5 Ağustos 2011 Cuma

Tarihin kavşakları


Son on yıldır ne kadar çok kullandık şu "dönüm noktası" başlığını...
2002 seçimlerinde... Cumhuriyet tarihi boyunca kendi gettolarında yaşamaya mahkûm edilen "cüzzamlı"lar nihayet seçkinler iktidarının etrafını çeviren surları yıkıp iktidarı ele geçirdiklerinde...
27 Nisan muhtırasında... Seçilmişler ilk defa asker zılgıtı yediklerinde hizaya geçmeyi reddedip diklendiklerinde...
2007 seçimlerinde... Geniş kitleler asker zılgıtı karşısında dik durmayı başaran iktidarın yanında saf tuttuklarını ortaya koyduklarında...
Ergenekon deşifre olmaya başladığında... Taraf Gazetesi sayesinde ilk kez derin devletle somut biçimde karşı karşıya geldiğimizde...
İlk Ergenekon iddianamesi yazıldığında... Tarihte ilk defa darbeci generaller anayasayı ihlalle suçlanıp haklarında dava açıldığında.
Türkiye'nin en dokunulmazları, muvazzaf generaller, eski kuvvet komutanları, anlı şanlı akademisyenler, gazeteciler darbecilik suçlamasıyla tutuklanıp hapse atıldığında...
Nihayet geçtiğimiz günlerde, ordu üst yönetimi son bir çırpınışla, toplu istifa yoluyla Türkiye'yi destabilize etmeye çalışıp istifa ettiğiyle kaldığında...
Hep aynı sevinçle aynı şeyi yazdık: Türkiye için bir dönüm noktası!
Belki yarın, (Bekir Bozdağ'ın açıklaması doğruysa) Genelkurmay, Milli Savunma Bakanlığı'na bağlandığında da aynı şeyi söyleyeceğiz ve yine haklı olacağız.
Zira tek bir dönüm noktası yok. Tek bir dönüm noktasıyla rota değiştirmiyor tarih. Hayır, bitmek bilmeyen uzun ince bir yol bu... Tek dönüm noktalı tarihsel ilerlemeler yıkıcı devrimler söz konusu olduğunda geçerli ancak. Onların da gerçekte ilerleme olmadıklarını; onlarca yıllık süreçleri birkaç aya sıkıştırmaya kalkanların hüsranını ve verdikleri ağır zararları az yaşamadık.
Bu, yani yaşadığımız şey, tam da olması gerektiği gibi, devrim değil bir reform süreci. Tek bir dönüm noktası olmayan, her yol ağzında yeni bir kavşakla karşılaşılan, her kavşakta "Nereden gidelim" konusunda yeni tartışmaların, yeni zorlukların yaşandığı bir hayat yolu.
Şimdi, ileriye atılan her adımda, tepeden bir tavırla "Böyle tek tek konular yetmez, topyekûn bir yenilenme lazım" deyip duranlar var ya; işte onlar ilerlemenin hasının ve kalıcısının ancak böyle, bugün olduğu gibi olabileceğini anlamıyorlar. On yıllar önce yaşanan çocukluk hastalıklarının zihinlerde hâlâ kalan izleri onları boyuna o eski sloganlara; "Tek Yol Devrim" ya da daha naif ifadesiyle "Dünyayı değiştirmek istiyorum; hemen şimdi"lere döndürüp duruyor.
Biliyorum, yaşanan bu süreç, hayatı ideolojik mücadele içinde geçmiş; ideolojinin her şeyin belirleyicisi olduğuna inanan; her meselenin önce fikirsel planda çözülüp sonra toptan pratiğe geçmesi gerektiğine şartlanmış sol kökenli insanlar için gerçekten de kolay anlaşılabilecek bir durum değil.
Oysa toplumla yoğun bağı olan büyük kitle partileri, laftan çok işe bakarak; daha az fundamentalist, daha pragmatik bir yol izleyerek; tıpkı temsil ettikleri insanlar gibi hatalar yaparak, yalpalayarak, zaman zaman bocalayıp geri adımlar atsalar bile sonunda sağduyunun gösterdiği yola geri dönerek, yani hep toplumun ve dünyanın gerçeklerine bağlı kalarak, "ilkeci" tutumda direten küçük ideolojik gruplardan çok daha kolay yol alabiliyor.
Daha doğrusu sadece onlar yol alabiliyor
.
Tarihin kavşakları - Gülay GÖKTÜRK

Kemal Bey neredesin?


Hayır, dalga geçmiyorum...
Krizden parsa kapmak üzere tatilini yarıda kesip apar topar Ankara’ya dönen, Ankara’ya ayak basar basmaz“krizin çözülmüş olduğunu görüp” şaşkınları oynayan Kılıçdaroğlu’nun manidar suskunluğunu da dilime dolamak istemiyorum.
Bunun bir karşılığı yok.
Eskiden, muhalefete yönelik itirazlar “sen muhalefete muhalefet mi ediyorsun?” diye bastırılırdı.
Ben de çok payımı aldım bundan.
Elbette muhalefete muhalefet etmiyordum.
Muhalefetin kendisini gerçekleştirdiği alana ilişkin itirazlarımı dile getiriyordum.
Öyle de velut bir alandı ki...
İçinde kaç darbe yatıyordu... Kaç andıç, kaç darbe planı, kaç muhtıra...
İsmini “halk”tan alan parti, varoluşunu bu “alan”a borçlu olduğu için, halkın değer tercihlerini değil, “devletin önceliklerini” gözeterek siyaset yapmaya çalışıyordu.
Bize “çağdaşlık hedefi” gösteriyordu, daha doğrusu “yaşam standardı” dayatıyordu.
Nasıl yaşamamız, nasıl oturup kalkmamız, nasıl giyinmemiz, neye ne ölçüde inanmamız gerektiğini öğütlüyordu.
Bu değişti mi?
Hayır.
Sadece çaptan düştüler.
Şunu söylemeye çalışıyorum:
Muhalefeti temsil ettiğini ileri süren parti, batı demokrasilerinde olduğu gibi doğrudan “çevre”den kaynaklanmıyordu, referanslarını “çevre”den almıyordu.
Tam tersine, sistemin merkezinde duruyordu.
Resmi ideolojinin (devletin) açtığı alanda kalarak “muhalefet rolü” oynuyordu.
Dolayısıyla, savunduğu düşünceler, resmi devletin düşünceleriydi.
Esasında, bir tür “iktidar yetkisi” kullanıyordu.
Hükümeti kurmasına izin verilmiş partileri (DP’den AP’ye, ANAP’tan DYP’ye,DSP’den AK Parti’ye) resmi devlet adına denetliyordu.
Bu da “muhalefetsizlik” sonucunu yol açıyordu.
Muhalefet boşluğunu, yine, “hükümeti kurmasına izin verilmiş” partiler dolduruyordu. Böylece, (elde edebildikleri iktidar gücünü kullanarak) hem resmi devletin olası taarruzlarından korunmaya çalışıyorlardı, hem de muhalefet ihtiyacına cevap veriyorlardı.
Hadi daha açık konuşalım:
Düne kadar görünmez iktidar CHP’ydi.
Fakat bu durum değişti.
Resmi devlet (resmi devlet muhiblerinin tabiriyle) “kalelerini bir bir kaybedince”, CHP de açığa düştü.
Hayır, muhalefete düşmedi.
Sadece açığa düştü.
CHP, varoluşunu borçlu olduğu alandan çıkmaya niyetli olmadığı ve resmi (anakronik) devlet adına “refleksif” kalmaya devam ettiği için, muhalefet boşluğu sürüyor.
Birinci meselemiz “terör”se, ikinci meselemiz de “muhalefetsizliktir” artık...
Mevcut iktidarı (halk adına, halkın değer tercihleri adına, hukuk adına, demokrasi, adına) denetleyecek bir partiye, üstelik “iktidar namzedi” bir partiye ihtiyaç var.
Bu parti CHP mi olacak?
Daha doğrusu, CHP mi olmalıdır.
Benim bu soruya cevabım “hayır” olacaktır...
Başka bir parti (muhtemelen “sağ”dan) çıkacak ve bu boşluğu dolduracak.
Çünkü, Kılıçdaroğlu’nun “çizgi dışı” söylemleriyle bu şansı yakalar gibi olan ve (bu tabiri hiç sevmem ama) bir “muhalefet sinerjisi” yakalayan CHP, yine Kılıçdaroğlu eliyle (anakronik siyaset anlayışına dönerek) kendisine bağlanan umutları berhava etti.
Eskiden, “Niçin devlet iktidarı adına kalkışıyorsun?” diye dayak yiyorlardı, şimdi “Niçin muhalefet olamıyorsun?” diye hırpalanacaklar.
Buna hazırlıklı olsunlar.
Kemal Bey neredesin?, Star Gazetesi