11 Kasım 2015 Çarşamba

Artık ne öz yurdunda garipsin ne de öz vatanında parya

Dün 97 yaşında ölen eski Alman Şansölyesi Helmuth Schmidt’in 1975’te ziyaret ettiği Türkiye’den dönerken, ”50 sene daha gelinmez buraya, istikrar kolay kolay yakalanmaz” dediği  söylenir.

Nazilerin gençlik örgütü Hitlerjugend’de yetişmiş, Leningrad kuşatmasına asker olarak katılmış Schmidt Türkiye’nin AB üyeliğine de karşı çıkıyordu.

Ama 1975’teki o sözü herhalde sadece düşmanlık ve eski Nazi geçmişiyle açıklanamaz.
Onun geldiği Türkiye, askerî ara rejimlerden çıkmış, askerin kılıcının tepede sallandığı, 18 vekille hükümetlerin kurulduğu, Kıbrıs’a girdiği için dünyanın silah ambargosu uyguladığı, sokaklarında sağcı solcu öğrencilerin birbirini öldürdüğü, ekonomisi yerlerde bir Türkiye’ydi.

En kötüsü de halkının çoğunluğunu bir sebeple düşman, tehlikeli bellemiş,  musiki konserine izin verdiği için Kültür Bakanlarının istifa etmek zorunda kaldığı tuhaf bir ülkeydi o Türkiye.
1949 yılında bir Ankara dönüşü kıvrıla kıvrıla akan Sakarya Nehri’ni gören Necip Fazıl’a “öz yurdunda garipsin öz vatanında parya” dedirten bir ülke.

“Öz vatanında parya gibi hissetmek” Türkiye’de dindarların devlete bakışlarını ve siyasetten beklentilerini belirleyen temel duygu oldu.

Burası bizim elimizden alınmış güzel ülkemizdi. Devlet düşmüş bir kaleydi.

Bu duygu muhafazakâr kitlelerde 28 Şubat günlerinde bile devlete düşmanlığa dönüşmedi, bu histen radikal akımlar ortaya çıkmadı. Ama geri gelmek, rövanş almak, devleti ele geçirmek muhafazakâr siyasetin motorunu çalıştıran kömür oldu hep.

Devletle dindar toplum arasındaki bu makas yıllarca kapanmadı, bütün merkez sağ siyaset bu makas aralığında cereyan etti.

AK Parti’nin 13 yıllık kesintisiz iktidarının 10. Yılında, hatta askerî vesayetin barakalara gönderilmesinden sonra bile  hâlâ bu makas kapanamamıştı, bir hükümetten ve bir devletten bahsetmek mümkündü. AK Parti’ye dönük en sert eleştiri de “Ankaralılaşmak”tı.

Muhafazakârlarla devlet arasındaki makası kapatan kırılma noktası 7 Şubat’ta başlayan, Gezi ve ardından 17/25 Aralık’la devam eden süreç oldu.

Ergenekon ve benzer davalarla başlayan süreçte Kemalistler uzun süredir ilk defa devletle karşı karşıya geldiler. Ama onlar için esas kırılma Gezi’de  yaşandı. Kemalistler hep haşarı çocukları olmuş solcular tarafından sonunda sokağa çıkmaya ikna edildi ve kendilerini ilk kez ev sahibi olduklarını düşündükleri devletin karşısında buldular, hem de direnirken...

Devlet koltuğu boşalmıştı. İşte boşalan koltuğa, kendilerini devleti, kurulu düzeni savunurken bulan dindar kalabalıklar ve onların siyasi temsilcileri oturdu.  Gezi’ye karşı meydanları dolduran kalabalıklar, meşruiyetçi çizgiye, normale ve devlete sahip çıktılar.

Ama esas belirleyici kırılma 7 Şubat’la başlayıp, 17/25 Aralık operasyonları, MİT tırları kriziyle birlikte giden süreçte yaşandı.

İçeriden ve dışarıdan devlet saldırı altındaydı. Bu kez dindarlar kendilerini, yıllarca onları potansiyel suçlu gören devlet kurumlarının yanında buluverdiler.

Gözaltına alınmaya çalışılan MİT müsteşarının, yere yatırılıp dövülen MİT’çinin ya da kumpas mağduru askerlerin, hükümete çok yakın diye eleştirilen bir Genelkurmay Başkanının yanında, Batılı ülkelerden yükselen eleştirilere karşı bir zamanlar ulusalcıların yaptığı gibi Türkiye’nin yanında, önünde.

Tam o günlerde bu aralar televizyonlarda tekrar yayınlanan bir konuşmasında Erdoğan, Necip Fazıl’ın o dizelerini okuduktan sonra şöyle demişti: “Artık o dizelerde garip ve parya değil, öz yurt ve öz vatan kelimelerini öne çıkartmalıyız. Çünkü burası bizim öz yurdumuzdur, öz vatanımızdır.”

Dün Necip Fazıl’ın şiirlerini okuyarak yetişmiş bir siyaset kuşağının 10 Kasım’da “Gazi Mustafa Kemal Atatürk” için söyledikleri sözler, neredeyse bütün bakanların devlet kurumlarının attıkları tweetler, AK Partili Büyükşehir Belediyesinin İstanbul’un bütün köprülere astığı Atatürk’ü anan dev posterler, son 29 Ekim’in uzun yıllardır en organize törenlerle kutlanması dikkatli gözlerden kaçmamıştır.

İnsan yaşadığı zamanı önemser. Belki Türkiye’de o yüzden her olaya çok çabuk tarihî deniyor.  Halbuki tarihî olan şeylerin çoğu gözle görüp tarihî diyebileceğimiz yakınlıkta ya da büyüklükte olmuyor, onlar genelde devrimci anlar da değil,  süreçler, biz farkında olmadan yavaş yavaş akan dip akıntılar.

Bundan sadece 8 yıl önce  Türkiye, askerlerin canlı yayında, gazetecilerin hayran bakışları altında Cumhurbaşkanı seçilmek için “sözde değil özde laik” olma şartları ileri sürdüğü, milyonlarca insanın first lady başörtülü olmasın diye meydanlara çıktığı bir ülkeydi.

7 yıl önce ise üniversitelerde başörtüsü yasağını kaldırmaya çalıştığı için iktidar partisi az kalsın kapatılıyordu, en ilerici demokrat aydınlar bile üniversitede başörtüsü yasağının kaldırılması için hem özgürlük hem laiklik diye bildiriler yayınlamak zorunda hissediyorlardı kendilerini.  Kamuda başörtüsü söz konusu bile değildi.

Bundan sadece 5 yıl önce Kürt siyasetçilerin en çok alkış alan sonra da dava olarak onlara dönen, en radikal, en tepki çeken talebi devletin Öcalan’ı muhatap alıp görüşmesiydi. 

Bundan dört yıl önce Kemalistlerin en büyük endişesi cemaatin devlete sızmasıydı. En öncelikli talepleri ise Özel Yetkili Mahkemelerin kaldırılması, Ergenekon ve benzer davaların yeniden görülmesi.

Aslında hiç bitmeyen bir Anayasa tartışmasıydı bu yaşadığımız 10 yıl. 

Masada birkaç anayasa profesörünün yaptığı değil, ülkenin her yerinde, her an, televizyonlarda, gazetelerde, mahkemelerde, sokaklarda kavga ederek, kapışarak, vuruşarak, kutuplaşarak yapılan bir büyük müzakereydi bu.

Olup biten biraz savaşların, kamplaşmaların, kavgaların, ihtiyaçların, zorunlu uzlaşmaların sonucu ortaya çıkmış Amerikan Anayasası’na benziyor.

Türkiye’de farklı kesimler birbirinden nefret ederek tanışıyorlar. Kavga ederek konuşuyorlar. Ve aslında kutuplaşarak anlaşmanın zorunlu olduğu yollara doğru ister istemez giriyorlar.

Kimsenin kimseyle konuşmadığı bu küskünler kakofonisinde aslında büyük bir diyalog var. Herkes birbirini tartarak, belki okuyarak değil bizzat yaşayarak öğreniyor. Keserek biçerek zarar vererek birbirini değiştiriyor.

Bu 10 yılda herkes birbirinden neler öğrendi.

AK Parti, Milli Görüş çizgisiyle büyük merkez parti olunmayacağını liberallerden, demokratlardan öğrenmişti.

Laikler de askerlere sırtlarını dayayarak Türkiye’de daha uzun  yıllar siyaset yapamayacaklarını, hükümranlık süremeyeceklerini, darbenin, askerî vesayetin iyi bir şey olmadığını, yani demokrasinin, siyasetin faziletlerini AK Parti’den, şimdi diktatör dedikleri Erdoğan’dan öğrendiler.  Askerî vesayetin yıkılmasında cemaatin sonrasında fake çıkan davaları belirleyici oldu ama o davalar sırasında yaşanan tartışmalarla herkes değişti, askerî vesayet fikri ahlaken yıkıldı.

Dindarlar da 90 yıl Kemalistlerin cebirle, hakaretle anlatmaya çalıştığı laikliğin devlet idaresindeki kıymetini cemaatten öğrendiler.

Türkiye’deki dindarlar için devlet, yeniden ele geçirilmesi gereken bir kaleydi.  O yüzden cemaatin devlete sızmasına geniş dindar kitleler hak vererek baktılar, destek verdiler, muhafazakâr ailelerden gençleri cemaat bu ülküyle saflarına kattı. Ama bunun için hiçbir ahlaki, dinî, hukuki ilke tanımayan cemaatin vahşi iktidar arzularıyla yaptıkları, devleti ele geçirmeye çalışırken yıkmaya çalışması o kadar büyük bir eğreti hissi uyandırdı ki devleti ele geçirme fikri de cemaatle birlikte tepetaklak çöktü. Bir pozisyona gelecek kişinin dindar olması değil, ehil olması fikri yükselişe geçti. Devlet işlerinde hiyerarşinin modern ve seküler kıstaslarla kurulmasındaki hayır kendiliğinden keşfedildi.

Türkiye’de laikler insanların inançlarıyla, giyimleriyle kuşamlarıyla uğraşmanın iyi ve faydalı bir iş olmadığını da AK Parti’den öğrendiler. Belki AK Parti’ye yarıyor bu diye öğrendiler, belki cip süren başörtülü kadın görünce içlerinden hâlâ söyleniyorlar. Ama bu artık şık ve medeni bir davranış değil. Ekonomik ilişkiler, şehirde daha sık karşılaşmalar, bunun böyle devam edeceğine ikna olmalar, iktidar ilişkileri eski nesli içine atmaya, yeni nesli başka bir dil tutturmaya zorladı, zorluyor. Aksi fikirler hızla marjinalleşiyor, direnenler Hürriyet’ten Sözcü’ye düşüyor.

Muhafazakârlar Kürtlere yapılan haksızlıkları AK Parti iktidarının çözüm çabalarından, kurulan empatilerden, açılan kamusal alandan öğrendi. Öcalan’la müzakereye bile kimse sesini çıkarmadı. Buna direnen laik Türklerin kalplerini yumuşatan ise Gezi ve ardından Kürtlerle yan yana durmanın stratejik faydalarının farkına varmaları oldu.

Gezi’ye iktidarı değiştirme heyecanıyla katılan laik Türkler, sonu hüsranla biten bu başkaldırıyla devirmecilik oyununun artık tutmadığına ikna oldular. O yüzden muhafazakâr medyanın her olay için tehlike çanları çaldırdığı o ikinci Gezi bir türlü gelmedi.

Çözüm süreci belki buzdolabında ama çözüm süreci devletin değiştiğini, çözümün mümkün olduğu, şiddet olmadan da konuşmanın, siyaset yapmanın hak talep etmenin mümkün olduğunu Kürtlere bizzat yaşayarak gösterdi. Eli silahlarının en büyük silahı olan “Başka çare mi bıraktınız” efsanesi çöktü. Büyük bir psikolojik eşik aşıldı.  Çözüm sürecinin en sağlam aşamasına geçildi böylece. Barajı aşmış, Meclis’e MHP’den kalabalık girmiş bir HDP varken, artık PKK’nın silahı, hendeği, mayını daha çok Kürtlerin gözüne batıyor, daha tarih dışı kalıyor. 1 Kasım’da yer değiştiren 1 milyon Kürt seçmen başlangıç. Silahın devrinin geçtiğine, Türk solcularının tersine tazyikine rağmen Kürtlerin kendisinin karar vereceği bir eşiğe doğru yürüyoruz.

Yani aslında Türkiye son 10 yılının en uzlaşılmaz gibi görünen başlıklarında ite kaka, düşe yanıla, birbirini hırpalaya, parçalaya bir orta yol, bir ortak akıl bulmayı başardı. O hayatta aşılmaz denen sorunların çoğu şu anda sorun bile değil.

Bu büyük, keskin sorunlar, çatışmalar, silah gibi siyaseti yok eden etkenler ortadan kalktıkça ortaya üzerinde herkesin kozlarını paylaşacağı, tartışacağı, siyaset yapacağı temiz bir zemin çıktı/çıkıyor.

Zor oldu, hâlâ zorluklar çok. Hâlâ  riskler var ama çok büyük bir mesafe katettik.

Sınırlarında iç savaşlar, kendisine karşı bilenmiş düşman ülkeler olan, içeride ve dışarıda terör örgütleriyle mücadele eden, bu sırada devleti ortadan ikiye bölünüp birbiriyle kavgaya tutuşmuş, istihbaratı sokağa düşmüş, bu sırada barış süreci yürütmeye çalışan, aynı anda isyanların çıktığı ama defalarca seçimlerin yapıldığı demokrasisi ve devleti ayakta kalmayı başarmış bir ülke Türkiye.

Bu büyük bir başarı hikâyesi.

Yani kendimize haksızlık etmeyi bırakalım.

Türkiye kötüye gitmiyor. İç savaşa da gitmiyoruz. Tam tersine Türkiye biz farkında olmasak da normalleşiyor

Yüzde 49.5 da bu normalleşmeye destek için bir araya geldi 1 Kasım’da. Evladının üzerine kapanan bir anne gibi toplum ülkelerine, günlük hayatlarına 5 ay önceki endişelerini ve eleştirilerini bir kenara bırakıp sahip çıktı.
Bu duyguyla kavga etmeyenin, bunun kıymetinin farkına varanın siyaseten, ahlaken ve entelektüel olarak kazanacağı bir dört yıl bizi bekliyor.
Artık ne öz yurdunda garipsin ne de öz vatanında parya

10 Kasım 2015 Salı

Sizin ‘balkonunuz’ daha büyük!

Siyasi arenaya çıktığı günden beri 10’u aşkın seçim kazanmış olan AK Parti’nin genel başkanından, her seçim zaferinden sonra, kurucu genel başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın başlattığı bir “balkon konuşması” bekleniyor. Son iki “balkon konuşmasını” yeni Genel Başkan Ahmet Davutoğlu yaptı, sayısını unuttuğum diğer konuşmaların tümünü Erdoğan yapmıştı.
Her “balkon konuşmasını”, AK Partililerden çok muhalifler bekler oldu. Seçim ortamında gerilen sinirler, seçimden sonra gelen yeni bir zaferle gevşiyor,“balkon konuşmasıyla” yerini tam anlamıyla bir rahatlamaya bırakıyor. Öyle ki“balkon konuşması” neredeyse sinirlere birebir iyi gelen bir mucizevi ilaca dönüştü.
Bu iyi bir şey tabii...
Bir konuşmayla bütün yurttaşları rahatlatmak, onlara kuvvetli bir teminat vermek, her fikre, inanca saygılı olacağını söyleyip buna insanları inandırmak az buz şey değil, bunu her siyasetçi beceremez.
Hepimizi rahatlatan konuşmalardır bunlar.
Ancak Başbakan Davutoğlu’nun son “balkon konuşmasından” sonra bu konuda farklı bir fikir geldi aklıma. Daha doğrusu bir soru belirdi zihnimde.
Sahi her seçimden sonra, neden AK Parti Genel Başkanı bir “balkon konuşması” yapıyor?
Diyeceksiniz ki, “Seçimin galibi o da ondan”...
Eyvallah! Peki “balkon konuşması” neye yarıyor? Gerilimin düşmesine.
Peki o halde bir soru daha...
Gerilimi sadece AK Parti mi yaratıyor?
Bu işin bir de, her durumda bize hatırlattıkları, “çoğunluk” dedikleri yüzde 51’i yok mu?
Mesela onlardan da birer “balkon konuşması” beklemeye hakkımız yok mu?
Diyeceksiniz ki, tamam da onların “balkona çıkacak” ortak bir liderleri yok ki!
Tamam, bu durumda tek bir lider etrafında bir araya gelmediklerine göre, birçok liderin liderlik yaptığı birçok hareketi, nasıl olur da “yüzde 51’lik blok” diye tanımlıyorlar?
Neyse bu soru da onlar için “kazık bir soru”, bunu da geçelim.
Diyelim ki, “kalubela”dan beri hepsini kapsayacak tek bir liderin etrafında bir araya gelemediler, gelmek zorunda da değiller amenna; iyi de lider dışında ellerinde bir yığın etkili araç var. Mesela o araçları kullansınlar.
Misal, çok satan gazetelerinin çok etkili köşelerinden her birisi birer “balkon yazısı” yazabilir.
Büyük sinemacıların hemen hemen tümü yanlarında, her birisi etkili bir “balkon filmi” yapabilir mesela.
Her biri müthiş bir “balkon piyesi” sahneye koyabilir, iyi tiyatro yazarları, yönetmenleri var aralarında. Her biri kalın bir “balkon romanı” yazabilir mesela.
Hemen hemen hepsi reklamcıdır, metin yazarıdır, birer etkili “balkon reklamı”yapabilirler.
Ruha dokunan bir “balkon senfonisi” de çok iyi olur mesela. Bu senfoniyi çok iyi çaldıkları cümle aletlerle çoksesli icra edebilirler.
Her biri muazzam birer “balkon resmi” yapabilir mesela, çok iyi ressamlar var aralarında.
Olmadı yayıncılık sektörü de ellerinde, yazarlarına birer “balkon hikâyesi” sipariş edebilirler.
Hele “balkon şarkıları”... Bütün popçular bu iş için sıraya girerler.
Şiir deyince de onlar geliyor akla, uzun uzun “balkon şiirleri” yazabilirler.
"Balkon marşları”, “balkon dansları”, “balkon ninnileri”, “balkon oratoryoları”, “balkon koroları”, “balkon mizahı”, “balkon dizileri”, “balkon bildirileri” de cabası...
Sahiden, okunduğu yerde ses getiren, şöyle yüksek oktavdan söylenmiş, gür sesli bir “balkon bildirisi” ilaç gibi gelebilir. Ne de olsa bu işi çok iyi yapıyorlar.
Tamam anladık, “balkon konuşması” yapacak bir liderden yoksunsunuz, ama işte bütün bu araçlar elinizde. Bir kez olsun bu araçlardan birisini kullanın.
Bu araçlar vasıtasıyla, “Vurulduk ey halkım, pankartlardan kızıl kefenler dikeceğiz” sloganları yerine, “Ey halkım, müsterih ol. Bakın, bizim dışımızda onlar da var. Onların varlığına alışacağız. Bir daha onları aşağılamayacak, ‘bidon kafalılar’, ‘göbeğini kaşıyanlar’ demeyeceğiz. Alışmak yetmeyecek, varlığını kabulleneceğiz artık” deyin.
Tek bir kez olsun deyin bunu.
Kaçmak, memleketi bırakıp mesela Zürih’e gitmek kolay... Zor olan bunu söylemektir. Bir kez olsun yapın bunu, bakın hele “kutuplaşma” denilen bir şey kalıyor mu?
Kalırsa eğer, o zaman isterseniz kutuplara kadar gidebilirsiniz!

Sizin ‘balkonunuz’ daha büyük!

2 Ekim 2015 Cuma

Kürtler ve Türkler: Güven içinde 2071’e doğru

AK Parti’nin Kürtler’in kimlik talepleriyle kurduğu ve inşa ettiği hikayenin sonuna gelindiğine dair iddialara bakılırsa, Türkiye bölünmenin eşiğinde bulunuyor. Böyle düşünenlerin, HDP ve seçim barajı meselesini yorumlarken, dillerine doladıkları söyleme inanacak olursak, baraj aşılamazsa Türkiye bölünmeye doğru giden bir sürece girecek ve Kürtler’in bu ülkeye duyduğu aidiyet duygusundan geriye bir şey kalmayacak.
Bu son derece sorunlu bir yaklaşımdır. Çünkü bugün her şeyden önce Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı Kürtler’in yaşadıkları ve geleceklerini tahayyül ettikleri ülke olan Türkiye’ye aidiyet duygularını, ne HDP ne AK Parti’nin seçim başarısı veya başarısızlığı belirlemeye yeter.
Kürtler’in bu topraklara duydukları aidiyet duygusu, bütün tarihsel karşılaşmalardan, beraber yaşamayı imkansız hale getirecek yaralar almadan, oluşmuş bir duygudur. Malazgirt, 1514, Kurtuluş Savaşı yılları, Sevr ve Lozan, bütün bu tarihsel kavşaklarda, Kürtler ve Türkler başarılı bir sınav vermişlerdir. 
Aidiyet duygusu kırılgan bir duygudur ve kabul etmek lazım ki bu kırılganlık, devletin geçmişte uyguladığı yanlış politikalardan oldukça etkilenmiştir.
Türkiye tecrübesi şunu bize açıkça gösteriyor: Devletin ve Kürtler’i temsil iddiasında olan partilerin, günahları, yanlış politika ve tercihleri etnik hınç ve öfkeyi zaman zaman tahammülsüz noktalara taşımış ama bu durumda bile, her iki halkın ilişkilerinde, ‘kopuşa giden süreç işte tam olarak bu’ diye tanımlanabilecek herhangi bir ciddi gelişme yaşanmamıştır.
Kürtler ve Türkler, devletin ve yanlış siyasetlerin-son kırk yıl itibariyle PKK’nin-sosyal ve beşeri ilişkileri esir almasına izin vermemiş, Türk halkı, faili meçhul cinayetlerden, köy boşaltmalardan kaçan Kürt kardeşlerini her defasında bağrına basmıştır.
Köyleri boşalan Kürt halkı dün Batı’ya gelip yerleşiyordu, bugün Şemdinli, Cizre, Nusaybin ve kuşatma altında olan başka ilçelerden kaçanlar da Batı’ya geliyorlar.
Kürt halkı zorda kaldığında, kaçış, hep Batı’ya doğrudur.. Doğu’ya doğru değil. Doğu’da kaçacak yer de yok, işte İran, Suriye ve Irak’ın durumu ortada. Türkiye bugün Şengal ve Kobanê’den kaçan Kürt ve Ezidi halkın açık pazarı, açık ülkesi halindedir.
Asker ve polis şehit ederek, ilçeleri işgal ederek, ‘siyasi bir kopuşa zemin’ hazırlayacaklarını düşünenler, yanılmaya mahkumdur. Kürtler ve Türkler, ezici çoğunlukla, devletin PKK şiddetine ve terörüne karşı yürüttüğü mücadeleyi, bir halka karşı yürütülen mücadele olarak görmüyor.
Görse, bölgede dört başı mamur bir halk isyanı herhalde kaçınılmaz olurdu.
Aslında bu saldırılar, bumerang etkisi yapmıyor da değil. Şehit cenazeleri etrafında yakılan Kürtçe ve Türkçe ağıtlar, birlik ve dayanışma duygusunu azaltmıyor, tersine arttırıyor: ‘Bizi bölmek istiyorlar ve bu oyuna gelmeyeceğiz’ fikri, toplumun bütün kesimlerinin kendini içinde bulduğu ortak bir fikir haline geliyor.
PKK’nin eylemlerinin, sınır tanımayan şiddet ve terörünün ayrıca, HDP’ye demokrasi ve siyasi temsil ve çözüm sürecinin devam etmesi için verilen oyların Türkiye’yi bölmeye yeteceğini düşünenler, müdahale için Kandil’le beraber NATO’ya çağrılar yapanlar, ruhları ve zihinsel dünyaları itibariyle bu ülkede yaşamıyorlar artık. Nefretleri büyüdükçe, gerçeklikten uzaklaşıyorlar.
Bedenleri Diyarbakır ve İstanbul sabahlarına uyansa da, ruhları Brüksel’in yeni inşa edilen NATO karargahında, dillerini bile doğru dürüst bilmedikleri kolonyal kurtarıcılar arasında dolaşıyor!
‘Kolonyal kurtarıcılar’, bilmeli ki, Kürt halkının, Türkiye’ye duyduğu aidiyet duygusu, bu adamların iddia ettiği gibi zayıflamıyor, her geçen gün ve bilhassa bu şiddet ve cinnet ortamında daha da güçleniyor.
İstanbul’da yaşayan ve koptuk kopacağız türünden tweetler atan Hasip Kaplan dahil, ‘nasılsa Kürtler Türkiye’den kopuyor, bölünüyoruz  deyip, ne Şırnak’a ne Diyarbakır’a geri dönüşün yollarına koyulan bir tek kişi yok, ama özerklik ilan edilen ilçelerden daha şimdiden binlerce kişi Batı’ya ve daha güvenli ilçe ve şehirlere göç etmiş durumda.
Batılılar ve Kandil öyle bir strateji izliyorlar ki, bu strateji, hakkını yemeyelim (!), Kürtlerin ve Türklerin siyasi birliğini, tarih içinde 2071’li yılların Türkiye’sine doğru yürüyüşlerini, Öcalan’ın dediği gibi ortak Vatan’da beraber ve özgürce yaşama amacı ve duygusunu sağlamlaştırmaktan başka bir işe yaramıyor.

9 Eylül 2015 Çarşamba

Bu Dağlıca için de marş besteleyip düğünlerde çalacak mısınız?

21 Ekim 2007 günü saat 00.20'de Hakkari'nin Yüksekova ilçesine bağlı Dağlıca Köyü'nde  bulunan TSK Kamando Taburu, Irak’tan giren 200 PKK’lı tarafından basıldı. Baskında 12 asker hayatını kaybetti, 8 asker esir alındı. Esir askerler günlerce PKK tvlerine çıkarılıp konuşturuldu.

Baskından 1 hafta sonra PKK militanlarından oluşan Koma Awazên Çiya grubu baskın için Oramar (Dağlıca’nın original Kürtçe adı) Türküsü’nü yaptı.

Yetmedi, türkünün bir de PKK’lıların rol aldığı klibi yapıldı. İçinde keleş ve mavzer sesleri duyulan türkü o günden beri Kürt düğünlerinin vageçilmez halay müziklerinden biri. Klibi Kürt müzik kanallarında yıllardır dönüyor. Youtube’da 10 milyona yakın kez dinlenmiş. DTP kongrelerinde, HDP konvoylarında hatta bir keresinde askerlerin de halaya katıldığı bir düğünde çalınmış.

2007’deki Dağlıca baskınının ‘şerefine’ bestelenmiş o Oramar Türküsü’nün Türkçe sözleri şöyle:


“Oramar yüksektir, yayla, vadi ve köydür.
Gerilla toplanmış halaya tutuşmuş.
Arkadaşlar başkaldırdı
Zinar halayın başında.
Savaş ve cenk şenliktir...
Gerillanın elindeki kılıçtır
Düşmanın fermanıdır
Gerilla güzel intikam aldı
Üç gün üç gece direndiler.
Çemberi kapatıp bırakmadılar.
Turanlıların pergelini
Perişan ettiler
Kürdistan'da başkaldırdı.
Rom'un(Türklerin) tahtını salladılar.
Dünya ya seslerini duyurdular
Gerilla güzel intikam aldı."

Her tarafından şiddet, militarism, ırkçılık akan bu türkünün çatışmanın diğer tarafında bir karşılığı olmadı hiç. Türk cephesinde parti binalarına, Kürt işçilere saldıran faşistler çıktı ama 30 yıllık savaşta PKK’ya karşı popular olmuş bir türkü ya da marş bestelenmedi. İçinde Kürtlere hakaret edilen, PKK’lıların nasıl öldürüldüğünü anlatan böyle bir türkü eşliğinde düğünlerde halay çekilmedi, horon oynanmadı. Klipleri tvlerde neşeyle döndürülmedi.

Bu 30 yıllık savaşta zaman zaman ırkçı saldırılar, kötü bir dil yükseldi. Ama bunlar marjinal kaldı, savaş bir Türk-Kürt çatışmasına dönüşmedi. Kürtlere karşı nefret dili kullananlar zamanla marjinalleşti, ayıplandı. Bugün Ahmet Kaya’nın lincine katılmış olmak magazine dünyasında en büyük utançlar, üst üste özür dilenerek izi çıkmayan bir leke.

Bugün 90’lar Türkiye’de ayıplanan, bütün siyasilerin asla dönülmemeli mesajları içinde ancak andıkları bir lanetli dönem. JİTEM, beyaz toros, Yeşil’den kimse gururla bahsetmiyor.  Kriminalize edilmiş, kötü hatıralar bunlar. PKK’ya karşı en sert savaşı yürütmüş, en popular olmuş paşa  Osman Pamukoğlu bağımsız girdiği son seçimlerde İstanbul’dan ancak 15 bin 180 oy alabildi.

Türkiye, bir istiklal savaşı sonrası cumhuriyet kurmuş, mevcut olanı da dahil bütün anayasalarını yapmış,  70 yıl ülkeyi fiili olarak yönetmiş ordusuyla hesaplaştı, darbeler yargılandı, hatta bu hesaplaşmada hukuk dışına bile çıkıldı. Askeri vesayet hem fiilen hem fikren hem de ahlaken geri püskürtüldü.

Ama Kürt cephesinde durum pek parlak değil. Kürtler tabii ki yek vücut bir kitle değil. Çok farklı eğilimler, görüşler var.

Ama büyük bir çoğunluk için Oramar Marşı çalınan bir düğünde halay çekmek problem değil. Tam da PKK işte bu duyguya karşılık geliyor.

Tabii ki artık bir Kürt orta sınıfıvar, Kürtlerin elinde çok güçlü siyasi, sosyal güçler, sonuna kadar açılmış yollar, katedilmiş mesafeler, geri dönülmez haklar bulunuyor.

Artık Kürtlerin de kaybedecek çok şeyi var. Ama bütün bunlara yüzde 13 oya, 80 milletvekiline, bunca barış görüşmesine, müzakereye, Türkiyelilik mesajına ragmen PKK hiçbir makul gerekçe ileri sürmeden bir anda yeniden silahının namlusuna kurşun sürdüğüne, şehirleri savaş alanine çevirip, Kürtlerin hayatlarını, kazanımlarını riske attığında karşısında hala sahici bir sorgulama, direnç görmüyor.

Bunun yerine öfkeli Türk laikleriyle “Erdoğan yaptı” demek Kürtlerin büyük bir kesiminin de hala daha çok işine geliyor.

Ama şu anda ibre Kürtlerin önünde durmuş bekliyor. Bütün Türkiye onların kararını bekliyor. Şu anda savaşı ancak onlar durdurabilir.

PKK’nın son savaşına, serhildan çağrılarına, canlı kalkan olun taleplerine karşı büyük bir isteksizlik direnç olduğu gözle görülüyor. Ama bu yetmiyor. PKK’nın Kürtler için Türkleri öldürmeye devam etmesine daha net bir yeter sesi bekleniyor.

İki yol var. Ya Türkiye yaşanmayacak bir ülkedir, Türkler Kürdistan’da işgalcidir, birlikte yaşanmayacak bir halktır ve o yüzden onlarla savaşmak gereklidir.

Ya da burası bütün sorunlarına ragmen ortak vatandır, gelecek Türkiye’dedir, Türklerle birlikte yaşamanın eşit ve adil bir yolu aranacaktır.

Bunun orta yolu artık yok. Arada Türklerden bir kaçını öldürüp varlığımızı hissettirelim diyerek gidilecek yolların sonuna geldik.

Eğer yol ikincisiyse buna Türkleri, Türk asker ve polisleri öldürerek ikna etmek mümkün değil.

Her ölüm haberi mesafeleri açmaktan, uçurumları derinleştirmekten başka hiçbir işe yaramadı, yaramıyor. Her ölüm çözüm isteyenleri sesini kesiyor, çözümü savunduğu eski tweetleri aranıp yüzüne vuruluyor.

Bu psikolojiyi ancak Kürtler değiştirebilir. Evlerinin önünde, köylerinde Türk gençlerinin öldürülmesine karşı  yüksek sesle ses çıkararak yapabilirler bunu.

 “Size insanlığı öğreteceğiz” gibi ırkçılığı yeniden üreten hashtaglerle cenaze toplamaktan insanlık dersi verdiğini zannederek değil, o insanları öldürmeyereki ölmelerine izin vermeyerek yapabilirler bunu.

2015 yılında dağlardaki komutanlar tarafından yönetilmeye itiraz ederek, verdikleri oylara, siyasetçilerine sahip çıkarak, sokaklarda terör estiren kara gömlekli veletleri evlerine göndererek…

Ve tabii o Oramar Marşını bir daha çalmarak, Türk askererinin ölümü üzerine yeni marşlar bestelemeyerek, o marşın çaldığı düğünlerde halaya kalkmayarak…

Suriye’yi gösterip Mısır’a razı etmek

Trol gibi davranan bir anamuhalefet partisi lideriniz varsa ne yapabilirsiniz?

16 şehidin verildiği gün, PKK'ya değil, Cumhurbaşkanı'na yüklenen bir “milliyetçi” parti lideri karşısında tep
kiniz ne olur?
AK Parti'nin Kürt inkarını bitirmesi sayesinde Meclis'e 80 vekil sokan bir “partinin” eşbaşkanları, buldukları her fırsatta savaşı normalleştiriyorsa, elden ne gelir?

Yalan olduğu ayan beyan açığa çıkan, bu yalanı üretip dolaşıma soktuktan 10 dakika sonra geri çeken Hürriyet'in, buna rağmen bu iftirayı manşetlerine taşıyan Sözcü, Taraf vesairenin gazete sayıldığı bir ülkede aklı selimi, vicdanı, doğruyu nerede aramak lazım?
Kurumlarına kayıtlı bir doktor PKK tarafından katledildiği halde, açıklamasını Cumhurbaşkanı'na hakarete ayıran odaların bu ülkeye katkısı hangi yöndedir?

Bunlar zor ve acı sorular.
Ama enseyi karartmamak lazım. Çünkü Türkiye onlardan ibaret değil.
Türkiye ulusalcı vesayetten kurtuldu, paralel vesayetinin belini kırdı. Şimdi sıra PKK'nın arkasına gizlenmiş ittifakı alt etmeye geldi.
Bilirsiniz, ömürleri bitmekte olan yıldızlar, süpernova haline geldiklerinde olağanüstü bir enerji/ışık saçarlar etrafa.
Çünkü kendilerini tüketmekte, öz varlıklarını yakmaktadırlar. Sonra son bir patlamayla yok olurlar.
Ömrünün sonuna geldiği için, Gayrimilli Kutsal İttifak eline geçerse, seçilmiş sivil cumhurbaşkanı ve AK Parti'nin üzerine fırlatıyor. Çünkü onlar aslında ne solcu, ne milliyetçi, ne liberal, ne gazete, ne STK, ne de iş örgütüydü. Varlıklarını borçlu oldukları vesayetin bir alt kümesi olarak bu alanları kontrol etmekle vazifeliydiler.

Ahlaki, akli, vicdani hiçbir kriterlerinin kalmamış olması, “Bu da olmaz” denecek her türlü pespayeliği yapacak denli fütursuzlaşmalarının nedeni, estetik gözetecek halleri kalmamış, kamufle olacak imkanlarını yitirmiş olmalarından.
Bu plan kabaca 2013 yılının başından itibaren uygulamaya kondu.

Çünkü ulusalcı vesayet sistemi yerine, paralel vesayeti yerleştirme planı tıkır tıkır işlerken, Erdoğan engeline takıldılar. Başta bunun kolay bir engel olduğunu düşündüler. Ama Erdoğan Türkiye'yi ve muarızları iyi tanıyordu, ayakta kaldı.
Çözüm Süreci sayesinde PKK'yı hareketlendiremediler. Gezi'de ellerinden geleni yapsalar da, bir içsavaş için yeterli dinamiği sağlayamadılar. Böylelikle Öcalan'ı İmralı'ya gömme planı işlemeye başladı.
Çünkü Kürtlerin destek vermediği bir içsavaşı Nişantaşı veya Cihangir'den başlatmak mümkün olmazdı. Demirtaş'ı Öcalan'ın yerine hazırladılar. Şiddete eğilimli arkaik solcu grupları HDP'ye alarak, BDP'nin Türkiyelileşmesi projesini de tersine çevirip boğdular.
En nihayetinde DAEŞ imdada yetişti. 6-8 Ekim ayaklanmasını HDP ve KCK çağrısı ile tertip ettiler. Çözüm Süreci'ni zehirlediler, zehirledikten sonra da ne zaman sıkışsalar ona sığındılar.

Nasıl olsa, tarihi Türk-Kürt ittifakının kimyasını bozmuşlar, süreci anlamsızlaştırmışlardı.
PKK'nın Dağlıca ve Iğdır saldırıları ile hedeflediği şey, Cumhurbaşkanı ve AK Parti'yi boğacak bir dehşet dalgası yaratmak. PKK vurdukça, içerideki medya ya dikkatleri yalan haberle başka yere çekiyor, ya da bu saldırılardan Cumhurbaşkanı ve AK Parti'yi sorumlu tutacak kadar densizleşiyor.

İmece usülü bir darbe iklimi yaratma amacı güdüyorlar. Dün darbelerini ordu içindeki cuntalarla yaparladı, bugün PKK'nın vahşetine sığınmış haldeler.
Duran Kalkan'ın “Ordu kendisini kullandırtmasın, bizim işimiz AK Parti ile” açıklamasının anlamı da bu.
Dehşeti arttırmak, Türkiye'yi Mısır, Erdoğan'ı Mursi, askeri de Sisileştirmek.

1 Kasıma kadar bunu yapmaya çalışacaklar. Muhalefet, medya ve ıvır zıvır sözde sivil örgütler de bu ateşe odun taşıyacaklar.
Tarlalar sürülmüş.
Erdoğan ve AK Parti'den sonrasını aklına getirmeyen, nefretleri kışkırtılmış kitlelerin desteğini alacaklarını ümit ediyorlar. Çünkü toplumsallık görüntüsü olmayan darbe başarılı olmaz.
HDP ve muhalefet üzerinden siyaseti istikrarsızlaştırmak adına gedik açtılar. Sahayı istikrarsızlaştırma görevini de PKK ve DHKP-C'ye bıraktılar.

Oyun bu kadar net ve açık.
Mesele Erdoğan ve AK Parti değil. Devleti vesayet mi kontrol edecek, yoksa millet iradesi mi? O irade bugün Erdoğan der, yarın başka bir kişiyi tercih eder. Seçimle gelen seçimle gider.
Önümüze “Ya Suriye olursunuz, ya da Mısır” dayatmasını koymaya çalışıyorlar, çalışacaklar.
Ama bizler, Türkü, Kürdü, Çerkesi, Müslim ve gayrimüslimi ile Türkiye olursak, başaramayacaklar.
Evelallah başaramayacaklar.

13 Temmuz 2015 Pazartesi

Tanıdık geliyor mu?

Bazen katliamlar göz göre göre gelir.
Soykırımlar canlı yayında izlenir.
20 sene önce Srebrenitsa'da olduğu gibi. Rwanda'da yaşandığı gibi, Gazze'de tekrarlandığı gibi...
Ve Suriye'de 4 senedir izlediğimiz gibi.
Srebrenitsa'da yaşanan ve 8.000'den fazla Bosnalının hayatına mal olan katliam Birleşmiş Milletler gözetiminde yaşandı. BM, Srebrenitsa’yı güvenli bölge ilan etmiş, kentin güvenliğini Hollandalı askerlere bırakmıştı.
Sırp milisler ise bu korumanın gerçek bir koruma olmadığını biliyordu. Katliamı durduracak bir irade olmadığının farkındaydılar.
Tıpkı Esad gibi.
Bosna'da uluslararası kamuoyunun müdahil olmamasının bedeli ağır oldu.
100.000'den fazla ölü. Evlerini terk eden 2.2 milyon insan. Tecavüze uğrayan 40.000 kadın.

Tarihin tekerrür ettiği Suriye'de bilanço daha da ağır.
Bugün Bosna konusunda herkes hemfikir, Miloseviç'i hayırla anan yok, Bosna'da yaşananın bir soykırım olduğu konusunda bir konsensüs var.

Peki ya bu savaş yaşanırken durum böyle miydi?

Arşive bakarsak değildi.

Sene 1993, Srebrenitsa katliamından iki sene öncesi. Bosna Savaşının kanlı günleri. Türkiye Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanı Turgut Özal, başbakanı ise Süleyman Demirel. Bosna Savaşında net tavır alan Türkiye, katliama uğrayan Boşnaklardan yana siyaset geliştiriyor, uluslararası kamuoyunu bu meselede aktif olması için yoğun çaba gösteriyor. Ve işte bugünlerde (1 Mart 1993) Hürriyet gazetesinde Ertuğrul Özkök imzalı bir röportaj yayınlanıyor.
Röportajın konuğu daha sonra bu dönemde işlenen savaş suçları nedeniyle Lahey’de yargılanan Slobodan Miloseviç. Röportaj için uygun görülen başlık “Osmanlı ruhu bizi tehdit ediyor” olurken, Miloseviç “Marksist Milliyetçi” olarak takdim ediliyor.
“Sırp liderinden önemli mesajlar” şeklinde sunulan röportajın hâkim vurgusu Miloseviç’in ağzından bir Özal-Demirel kıyaslaması. Miloseviç’in şu ifadesi vurgulanarak en üst yerden veriliyor: “Özal fundamentalist (kökten dinci) tavır içinde. Demirel ise çok daha mantıklı politikacı. Olaylara çağdaş gözle bakmak istiyor.”
Miloseviç katliam yapan tüm diktatörlerin argüman çantasında eksik olmayan ifadelerle açıklıyor yaşanan insanlık dramını: “Bütün mesele bazı güçlerin Yugoslavya’yı parçalamak istemesinden çıktı. Müslümanlar buna alet olmamalı. Bu savaş bir an önce durmalı... Begoviç zannediyor ki, savaş devam ederse dünya kamuoyu müdahale edecektir. Tek oynadığı kâğıt uluslararası güçlerin müdahale etme provokasyonu. Bu anlamsız bir şey... Türk halkı aldatılmamalı. Yanlış bilgilendirilmemeli. Sırp halkı Müslümanların düşmanı değildir. Olayların suçlusu Bosna’daki Müslüman liderlerdir.”
Peki, anlamlı olan ne? Miloseviç’e göre “siyasi çözüm”... “Bu pis savaşı durdurmaya hazırız.” Miloseviç’e göre Bosna sorununda çözümü engelleyen Alija İzetbegoviç ve onu destekleyen aktörler. Bu aktörlerin arasında Özal’ın da olduğunu da ekleyen Miloseviç, Bosnalı savaşçılara Türkiye’den silah sevk edildiğini iddia ediyor. Demirel’i, Özal’dan ayıran ve Miloseviç’in teveccühüne mazhar kılan ise “siyasi çözümü” desteklemesi. Miloseviç kendi yaklaşımını Demirel’in adil bulduğunu ancak Özal’ın “Osmanlıcı”, “köktenci” ve “müdahaleci” tavrının “siyasi çözümü” engellediğini ifade ediyor.


8 Haziran 2015 Pazartesi

Köpek balıkları ve farelerle mücadele vakti

Dünkü yazımda esas mücadele 8 Haziran'da başlayacak demiştim. 7 Haziran yazımın başlığı bugünkü tabloya işaret ediyordu. Bugün artık gerçek mücadele günüdür. Konforlu mücadele dönemi bitmiştir. AK Parti tek başına hükümet pozisyonunu kaybetmiştir. Bu ülkeyi gerçekten seven tüm insanların görevi Türkiye Cumhuriyeti Gemisi'ne daha sıkı sıkı sarılmaktır. Daha güçlü ve kararlı mücadele etmektir. Dün de yazdığım gibi Türkiye Cumhuriyeti Gemisi köpek balıklarının saldırısı altındadır. Bu Gemi'nin kaptanı olan Recep Tayyip Erdoğan'a düşmanlık bugün artık Türkiye Cumhuriyeti Gemisi'ni batırmaya yönelik bir hainliğe dönüşmüştür. Bu hain çetenin başını paralel örgüt çekmektedir.
***

Herkes şu sözü aklına yazsın. Gemiyi ilk fareler terk eder. Asla Gemi'yi terk etmeyeceğiz ve köpek balıklarıyla olduğu kadar farelerle de savaşacağız. Bu gemi iktidar kaybına uğradığı için kaçacak olanlar korkaklar ve alçaklardır. Şu an Türkiye Gemisi'ne ve gemi kaptanı Erdoğan'a daha çok sahip çıkmanın vaktidir. Bu gemiyi batırmak ve gemi kaptanı Erdoğan'ı Lahey'de yargılatıp zindana tıkma planı yapan çetelerin suratına aparkatları daha sert yapıştırmanın vaktidir.
***

Şu an Türkiye Cumhuriyeti Gemisi aleni bir saldırı altındadır. Cumhuriyet tarihinde hiçbir zaman bu derece organize bir saldırı ile de karşılaşmadı bu gemi. İçinde yaşadığımız Gemi'yi batırmak ve hepimizi filikalara mahkûm etmek için bir savaş yürütülmektedir. Kısır iç siyasi çekişmeleri bir yana bırakın. Şu an yaşanmakta olan büyük resim budur. Bu Gemi'nin içinde olan birileri de sırf Gemi Kaptanı'na duydukları kin ve nefretten ötürü bu Gemi'nin batmasını istemektedir. Bu hain ve şerefsiz güruhun başında Fethullah Gülen Çetesi yer almaktadır. Eğer Türkiye Gemisi batmazsa biz de Gemi Kaptanı Recep Tayyip Erdoğan'dan kurtulamayacağız diye düşünen kahpe ve hain çete Türkiye'ye saldırmaktadır. Bu ülkenin onurlu yurttaşları olarak ülkemizi savunmak zorundayız.
***

Türkiye Gemisi'nin kaptanı Erdoğan'ı önce Türkiye'deki adamlarıyla içeri tıkmaya kalktılar ve beceremediler. Şimdi tüm güçleriyle Erdoğan'ı Lahey'de yargılatıp içeri tıkma planı yapıyorlar. Bu hedef uğruna koskoca Türkiye Gemisi'ni başka gemilere bombalatmayı bile düşünüyorlar. Bu alçaklığa, bu soysuzluğa, bu puştluğa karşı daha da sert mücadele edeceğiz artık. 8 Haziran bu mücadelenin miladıdır...

http://www.sabah.com.tr/yazarlar/kutahyali/2015/06/08/kopek-baliklari-ve-farelerle-mucadele-vakti

21 Mayıs 2015 Perşembe

Tablo böyle olmayabilirdi


AK Parti’nin 2002’den beri yaptıklarını takdir eden ve  uzun yıllar destek veren ama son yıllarda ciddi hayal kırıklığı yaşayan bir okurum, “Mısır’da kurulan idam sehpaları ve 7 Haziran” başlıklı yazım üzerine bir mesaj atmış. “Mısır darbesini içten içe destekleyenlere sözünüzü okudum. Peki biz ne yapacağız  Sayın Göktürk? Bize de bir sözünüz var mı?” diye soruyor. 
Soru önemli. O yüzden cevabımı bu sütundan vermeyi tercih ettim.
Söz konusu yazımın ana fikri şuydu: Dindar muhafazakâr seçmen AK Parti’yi sadece siyasi bir parti olarak değil, makus talihini değiştiren bir kurtarıcı olarak görüyor. Bu kurtarıcıya yönelik olarak sürdürülen düşmanlığı ve bitip tükenmek bilmeyen darbe tehditlerini gördükçe de, ne yaparsa yapsın ondan vazgeçmiyor; eleştirilerini, itirazlarını içine atıp ona siper oluyor. AK Parti’nin etrafındaki ateş çemberi böyle devam ettikçe,  sözünü ettiğimiz sosyolojik kesim de en az yüzde 50’lik bir oy gücüne sahip olduğuna göre, bu partinin seçim kaybetmesi zor görünüyor. Daha da önemlisi, partinin oto- denetim mekanizması zayıflıyor; tabandan yukarıya işlemesi gereken düzeltme fonksiyonu işlemez hale geliyor.
Esasen AK Parti tabanında birbiriyle çelişen iki farklı eğilim birlikte yaşıyor.
Bu eğilimlerden biri, farklılaşma, çeşitlenme, bireyselleşme, sekülerleşme, demokratlaşma eğilimi... Diğeri de, kuşatma altındaki “kurtarıcısını” darbecilere, komploculara yem etmeme, ne olursa olsun koruma eğilimi...
Ekonomik planda ciddi bir orta sınıflaşma yaşanan bu tabanın normal koşullarda desteklediği partiyle arasına mesafe koyabilmesi, eleştirel bakabilmesi, aradan geçen on üç yıldan sonra AK Parti’yi hâlâ “kaderini bağladığı bir kurtarıcı” olarak değil, kendisini yönetmek üzere oyunu verdiği bir parti gibi görebilmesi gerekirdi.
Ama bu olmuyor. Muhalefet, siyasi mücadelesini ülke iktidarını kazaen ele geçirmiş bir düşman güce karşı savaş şeklinde yürütünce, muhafazakâr tabana düşen de bu savaşta safını belirlemek oluyor.
Buradan okurumun sorduğu sorunun cevabına gelelim. Bu tablonun değişmesinin baş şartı, parlamento içinde ve dışında yürütülen muhalefetin normalleşmesi, AK Parti’nin bu kuşatmadan kurtulmasıdır.
“Kuşatan ben değilim ki” deyip kenara çekilmekle olmaz.
Bu konuda herkesin yapabileceği şeyler var.
Basit örneklerle gidelim:
Eğer AK Parti tabanı şimdiye kadar partisine karşı hakkaniyetli davranıldığını görseydi; yani iyi bir şey yaptığında toplumun farklı kesimlerinden vicdanlı çıkışlar yapılsaydı; muhalefetin hiçbir şeyi takdir etmeyen tutumuna gereken tepkiyi gösterilseydi...
AK Parti’yi sokakta yıkma denemeleri yapıldığında AK Partili olmayan ama demokrasiye kıymet veren insanlar ve sivil toplum kuruluşları seslerini yükseltebilseler, iktidarın meşruiyetini savunabilselerdi...
Paralel Yapı’nın ihaneti ortaya çıktığında Meclis’teki diğer partiler AK Parti’yi yapayalnız bırakıp zor duruma düşürmeye çalışmasaydı; olağanüstü koşulların  zorunlu hale getirdiği olağanüstü önlemler üzerinden AK Parti’yi köşeye kıstırmak yerine,  Meclis bu olağanüstü önlemleri konsensus halinde alabilseydi...  
New York Times gibi gazeteler AK Parti iktidarına karşı iftiralara dayanan operasyonel yayınlar yaptıklarında AK Partili olmayan STK’lar, kanaat önderleri susup oturmak yerine yürütülen bu uluslararası algı operasyonuna karşı harekete geçseydi, imza kampanyaları, ilanlı kınamalar yapılsaydı...
AK Parti iktidarı Gazze’de, Suriye’de, Mısır’da mazlumların savunuculuğunu yapar ve bu yüzden hedef olurken, AK Partili olmayanlar da bu şerefli pozisyonu alkışlasaydı...
Türkiye’yi yönetmeye alışmış basın organlarının ve bazı sermaye gruplarının AK Parti’ye karşı yürüttüğü yıkıcı kampanya bu kesimlerden de gerekli tepkiyi görseydi...
Yani kısacası, AK Partili olmayan toplum kesimleri yiğidi öldürse de hakkını yemeseydi, ne AK Parti bu kadar hırçınlaşır ve hatalar yapardı; ne de AK Parti tabanı böyle korumacı bir pozisyona çekilirdi.
Bu kutuplaşmanın içinde doğrudan yer almayan geniş “ara kesimler”, “tarafsız hakem” rolü oynayabilir ve yapıcı bir muhalefet ikliminin yaratılmasına katkıda bulunabilirdi.
Dolayısıyla, bugünkü tablonun sorumlusu sadece yıkıcı muhalefet yapanlar değil. Bu muhalefete ses çıkarmayarak, hakkaniyetli davranmayarak AK Parti’nin ve tabanının kendilerini yapayalnız hissetmesine yol açanların da payına epey bir sorumluluk düşüyor.

Tablo böyle olmayabilirdi

20 Nisan 2015 Pazartesi

Turgut Özal'ı nasıl bilirdiniz?

Vizyoner, efsanevi, liberal, demokrat?
Türkiye'nin önünü açan, Türkiye'nin ekonomik ve siyasi gelişiminin mimarı, yeni Türkiye'nin kurucularından?
Yoksa...
Takunyalı, Çankaya'nın şişmanı, mürteci? Köktendinci, neo-Osmanlıcı, Enverist hayaller peşinde koşan bir diktatör? Yasakçı bir hırsız?
Özal hayattayken eğer ilk grup içindeyseniz, Türkiye'de ciddi mahalle baskısına uğrayan bir azınlığın parçasıydınız.
O dönemin sol entelijansiyasını yakından bilen, Türkiye'nin nadir liberallerinden Gülay Göktürk şöyle tarif ediyor o günleri: “[Özal'a bakış] şu an Erdoğan'a bakışı düşün onun bir iki gömlek hafifiydi. Bir elin parmağını geçmeyecek insan Özal'ın yaptıklarını takdir eder, onun dışındaki çoğunluk şahsından ve politikalarından nefret ederdi.”
Tarihçi akademisyen Doğan Gürpınar: “Özal'ın şahsında sembolize edilen bir ideolojik temerküze yönelik nefretoloji”nin günümüz ulusalcılığının zihin dünyasının erken örnekleri olarak değerlendirebileceği kanaatinde."[i]
Peki neydi Özal'dan bu kadar nefret ettiren şey?
Özal'ın iddiasız iddiasıydı nefret objesi olan. Kendi sınıfından utanmayan bir adamın, Türkiye'yi sınıf atlatma misyonunu benimsemesiydi. Dindar bir siyasetçinin, tabuları yıkma, sistemin çarklarını değiştirmeye soyunma cesaretiydi rahatsız edici olan şey.
Özal haddini bilmiyordu. Sorun buydu. Kitlesine ve seçmenine de hadlerini bilmemelerini tavsiye ediyordu. Sorunu daha da büyüten buydu.
Süleyman Demirel'e geri kafalı bulduğunu açıkça söylemekten çekinmez, Türkiye sağına en sert eleştirileri getirmekten çekinmezdi: “Süleyman Bey'in kafasının bir yerinde, hâlâ 1980 öncesinin şartları ve modelleri var... Ekonomik refahın ölçüsü, hâlâ ekmek... Evlere giren refahın, buzdolabı, bulaşık makinesi, renkli televizyonla ölçüldüğü yeni dünyayı, hâlâ bilmiyor.”
Diğer yandan ise, Türkiye solunun arkaik yapısını deşifre eden de oydu. Gürpınar'ın ifadesiyle, “Özal'ın Türk sağının olduğu kadar “Türk solu”nun da ezberlerini bozduğunu söylemek mümkündür. O zamana kadar Türkiye solunun tekelinde olan (ve soyut düzeyde kalması bir sorun teşkil etmeyen) “demokrasi,” “özgürlük” gibi kavramlar ilk kez bu dönemde sağın lügatine girecek, sağda sağ bir dil içinde tartışılır, ifade edilebilir olacaktı. Yine ilginç olan, Özal'ın dört başı mamur demokrat olmamasıdır... Özal'ın efsunu da tam bu noktadadır.”[ii] Türkiye'de solun ve Kemalistlerin dünyadan kopuk, Türkiye'nin sınırları içine kapalı ve küçük dünyalarında yaşayan çağ dışı insanlar olduğu[iii] tespiti yerinde olduğu kadar can acıtıcı idi. Laf yerine icraat vurgusu, vizyon ve transformasyon kavramlarını sıklıkla kullanması, teknolojiye ilgisi aslında bir yönüyle bir “entelektüel meydan okuma”[iv] idi.
Özal, 1960 darbesi sonrasında korkan, vizyonunu kaybeden, oportünist bir taşra siyaseti aklına teslim olan Türkiye sağına yeni bir gömlek giydirmişti. Askerî vesayeti sorgulatan, bürokrasiye direnen, vatandaş-devlet ilişkisini yeniden tanımlayan bir soluk kazandırmıştı. Türkiye'yi dünyaya entegre etme misyonu benimsemişti. Aktif bir dış politika peşinde koşmuştu. Bireye, özel teşebbüse vurgu yaparken, kutsal devletin cilalarını tek tek sökmüş, devletin yegane amacı ve varlık sebebi millete hizmettir gibi statüko için son derece tehlikeli bir görüşü Türkiye siyasi hayatına sokmuştu. Kürt meselesinde Kürtçe yayın ve federasyon gibi zamanının ötesinde cesur öneriler ile gelmişti.
O dönem Özal'ı bizzat tanıyan usta gazeteci Hakkı Öcal, şuna dikkat çekiyor: “Vesayet dendiğinde Özal'ın sadece aklında asker yoktu, kendi kelimeleri ile genel müdür, bazı iş adamları büyükelçiler ve orgeneraller vardı. Vesayet kavramını çok iyi değerlendirmiş ve anlamıştı. Bürokrasinin seçilmiş bakanları nasıl pençesine alabileceğinin çok iyi farkındaydı.”
Bir yandan çok gelenekseldi. Çok bize özgüydü. Hataları, tarzı, üslubu çok bizdendi. Yolsuzluk konusunda bir İsveçli siyasetçiden çok, Türkiye tarzını temsil ediyordu. “Ben zenginleri severim” “fifty fifty kardeşim” “demiryolları Moskof işidir” “seçimden önce zam yapacak kadar enayi miyim?” “sen onu git küçük Turgut'a anlat” “hadi bir kaset koy da neşelenelim Semra Hanım” “benim memurum işini bilir” “Irak Savaşına Amerikalıların yanında girersek bir koyar üç alırız” gibi vecizeleri ile Eton mezunu bir İngiliz siyasetçiden ziyade, Türkiye'deki bir kahvehanede siyaset konuşan bir vatandaşını tarzını yansıtıyordu.
Bir yandan, kahvehane diye küçümsenen, es geçilen insanların temsilcisiydi çünkü Özal. Sıradan insanların hayat kalitesini arttırmaktı misyonu. Muhatabı onlardı, gücü de oradan geliyordu. “Millete inanmak” kavramı onunla beraber literatüre girecek, Özal milletin sadece ekonomik değil sosyal ve kültürel açılım da istediğini savunacaktı.[v]
Diğer yandan tuhaf bir anarşist, çığır açıcı yanı vardı. Ezberlere inanmaz, kuralları ve prosedürleri sıkıcı bulurdu. “Ermeni soykırımını tanırsak ne olur” diye sorabilecek kadar özgün ve cesurdu. Darbe anayasasını “bir kere delmekle bir şey olmaz” diyerek itibarsızlaştıracak kadar korkusuzdu. Öcal'ın tespiti ile DPT kökenli olmasına rağmen devlet planlamaya inanmaz, “Kayseri'de toplanan gelir vergisinin en iyi nasıl harcanacağına Kayserililer karar verir” derdi.
Hacca giden, Kur'an okutan ve Nakşibendi türbesini ziyaret eden ilk devlet adamı da Özal'dı.[vi] Eleştirilere ve yaftalara kulak asmadı, “Cumhurbaşkanı oldum diye namazı mı terk edeceğim?” diye soruverdi. İslamofobi ile sınıf kibrinin mükemmel bir bileşimi olan “takunyalı” kelimesi, muhaliflerinin ona karşı en sık kullandığı “hakaretlerden” biri oldu.
Bu vizyonun ve cesaretin bir bedeli olacaktı.
Özal, bu ülkede kültürel sermayeyi tekelinde tutan, orta üst sınıflar, Kemalistler ve solun nefretini ve öfkesini tek başına, şahsında sırtlayacaktı.
Deniz Baykal'ın “Özal sivil diktatör” sözleri Hürriyet gazetesine manşet olacaktı. Aynı Hürriyet gazetesi, manşetini 1993 yılında katil Slobodan Miloseviç'e açacaktı. Ertuğrul Özkök'ün kendisi ile yaptığı röportajda, Miloseviç, Özal hakkında şunları diyecekti, “Özal fundamentalist (kökten dinci) tavır içinde. Demirel ise çok daha mantıklı politikacı. Olaylara çağdaş gözle bakmak istiyor... Bütün mesele bazı güçlerin Yugoslavya’yı parçalamak istemesinden çıktı. Müslümanlar buna alet olmamalı. Bu savaş bir an önce durmalı... Begoviç zannediyor ki, savaş devam ederse dünya kamuoyu müdahale edecektir. Tek oynadığı kâğıt uluslararası güçlerin müdahale etme provokasyonu. Bu anlamsız bir şey... Türk halkı aldatılmamalı. Yanlış bilgilendirilmemeli. Sırp halkı Müslümanların düşmanı değildir. Olayların suçlusu Bosna’daki Müslüman liderlerdir.” Bu aktörlerin arasında Özal’ın olduğunu da ekleyen Miloseviç, Bosnalı savaşçılara Türkiye’den silah sevk edildiğini iddia ediyor. Demirel’i, Özal’dan ayıran ve Miloseviç’in teveccühüne mazhar kılan ise “siyasi çözümü” desteklemesi. Miloseviç kendi yaklaşımını Demirel’in adil bulduğunu ancak Özal’ın “Osmanlıcı”, “köktenci” ve “müdahaleci” tavrının “siyasi çözümü” engellediğini ifade ediyordu[vii].
Orta Asya Türklerine açılımı, Sovyetler'in çöküşü ile bir fırsat arayışından ziyade Enverist bir hayalperestlik olarak görüldü.
ANAP'ı “12 Eylül askerî yönetiminin turfanda ürünü arabesk liberal” olarak tanımlayan Uğur Mumcu, “AA [Anadolu Ajansı] bu yolla özelleşmeyecek, Özallaşacak!”[i] “Başkentte “rolex saatli” ve iş bitirici bürokratlar türedi. Yurt dışındaki “kara para”yı Türkiye'ye çekmek uğruna uluslararası uyuşturucu, silah ve altın kaçakçılığı mafyalarına dayalı “hayali ihracat modeli” kuruldu... Bürokrasi, tarikatlara bağlandı. “Hanımefendinin müsteşarları” ve “Ahmet'in prensleri” gibi Başbakanlık Konutu'na bağlı yeni bürokratlar oluşturuldu... TRT'ye de kendilerine ANAP bürokratlığını yakıştıran birkaç solcu eskisini yerleştirerek bu kitle iletişim aracını iyice “Özal'ın sesi” haline dönüştürdü... Liberallerin after shave kokuları, kutsal ittifakın gül suyu kokularını bastırdı” diye yazacaktı. Özal'ın özel uçağı, hac ziyareti, Özal'a yakın kişilerin tükettiği iddia edilen Davidoff purolar, Rolex saatler, “iş adamlarının yatlarındaki deniz sefaları” özellikle üzerinde durduğu konular oldu. Özal'ın aslında seçim kanunlarını manipüle ederek seçim kazandığını ima etti ve ANAP'ın azınlık oyları ile çoğunluk olacak şekilde seçim yasaları çıkarttığını iddia etti.[ii] “Sayın Özal'ın padişahlar gibi “cuma selamlıklarına çıkması”[iii] gibi tabirleri de cömertçe kullanmaktan çekinmedi. Dönemin İran Başbakanı Musavi'nin Türkiye ziyareti sırasında Anıtkabir'i ziyaret etmemesi Mumcu'yu öfkelendirecek, Musavi'yle samimi pozlar veren Özal için şunları yazacaktı: “Sayın Başbakanın gözünde Atatürk ilkelerinin, 'dışsatım kararnameleri' ya da 'kambiyo mevzuatı' kadar bile hükmü yoktur... Sayın Özal, bu davranışı ile belki türbanlı genç kızları kalkan yaparak eylem alanına süren dinci çevrelere karanlıkta göz kırparak bir seçim yatırımı daha yapmıştır.”[iv]
Mumcu, Özal'ın dış politikasına da sert eleştiriler getiriyordu. Saddam'ın Kuveyt'i işgali sonrasında gerçekleşen 1. Körfez Savaşı'na Türkiye'nin destek vermesini hem emperyalizme destek olarak görüyor, hem de Irak'ta bir Kürt devleti kurulma ihtimalini büyük bir tehdit olarak tanımlıyordu. Sevr paranoyası bugünlerde hortlayacaktı: “Sevr Anlaşması’nın 62 ve 64. maddeleri ile de Kürtlere devlet kurma hakkı tanınmıştı... Türkiye, Sevr Anlaşmasında Kürt devletini kurmak isteyen kapitalist Batı devletlerinin ordularınca işgal edildi...ABD ve İngiltere’nin bölgede bir Kürt devleti kurma planları hiç değişmemiştir...Türkiye’de Suudi destekli İslamcılık niçin bu kadar yaygınlaştırıldı? Bölgedeki Kürtler Batı devletlerince dünden bugüne niçin desteklendi? Son yıllarda ‘İslamcı-Kürtçü’ akım niçin desteklendi?”[v] Barzani ve Talabani'yi, Irak devletini (yani Saddam rejimi) “arkadan vuran” kişiler olarak tanımlayan Mumcu, Özal'ın Türkiye'ye sığınan Kürtleri kabul etmesi üzerine şunları yazacaktı: “Bu aşamada tehlikeli olan, Kürt sorununun, hükümetçe 'siyasi sömürü' aracı olarak kullanılmasıdır. Başbakan Özal, Türkiye'ye sığınan Kürtleri bugün iki amaçla kullanabilir. Birinci amaç kısa erimlidir; Özal, Türkiye'ye sığınan Kürtleri halk oylamasında Kürt kökenli yurttaşların oylarını etkileyebilmek amacıyla kullanılabilir. İkinci amaç uzun erimlidir. Özal, AT ülkelerine karşı Türkiye'de kimseye işkence yapılmadığını, Türkiye'nin demokratik ve insancıl bir ülke olduğunu bu olaya dayanarak savunabilir.”[vi]
Özal bir yandan Amerikancı olmakla suçlanacaktı. Diğer yandan ise Amerika'nın aslında Özal'dan hoşlanmadığına dair notlar düşülecekti. Hasan Cemal, Özal Hikayesi kitabının girişinde, takiye kelimesinin anlamını dönemin Amerikan konsolosundan öğrendiğini yazar. Özal, Türkiye'ye şeriat getirmeyi amaçlayan ancak gerçek niyetini saklayan bir takiyecidir. Benzer bir şekilde, bir yandan Özal'ı Amerikan emperyalizminin uşağı olarak resmeden Cumhuriyet gazetesi, Özal'ın Hacca gitmesi üzerine yazılan The Economist dergisinin epey olumsuz bir haberine geniş yer verecekti. 'Hacı Özal'. Bu başlık bizim değil. Avrupa iş dünyasının haftalık el kitabı ünlü 'Economist' Dergisi'nin. Dergi son sayısında Başbakan Özal'ın hacca gitme kararından da 'epeyce tuhaf bir olay' diye söz ediyor... Avrupalı diplomatlar da bu karardan rahatsızlık duyuyor. Türkiye'nin AT'ye üyelik arzusuna karşılık, Başbakan Özal'ın hacca gidişinin Brüksel'de ve diğer Batı başkentlerde İslam'a bağlılığının biraz abartılmış bir reklamı olarak görülebileceğini ve Türkiye'nin bir Avrupa ülkesi olmadığı görüşüne bir kanıt olarak öne sürülebileceğini düşünüyorlar.”[vii]
Göktürk, bu noktada ilginç bir hususa dikkat çekiyor: “O dönemin entelektüelleri [Türkiye'ye şeriat gelmesini engelleyen] tek güvence olarak [Özal'ın] karısının başının açık olmasını görürdü. Aslında Semra Hanım'ı daha çok severlerdi. Onu Özal'ı irtica getirmekten koruyan bir unsur olarak görürlerdi.”
Diğer yandan ise, Özal, ailesi ve dönemi, 'Cumhuriyet değerlerine ve ahlakına' zıttı bir ahlaksızlık, yozluk ve kötülük olarak temsil edilecekti. ...özellikle geleneksel Atatürkçü entelijansiya için arabeskin, ahlaki yozlaşmanın, 'kıroloğun', 'kültürel filiztinizm'in (avamiliğin) sembolü, daha doğrusu tüm bu süreçlerin siyasi tezahürü ve vücuda gelmiş hali oldu.”[viii]
Özal'ın şort ve terlik ile asker selamlaması gibi devlet teamüllerini tuzla buz eden tavırları bile o dönem entelektüellerden destek görmeyecekti. Göktürk, “dönemin sözde sol entelektüelleri devlet resmiyetini ve ciddiyetini reddetmesine karşıydılar” şeklinde bir not düşüyor.
Başkanlık sistemi isteği ise diktatör olma arzusunun dışa vurumuydu. Bugün Özal'ı yerlere göklere koyamayan, Recep Tayyip Erdoğan'ın aksine, Özal'ın ne kadar demokrat olduğunu yazan Hasan Cemal, 1989 yılında Özal için şunları yazacaktı: “Kendi kurtarıcılığı ile karizmasına son derece inanmış bir siyaset adamı olarak, iktidarı hep tek başına kullanmak istemiştir Özal... Özal, parti hükümet ve parlamento çalışmasını dışlayarak, Konut’ta kendi üstünde odaklanan bir tek adam yönetimi kurdu.”[viii]
O dönem Özal'ı desteklemenin de bir bedeli vardı.
1987 yılında Cem Karaca, Özal'ın daveti ile Almanya'dan Türkiye'ye dönecek ve sol tarafından “ihanet” ve Özal'ın ekmeğine yağ sürmekle suçlanacaktı.[ix]
Dönemin popüler yazarlarından Emin Çölaşan, Özal dönemini şöyle tarif edecekti: “Yüzlerce, binlerce iş bitirici, yağcı, balcı, tokatçı, vurguncu'ların dönemi, 'başımıza bir Özal hanedanı' türemişti. Semra, Ahmet, Zeynep, Efe... Ve çevrelerini kuşatan yağcılar, yalakalar. Önlerinde diz çöken, ellerini öpen koskoca iş adamları, hanedanı hediye yağmuruna tutan papatyalar... Hasbahçe geceleri, dış gezilerdeki rezillikleri... Bir gazeteci olarak bu olayları hep tiksinerek izledim. Midem bulanıyordu, içimden kusmak geliyordu. 1989 yılında Turgut Nereye Koşuyor kitabını yazdım. Yayınevinden net 270 bin adet kitabın parasını aldım. Bir daha kırılması mümkün olmayan bir satış rekoruydu.”[ix]
O kitabı hatırlıyorum. Babamın kütüphanesinden bir gün çıkarmış, ilkokulda Özal'a büyük bir nefret duyarak okumuştum. Özal'a küfretmenin cool olduğu çevrelerde büyürken, o okullarda okurken, aslında anlatılmayan başka bir hikâyenin daha önemli olduğunu keşfettim zamanla.
O döneme dair hatırladığım başka bir anının aslında tarihi yazdığını fark etmiştim. 9 yaşında Özal'ın cenazesini izlerken, kalkıp Anadolu'dan gelen gözü yaşlı bir dede “Atatürk'ten sonra en büyük liderdi" demişti, Özal için, hıçkırıklarını tutamayarak. Tarihi yazanın öfkeli ve nefret dolu bir azınlık değil, adil ve hakkaniyetli bir çoğunluk olduğunu zamanla idrak ettim.
Özal, hataları ve günahları olan bir faniydi. Ancak sevapları bu ülkenin çehresini değiştirdi, milyonlarca insanın hayatına dokundu.
Özal benim içinde büyüdüğüm Türkiye'de iyiye, ilerlemeye, refaha, demokrasiye dair ne varsa, onun öncüsü oldu.
Bir hikâye bıraktı geriye, değeri zamanla anlaşılan bir hikâye. Entelektüel popülizme, sınıf kibrine, Kemalist ve sol bağnazlığa terk edilmemesi gereken bir hikâye.
Özal'ın yaptıkları aslında epey sınırlı oldu. PKK'nın yükseldiği dönemde, tüm çabalarına rağmen Kürt meselesini çözmeye gücü yetmedi. Ermeni sorununda yine ciddi bir adım atamadı, niyeti halisti ancak klişeler baskın geldi. Özellikle bu dönemde yükselmeye başlayan Alevi taleplerine dair kayıtsızlık devam etti. Özelleştirme ile ismi eş anlamlı kullanılmasın rağmen, döneminde bu konuda çok sınırlı yol katedildi. Kıbrıs meselesinde adım atılmadı.
Ancak Nilüfer Göle'nin tabiri ile bu dönem olumlu bir milat olacaktı. Sivil toplumun çıkışı bu devrin ürünü olacak, daha sonra yıkılacak tabulara ilk darbe bu dönemde vurulacaktı.
Özal'dan belki de asıl kalan miras, sonraki dönemlerin icraatlerinin zeminiydi. Özal, Türkiye'nin son on yılını görse muhtemelen bunda kendine haklı olarak paye çıkarır ve memnuniyetle desteklerdi. Özal'a ve AK Parti'ye eleştirel olanların da aynı görüşte olduğunu not düşülmeli, 2010 yılında İlhan Selçuk, şunları yazacaktı: “... tam bir fiyasko yaşanıyor ülkede, tuttuğun elinde kalıyor, her şey dökülüyor, kıyamet göstergeleri ortalığı sardı... Evet, 12 Eylül askeri faşizmi ile el ele ülkenin yazgısını belirleyen Özal, bugünkü durumun temellerini attı... Türkiye'yi bu noktaya getiren 'arabesk liberalizm', nam-ı diğer 'liboşizm'dir.”[x]
Ben Özal'ı demokrat, cesur, özgün bir put kırıcı olarak bilirim. Milyonların hayat kalitesini arttıran, bu ülkeyi dünyaya açan, imaj değil icraat derdi olan bir siyasetçi olarak bilirim.
Nimetleri ile büyüdüğüm ve hiç tanımadan müteşekkir olduğum Özal'ın hikâyesini çocuklarıma böyle anlatacağım. Ve onların nimetleri ile büyüdükleri Erdoğan dönemini böyle anla(t)malarını temenni edeceğim... Hata ve günahları olan bir döneme hakkaniyetle bakmalarını ve o dönemin büyük sevaplarını unutmamalarını tavsiye edeceğim. Umarım beni dinlerler ve bazen anlamanın yargılamaktan daha insani, daha değerli ve daha hakkaniyetli bir tutum olduğunu fark ederler...
.....
[i]     Doğan Gürpınar (2011), Ulusalcılık: İdeolojik Önderlik ve Takipçileri, Kitap yayınevi, syf 49.
[ii]    Age, syf 52.
[iii]   Age. syf 55.
[iv]   Age 55.
[v]    Age, syf 53
[vi]   Age, syf 52.
[vii]  http://www.turkiyegazetesi.com.tr/ceren-kenar/575833.aspx
[viii] Hasan Cemal, Özal Hikâyesi, syf 223
[ix]   Doğan Gürpınar (2011), Ulusalcılık: İdeolojik Önderlik ve Takipçileri, Kitap yayınevi, syf 57.
.....
[i]     19 Mart, 1989, Cumhuriyet
[ii]    15 Nisan 1988, Cumhuriyet
[iii]   22 Mayıs 1988, Cumhuriyet
[iv]   18 Haziran 1987, Cumhuriyet
[v]    http://www.turksolu.com.tr/267/basyazi267.htm
[vi]   7 Eylül 1988, Cumhuriyet
[vii]  7 Temmuz 1988, Cumhuriyet
[viii] Gurpinar 56-57
[ix]   Doğan Gürpınar, (2013) Düne Veda: Türkiye'de Liberalizm ve Demokratlık (1980-2010) Etkileşim Yayınları, syf 136.
[x]    5 Mayıs 2010, Cumhuriyet 
20.4.2015
http://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/ceren-kenar/585811.aspx