25 Ocak 2012 Çarşamba

Fransız ürünlerini boykot etmeliyiz, Star Gazetesi


Memleketimizdeki pek çok duyarlı vatandaş gibi ben de Fransa’ya kızgınım. Ama bunun sebebi Fransız meclisinin “1915 bir soykırımdır” demesi değil. Çünkü bence herkes tarih konusunda istediği yargıya varabilir, bunu serbestçe ifade edebilir. Yanlış görüşler zaten tutmaz, zamanla elenir.
Fransa’ya kızmamın sebebi “soykırım inkarı suçu” ihdas edip, “soykırım yoktur” diyenlere hapis cezası kesmesi. İfade özgürlüğüne yönelik apaçık bir saldırı bu. Fransa’nın din özgürlüğüne yönelik saldırıları (örneğin sokakta peçeyi, okulda başörtüsünü veya haçı yasaklaması) gibi.
Bu sebeple, şu ara gündemde olan “Fransız ürünlerini boykot” çağrılarına sıcak bakıyorum. Ancak “ürün” denince aklıma gelenler Renault ve Citroën marka arabalar veya Danone yoğurtlar değil. Bunlar ufak kalemler. Hem sonra bunları boykot etmek bize de zarar verebilir.
Benim gözüm, açıkçası, daha büyük kalemlerde. Boykot etmekle hiçbir şey kaybetmeyeceğimiz, aksine çok şey kazanacağımız “efsanevi Fransız ürünleri”ne. Buyurun, size bir kaçını sayayım:
Asimilasyonizm
Kemalist rejiminin 1924 yılından itibaren uyguladığı “herkesi zorla Türkleştirme” siyaseti, aslen bir Fransız icadıdır. Fransız Devrimi’yle başlayan uzun bir süreç boyunca, Fransa sınırları içinde “Fransızlık” dışındaki her dil ve kimlik bastırılmış ve “Fransız ulusu” içinde zorla eritilmiştir. Breton öğrenciler, örneğin, anadillerini konuştukları zaman Fransız öğretmenlerinden dayak yemiştir.
Buna mukabil, örneğin Amerika’da, asimilasyonist değil, “vatan” esasına dayalı ve çoğulcu bir milliyetçilik vardır. Yani “Amerikalı İtalyan” yahut “Amerikalı Yahudi” olabilirsiniz. İngilizce dışındaki dilleri de her yerde serbestçe kullanabilirsiniz.
Rasyonalizm
Aydınlanma” denince Türkiye’de akla gelen tek şey olan Fransız Aydınlanması, “dine karşı akıl” ikilemi üzerine kuruludur. Bu, akılcılığı alternatif bir dine dönüştürmüş, öyle ki Fransız Devrimcileri “Akıl Tanrıçası” bile icad etmiştir. Soyut aklın doğruyu bulma kapasitesine duyulan bu aşırı güven de, kendini “aklın yolu” ilan eden otoriter ideolojileri (örneğin Marksizm’i) Fransa’da hep çok popüler kılmıştır.
Buna mukabil, İngiliz-İskoç Aydınlanması, din ile akıl arasında çatışma değil, ayrışma, hatta uyum görür. Dahası, doğruyu bulmak için soyut akıldan ziyade “deney”e itimad eder.
Bu yüzden Anglo-Sakson ülkelerde “rasyonalizm” tutkusu zayıf, ama bilimsellik güçlüdür. İngiltere’nin Nobel ödüllü bilim adamı sayısının Fransa’nınkinden iki kat fazla olması, tesadüf değildir.
Otoriter laiklik
Fransız Aydınlanması, din-karşıtı bir öze sahiptir, çünkü dini otoriterliğin kaynağı sayar. Bu yüzden de Fransa’da laikliğin birincil hedefi hep “toplumu dinden korumak” olmuştur. (Tam da bizdeki gibi.)
Buna mukabil, Anglo-Sakson zihniyetinde, otoriterliğin kaynağı devlettir. Bu yüzden “sınırlı devlet” istenir ve laiklik de bu sınırlamayı din alanında yapar. ABD’deki laikliğin birincil hedefinin “dini devletten korumak” olması, bundandır.
Devletçilik
Liberalizmin hep zayıf kaldığı Fransa’da kutsal bir “Cumhuriyet” algısı vardır. Devlet merkeziyetçidir ve hem ekonomiye hem de toplumsal hayata istediği gibi müdahale eder. Örneğin, son “soykırım” yasasında da gördüğünüz gibi “doğru tarih” belirleyip dayatır.
İşte bunlar, yüz yıldır ne hikmetse “örnek” alıp durduğumuz Fransa’nın bazı ürünleri...
Ben de diyorum ki, hazır Fransa’ya kızmışken, gelin bunları da sorgulayalım. Fransa’yı otoriterliği ile başbaşa bırakıp, biz daha özgürlükçü, çoğulcu, adem-i merkeziyetçi, bireyci ve sivil toplumcu bir siyasi düzen kuralım. “Sivil Anayasa”yı öyle yapalım.
Fransız ürünlerini boykot etmeliyiz, Star Gazetesi

Kemalistlerin baba kompleksi - EMRE AKÖZ - Sabah

Kemalistlerin en çok saldırdığı padişahlar; II. Abdülhamit ve Vahdettin'dir.
Niye, derseniz... Çünkü varlıklarını ve başarılarını onlara borçlular.
Mustafa Kemal ve arkadaşları,
Osmanlı İmparatorluğu'nun çağın gerisinde kalmaması için yoğun çaba harcayan II. Abdülhamit'in kurduğu 'modern' okullarda yetişti.
Yani sahip oldukları için gurur duydukları 'aydınlanmacı' düşünceleri, II. Abdülhamit'in okullarında edindiler.
Ancak iktidarı ele geçirdikten sonra... Bu gerçeği unutturmak için her türlü aracı (okul kitapları, tarih çalışmaları, gazeteler, radyo, nutuklar) kullanarak II.
Abdülhamit'i kötülediler.

***


Benzeri bir biçimde, Padişah Vahdettin'in rolünü de küçümsemek, hatta yok etmek için ellerinden geleni yaptılar.
Uzun yıllar, pusulası kırık, fındık kadar bir gemiyle Samsun'a çıkıldığını anlattılar okullarda, törenlerde... Tabii 'hain' Vahdettin'e rağmen yapılmıştı bu girişim.
Derken öğrendik ki Bandırma vapuru dönemin şartlarına göre iyi bir gemidir.
Pusulası bozuk filan değildir.
Mustafa Kemal'ın yanında, yirmi kadar yardımcı ve ayrıca Padişah'ın kendisine verdiği yüklü miktarda para vardır.
Bütün bunlara bir bilgi daha eklendi ki "babayı öldürüp yerine geçme" çabasının özünü oluşturur...
Vahdettin'in başyaveri ve sırdaşı Avni Paşa'nın nihayet yayınlanan anıları... Mustafa Kemal'in, Samsun'a gitmeden önce, kendisine verdiği yetkileri layıkıyla ve sadakatle kullanacağına dair Vahdettin karşısında Kuran'a el basarak yemin ettiğinigösteriyor.

***


Bitmedi... Bir "baba" daha var: Mustafa Kemal, işgal altındaki İstanbul'da güncel politika yapmaya çalışırken... "Kemal bırak bu işleri... Bizim bir kurtuluş savaşı vermemiz şart... Anadolu'ya gitmeliyiz" diyen ve Milli Mücadele'ye ondan önce başlayan Kazım Karabekir Paşa...
Kemalistler çok şey borçlu oldukları Karabekir'i, Kurtuluş Savaşı tarihinden silmek için çok uğraşmıştır. Paşanın evini bastılar, hatıra kitabını piyasaya çıkmadan toplayıp yaktılar; daha ne yapsınlar?
Atatürk'ü, "her şeyi bir başına düşünmüş bir lider" gibi sundular. Yani babası olmayan bir baba... Ama hakikatin böyle olmadığını kendileri de bildiği için, önceki babaları sildiler.
Kemalistlerin baba kompleksi - EMRE AKÖZ - Sabah