27 Şubat 2011 Pazar

Etyen Mahçupyan Tarihin ironisi

 

Osmanlı'nın kalıntıları üzerinde kurulan Cumhuriyet'in en büyük yanılgısı, fazlasıyla pozitivist olmaktan gelen iyimser bir yüzeyselliğe sahip olmasıydı.

Dolayısıyla yönetici elit kadrolar toplumu tepeden kurallar ve yasaklar koyarak 'medenileştireceklerini' sandılar, çünkü kendilerinin 'medeni' olmalarına taşıdıkları güvenle, halkın da zamanla kendilerine benzeyeceklerini umdular. Oysa bu bakış yöneticilerle yönetilenler arasında ancak bugünlerde tam anlamıyla aşılabilen bir psikolojik mesafe yarattı ve derin bir yabancılaşmaya neden oldu. Cumhuriyet'in 'medeniliği' laiklik bağlamında tanımlaması ise bu yabancılaşmaya cemaatsel bir nitelik kazandırdı. Böylece bir yandan İslamî duyarlılık taşıyan kesimler içe kapanırken, laik kesim de laikliği bir yaşam tarzı haline getirerek cemaatleşti. Bugün içki meselesindeki laik duyarlılığın nedeni de bu... Çünkü içki, laik kesime has, ona ait bir yaşam biçiminin belki de en önemli sembolik taşıyıcısı. Bu ayrışmanın devletin otoriter karakteri ile birleşmesi ise, iktisadî ve siyasî alanlarda laik kesime imtiyazlar sağlayan bir toplumsal düzenin oluşmasına neden oldu.

Ne var ki laik kesim ülkede cemaatçiliği pekiştirenin kendisi olduğunu, bu arada bizzat kendisinin de cemaatleştiğini idrak edemedi. Onlar meseleyi hâlâ medeni olanlarla olmayanlar arasındaki bir mücadele olarak algılamaya devam ettiler. Ta ki 'medeni' olmanın bir yaşam tarzından ziyade bir zihinsel açıklık ve siyasî reformizm ima ettiğini vurgulayan günümüz 'post modern' anlayışı ortaya çıkana kadar... Laik kesim post modern durumdan hiç hoşlanmamakla kalmadı, sıkı sıkıya modernliğe yapışma refleksi içinde davrandı. Bu ise, onların toplumla olan mesafesini artırdı, cemaat yapısını siyaseten muhafazakârlaştırdı ve apolitikleştirdi.

Bugünlerde tartışılan iki soru var: Acaba CHP'nin AKP'yi seçim yoluyla devirmesi mümkün olabilir mi? Ve acaba CHP'nin yerine veya onun yanında 'gerçek' bir sol partinin şansı var mı? Bu iki soru siyaseten bağlantılı, çünkü yeni bir sol partinin çıkışı CHP'nin başarısızlığını gerektiriyor. Yani yukarıdaki iki sorunun sadece biri gerçekleşebilir gibi gözüküyor ve her iki hedefi de amaçlayan siyasî çabalar görüyoruz. Oysa daha derin bir zeminde bu iki sorunun paralelliği söz konusu... Dolayısıyla da her iki amacın da gerçekleşmeyeceğine hazır olmakta yarar var. Çünkü laik kesimin cemaatçi yapısı sona ermeden, demokratik mekanizmalar üzerinden toplum genelinde anlamlı bir sol yaratmak ve hele iktidara gelmek imkân dahilinde değil.

Bunun basit bir nedeni var... İslamî kesimin de onaylayacağı bir sol oluşumun ortaya çıkması gerek, ama 'laik kimliğin' taşıyıcılığını sürdürerek bu yapılamaz. Kısacası sol siyasetin laik kimliği aşması şart. Ne var ki bu sadece siyasî bir kararla becerilecek bir şey değil. Arka planda laik kimliği bir tür ahlak anlayışı ve yaşam biçimi olarak algılayan, hatta neredeyse dinselleştiren bir cemaatsel yapı mevcut. Doğal olarak değişimin bu kesimi de etkilediğini, laik cemaatin de kendi içinde farklılaşarak bireyselleştiğini öne sürebiliriz. Ancak bu zaman alacak olan bir süreç ve bugün CHP'nin çekirdek Kemalist seçmeni olan yaklaşık yüzde 10-12'lik bölümün erimesini ima ediyor. Oysa AKP'nin kalıcı hale gelen iktidarı ile birlikte siyaseten muhafazakârlaşan CHP seçmeni, bu rakamı daha da büyütmüş durumda.

Böylece ortaya, sayıca azalmayan, kendi içinde tahkim olmuş, ama hiçbir zaman büyüyemeyecek olan durağan ve tıkanık bir laik muhalefet siyaseti çıkıyor. Diğer bir deyişle demokratik siyaset toplumsal kesimleri cemaatçilikten çıkmaya davet ederken, laik siyaset daha da cemaatleşiyor. Diğer taraftan bunun bir 'öğrenme süreci' olduğunu öne sürebilir, eninde sonunda laik kesimin de normalleşeceğini umabiliriz. Ne var ki bunun en az bir nesle ihtiyacı var. Bu ise bize basit bir öngörü imkânı veriyor: Demokratik düzen devam ettikçe ve AKP kendi tabanından gelen açılım baskısına yanıt verebildikçe, önümüzdeki üç seçimin de bu partinin galebesi ile kapanması şaşırtıcı olmaz. Yani sadece 2011 seçimlerini değil, 2015 ve 2019 seçimlerini de kazanacak olan bir iktidar...

Bir anlamda demokrasinin ürettiği bir tek parti dönemi... Tarihin ironisi olarak, otoriter karakterdeki cemaatçi, laik ve modern kurucu tek partiden seksen yıl sonra, bu tarihsel parantezi kapatan İslamî kimlikli post modern bir tek parti dönemi. Belki de tarihsel macerasında geçici olarak yoldan çıkmış bir toplumun, yeniden kendisini bulması...

</DIV>

</DIV>

Yazarlar Etyen Mahçupyan Tarihin ironisi ZAMAN

23 Şubat 2011 Çarşamba

Modern sosyal bilim

 

Sosyal bilimlerden beklenen, bizi çevreleyen ve içine alarak şekillendiren toplumsal durumu anlamaya çalışması olmalı.

Ama modern sosyal bilim bu amaçtan epeyce uzaklaşmış durumda. Sosyal bilimciler giderek bize neyin olması gerektiğini söylüyor ve 'siyaset' yapıyorlar. Geçenlerde Radikal gazetesi de, kendi meşrebi doğrultusunda Yeşim Arat'ın bir makalesini gündeme getirmişti. "Türkiye'de din, siyaset ve cinsiyet eşitliği: Demokratik bir paradoksun işaretleri mi?" başlıklı makalede Arat şu tezi öne sürmekteydi: Dinî özgürlüklerin artması cinsiyet eşitliğini azaltıcı bir etki yapmaktadır; çünkü bu değerler kadına ikincil bir rol biçmekte, onun önündeki seçenekleri azaltmakta, bağımsızlığını kısıtlamaktadır.

Böyle bir teziniz varsa onu nasıl sınarsınız? Tabii ki öncelikle başörtülülerin ve aile kurumunun nasıl etkilendiğine bakar ve bunun kamusal hayata nasıl yansıdığını anlamak istersiniz. Şaşırtıcı olmayan bir biçimde, Arat'ın böyle bir kaygısı gözükmüyor. Makale İslami değerleri yaygınlaştırarak kadını eşitsizliğe mahkum etme ihtimali taşıyan örnekleri sıralıyor. İmam hatip okullarının, kadrolaşmaların, müfredatın, Diyanet'in ve yasaların etkisi söz konusu ediliyor. Ama her nedense etkilenene bakma arzusu duyulmuyor. Bu etkilerin ne denli olumsuz oldukları ayrı konu, ama tümüyle olumsuz olsalar bile asıl önemli olanın toplumun nasıl etkilendiğini anlamak olduğu çoktan unutulmuş gözüküyor. Bu bağlamda Arat, Tuzla Belediyesi'nin kadını erkeğe hizmet edecek bir varlık olarak sunan ve eğer gerekirse kocanın karısını dövmesine cevaz veren 'evlilik broşürüne' atıfta bulunuyor. Ama Tuzla'daki dindar ailelerin buna ne kadar itibar ettiğini merak ediyorsanız boşuna beklersiniz. Arat için kötü etkilerin varlığı yeterli... Müslüman dindarların bu etkilerin altında kalacağına dair sanki kadim bir iç bilgiye sahip.

Öte yandan laik kesimin de Kemalizm'in olumsuz etkisinde olduğunu hatırlayabiliriz. Ancak Arat böyle bir gönderme yapmıyor... Belki de laik kesimin tersine, dindarları yönlendirilebilir veya ontolojik olarak 'zayıf' buluyor. Tezini güçlendirmek üzere yazar, başörtüsü meşruiyet kazandıkça başı açık kadınların baskı hissettiklerini söylüyor ama buna ilişkin örnek sunmuyor. 'Az sayıda kanıt' olmasına karşın cemaatlerin iç değişime direndiklerini ise özgüvenle söyleyebiliyor. Buna karşılık dindar kesimdeki özgürlükçü değişimin sosyal ve kültürel alandaki işaretlerini ise 'tekil gelişmeler' olarak nitelendiriyor.

Kısacası İslami duyarlılığa sahip kesimdeki her olumsuz tekil olay daha geniş bir toplumsal kötüleşmenin işareti olabilirken, olumlu değişimin işareti olan eğilimler 'tekilleştirilerek' anlamsız kılınmaya çalışılıyor. Böylece başörtüsü meselesi 'dinin dikte ettiği' bir olgunun laik anayasa ile çatışması olarak sunulabiliyor. Belki tekrarlamaya gerek yok ama, tabii ki Arat'ın analiz dilinde 'dindarın tercihi' gibi bir kavrama rastlayamıyoruz...

Bütün bunlar bir yana yazarın objektiflik gibi bir kaygısı da var. AKP'nin liberal ve demokrat bir programının olduğunu, BM çerçevesinde 'Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Ortadan Kaldırılması Anlaşması'na imza attığını, Avrupa'ya karşı olan husumetin aşılmasını sağladığını ve gizli bir gündeminin olmadığını belirtiyor. Sorun tabanda! AKP iktidarı dindarları kamusal hayata taşıyor, onlar da dindar oldukları için muhafazakâr davranıyorlar. Bu eğilimin geçerli olduğu açık... Ama acaba ne kadar? Hangi alanlarda? Ve nasıl değişiyor? Bunlar hakkında fikir edinemediğimiz gibi, başörtülü kadınların söz konusu ortamda nasıl bir mücadele içinde olduklarını ve bu mücadelenin etkilerini de okuyamıyoruz. Çünkü Arat bu tür sorular sormuyor. Bunların yanıtlarıyla ilgili gözükmüyor. Anlama çabasından ziyade, tepeden bir uyarı yapmayı daha cazip buluyor...

Bu 'yerli oryantalizm' İslami değerleri eşdüzeyli bir kültürel olgu olarak değil, zımni bir geriliğin taşıyıcısı olarak ele almaya mahkum. O kadar ki sonuç bölümünde 'asli laik tercihlerden' söz edilerek ontolojik açıdan dindarlığın ikincil olduğu söylenebiliyor. Liberal ve demokrat olmadığı söylenen Cumhuriyet kurucularının 'liberal İslam yorumuna' sahip oldukları önermesi ise yaşanan sıkışmanın niteliğini ortaya koyuyor.

Arat'ın makalesi tipik bir katkı. 'Modern' sosyal bilimlerin anlama faaliyetinden duyduğu korkuyu cisimleştiren örneklerden biri. Çünkü anlama çabası, dışımızdaki gerçekliğin bizim sandığımızdan çok daha karmaşık olduğunu ve bize benzemeyeni mahkum ederek kendimizi gizlice yüceltmenin mümkün olmadığını gösterecek. Modern sosyal bilimin yetersizliğinin altında bariz bir özgüven eksikliği ve kimliksel muhafazakârlık var.

 

Yazarlar Etyen Mahçupyan Modern sosyal bilim ZAMAN

20 Şubat 2011 Pazar

Malta şövalyeleri Ayasofyada!

 

-Bölge çapında bu yıl düzenleyeceğimiz plan tatbikatı çalışmalarını başlatıyorum arkadaşlar. Âsımcığım kıdem sıralamasına göre ilk söz senin.

-Sağolun komutanım; bu yılın senaryosu şöyle efendim. Malta Şövalyeleri hakkında tarihi film çekiyoruz ayaklarından bir sinema ekibi imiş gibi gruplar halinde Yeşilköy'den pasaportlarıyla giriş yapıyor ve tramvaya binerek Cankurtaran'da Erol Taş'ın kahvesinde toplanıyorlar. Hedefleri Ayasofya'yı ele geçirerek misyoner âyini düzenlemek...

-Vay şerefsizler! Demek öyle ha; koyar mıyız yanlarına...

-Lütfen müdahale etmeyiniz Yusuf Paşa; bu adı üstünde bir senaryo!

-Özür dilerim komutanım, bir an şey'ettim de heyecanla...

-Evet, devam ediyorum arkadaşlar. Bunu haber alan dinci, gerici, yobaz güçler, "Hükümet uyuyor; asker ise işin gırgırında plan tatbikatı yapıyor; din elden gidiyor; omuz vermezsek herifler Ayasofya'nın ümüğüne çökecekler" diye Fatih, Eyüp Sultan, Çarşamba ve özellikle Hırka-i Şerif mahallelerinde propaganda yürüterek fırsattan istifade yeni bir 31 Mayıs, yeni bir Menemen olayı yapmak üzere hazırlığa geçerek...

-Komutanım, Menemen neyse de, bu 31 Mayıs'ı anlayamadım ben; nedir 31 Mayıs?

-Evet Âsım Paşa, ben de çıkaramadım; nedir 31 Mayıs?

-Özür dilerim komutanım, 31 Mart olacaktı; planı temize çeken yedeksubay yanlışlık yapmış. Düzeltiyorum. Devam edeyim mi Komutanım?

-Lütfen sessizlik arkadaşlar... Buyrun Âsım Paşa...

-Evet, gericiler, dandik Malta Şövalyeleri'nin eylemlerini bahane ederek sabah namazı kılacağız bahanesiyle Sultanahmet Camii'ne 100 bin kişilik mücahit militan yığınağı yapıyorlar. Güyâ Ayasofya'yı şövalyelerden önce işgal edip, minarelere yeşil sancak asacak, kubbelere mitralyöz yerleştirecek kendi akıllarınca nâmussuzlar...

-Vay vay vay; bak şu rezillere... Eee? Bu esnada bizim elimiz armut mu toplayacak yani?

-Hayır Paşam. Aslına bakarsanız Malta Şövalyeleri, bizim seçkin personelimizden oluşmaktadır, yani başından sonuna olay bizim kontrolümüzde gelişiyor.

-Komutanım, itiraz değil de, katkı gibi bir şey yapabilir miyim?

-Buyrun Volkan Paşa, sizi dinliyorum?

-Komutanım, iyi güzel de rahmetli Erol Taş'ın Cankurtaran'daki kahvesi, toplantı yığınak noktası olarak elverişli görünmedi bana pek. Ya bizim Malta Şövalyeleri kılığına giren çocuklar, nasıl olsa kahvedir, beklerken bir okey çevirelim derlerse ne olacak, disiplin açısından yani; rezil oluruz valla?..

-Olur mu komutanım; sekiz aydır biz bu çocuklara eğitim veriyoruz. Başlarda şövalye üniforması giymek istemediler, zor ikna ettik fakat hepsi görevlerinin bilincinde aslan gibi çocuklar...

-Anlaşıldı, sen devam et Âsımcığım.

-Bu safhadan sonrasını Faruk Paşa arzedecek komutanım, arzederim.

-Peki Faruk Paşa, sıra sende...

-Sağolun komutanım. Bizim Malta Şövalyeleri kuşluk vakti civarında ara yoldan Topkapı'ya, oradan Ayasofya'ya doğru harekete geçerken, Sultanahmet Camii'nde şeriat ayaklanması için bekleyen 100 bin kişiyi, daha önce ayarladığımız sahte vaiz ve hocalarla gaza getiriyoruz; "Haydin Müslümanlar, gazâ günüdür. Şövalyeleri tepeleyip Ayasofya'ya yeşil sancak asalım" numarasından kalabalığı çıkarıyor muyuz şimdi At Meydanı'na?

-Çıkardık, ne olacak?

-Dikilitaş'ın dibine yerleştirdiğimiz Rambolar, camideki mürtecilere bomba yağdırıp biçmeye başlıyor, oradan İbrahim Paşa Sarayı'ndaki SAS'larımız yandan çevirme yaparak isyancı mürtecileri Kumkapı'ya doğru geriletmektedir...

-Güzel! Yav bu İbrahim Paşa, meşhur "Makbul-Maktul İbrahim Paşa" değil mi, hani şu dizide oynaan çocuk vardı... ondan yani...

-Evet, işte o saray efendim... Bu esnada ara sokaklara dalarak izini kaybettirmeye çalışan gericileri toptan itlâf etmek için hava destek birimlerimiz, Samatya'dan tutun da Kumkapı'ya kadar bütün yerleşim yerlerini napalmla yakıyor bir güzel...

-Komutanım itiraz ediyorum?

-Niçin itiraz ediyorsun Yusuf Paşa, mis gibi plan işte...

-Efendim, seksen-doksan bin gerici kıracağız diye caanım meyhaneler de arada yanıp kül olacak, onu şey'decektim de...

-Haklı çocuk Faruk Paşa; bu ayrıntıyı ihmâl etmişsiniz, düzeltin o plânı çabuk. Ayrıca hava destek unsurlarımız, hazır havadayken Üsküdar felândaki irticâ yuvalarını gümbürdetsin; hatta elleri değmişken Anadolu yakasını temizlesinler, çoğu bina ruhsatsızmış zaten; onu da ilave edelim plâna.

-Emredersiniz komutanım. Not aldım komutanım.

-Tutukluları ne yapacaksınız peki, belki bir milyon kişiyi tutuklamak gerekecek; ne yedirir içiririz onca adama?

-Valla komutanım, hesap ettirdim arkadaşlara; bir sürü masraf çıkaracak bunlar; esir, pardon tutuklu almayalım diyoruz; değmez, sermayesini kurtarmaz. Hallederiz bir şekilde efendim. Nüfusumuz fazla veriyor zaten, bir şey olmaz.

-Güzel, aferin çocuklar; bu sene iyi hazırlanmışsınız bakıyorum. Albayım toplayın paşalardan tatbikat evrakını, Başçavuşum siz de video ve ses kayıtlarını deşifre ediniz. Bir nüsha Kozmik odaya gönderin; bir nüsha bende kalsın; isteyenler de birer nüsha alabilirler hâtıra olarak ama evde çoluğa çocuğa göstermeyin ha; sızar mızar, başımıza iş almayalım şimdi. Evet, şimdi de Hüsamettin Paşamızdan bir genel değerlendirme alarak plan tatbikatını kapatalım; buyrun Hüsamettin Paşam, söz sizin...

-Valla ne desem boş komutanım; arkadaşların ellerine, yüreklerine, bileklerine sağlık. Özellikle Malta Şövalyeleri ve Ayasofya'nın işgali fikri çok kreatif. Kutluyorum arkadaşları. Bir küçük eleştiri getirebilirim belki, Sultanahmet turistik bir yer. O gümbürtüde birkaç turist telef olursa, hükümetleri başımızı ağrıtabilir; bilmem ki turistlerin can güvenliğini sağlayacak bir tedbir şeyedilebilir mi yani. Kaldı ki o kadar kusur, kadı kızında, pardon yargıç kızında da bulunur zaten!

-Teşekkür ederim Hüsamettinciğim. Toplantı sona ermiştir. Buyrun şimdi lobide çay ve bisküvit ikramına...

Yazarlar A. Turan Alkan Malta şövalyeleri Ayasofyada! * ZAMAN

9 Şubat 2011 Çarşamba

Apoletsiz generaller

Apoletsiz generaller
 
SİVİL demokrasi için mücadele tabii ki askeri vesayete karşı mücadeleyi de kapsıyor.
Hatta düne kadar başı çekiyordu. Zaten tersi tahayyül dahi edilemezdi ve edilemez.
Ancak Türkiye’de hüküm sürmüş olan yukarıdaki vesayet yalnız oaskerin paşa gönlüne ve garnizonun öznel iradesine bağlanamaz.
Yani sebep ? sonuç ilişkisindeki kışla bir sonuçtur ama illâ “sebep” değildir.
“Apoletsiz general” denilen ve TSK ekseninde politika yapan habis bir sivil kesimin de enaz o kışla kadar, hatta daha fazla sorumluluk taşıdığını mutlaka vurgulamak gerekiyor.

ŞÖYLE ki, “eyvah, ordu kağıttan kaplanmış” diye hüngür hüngür ağlayan şu CHP BaşkanYardımcısı’nın da dâhil bulunduğu siyasetçi tipi, yakın tarihimizde hep mevcut oldu.
Zaten de onlar her darbeye ve her müdahaleye alesta bekleyen kadro tahsis ettiler.
Fakat daha ötesi ve daha vahimi, tıpkı şimdiki Batum gibi kâh serzenişli çağrışımla, kâh açık açık bizzat böylesine darbe ve müdahalelere yaldızlı davetiye yolladılar
Bu gelenek ta Turhan Fevzioğlu’nun GP’siyle başlar. 12 Mart Nihat Erim’ini ve 12 EylülCoşkun Kırca’sına değdikten sonra da işte bugünün Süheyl Batum’una uzanır.
Ve tabii hatırlatmak gerekiyor ki söz konusu şahsiyet, politikacı ve kadroların ezici çoğunluğu köken itibariyle yine altı oklu partisinin rahle-i tedrisatından geçmiştir.
YUKARIDAKİ “apoletsiz generaller”in projesi öz itibariyle laisist ve modernisttir.
Fakat özünde yekpâre bütün olan bu modernliğin, yalnız tek bir boyutunu benimserler.
Çoğulcu demokrasiyi, serbestçi sekülerliği ve adem-i merkeziyetçi sivilliği es geçerler.
Böylesine bir sakatlık da onların toplumsal destek ve dayanağını asgariye indirger.
Nitekim kendilerini “sivil general” (!) addetmelerine rağmen rütbenin üniformalısınagereksinim duymaları da tam buradan kaynaklanır.
Destek yoksunluğu projeyi cebren uygulayacak bir güce yani orduya ihtiyaç doğurur.
Yüksek hâkim 28 Şubatçıları ayakta alkışlar. Gazeteci de paşalarına darbe gazı verir.
Üstelik kendilerini “seçkin”, “krema”, “Beyaz Türk” falan diye tanımlasalar bile sözünüettiğim Kırca gibi çok nadir ve çok pırıltılı istisnalar hariç ortalama gayet vasattır.
Entelektüel seviye vülgarizasyon kitabıyla, hayat gustosu da rakı şişesiyle sınırlı kalır.
En eliti şarap modasına uyar. Tınısı için değil ideolojisi için Fazıl Say konserine gider.
Zaten hedefledikleri şey de böyle bir vasatlığı genel kılacak mediyokrasi sistemidir.
ÖTE yandan, yukarıdakiler modernliğin Batı’yla bütünleştiğini tabii ki biliyorlar.
Nitekim söz konusu Batı, ülkemizdeki askeri vesayetlerin sırtını sıvazladığı müddetçe hemen hepsi daima “Batıcı”, hatta “Amerikancı” çehre sergilediler. Aralarından susızmadı.
Ama ne vakit ki Soğuk Savaş bitti ve vesayetlere cevaz gelmez oldu, külâhlar değişildi.
Apoletlileri gibi “apoletsiz generaller” de “titre ve kendine dön” rotasına girdiler.
Küresel dönüşüm onların da ayrıcalığını sarstığı içindir ki, ağzında “emperyalizm” kelimesini bile dolandıran şimdiki Süheyl Batum gibi bu defa keskin “ulusalcı” kesildiler.
Nasıl dün Batı modernliğinin demokrasi boyutundan nefret ediyorlardı, bugün aynı nefreti aynı moderniteyle eklemleşmiş Batı’ya karşı bir bütün olarak kusmaya başladılar.
El insaf, NATO mensubu ordunun subayı Rusya’yla ittifak kurmaktan dem vurur oldu.
Veya ABD burslu profesör “Avrasya seçeneği”ni (!) alternatif diye sunmaya kalkıştı.
İşin özü, asker ve sivil, “eski düşüncelerin” insanları “yeni düşüncelerin” dünyasını anlayamadıkları için kaosa savruldular ve o dünyanın, hayatın ve ülkenin marjına düştüler.
Oysa kariyer icabı apoletli generaller dahi tekaüt olduğuna göre, “ordu kağıttankaplanmış” diye ağlaşan “apoletsiz generaller”in emeklilik vakti çoktan geldi ve geçiyor.

8 Şubat 2011 Salı

Yazarlar Şahin Alpay Erdoğan, Putin olmak mı istiyor? ZAMAN

 

Başbakan Erdoğan bir süredir, hemen yalnızca TBMM Anayasa Komisyonu Başkanı Burhan Kuzu ile birlikte, Türkiye'nin mevcut hükümet sistemini terk edip yerine başkanlık ya da yarı-başkanlık sistemini benimsemesini öneriyor.

Cumhurbaşkanı Gül bu konuda "çekinceleri" olduğunu söyledi. Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç ve TBMM Başkanı Mehmet Ali Şahin de, Gül'e katıldıklarını beyan ettiler. 2007 seçimleri öncesinde sivil ve demokratik bir anayasa taslağı hazırlamakla görevlendirdiği, Prof. Dr. Ergun Özbudun başkanlığındaki heyetin tamamı ise, Başbakan'ın önerisinin çok kötü bir fikir olduğunu belirtiyor. Muhalefet partilerinin karşı oldukları muhakkak. Muhalefet bir süredir AKP'nin Türkiye'yi İran'a çevireceği iddiasından vazgeçti, onun yerine Rusya'ya çevireceğini; Erdoğan'ın Putin gibi olmak istediğini söylüyor.

Bunlara rağmen Başbakan'ın, Fransa ve (evet!) Rusya'daki (hemen bütün yetkilerin başkanın elinde toplandığı) yarı-başkanlık sistemini örnek göstermesini anlamakta güçlük çekiyorum. Çünkü Haziran'da seçimlere gidilirken ülkeyi kutuplaştırması, AKP'ye destek verenlerin bir kısmını uzaklaştırması, iktidarın oylarını azaltması kuvvetle muhtemel; benimsenmesi ihtimali ise çok zayıf olan bir önerinin gündeme getirilmesini akıl ve mantıkla bağdaşır bulmuyorum.

Akıl ve mantıkla bağdaşmayınca, akla psikolojiyle ilgili izahlar geliyor. Başbakan'ın bundan sonraki Cumhurbaşkanı olmak ve o zaman da olabildiğince güçlü bir Başkan olmak istediği iddia ediliyor. Mısır diktatörü Mübarek'e seslenirken "Bizler faniyiz, kalıcı değiliz. Müslümanlar olarak hepimizin gideceği yer, iki metreküp çukurdur..." diyebilen, demokrasinin kişilerin değil kuralların yönetimi olduğunu muhakkak bilen Erdoğan'ın nasıl böyle düşünebileceğini izah da güç, ama kabul edilebilir başka bir izah göremiyorum.

Başbakan'a hak verdiğim husus, başkanlık sisteminin tartışılması için yaptığı çağrı. Belki bu tartışma Erdoğan'dan önce Turgut Özal ve Süleyman Demirel'in de hayalini kurduğu tasavvurun ne kadar isabetsiz olduğunun anlaşılmasına yardımcı olur. Başkanlık ya da yarı-başkanlık sistemi Türkiye için berbat bir fikir. Neden? Başlıca üç hükümet sistemi var: Yürütme gücünün halkoyuyla seçilen Başkan'da olduğu Başkanlık; halkoyuyla seçilen Başkan ile parlamentodan çıkan Başbakan arasında paylaşıldığı Yarı-başkanlık ve parlamentodan çıkan Başbakan ve hükümette toplandığı Parlamenter sistem. Her birinin üstün tarafları ve sakıncaları olduğu muhakkak. Her ülkenin kendi ihtiyaçlarına uygun olanı seçmesi doğal.

Başkanlık sistemlerinin farklı siyasi görüş ve partiler arasında uzlaşma kültürünün zayıf olduğu toplumlar açısından büyük sakıncalar taşıdığı konusunda yaygın bir ittifak olduğu muhakkak. Sakıncalar şunlar: Otoriterliğe kayma eğilimi. Otoriterliğe kayan ya da hukuk dışına çıkan Başkanı görevden uzaklaştırmanın güçlüğü. Başkan ile parlamento çoğunluğunun ayrı partilerden olması halinde yönetimde istikrarsızlık tehlikesi. Parlamenter sistemin üstünlükleri ise şunlar: Hükümet ve parlamento, aynı parti veya partilere dayandığı için yasama hızlı çalışabiliyor. İktidar gerektiğinde seçim yapılmadan da değiştirilebildiği gibi, seçimler istendiğinde yenileniyor. Gerek demokrasiye geçiş aşamasında olan, gerekse etnik ve dinsel bakımdan bölünmüş toplumlar için çok daha uygun özelliklere sahip.

Başkanlık ya da yarı-başkanlık hükümet sistemlerinin Türkiye'nin bünyesine uygun olmadığı çok açık. Zira, ne yazık ki, bizde gerek demokrasi üzerinde mutabakat, gerekse uzlaşma kültürü hayli zayıf. Son referandum ölçü alınırsa, halkın en az % 42'si bürokratik vesayet düzeninin devamından yana. Hemen her konu kutuplaşmaya vesile olabiliyor. Toplumumuzda siyasi görüş ayrılıkları yanında, dindar-laik, Sünni-Alevi, Türk-Kürt eksenlerinde bölünmeler var. Asıl ihtiyacımız olan gerek hükümet, gerekse seçim sistemini ucubelikten kurtarmak. Nasıl? Cevabı gelecek yazıda.

Yazarlar Şahin Alpay Erdoğan, Putin olmak mı istiyor? ZAMAN

Yazarlar Mümtazer Türköne Türkiye modeli nasıl yok edilir? ZAMAN

Yazarlar Mümtazer Türköne Türkiye modeli nasıl yok edilir? ZAMAN

'Türkiye modeli' nasıl yok edilir?
Münih'teki Güvenlik Konferansı'ndan dönerken, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu'nun, Zaman'dan Abdülhamit Bilici'ye söyledikleri, Arap dünyasının geleceği ile ilgili objektif bir durum tespiti.
Davutoğlu, 'olumlu sonuçlanması' durumunda Mısır'daki halk ayaklanmasının Ortadoğu'da 'pozitif bir domino etkisi'ne yol açacağını söylüyor. Aksine beklenen değişimin olmaması halinde ise diğer ülkelerdeki değişim rüzgârının da duracağı uyarısında bulunuyor.
Zorlu bir kavşak noktasındayız. Sadece Ortadoğu değil, dünyanın geleceği Tahrir Meydanı'ndaki gelişmelere bağlı. Mısır demokrasiye geçerse Ortadoğu'daki diktatörlerin kaleleri birer birer yıkılacak. Diktatörlerin sahneden çekilmesi, bütün dengelerin değişmesi ve Ortadoğu'da ABD hegemonyasının azalması demek. Münih'teki Güvenlik Konferansı'nda tartışılan, 'Batı'dan Doğu'ya güç transferi' beklenenden erken gerçekleşecek. O zaman statükonun devamı, Batı çıkarlarının korunması için yegâne çare. Peki statüko nasıl korunacak?
ABD ve Avrupa'daki dünyanın güç merkezleri şartları değerlendirip karar vermeye çalışıyor. Ortadoğu'nun kokuşmuş statükosuna karşı meydan okumanın Türkiye'den geldiğini bildiklerine göre tedbir alacaklar. Hem Batı'da demokrasiye ve özgürlüklere gerçekten inanmış kanaat önderleri 'Türkiye modeli'nin bir çözüm olabileceğini görüyorlar. Hem de Mısırlılar, Türkiye modelinden cesaret alıp statükoyu sarsıyorlar. O zaman statükoyu korumak istiyorsanız, Türkiye'yi cazip bir model olmaktan çıkartmak, domino etkisini başlamadan durdurmak için en akılcı çözüm değil mi? Uluslararası dengeler ve reel çıkarlar söz konusu olduğu zaman, Batı'nın demokratik değerleri gözden çıkartması ilk defa mı olacak? Neo-conlar tarihi durdurmak için ırmağın önündeki setleri yükseltiyor.
New York Times, Türkiye'nin 'İslâm-demokrasi-güçlü ekonomi' üçgeni ile, Ortadoğu ülkeleri için cazip bir model olduğunu söylerken genel kanaati yansıtıyor. Güçlü ekonomisini, seçilmiş liderini, tanınmış ürünlerini, Arap dünyasının yarısına denk ekonomisini, Arapça dublajla yayınlanan onlarca dizisini de gerekçe gösteriyor.
Çare Türkiye'nin istikrarsızlaştırılması. Böylelikle Türkiye'nin hem özgürlükçü Batı'yı ikna eden hem de Arapları cesaretlendiren bir model olmaktan çıkartılması.
CHP'nin son zamanlarda soyunduğu rol, bu istikrarsızlaştırma projesi için önemli ipuçları veriyor. CHP'nin 'sokağa inme' çağrısı, neden Tunus sonrasında, Mısır ayaklanması ile eşzamanlı olarak yapıldı? Süheyl Batum'un askerleri darbeye tahrik eden mide bulandırıcı sözleri, seçime giden bir parti için normal mi? CHP Genel Başkan Yardımcısı Osman Korutürk'ün, Davutoğlu'nun ikazına rağmen Münih'te, İsrailli konuşmacı ile aynı oturumu paylaşması bir tesadüf mü, yoksa genel bir politikanın uzantısı mı? CHP lideri Kılıçdaroğlu, ABD'den gelen davetleri 'icazet almaya gitti' demesinler diye reddettiğini söylüyor. Eşine rastlanmayan bu hassasiyet, bir şeylerin üstünü örtmek için mi? Dün Taraf'ta, Tarhan Erdem'in Neşe Düzel'e verdiği mülakat, çırılçıplak bir CHP analizi. Tarhan Erdem, CHP'nin hiçbir konuda politikası olmadığını, günlük yaşayıp günlük tükettiğini söylüyor. CHP'nin politikasızlığı, bir parti gibi davranmaması dikkatinizi çekmiyor mu? Ama aynı CHP, Türkiye'yi istikrarsızlaştıracak hamleleri peş peşe ve sağlam bir politikanın eseri gibi yapmıyor mu? Bir yandan 'sokağa inme' çağrısı, öbür tarafta askerleri tahrik ederek darbe arayışına girmek neyin işareti?
Benim cevabım: Mısır'da başlayan ve domino etkisi ile bütün Arap dünyasına yayılma istidadı gösteren demokrasi ve özgürlük arayışını durdurma önlemi. Modeli yok edin, demokrasi üretimini durdurun.
Bakın ve izleyin. CHP ne kadar tahrik edecek? Ne kadar kin ve düşmanlık yayacak? Ne kadar bu ülkenin hassas dengelerini zorlayacak? Yani kimin projesini uygulayacak?
Bize düşen 'Türkiye modeli'ni daha muhkem hale getirmek. Hem kendimiz hem de özgürlük ve onur arayan kardeşlerimiz için.

7 Şubat 2011 Pazartesi

Yazarlar Ali Bulaç Çöken Vestfalya düzeni ZAMAN

 

Batı'nın kendi baskın rengini verdiği uluslararası modern düzen, 1648 Vestfalya Antlaşması'yla kuruldu.

Bu düzenin üç sac ayağı var:

1) Açık veya gizli sömürgecilik,

2) Farklı (Hıristiyan) mezheplerin eşitliğini öngören çoğulculuk. Şimdilerde buna farklı marjinal grupların hak ve özgürlük talepleri ile kamusal görünürlükleri eklendi,

3) Merkezinde ulus devletin kaba veya rafine totalitarizmi olan politik kültür ve toplumsal örgütlenme modeli.

BM'nin kuruluşu ve fonksiyonu, Batı'nın dünyaya empoze etmeye çalıştığı değerler mecmuası (demokrasi, insan hakları, serbest piyasa ekonomisi) ve gerektiğinde başvurmaktan çekinmediği askerî işgal ve müdahaleler temelde bu üç ayağın selametini amaçlar.

İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra dünya yeniden kuruldu. Batı, kendi içinden ürettiği sosyalizmle Sovyetleri ortakları arasına kattı. 1989'da bu düzen yıkılınca, İslam dünyasına bakan yüzüyle Kuzey Afrika'dan başlamak üzere demokratik talepler yükseldi. Cezayir ve Tunus, bu işin başını çekecekti. Batı, darbecileri harekete geçirerek söz konusu talepleri bastırdı. 2006'da Filistin, önemli bir demokratik tecrübe yaşadı. Yine Batı'nın onayı ve desteğiyle İsrail, seçilmiş milletvekilleri ve meclis başkanını toplayıp hapse attı.

Şimdi yine Tunus'tan sonra harekete geçen devasa Mısır, demokratik taleplerle ayakta. Milyonlar, siyasi tutukluların serbest bırakılmasını, genel siyasi af çıkarılmasını, serbest seçimlerin yapılmasını ve yeni bir anayasanın hazırlanmasını istiyorlar. Batı yine harekete geçmiş bulunuyor: "Ya Mısır İran olursa? Ya Müslüman Kardeşler iktidarı ele geçirirse? Ya Mısır'da neo liberal düzen yerine Şeriat ilan edilirse?"

İran neden bir korku unsuru olarak her gün yeniden kurgulanıyor?

İlk defa ve tamamen istisna olmak üzere İmam Humeyni, 1979'da İslam Devrimi'yle İran'ı modern tarihin takip ettiği rayın dışına çıkarmayı başardı. İmam Humeyni'nin başarısı rehberlik süresiyle, yani 10 seneyle sınırlı kaldı. Haşimi Rafsancani, ekonomik; Ahmedinejad politik olarak İran'ı Birinci Cumhuriyet'in asli yönelimlerinden uzağa düşürdüler. Muhammed Hatemi ve onu geriden besleyen Abdülkerim Süruş, bir umuttu, ama ikisi de kendilerinden beklenen performansı gösteremediler. Buna rağmen İran, uluslararası sistemin hâlâ büyük korkusu olmaya devam ediyor. Çünkü bütün haklı eleştirilere rağmen Ahmedinejad'ın İran'ı, nükleer programına devam etmekte, küresel ekonomik sisteme entegre olmayı reddetmekte, Lübnan ve Filistin'de mukavemetin ruhunu ayakta tutmakta ve tabii ki Müslüman dünyanın sokaklarının, Arap kamuoyunun gizli sempatisini kazanmaktadır. Böyle olunca İran'ın kişiliğinde bir öcü/korku unsuru yaratıp Batı'nın Neo Vestfalya düzenini sürdürmek daha kolay olabiliyor.

Müslüman Kardeşler'in, Şeriatçı bir düzen kurmaları veya İslamcıların iktidar olması konularına gelince. İster Nahda ister Mısır'dan Ürdün'e kadarki İhvan olsun, herkes istediği değişimi geçirebilir, Türkiye'nin "Kemalist laik" veya "muhafazakâr demokrasi" modelini kendine örnek alabilir. Ortada olan yakıcı gerçek Neo Vestfalya düzeninin üç ayağının çökmekte olduğu bir zamanda yaşıyor olmamızdır. Neo liberal politikaların, ortaya çıkardıkları ulusal, bölgesel ve küresel sonuçları itibarıyla, Batı'nın gizli sömürgecilik düzenini sürdürdükleri apaçık ortada. Sefalet ve adaletsizlik, beşeriyetin ana gövdesinin aleyhine olarak gelişiyor. Batı, çoğulcu demokrasisi ve insan hakları ile özgürlükleri sadece kendisi için ister; onun uluslararası üstünlüğünü kabullenmeyen her politik hareket "radikalizm ve terör" damgasını yer. Ulus devletin merkezde olduğu politik düzen, etnik, dini ve sosyal çatışmaların sebebidir, söz konusu düzen devam edemez.

Kısaca Neo Vestfalya düzeni sürdürülebilir olmaktan çıkmıştır, bunu iyi anlayıp kitlelerin gerçek taleplerine cevap veren politik hareketler hep olacak. Çöken düzene kendini uydurmaya çalışanlar ise bir süre kitleleri oyalasalar bile, kısa süre sonra ya kanlı devrimlerle veya demokratik seçimlerle yok olup gideceklerdir.

Yazarlar Ali Bulaç Çöken Vestfalya düzeni ZAMAN

5 Şubat 2011 Cumartesi

Yazarlar Ali Bulaç Nilin kızı, Kahire! ZAMAN

Nil'in kızı, Kahire!
"El Kahire", Nil'in kızıdır. İsm-i fail müennes. Dişi özne, kahreden kadın, ayağa kalkıp "Yeter!" diyebilen ve üstün gelebilen kız.
İlk çağ Mısır krallığından Roma imparatorluğuna, Bizans'tan İslami döneme ve bugüne kadar binlerce yıldır ayakta duran güzel şehir.
Milyonlar kendilerini arındırmak, sömürgecilik ve sonrasında bedenlerini ve ruhlarını kirleten günahlardan kurtulmak için Kahire'de meydanlara iniyorlar. Tarihe yeniden ve varoluşsal olarak yaptıkları bu giriş, tabii ki bir devrim!
Devrimler, küçük insanların isyanıdır, sokakların çocuğudur ve meydanlarda sarmaşık gibi yeşerir, aniden büyürler. Devrim, sadece "ekmek için yapıldığında" eksik kalır. Arap çöllerinin safkan atlarının dört nala koşusunu şiir diline döken şairlerin etkilediği İspanyol edebiyatından mülhem devrim şarkıları yazan Che Guevara, Farazdak'ın mısralarının aynısını tekrarlayan o müthiş hitabetiyle "Devrimler ahlaki arınmadır, manen yeniden dirilmedir" diyordu. Türk solcuları, hiçbir zaman Farazdak ile Che Guevara arasındaki o irtibatı anlayamadılar, çünkü onlar dinleriyle ve halklarıyla kavgalıdırlar.
1789 Fransız Burjuva Devrimi'ni veya 1917 Bolşevik Devrimi'ni küçümsemek işimiz değil. Bu doğru olmaz, hakşinaslık da olmaz. Ama zaten tarihe geçen isimlendirmeler yeterince açık! Ruslar, 'proletarya', Fransızlar 'burjuva' devrimleri yaptıklarını söylüyorlar. Her ikisi de bir "sınıf"ın devrimi. Her iki sınıfın ayrı ve birbirine karşıt ideolojileri oldu. Biri kapitalizm, diğeri sosyalizm-komünizm olarak kendini tescil ettirdi.
Her iki devrimin eksiği sadece "ekmek" için yapılmasıydı. Ve sadece sınıfsaldı! Herkesi ayağa kaldıracak devrimi dinler yapar! Ve sadece İslam herkese şemsiye açar.
Başarılmış her sınıfsal devrim karşıt-devrime gebe olarak sahneye giriş yapar.
Mısır bütün sınıflarıyla ve bilumum siyasi yelpazedeki gruplarıyla "Tahrir Meydanı"nda. Beşeriyetin ismini heyecanla telaffuz ettiği "Tahrir", yaralanmış vicdanlarının seslerini göğe yükseltiyor. Milyonları hem özgürleştirecek hem kurtuluşun yolunu açacak.
Bir gün Müslüman ülkelerin ezik çocukları, devrimle arınmak için abdest alacaklar, sonra eğitimle küçük görmeyi öğrendikleri halklarının safında mescitlerde, meydanlarda namaza duracaklar. Ve Batı onlara neyi "tehlike" olarak işaret ediyorsa, kurtuluşun orada olduğunu düşünmeye başlayacaklar. İşte o zaman gerçek devrim, belli bir sınıfın sosyal hareketi ve belli bir ideolojinin basit rejim değişikliği olmaktan çıkıp siyasetten idareye, ekonomiden sosyal hayata kadar hayatımızı değiştirecek. Çünkü "Mukallibu'l kulub olan Allah" kalplerimizi değiştirmedikçe kendimizi ve ülkelerimizi değiştiremeyiz, devrim/inkılap da yapamayız.
Bugünün devrimleri ulusal bir çeteye, zorba idarelere karşı da yapılsa eksik kalır. Devrimler yeryüzünü temellük edenlere karşı yapılır. Musa aleyhisselam, "İsrailoğullarını özgür bırak!" diye Firavun'un karşısına dikilince, o kibirle 'Mısır'ın mülk ve saltanatı ve bu nehirler' benim değil mi?" diye sordu. (43/Zuhruf, 51) Firavun, kendini Mısır'ın tanrısı bilirdi, mutlak iktidara sahipti ve sular altında kalıp son nefesini verinceye kadar hastalanmamış, dişi bile ağrımamıştı.
Hz. Musa "Hayır! Mülk, servet ve iktidar Allah'ındır" dedi ve kölelerle birlikte nehirleri özgürleştirdi.
Bugün de Nil'in kızı "develerin devrimi"yle ayakta. Mısır'a, Nil'e ve yeryüzüne el koyanlara karşı kahredici sesini yükseltiyor. Sabırlı, uysal, tahammülkâr, yüzü yumuşak ve çok namaz kılan Mısırlılar ayakta.
Develerin devrimi kimin olacak?
Bu sorunun cevabını Nil'in kızı verecek! Eğer Medine'ye ilk girişinde Hz. Peygamber (sas)'in devesi Kasva'nın yaptığı gibi ayağa kalkmış develer, münafıkların reisi Abdullah Ubeyy bin Selul'un değil de, imanından ve sadakatinden başka hiçbir şeyi olmayan Eba Eyyub el Ensari'nin evinin önünde durursa, bilin ki Kahire, Allah'ın 'kahhar' isminin tecellisiyle zorbaları, katilleri, hırsızları ve yeryüzünün kibrini kahredecektir.
Nil'in kızı! Deveni İbn Selul'un evinden uzak tut, Eba Eyyub'un evine doğru sür!
Yazarlar Ali Bulaç Nilin kızı, Kahire! ZAMAN

Sabah - ENGİN ARDIÇ - Valinizi seçmek ister miydiniz?

Olur mu öyle şey kardeşim, burası Amerika mı? Vali dediğin Ankara'dan gönderilir. Artık sivilden gönderiyorlar, eskiden asker de olsa sivil de olsa "vali paşa" denirdi...
İmparatorluk döneminde de İstanbul'dan "gönderilirdi" valiler. İçlerinde gereksiz adamlar olduğu kadar, Mithat Paşa gibi "yararlık gösterenler" de vardı. (Bu yararlık gösterme lafı fena halde Emin Oktay koktu galiba...)
Bir yerden gönderilecek illa ki... "Yaylıyla" gelecek, kaymakamlarla, jandarma komutanıyla, kasabanın eşrafıyla tanışacak, alışmaya çalışacak, düğünlere falan çağrılacak, köylere gidip halka inecek, akşamları şehir kulübünde briç oynayacak, eşi de lise müdürünün hanımıyla çay içecek... (Evlerde idare lambası var, radyoda Münir Nurettin söylüyor, ya da Safiye Ayla.) S
onra başka bir yere atanacak, bu sefer orayı tanımaya çalışacak, böyle böyle ileride emekli ikramiyesiyle yazlık ev alıp Antalya'ya yerleşmek üzere, torunlar denize girebilsinler.
En büyük "mülki" amir.
Ankara'nın yeryüzündeki gölgesi.
Büyük şehirlerde kimse ilgilenmez, çok kişi adını bile bilmez de (kendisi de memur olmadığı sürece), "küçük yerlerde" çok önemli adamlardır valiler.
Peki, tepenize bir yabancı gelmesinden ziyade, valinizi kendi aranızdan seçmeyi istemez misiniz?
Olur mu öyle şey kardeşim, sonra "eyalet" olur vilayetler!
Eee, olursa ne olur?
Amerika'da savcıyı bile halk seçiyor... Elbette benzin istasyonu işletenler arasından değil, hukukçular arasından...
Olur mu öyle şey, bürokrasinin ne anlamı kalıyor o zaman?
Belediye reisi mi bu yahu, devletin "gölgeli" bir valisi.
Göbeğini kaşıyan ayılar sonra giderler de olmayacak birini seçiverirler maazallah! (Aslında milletvekili de seçmeseler de, önce onları şöyle bir güzel eğitsek otuz yıl kadar...) Ne korkuyorsunuz yahu, kıyılar "sizin" değil miydi?
Kıyılarda göbeğini kaşıyan tek bir kişi görülmüş mü yani? (İstanbul da dağın başı ya, orada AKP kazandığına göre...) S
iz de emekli bir bürokrat, ya da mapusane kaçkını bir darbeci seçersiniz vali niyetine, kafanıza göre, olur biter!
Dağlar ayıların, kıyılar sizindir...
Hem de iç bölgeleri "kuşatırsınız" işte, daha ne? (Böyle diyen ahmaklar var, arslan gibi CHP kalesi kıyılar iç bölgeleri "kuşatıyorlarmış", geçen seçim tablosuna göre... İyi işte, Yunan ordusunu yenmek gibi yenersiniz de onları ileride.)
Bazı vilayetlerde şu partiden valiler, bazı vilayetlerde bu partiden valiler...
Olur mu, hepsi bürokrat olacak! O ilin özelliklerini, sorunlarını o ilin hemşerisi mi bilir, Ankara memuru mu? Elbette Ankara memuru, çünkü büyüklerimiz herşeyi bizden daha iyi bilirler. (Düşünen kafalara da zararlı fikirler üşüşür.)
Beğenmiyorsan gidersin başka yere yerleşirsin, vatanın her köşesi bir değil midir, size öyle öğretilmedi mi? Örneğin Etiler barlarıyla Şırnak kahvehaneleri arasında bir fark mı var?
Ama, hafazanallah, sonra bir Kürt vali oluverir Diyarbakır'a, bir Laz Rize'ye, bir Çerkes Balıkesir'e...
Ne hakkı var Kürt'ün vali olmaya, değil mi efendim, önce gelsin hele bir Ankara'ya, "asimile" olsun, Mülkiye'yi bitirsin, "yedi göbek Horasan'dan gelme Kayı boyundan Türk" olduğuna yemin billah etsin...
Vali olamasa da sigorta müdürü yaparlar.
Muhalefet lideri bile yaparlar belki günün birinde!
Sabah - ENGİN ARDIÇ - Valinizi seçmek ister miydiniz?

3 Şubat 2011 Perşembe

Yazarlar Etyen Mahçupyan CHP bitiyor ZAMAN

Yazarlar Etyen Mahçupyan CHP bitiyor ZAMAN

CHP bitiyor
Türkiye'de laik kesimle ilgili her analiz, bu devlet eksenli cemaatin kendisine ilişkin kimliksel tasavvurunu, inançlı ancak yüzeysel özgüvenini dikkate almak zorunda. Bu özgüven laiklerin kendi yeteneklerine değil, bir tür kadere dönüşmüş olan 'modernliğe' yönelik.
Öyle ki modernliğin ebedi olmasına duyulan inanç sayesinde, bu medeniyetin taşıyıcı cemaati olan 'laiklerin' de, neredeyse ilahi bir lütfun tecellisi olarak, Türkiye'yi yöneteceği varsayılmakta. Söz konusu beklentinin bizzat demokrasiye aykırı olduğu gerçeği ise, demokrasiye layık olanlarla olmayanlar arasında ayrım yaparak gideriliyor ve beklendiği üzere laiklik bu ayrımın kriteri olarak görülüyor.
Kendini kandırmanın böylesine hazin bir hale gelmesine sıkça rastlanmaz. Ne var ki askerî vesayet sayesinde kırpılmış ve yüzeyselleştirilmiş olan bu sahte demokraside kendini kandırma da mümkün olabildi. Ta ki laik kimliğin dışında kalanlar siyasete girip demokrasiye sahip çıkana kadar... Bu, laik cemaat için beklenmeyen ve korkutucu bir durumdu. Nitekim hâlâ sosyolojik planda başa çıkmakta zorlanılıyor ve bu yenilgi duygusu AKP'yi hedef alan çaresiz bir öfkeye dönüşüyor.
Dolayısıyla CHP ağır bir psikolojik baskı altında. Partiden beklenen, AKP'yi alt ederek, modernist egemenliği yeniden ihya etmek. Oysa iktidarın yıpratılabilmesinin tek yolu daha demokratik bir toplum istemekten geçiyor... Diğer bir deyişle CHP'nin önünde imkânsız bir misyon var. Bu durum iktidarın zaaflarını kendiliğinden 'siyaset dışı' kılıyor. Örneğin hükümetin Sayıştay ve ombudsmanlık yasalarında askere taviz vermesi, onunla anlaşması CHP'nin gündeminde değil, çünkü bu alanda CHP hükümetten daha da tutucu.
Referandumdan bu yana hükümetin neredeyse hiçbir konuda reform adımı atmayıp beklediği; buna karşılık anamuhalefetin AKP'yi bloke etmeye çalıştığı bir süreç yaşıyoruz. Böylece hiçbir şey yapmayan AKP toplum nezdinde oy kaybetmek bir yana oyunu artırırken, CHP'nin oyu yüzde 30'lardan geriye doğru kaymaya başlıyor.
Bu durum laik kesimin CHP üzerindeki psikolojik baskısının daha da yoğunlaşmasına neden olmakta. Son günlerde ortaya çıkan kontrolsüz eylemlerin nedeni herhalde burada aranmalı. Tanrıkulu'nun 'hakikat komisyonu' önerisi bile bu çerçevede ele alınmak durumunda, çünkü arkasında içselleşmiş bir parti politikası veya ilkesel tercih bulunmuyor. Batum'un bazı Ergenekon sanıklarını milletvekili yapma isteği ise, 'yeni' CHP'yi dizayn edenlerin kendilerini hatırlatmaları ve Kılıçdaroğlu'nu uyarmaları bağlamında işlevsel. Bu iki olayın birlikteliği partinin ideolojik açıdan ne denli paralize olduğunu, siyasi çaresizliğini ortaya koyuyor.
Ama şu anın CHP'sini en iyi resmeden olay muhakkak ki Adalet Komisyonu'ndaki CHP üyelerinin halkı isyan etmeye davet eden çıkışları ve sonrasında komisyondan istifa etmeleriydi. Oysa CHP milletvekillerinin bizzat liderleri tarafından da sahiplenilen veya sahiplenilmek zorunda kalınılan bu hamlesi, tek kelimeyle gülünçtü. Nitekim 'baskıya ve faşizme direnmenin meşru şartlarının oluştuğuna' dikkat çeken söz konusu demeç, son on yıla yayılan ve AKP üzerinden hayata geçen demokratik taleplerin meşruiyetini akla getirmekle kaldı. Ancak istifa sonrasında parti grup başkan vekilinin "CHP'nin temsil edilmediği bir komisyon toplantısının... anayasaya ve içtüzüğe aykırı" olduğunu savunabilmesi, olayın mizah boyutunun da aşıldığını gösteriyor. İçtüzük zaten yeterince açık ve CHP sözcüsünün savunması, okuduğunu anlamayan, bunca yıldır kendi çalışma kriterlerini bilmeyen bir partiye mensup olduğunu söylüyor. Anayasa kelimesinin cümleye girmesi ise herhalde CHP'lilerin kendilerini devletin asli sahibi olarak görmeleriyle bağlantılı... Çünkü ortada muhalefeti dışlayan bir komisyon çalışması değil, aksine komisyonu baltalamaya uğraşan, yani Meclis'i çalıştırmak istemeyen bir muhalefetin kendi iradesiyle komisyondan ayrılması var.
Nihayet bu tablonun Menderes'in uygulamaları veya Mısır'da yaşanmakta olanlarla ilişkilendirilmesi, ortada ufak çaplı ama giderek büyümesi muhtemel bir hezeyanın olduğuna işaret ediyor. CHP, tam da 'yelkenlerini rüzgârla doldurma' beklentisi içindeyken, karaya oturmak üzere olduğunu idrak eden bir gemiyi andırıyor. Önümüzdeki dönemde çaresizliğin yol açtığı karmaşanın, tutarsızlıkların ve saçmalamaların daha da artması şaşırtıcı olmaz. Bu durumun magazinel bir sertleşmeyi davet edeceğini de kolayca öngörebiliriz. Ama aslında kader hükmünü icra ediyor... CHP bitiyor... Seçim sonrası laik kesimin iç parçalanmasının derinleştiği, kimliksel yüzleşmenin kaçınılmaz hale geldiği bir dönem olacak.