakanlığı'nın yaptığı kültür ve sanat etkinliklerinden fazlasını yapıyor...

Daha çok İKSV, daha çok Borusan; daha çok Toplum Gönüllüleri Gençlik Filarmoni Orkestrası olmaması için hiçbir sebep yok.

Yeter ki siz işin kolayına kaçmaktan vazgeçip sanatınız için alın teri dökmeyi göze alın...

Özgürlük mü istiyorsunuz; buyurun! - Gülay GÖKTÜRK

7 Mart 2012 Çarşamba

28 Şubat'ın halka maliyeti ne oldu? - SÜLEYMAN YAŞAR - Sabah

Türkiye ekonomisi 2001'de daha önce görmediği büyüklükte bir kriz yaşadı. Tam iki milyon kişi işsiz kaldı. Peki neydi bu krizin gerçek nedeni?
Her gün giderek açığa çıkan olaylarla daha iyi anlaşılıyor ki, bu krizin nedeni; İstanbul sermayesi, asker, medya tarafından yapılan 28 Şubat darbesiydi.Zaten elimizdeki ekonomik veriler de bu tezi doğruluyor.
Gelelim 2001 krizinin ekonomik gerekçesine... Bir kere şu olmazsa olmazdır. Her darbenin ardında muhakkak bir ekonomik paylaşım sorunu vardır.
28 Şubat darbesinin ekonomik açıdan perde arkası, Turgut Özal döneminde güçlenen ve giderek İstanbul'un bayisi olmaktan çıkıp kendisi üretmeye başlayan Anadolu sermayesinin gelişimini durdurmaktı ve Anadolu'nun cebinde birikmiş parayı almaktı. Ayrıca yüksek faizle KİT'lere ve devlete para satıp kolay kazanç sağlamak da İstanbul sermayesinin başlıca hedefiydi. 28 Şubat darbesiyle statükocu büyük sermaye istediklerini elde etti. Anadolu sermayesinin gelişimi bir süreliğine durduruldu, darbenin ardından yükselen bütçe açıkları faizleri hızla yükseltti. Necmettin Erbakan'ın başbakanlığındaki Refah-Yol Hükümeti'nin 1997'de darbeyle düşürülmesinin ardından, tüm o süreçte canla başla darbeyi destekleyen daha doğrusu darbeyi olduran işadamları birer birer banka kurma izni aldı. Bu işadamlarının kredi alacak yeterliliği olmadığını, Hazine Müsteşarlığı bilmesine rağmen darbeyi destekledikleri için onlara banka sahibi olma izinleri verildi.
Bu süreçte neler neler yaşanmadı ki! Bazı darbe destekçisi gazeteciler bürokrat atamaya, patronlarının teşvik ve vergi işlerini takip etmeye başladı. Anadolu sermayesinin teşvikleri kesilirken, generallerin kampanyalarıyla yeşil sermaye diye ürünlerine satış yasakları konup şirketleri birer birer kapatılırken, darbeyi destekleyenlerin işleri hızla gelişti.Hatta bazı gazetecilerin sahte Hazine tahvili satan bankanın işlerine aracılık ettiği Hazine Müsteşarlığı koridorlarında görüldü. Anlatılanlara bakılırsa işler öyle noktaya vardı ki... Bu gazeteciler, patronlarının rakiplerinin bankalarına el konması için dönemin bürokratlarını da tehdit etmekten çekinmedi. Adeta bazı gazetecilerin Hazine'yi yönetir hale geldiği dillerde dolaşmaya başladı.Bunun sonunda tabii bütçe açığı hızla çoğaldı. Faiz ödemeleri arttı. Bütçe açığının milli gelire oranı 1997'de yüzde 7.6 seviyesindeyken, 1999'da 11.9, 2000'de 10.9 ve 2001'de 16.9'a yükseldi. Faiz ödemelerinin milli gelire oranı 1997'de yüzde 7.7 seviyesindeyken 1998'de 11.5, 1999'da 13.7, 2000'de 16.3, 2001'de 23.3 seviyesine yükseldi. Ve milli gelir 1997'de 194.1 milyar dolar tutarken 2001'de 180.3 milyar dolara geriledi.
Kısacası, 28 Şubat darbesinin ardından darbe destekçilerinin bankaların içini boşaltması ve yüksek bütçe açıkları nedeniyle milli gelir azaldı. Halkın refah seviyesi düştü. Anlayacağınız 28 Şubat darbesinin ardından yaşanan kamu maliyesi soygunu 2001 büyük krizine neden oldu.Gelelim darbeyle gelen büyük krizin topluma maliyetine... 2001 krizi Hazine'ye tam 380 milyar liraya mal oldu. Ayrıca sabit kur rejiminden dalgalı kur rejimine geçildiğinden kimsenin haberi yokken bazılarının (!) haberi oldu. Merkez Bankası'ndan iki günde 6 milyar dolar para çekildi. Bazıları bir gecede zengin oldu.
Peki bu maliyeti kim ödedi? Bu maliyeti krizle birlikte işini kaybeden, geliri düşen vatandaş ödedi.
Vatandaşın sırtına yüksek vergiler bindi. İnsanlar yoksullaştı, bu yüksek vergileri sıradan insanlar ödedi. Şimdi herkes, 28 Şubat darbesinden ve darbecilerinden halka yaşattıkları bu acımasızlığın, insafsızlığın, hırsızlığın, haksızlığın hesabını sormalı.
28 Şubat'ın halka maliyeti ne oldu? - SÜLEYMAN YAŞAR - Sabah

20 Şubat 2012 Pazartesi

Küresel sistem çökerken, Türkiye, nereye sürükleniyor? - Yusuf Kaplan

Türkiye'de, ilk bakışta, AK Parti-Cemaat arasında yaşanan gerilim, gerçekte, bizim üzerimizden dünyanın geleceğinin nasıl şekillendirilebileceğiyle ilgili hayatî bir dönemece / makas değişimine işaret ediyor. Fakat bu dönemecin işaretlerini derinlemesine ve bütün çıplaklığıyla okuyabilecek cesarete, karaktere ve ufka sahip bir entelijansiyası yok Türkiye'nin, ne yazık ki.
O hâlde, biraz derin nefes alarak zihin açıcı bir tarih felsefesi yapmamız gerekiyor.

* * *

Bölgemiz, sömürgecilerin bıraktığı sorunlarla boğuşuyor hâlâ. Yani tarihe girebilmiş değiliz henüz: Tarihi başkaları yapıyor; üstelik de bizim üzerimizden!
Sömürgecilik bitti; ama sömürgeciler gitmedi: Paradoks şu burada: Bir yandan sömürgeciliğin safralarını belli belirsiz üzerimizden atmaya çalışıyoruz ama öte yandan da safra temizleme operasyonunu hâlâ yeni-sömürgecilerin zihin coğrafyalarında, yeni-sömürgecilerin kültür kodlarıyla ve siyaset enstrümanlarıyla vesaire gerçekleştirmeye çalışıyoruz!
Gelmek istediğim hayatî nokta şurası: Osmanlı pax'ı / düzeni, bilfiil çöktü ama bilkuvve yaşıyor. Amerikan pax'ı ya da daha genel anlamda Batı ittifakı, bilkuvve çöktü ama bilfiil devam ediyor; zorla, zoraki olarak yaşatılmaya çalışılıyor. İşte bizim sığ -kemalist, liberal ve İslâmcı- entelijansiyamızın göremediği yakıcı gerçek bu.

* * *

Küresel sistemin lordlarının ürkmelerine, kâbuslar görmelerine ve uykularının kaçmasına yol açan asıl hayatî mesele de bu aslında: Bölgenin ve dolayısıyla dünyanın içinden geçtiği küresel krizi, barışa, sulhe, herkesin hukukunun korunmasına, haklarının en âdil şekilde garanti altına alınmasına imkân tanıyan bir Osmanlı pax'ı, böylesi bir pax'a dayanan bir medeniyet fikri çözebilir ancak. Bunu Batılılar bizden daha iyi görebilecek bir tarih bilincine sahip oldukları için, bizi hep "neo-Osmanlıcılık" fobisiyle korkutuyorlar! Biz de bu zokayı yutuyoruz, maalesef!

* * *

İşte AK Parti-Cemaat geriliminin gerisinde yatan ama Ak Parti'yi de, Cemaat'i de çok çok aşan asıl yakıcı sorun burada gizlidir.
Şunu demek istiyorum: Küresel sistem her bakımdan çökmüş durumdadır. Bölgenin ve dolayısıyla dünyanın yeni bir küresel düzene ihtiyacı vardır ve böylesi bir düzeni dünyaya sunabilecek tek aktör, -dış politikasında geliştirdiği vizyonla bunun ipuçlarını sunan- Türkiye'dir yalnızca.
O yüzden, Batı ittifakı, dünya üzerinde kurduğu hegemonyayı devam ettirebilmek için Türkiye'ye -hiç olmadığı kadar- muhtaçtır.
Bu nedenle, Türkiye, bundan sonraki süreçte, hem Amerika'nın Türkiye'siz hiçbir şey yapamayacağını; hem de bölgenin geleceğinin anahtarlarının Türkiye'nin "elinde" olduğunu gösterebilecek bir yolculuğa soyunmalıdır.

* * *

Cemaat'in de benzer kaygılara sahip olduğundan kuşku bile duymak istemiyorum. Ama girdiği ilişkiler ve ittifaklar, Cemaat'in kuşatılmasına ve yönlendirilmesine yol açabilecek nitelikte ve dolayısıyla Cemaat'in müslümanca bir hassasiyetle uyarılmasını gerektirecek bir görünüm arzediyor. İçeride de bu tür ittifakların Cemaat'in kuşatılmasına ve yönlendirilmesine yol açabilecek boyutlar kazandığını gözlemliyor, Cemaat -ve Türkiye- adına kaygılanıyorum: Liberallerle (örneğin Taraf gazetesiyle, örneğin Hasan Cemal, Cengiz Çandar, Şahin Alpay gibi son kertede küresel liberal düzenin değirmenine su taşıyan, "kaygısız" ve "yer/l/i olmayan" "tip"lerle) kurduğu ilişkiler, Cemaat'in ne denli kaygan zeminlerde yol aldığını göstermeye yetiyor olsa gerek.
Türkiye, tam da küresel sisteme çomak sokma imkânını yakalamışken, küresel sistemin çarklarını işletecek bir yere doğru itiliyor Türkiye'nin "gizli" iktidarı tarafından; ve bu yakıcı gerçeği göremeyecek kadar "iktidar sarhoşu"yuz.
Türkiye'deki Ergenekon operasyonu, Türkiye'nin safralarından kurtulması için çok hayatî bir operasyon. Bu kesin. Ama Türkiye'nin tarihî yürüyüşünü sakatlayacak başka türden "yeni bir ergenoken şebekesi" oluşturulmadığından ve "biz"im de bu süreçte "kullanılmadığımızdan" ne kadar eminiz acaba?

* * *

AK Parti-Cemaat gerilimi, sanıldığı kadar basit ve yalnızca Türkiye'nin iç sorunlarıyla sınırlı bir gerilim değil. Bu gerçeği görelim artık.
O hâlde, üzerinde kafa patlatmamız gereken asıl yakıcı soru şu: Ömrünü bizim üzerimizden uzatma manevraları yapan küresel sistemin her bakımdan çöktüğü ve Türkiye'nin, -Osmanlı düzeni'nin kazandırdığı tarihî bilinç ve derinlikle- taze bir medeniyet fikrini dünyaya sunabilecek bir konuma bilkuvve ulaştığı bir zaman diliminde, bu konumu, kuvveden fiile geçirmemizi imkânsızlaştıracak bir yere sürüklendiğimizi görebiliyor muyuz acaba?
Küresel sistem çökerken, Türkiye, nereye sürükleniyor? - Yusuf Kaplan

8 Şubat 2012 Çarşamba

Hrantın parazitleri

Hrant'ın öldürülmesi, onu kendisi olmaktan çıkararak kullanılabilir bir malzeme haline getirdi.
Bu dönüştürme eyleminin ilk adımı, Hrant'ın toplumla kurmuş olduğu duygusal bağı anlamsızlaştıracak ölçüde bir 'laik solcu' olarak sunulması. Böylece Hrant neredeyse toplum üstü, ama aynı zamanda toplum dışı bir kahraman olarak yeniden çiziliyor. İkinci aşamada ise devlet, bugünkü hükümetle yer değiştiriyor ve özgürlük mücadelesinin ekseni AKP karşıtlığı olarak kurgulanırken, devlet de Ergenekon davalarının itibarsızlaştırılması sayesinde ihya edilmeye çalışılıyor. Ancak 'ideolojik ahlaksızlık' olarak adlandırılabilecek olan bu tutum, Hrant'ı fırsatçılık ve faydacılıktan nasibini almış, basmakalıp ve içi boş bir ruhsuz hayalete dönüştürüyor.
Sol adına yapılan bu Hrant araçsallaştırması, bir parazit kolonisinin saygı ve dinginliği hak eden bir acının üzerine çullanmasından, onu didikleyerek beslenmesinden başka bir şey değil. Bunun son örneklerinden birini geçenlerde Ece Temelkuran'ın kaleminden okuduk. Guardian'da yayımlanan makale muhtemelen Batılı laikçi çevrelerin zihninde doğal bir karşılık bulmuştur. Ama Türkiye'yi bilen insanlar için, izan eksikliği ile kendine paye verme ihtirasının bu bileşimin herhalde yozlaşma dışında bir tanım hak etme imkânı yok.
Temelkuran, yazısına şu başlığı uygun görmüş: 'Türk gazeteciler çok korkuyorlar - ama bu korkuya karşı savaşmalıyız'. Hemen anlayabileceğimiz gibi bu makaleyle Temelkuran, büyük bir cesaret örneği verdiğini, meslektaşlarına öncülük ettiğini düşünmüş. Ama ne yazık ki sonuçta patetik ve doğruyu söylemek gerekirse gülünç bir değerlendirmede karar kılmış. Buna göre Temelkuran'ın Haber Türk Gazetesi'nden çıkarılması, meğerse hükümetin Hrant'ın öldürülmesine kadar geri giden baskı stratejisinin sonucuymuş. Anlaşılan aslında Hrant'ın üzerine gidilmesinin ve katledilmesinin ardındaki esas irade hükümete aitmiş. Tabii Temelkuran, diğer cinayetlerden, yükseltilmeye çalışılan ulusalcılıktan, AKP'yi 'gayri milli' kılma çabalarından ve itiraflar sayesinde iyice açığa çıkan Ergenekon girişiminden pek söz etmiyor. Bunun yerine Ergenekon'u bir 'iddia' olarak sunarak aslında söz konusu 'kaos yaratma ve darbe zemini oluşturma' iddiasının gerçek dışı olduğunu ima etmeye çalışıyor. Kısacası Temelkuran, aslında bilinen ulusalcı önermenin içinden konuşuyor ve ideolojik olarak Ergenekon dünyasından pek de uzak olmadığını bizlere hatırlatıyor.
Böylesine çürük bir temel üzerinden yürümeniz için gerçeklerin üzerinden geçip giden bir asma köprüye ihtiyacınız var. Temelkuran, bu işlevi Ahmet Şık ve Nedim Şener tutuklamasına yüklemiş. Bu iki gazetecinin Ergenekon ağının doğrudan parçası olmadıkları ve tutuklu yargılanmalarının adil yargılanma hakkını ihlal ettiği konusunda fazla fikir ayrılığı bulunmuyor. Ancak Temelkuran, Hrant'ın ölümünün perde arkasının sanki sadece bu iki gazeteci tarafından araştırıldığını ima ediyor. Bunun yanlışlığı bir yana, Şener'in kitabı polisteki bilgileri açığa çıkarma açısından yararlı olmakla birlikte, siyaseten askeri kollamayı de hedefliyor izlenimi vermekte. Şık'ın kitabı ise bu konuyla hiçbir ilgisi olmadığı gibi, Gülen hareketinin devlete nüfuz etmiş olduğunu kanıtlamak üzere kaleme alınmış. Ayrıca Şener yazmış olduğu değil, Hanefi Avcı adına yazılmış olan bir başka kitapla ilgili olarak suçlanıyor. Sorun şu ki, her iki kişinin de yazarlık eylemleri Ergenekon çevrelerinin çıkarına uygun gözüküyor ve gerçeği henüz bilmiyoruz. Ancak bu iki kişiyle ilgili olarak asıl konu siyasi fikirleri veya angajmanları değil... Şener'in tutuklandığında 'Hrant için' diye bağırması, Şık'ın 'dokunan yanar' demesi, eğer kendilerini fazla önemsemekten gelen bir abartma değilse, açıkça iç dünyalarındaki daha derin bir zaafa işaret ediyor.
Bu gazetecilerin yargı sürecindeki koşulları tasvip edilemez. Temelkuran'ın gazeteden çıkarılmasının da nedenlerinin kamuoyu ile paylaşılması gerekir ve bu nedenlerin makul olması da şarttır. Ama bu mağduriyetlerin ideolojik olarak kullanıma sokulması ve Hrant'ın buna müdanasızca alet edilmesi ancak ahlaksızlık olarak değerlendirilebilir. Çünkü sadece gerçekler çarpıtılmıyor, katledilmiş bir insanın bizzat kendisi çarpıtılarak, gerçeklerin yeniden kurgulanmasına harç yapılıyor.
Temelkuran, bu arada yazmış olduğu kitabın Hrant tarafından 'istendiğini' söylemeyi ve İçişleri Bakanı'nın ancak utanılacak bir sözünü de eklemeyi unutmamış. Böylece AKP o bakanın seviyesine inerken, kendisi de Hrant'ın yanına kuruluyor.
Görünen o ki 'Türk' gazeteciler çok korkmuyorlar... Aksine çok cesurlar. O kadar ki yurtdışındaki algıyı manipüle etmek uğruna olağan düzeysizliklerini bile aşmakta tereddüt etmiyorlar.
Yazarlar Etyen Mahçupyan Hrantın parazitleri ZAMAN

6 Şubat 2012 Pazartesi

Sıkıcı bir konu: CHP

Ben "CHP adam olmazsa bu ülkede demokrasi de olamaz" diye düşünen, gün aşırı CHP'ye "N'olur değiş" çağrısı yapan köşe yazarlarından değilim açıkçası.

En son CHP değerlendirmelerimi Kılıçdaroğlu başkanlık koltuğuna oturduğu sıralarda yapmıştım, yanılmıyorsam. O zamandan bu yana bu parti hakkında yazmaya değer bir şey bulamadım. Kılıçdaroğlu'yla ya da partinin diğer önde gelenlerinin çeşitli açıklamalarıyla polemikler yapmadım değil, ama öyle uzun boylu bir CHP analizi yaptığımı hatırlamıyorum.
Malum, kurultay oluyor, bugünkü yazımı da CHP'ye ayırayım, dedim. (Herhalde bir tane de seçimli kurultayda yazarım.)
X x x
Ben epey bir zamandır CHP'ye "Değiş, gözünü aç, Türkiye'nin gerçeklerini gör, dünyanın gerçeklerini gör" diye çağrılar yapıp duranların havanda su dövdüğünü düşünüyorum.
CHP'yi yönetenler aptal değil, sizin bizim kadar görüyorlar dünyanın ve Türkiye'nin nereye gittiğini. Eğer buna rağmen bu çizgiyi izliyorlarsa bir bildikleri var:
Bildiğiniz gibi bu parti son birkaç yıldır hiç ummadığı bir şekilde "yetim ve öksüz" kalmanın travmasını yaşıyor.
Zira CHP, (en azından) 28 Şubat'tan bu yana sırtını vesayet rejimine dayayarak siyaset yapan bir parti haline gelmişti. AK Parti'yi darbe, muhtıra ya da Anayasa Mahkemesi kararlarıyla iktidardan düşürtüp yeni kurulacak iktidardan pay kapmak, değişmez siyasi çizgileri haline gelmişti.
Ne var ki, "kolay siyaset"in sonu geldi. Sırtlarını dayadıkları vesayet rejimi çöktü. Ordunun sırtından iktidar ortağı olma günleri geride kaldı.
İşte bu noktada, karşılarında iki yol vardı: Ya tepeden tırnağa değişecek ve sadece yeni bir program değil, aynı zamanda "yeni bir taban" edineceklerdi ya da o güne kadar yüklendikleri misyonu kendi başlarına yürüteceklerdi.
Sağlamcı bir yol izlediler.
İzledikleri Kemalist-vesayetçi çizginin şu anda "siyaset pazarında" yüzde 20-25 kadar sabit bir "müşterisi" olduğunu hepimiz biliyoruz.
Peki kim bu müşteri?
Bu taban CHP'nin 28 Şubat'tan bu yana şiddetlenerek süren, artık sonunda Ergenekon'a kol kanat germe noktasına varan darbeci-vesayetçi çizgiye destek veriyor. Türkiye'de yaşanan olgular onun gözünü açamıyor; çünkü bu kesimin direnişi esas olarak psikolojik. Bu psikolojik direnişin ardında şimdiye kadar edindiği bütün bilgilerin yanlışlanma korkusu, bütün değerlerin altüst oluşunun yarattığı travma yatıyor. AK Parti bu insanların özgüvenini sarsıyor; "ilerici" kimliğini çalarak onların "sağcı-gerici" kesim karşısında hissettiği üstünlük duygusunu yok ediyor.
Uzatılabilir ama uzatmayalım...
CHP yöneticileri de gayet iyi biliyor ki bu "müşteri" kitlesinin genişlemesi pek düşünülemez. Ama onları ilelebet ana muhalefet olarak tutmaya da yeter. Eğer gerçekten değişmeye kalkarlarsa cepte hazır olan bu oyu da tehlikeye atmış olurlar. Dolayısıyla, Dimyat'a pirince giderken evdeki bulgurdan da olmamak düşüncesiyle, ana muhalefet partisi olmanın siyasi gücüyle ve toplumsal prestijiyle de yetinerek geleneksel tabanlarına sıkı sıkıya sarılıp oturmak...
Bu arada, en fazla yapabildikleri şey değişmiş gibi görünerek, "pazarda" hiç değilse üç-beş puanlık bir büyüme sağlayabilmek... İstiyorlar ki, bu değişiklikler makyaj düzeyinde kalsın, partinin Kemalist, vesayetçi ve otoriter özü değişmeden korunsun.
Ama gördüğünüz gibi, günümüzün bilinçli tüketicisiyle o da mümkün olmuyor
.
Sıkıcı bir konu: CHP - Gülay GÖKTÜRK

2 Şubat 2012 Perşembe

Merkez galip, kafalar 'ortaya karışık'!

Bugün üç gün sürecek bir durum değerlendirmesi ve gelecek analizi dizisine başlıyoruz. Geçmişe dönersek, Merkez Bankası Kasım 2011 tarihinde Başkan Durmuş Yılmaz döneminde kredi balonuna, sıcak para girişine, aşırı hızlı büyüme ve cari açığa fren içeren ve enflasyon yanında sistemik finansal istikrarı da hedefleyen, yeni para politikası yaklaşımı kararları almıştı. Gecelik faiz düşürülürken sıcak para çıkmaya teşvik ediliyordu. Tabii ki bu kararlar BDDK tarafından atılan adımlarla da desteklenecekti.
Zaman geçti, başkan değişti, ABD'nin ratingi ağustos ayı başında düşürüldü ve AB'nin sorunları aşmak için hiçbir şey yapmadığı ortaya çıktı, piyasalar panikledi, kur ve faiz spekülasyonu gündeme geldi. Bu global riski arttırıcı gelişmeler, yeni Başkan Erdem Başçı tarafından acilen para politikası değişikliği adımları atılmasını gerektirdi. Gecelik faiz yeniden yükseltilerek Merkez Bankası'nın borç verme faizi de yüzde 12-12.5 düzeyine yükseltildi. Bu şartlarda bankaların finansmanı politika faizi olan yüzde 5.75 düzeyindeki repo faizinin üstünde ve üst limit olan yüzde 12 arasında gerçekleşecekti. Bu arada karşılık oranları yeniden ama kısmen düşürüldü. Döviz ve altın, TL mevduat karşılıkları için kabul edilmeye başlandı. Döviz piyasasına da 2011 yılı sonunda ve 2012 başında müdahale gerekmişti.
Ekonominin yavaşlaması 'oldukça yavaş' olmaktaydı, bu nedenle de cari denge açığı da 'yavaş' küçülmekteydi. Risk algılaması da artıyordu. Burada Merkez Bankası enflasyon hedeflemesini klasik anlamda uygulayamazdı. Diğer taraftan da kuru spekülatif ortamda piyasaya bırakamazdı. Spekülatif yaklaşımlar piyasaya hakim olunca Merkez Bankası sopayı eline aldı. Geçmişimizde kamu bütçesi ve borcunun büyük problem olduğu, döviz rezervlerinin üç beş 'metelik' boyutunda var olduğu, ve kamunun, bankaların ve özel tarafın dev açık pozisyonları, kısa vadeli iç ve dış borçları olduğu ortamda yapılamayacak adımlar atıldı.
Geçmişte sopa piyasanın elinde olurdu ve Merkez'i piyasa test ederdi. Şimdi ise tersi gerçekleşti. Merkez finans kesiminin finansman maliyetini gün bazında hatta bazen gün içinde saat bazında değiştirmeye başladı. Agresif şekilde de dövize müdahale etmeye girişti. Adeta oyunun kuralları değişmişti. Bu ortamda finans kesiminin finansman maliyetleri saat başında bile değişiyor ve şartlara göre Merkez repo faizi ile borç verme faizi arasında (yani 5.75 ila 12 arasında) oluşmaya başlıyordu. Yılbaşı öncesi ve sonrasındaki spekülatif hareketler, sonunda eldeki verilere göre yılbaşından hemen sonra sakinleşerek 20 Ocak tarihine gelindiğinde iyice sakinleşti. Merkez bu arada kamunun dış borcunun düzenli ödemelerini gerçekleştirdiği gibi, iç ve dış döviz talebini de karşılamıştı. Ocak ayının sonuna gelinirken Merkez Bankası yeniden enflasyonu ön plana alan ve döviz kurunu iç ve dış piyasa trendlerine bırakan yaklaşımına geri döndü. Ama bir türlü anlaşılamayan 'koridor' politikasından (anlamaya niyeti olmayan anlayamaz) da vazgeçmedi, yani sopayı elinde tuttu. Özellikle bazı iç ve dış menkul kıymet şirketi analistlerinin iyi niyetinden ciddi şekilde şüpheliyim. Merkez kasten belirsizlik yaratırken, piyasanın da huzursuz olması, sopanın Merkez Bankası'nın eline geçmesi ile sonuçlanmıştı. Zaman geçti ve piyasa sakinleşti. Merkez Bankası'nın kararlılığı anlaşılmıştı. Spekülasyon durdu ve finansman maliyeti normalleşti. Tabii çapraz kur AB düzelene kadar her gün dalgalanacak!
Tabii ki kur etkileri açısından bakılınca TL'nin hızlı değer kaybı, enflasyonu etkileyecekti. Öyle de oldu. Enflasyon yüzde 10 düzeyinin üstüne çıktı. Diğer taraftan da artan faiz maliyeti de genel faiz düzeylerini arttıracaktı. Bu da gerçekleşti, faiz de yükseldi.
Ancak ekonomi dış ve iç 'ulema' ve medya tarafından önerilen 'anlayamadığımız koridor yaklaşımından çık ve genel politika faizini arttır 'söyleminden çok farklı sonuçlar verdi. Genel politika faizi bir kere arttırdın mı, uzun süre yüksek faize angaje olmuşsun demekti. Halbuki koridor sisteminde faiz ancak spekülasyonla uğraşılmak zorunda kalındığında yükseltilmek zorunda kalıyordu. Merkez Bankası'nın koridor politikası çok daha esnek bir yaklaşımdı ve şu anda bulunduğumuz yerde, politika yaklaşımının başarılı olduğu görülmek zorunda. Yüzde 6-7 enflasyonla faizi yüzde 12 düzeyine yükselten Brezilya, enflasyonu düşüremediği gibi, ekonomisini de erkenden sert iniş ve durgunluğa sokmuştu.
Piyasadan ve köşe yazarlarından gelen 'döviz rezervi biter, satmayın!' feryatlarının ne kadar komik olduğu da yarın aktaracağımız verilerden ve durum tespitinden anlaşılacak.
Merkez galip, kafalar 'ortaya karışık'! - Deniz Gökçe

31 Ocak 2012 Salı

Musiki deyip geçmeyin, Star Gazetesi

Kendisini tanımadığım uzun yıllar boyunca ne zaman Alaeddin Yavaşça’dan bir şarkıdinlesem, aklıma hep aynı soru gelirdi: “Niçin acaba sahneye hiç çıkmadı? Herhalde teklif etmişlerdir, neden kabul etmedi?”
Soranlara “Ben hekimim, müziğimi içki masalarında satamam” cevabını verdiğini biliyordum. Musikiyle ilgilenen hekimlerin sayısı az değil; bazısı sahneye çıkmakta hiçbir beis görmedi. Benim cevabını aradığım samimi gerekçesiydi Hoca’nın...
Şimdi biliyorum. Kültür Bakanlığı tarafından Sinan Sipahi’nin editörlüğünde yayımlanan adına ithaf edilmiş kitapta Alaeddin Yavaşça kendisi anlatıyor. Daha 1957 yılında, meslek hayatının başlarında, ev ve muayenehanesi için bayağı borçlandığı bir dönemde,Kazablanka Gazinosu Zeki Müren’in sahnesini kendisine teklif etmiş...
Teklif o sırada çalıştığı Zeynep Kamil Hastanesi’nin başhekim odasında yapılmış.Müzeyyen Senar gecede 1500, Zeki Müren 1200 alıyor, biz sana 3000 teklif ediyoruz. Bir senelik tutarı da hemen ödeyeceğiz” dendiğinde, Alaeddin Hoca, “Hayır” demiş... Düşünmesini istediklerinde klasik cevabını vermiş: “Düşünmeye gerek yok. Ben hekimim. Müziğimi içki masalarında satamam.” Başhekim Fahri Atabey’in gözleri dolmuş bu cevabı duyunca.
Ancak esas cevabı kitapta veriyor Yavaşça: “Bütün yaşantım boyunca paraya hiç değer vermemişimdir. Ben musikiyi ibadet anlayışı içerisinde yapan bir kişiyim. Repertuvarımı teşkil eden eserlerin bestekârlarının mühim bir kısmı Evliyaullahtandır. İcra edeceğim yerleri ona göre seçmişimdir.”
Gerçekten de klasik musikimizin bestekârlarının çoğu dini duyguları kuvvetli, bazısı doğrudan dinadamı olan şahsiyetlerdir. Aşktan-meşkten bahseder sanılan eserlerin hakiki hikâyelerini dinleseniz çok şaşırırsınız.
Şaşırın diye yazıyorum: Amir Ateş’in muhayyerkürdi makamındaki çok sevilen ‘Bir kızıl goncaya benzer dudağın’ şarkısı Melek Hiç Hanım’ın Hz. Peygamber için yazdığı şiirin bestelenmiş halidir.
“Evliyaullahtan” demiş Hoca... Sebebini bir başka anekdottan öğreniyoruz: Sadeddin Kaynak âniden fenalaşmış, düşerken “Alaeddin, Zeki Arif” demiş... Kaynak’ın eşinin aktardığı bu bilgi üzerine Alaeddin Yavaşça hareketlenmiş. Hastanedeki hocası Prof. Tevfik Remzi Kazancıgil, “Tamam, vazifelendirilmişsin, git” demiş... Çarşıkapı’da noterZeki Arif Ataergin musikide hocası... Oraya gittiğinde, başkâtip, Alaeddin Yavaşça’ya, hocanın abdest aldığını söylemiş. Daha ağzını açmadan, Ataergin, “Evlât” demiş,“Vazifelendik, gidiyoruz.”
Şişli Hastanesi’ne konuşmadan gitmişler. Ataergin bilmesine imkân olmadığı halde doğruSadeddin Kaynak’ın odasına girmiş; “Sen bekle” diyerek. İçeriden dua eden sesi geliyormuş Zeki Arif Bey’in; ama aralıktan görebildiği koma hali hiç umut vermiyormuş... Buna rağmen, hocası, odadan “Sohbet nasip olur inşallah” temennisiyle çıkmış...
Gerçekten de birkaç gün içinde iyileşmiş Hafız Sadeddin Kaynak...
Daha sonra şu hikâyeyi anlatmış Sadeddin Hoca: “Yere düşerken karanlık bir el uzandı;‘Ben Abdülkadir-i Geylani! Yavaşça, Zeki Ataergin’i alsın, sana getirsin’ dedi.”
Zeki Arif Bey ile Sadeddin Kaynak birbirini şahsen tanımazmış bile...
Dahası var. Bir gün Süleyman Erguner aynı duruma düşmüş. Alaeddin Bey hocası Zeki Arif’i götürmek istemiş. Hoca “Vazifelendirilmedik, sonra ben de cezalandırılırım” dediyse de dinletememiş. “Israrım üzerine Süleyman Bey’e gittik, ama kısa süre sonra Süleyman Bey vefat etti. Zeki Arif Ataergin’e de inme inmişti. Ziyaretine gittiğim bir gün, ‘Gördün mü? Cezalandırıldık’ dedi. Çok üzülmüştüm.”
Cemal Reşit ve Ekrem Reşit Rey kardeşler Batı musikisi üstadlarıydılar. Batıya açık kişiler... Türkçeyi Fransız aksanıyla konuşan Cemal Reşit Rey için, “Türkçe konuşan Fransız gibiydi” diyor Alaeddin Yavaşça. Ancak iki kardeş her Ramazan yeşil takkeleriyle ikindi namazını müteakip Beyazıt Camii’nde Abdurrahman (Gürses) Hoca’nın karşısında diz çöker, mukabeleyi dinlermiş...
Bazı Ramazan akşamları da Rey kardeşler evlerinde iftar ziyafeti verirmiş...
“Musiki deyip geçmeyin” demem bu sebepten...
Musiki deyip geçmeyin, Star Gazetesi