31 Ekim 2010 Pazar

Ahmet Altan - "Gülünçlük" başlıklı yazısı - Taraf Gazetesi

 

Ben, “gülünç olma korkusunun” insanın önemli duygularından biri olduğuna inanırım.

Bu duyguyu kaybettiğinizde, gülünçleşmekle aranızda en küçük bir engel kalmaz, rahatlıkla o utanılacak duruma düşersiniz.

Sanırım bizim generaller bu korkudan kurtulmuşlar.

O keskin ses tonlarının, sert emirlerinin, bellerindeki silahlarının, apoletlerinin onları gülünçleşmekten kurtaracağına, ne yaparlarsa yapsınlar kimsenin onların bu yaptıklarına gülemeyeceğine inanmışlar.

Bunlar, onları gülünçleşmekten kurtarmaya yetmez.

Tam aksine, bütün bu ciddiyet ve aşırı sertlik, gülünç davranışların dozunu ve görünürlüğünü arttırır.

Generallerin çoğunun yaşı ellinin, altmışın üstünde.

Koca koca adamlar.

Cumhuriyetin seksen yedinci yılına “Cumhurbaşkanı’na küserek” giriyorlar.

Cumhurbaşkanının eşi başörtülüymüş.

E, ne olacak?

Ülkenin kadınlarının çoğu başörtüsü takıyor zaten.

Eskiden generaller, eşinin başı örtülü olan birinin Çankaya’ya çıkmasına engel olabiliyorlardı, demokrasi dışı bir güce sahip olduklarından hayatın gerçeklerini yok sayabiliyorlardı, “hayali” bir halkla hayali bir ülkede yaşayabiliyorlardı.

Bu artık mümkün değil.

Toplumun neredeyse bütün dengeleri değişti.

Generaller, başörtülü kadınlarla eşlerini yok sayacak gücü kaybetti.

Bir general, başörtülü bir “first lady’nin varlığına tahammül” edemiyorsa eskiden darbe yapardı ya da darbe yapma tehdidiyle Çankaya’ya çıkacak adamı belirlerdi.

Şimdi darbe yapamıyorlar.

Darbe tehdidinde de bulunamıyorlar.

O kadar çok günahları ve başarısızlıkları ortaya çıktı ki böyle bir girişimde bulunduklarında toplumdan çok sert bir tepki görüyorlar.

O zaman geriye bir tek davranış kalıyor.

İstifa etmek.

İstifa da edemiyorlar.

Varlığını içlerine sindiremedikleri bir cumhurbaşkanının “emri altında” yaşamayı sürdürüyorlar, bunun karşılığında makamlarını, lojmanlarını, apoletlerini koruyorlar.

Ama bir general hem durumdan hoşnut değilse, hem istifa edemiyorsa, hem de “tavır” koymaya kalkıyorsa, işte o zaman gülünç olur.

İtaatsiz ve nezaketsiz bir çocuklukla “küser” cumhurbaşkanına.

Ne oldu generaller Çankaya’ya gitmedi de?
“Bunların kafası hâlâ mı değişmedi” türünden şaşkınlıklar dışında nasıl toplumsal bir hareket yarattı?

Destekleyen kim çıktı?

Ülke “yaşasın generaller” diye ayağa mı kalktı?

Bu tür çocukluklar artık sadece komik bulunuyor bu ülkede.

Türkiye bu neviden tuhaflıkları çoktan aştı.

Zamanını ve enerjisini “general kaprislerine” harcamıyor artık.

Bir dahaki yıl değilse ondan sonra ki yıl paşa paşa çıkacaklar Çankaya’ya.

Ne zamanın akışını durdurabilirler, ne zamanın dışında yaşayabilirler.

Biraz daha zorlarlarsa işlerini de kaybederler.

Türkiye, başbakana “pezeveng” dedikten sonra terfi ettirilen generaller dönemini kapatalı çok oldu.

Baksanıza, Oktay Ekşi gibi bilmem kaç yıldır <I>Hürriyet</I>’in başyazarlığını yapan biri bile kalemin ölçüsünü tutturamayınca istifa etmek zorunda kaldı.

Toplum kendi yöneticisine sahip çıkıyor.

Kendi iradesine sahip çıkıyor.

Politikacılar, generallerle yazarların kolay hedefi değil artık, onlar bu toplumu temsil ediyorlar.

Generaller, sivil yöneticilerin patronluğunu kabul edip “itaat edecekler” ya da gülünç duruma düşecekler.

Türkiye’nin değiştiğini, ölçülerin değiştiğini, toplumun değiştiğini fark etmeyen herkesin işi zor bundan sonra, “eski alışkanlıklarından” kurtulamayan herkes hayatın kenarına çekilmek zorunda kalır.

Toplumun dokusu ve ilişkileri, yeni bir hayatın kurulmasını gerektiriyor.

Yeni bir üslup, yeni bir anlayış, yeni bir ilişki biçimi yaratılacak.

Buna ayak uyduramayanlar ise kendi küçük hayatlarının kozasına dönüp orada yaşayacak.

Ahmet Altan - "Gülünçlük" başlıklı yazısı - Taraf Gazetesi

30 Ekim 2010 Cumartesi

Sabah - ENGİN ARDIÇ - Dördüncüsüne hazırlan

Siyaset biliminde kabul görmüş genel kuraldır: Anayasa değişince, ya devletin adı değişir ya da "numarası"...
Çünkü devletin "esas teşkilatı" ve bunun hukuku değişmektedir... Bu bir kırılmadır, kopmadır, köklü bir değişimdir. Olumlu ya da olumsuz.
Bir cumhuriyet kurarsınız, araya zaman içinde başka rejimler girerler ya da girmezler, yeni bir anayasayla yeni bir cumhuriyet kurduğunuzda ona "ikinci" denir.
Biz bunu üç kere yaptık.
Fransızlar beş kere yaptılar.
Birinci cumhuriyet: 1792... İkincisi: 1848... Üçüncüsü: 1871... Dördüncüsü: 1946... Beşincisi ve bugünkü: 1958...
Almanlar iki kere yaptılar: 1919'da ve 1949'da.
Bizimkiler de 1923, 1961 ve 1982. (Aslına bakarsanız "1921 ve 1923" diye de ayırmak lazım.)
Onlar bundan "gocunmuyorlar", cumhuriyetlerine numara koymaktan korkmuyorlar ve utanmıyorlar. (Tövbe, Fransızlar numara koyuyorlar, Almanlar isim takıyorlar, Weimar Cumhuriyeti ve Federal Cumhuriyet.)
Bizim ödümüz patlıyor!
Neden acaba?
Atatürkçü geçinenler, Atatürk'ün Anayasası'na ihanet etmiş olmalarının "tescilinden" mi çekiniyorlar?
1961 Anayasası'nın getirdiği devletin, Atatürk'ün kurduğu yapıyla ilgisi var mı? Yok.
Ya 1982 devletinin? O da bambaşka.
"Adını koymaktan" niçin utanıyorsunuz?
Hem Atatürk'ün kurduğu düzeni bozacaksın, hem bunun "dillendirilmesinden" fena halde rahatsız olacaksın, hem de buna dikkat çekenlere ya küfür edeceksin ya da "numaracı cumhuriyetçi" diye dalganı geçeceksin...
Asıl numaracı sensin be kardeşlik!
Şu ya da bu nedenle devletin yapısını değiştirdin, gerekliydi ya da zorunluydu, kaçınılmazdı ya da kaçınılırdı, ben onu tartışmıyorum...
"Ben Atatürk'ün kurduğunu değiştirdim" demekten niçin çekiniyorsun? Bunu soruyorum.
"Ben bu kadar rahatlıkla değiştirebildiğime göre yarın da bir başkası çıkar gene değiştirmeye kalkar" korkusu mu seni rahatsız ediyor yoksa? "Üstelik bu değişiklik benim hiç hoşuma gitmeyecek yönde olabilir" endişesi...
Kabul edersen, o zaman artık "ben Atatürkçü'yüm" diye şişinemeyeceksin, ondan mı?
Tabii bize "Atatürk düşmanı" diye çamur atman da kolay olmayacak eskisi gibi, yaptıklarını yüzüne vuracağız, bu ne perhiz bu ne lahana turşusu diyeceğiz...
O zaman sana ilginç bir haberim var:
Numarasından korktuğun cumhuriyetler var ya, onların dördüncüsüne hazırlan ufak ufak!
2012 Anayasası geliyor... Sıfırdan, yepyeni, pırıl pırıl...
Bu, "dördüncü cumhuriyet" olacak.
Elbette kıyameti koparacaksın, engellemeye çalışacaksın, ama yapacağın muhalefet gene "fakir fukara edebiyatı" çerçevesine sıkışıp kalacak, çünkü fikir baban da yok liderin de yok. Fikir adamı niyetine üç beş çapsız Babıali ayakçısı, lider niyetine de memur emeklisi bir adamcağız...
Bürokrasi (efendilerin!) taş koyacak, yeni anayasa referanduma gidecek. Ve de halk tarafından çatır çatır kabul edilecek.
Daha şimdi değil canım, 2011 seçimlerini iktidar partisi gene kazandıktan ve anayasa metni hazırlandıktan, engelleme süreçlerinden geçtikten sonra.
2012 yılında Marduk gelir mi bilmem ama Anayasa gelecek.
Yoksa şu ünlü Maya takvimi bunu mu işaret ediyor yahu?
25 Aralık 2012... Türkler'in nihayet zincirlerini kıracakları, tarihlerinde ilk defa demokratik bir anayasaya kavuşacakları, çağ atlayacakları gün!
Uzaylılar da şaşarlar vallahi, "yüzyıllardır izliyorduk, umut kesmiştik ama Türkler hele şükür başardı" derler...

Sabah - ENGİN ARDIÇ - Dördüncüsüne hazırlan

ŞAHİN ALPAY - Aydınlanmanın iki yüzü

Dün Türkiye Cumhuriyeti'nin 87. kuruluş yıldönümünü kutladık. Bu vesileyle, eğer benim gibi CHP'nin yönetimde olduğu bir belediye sınırları içinde yaşıyorsanız, "Cumhuriyet aydınlatıyor... Aydınlık yarınlara..." ve benzeri sloganlar içeren afişlerle sık sık karşılaştınız.

Hele bir Cumhuriyet gazetesi okuru iseniz, "Aydınlanma" belki en çok rastladığınız kavramların başında gelecektir. Ben de Cumhuriyet Bayramı dolayısıyla bu kavram üzerine yazmanın iyi bir fikir olabileceğini düşündüm.

Batı düşünce tarihinde 18. yüzyıl Aydınlanma Çağı olarak anılıyor. Bu çağda bir dizi düşünür, gelişen bilimin bulguları ışığında geleneksel kurumları, gelenekleri ve ahlakı, bu bağlamda da dini inançları ve kilisenin otoritesini (kısaca statükoyu) eleştirel bir sorgulamaya tabi tuttu. Aklı ve bilimin bulgularından yararlanarak kurulu düzeninin, statükonun, egemen kurum ve fikirlerin (ideolojinin) sorgulanmasına, (dilerseniz, eleştirel akılcılığa) ilişkin değerler muhakkak ki Aydınlanma Çağı'nın bir mirasıdır.

Ama "Aydınlanma"nın yegane mirası bu değildir. Aydınlanma Çağı, aynı zamanda, insanoğlunun aklını, mutlak ve tartışmasız doğrular bütünü olarak kabul edilen bilimi ve onun ürünü olan teknolojileri kullanarak doğayı ve toplumu kendi tercihleri doğrultusunda şekillendirerek, dünyayı giderek daha iyi, daha ileri, daha uygar bir yer haline getirebileceği (diyelim ki, toplum mühendisliği) düşüncesinin de kaynağıdır. Denebilir ki, Ortaçağ'dan 20. yüzyıla kadar uzanan "Modern Çağ"a damgasını vuran, esas olarak Aydınlanma Çağı'nın bu iki mirası olmuştur.

Aydınlanma Çağı'nın ikinci mirası olan, kabaca "toplum mühendisliği" diyebileceğimiz yaklaşımın "toptancı" (dilerseniz devrimci) yorumları, vahim sonuçlar verdi. Bunlardan bir bölümü Karl Marx'ın toplumun gelişme kanunlarını keşfettiği fikrinden hareketle "tarihin ebeliği"ni yaptıklarını iddia eden Marxist-Leninist partiler öncülüğünde kurulan totaliter rejimlerin (komünizmin) yol açtığı felaketlerdir. Başka bir bölümü de, yine bilimi kullanarak üstün ırkı/milleti egemen kılma fikrine dayanan Nazizm, faşizm ve benzeri totaliter ve otoriter rejimlerin yol açtığı felaketler. Denebilir ki, bilimi-teknolojiyi kullanarak doğaya hakim olma ve onu kendi amaçları için sömürme hırsı da, küresel ısınma ve iklim değişikliği ile 21. yüzyılda yeryüzünde hayatı tehdit eder hale geldi.

Aydınlanma'nın ikinci mirasının (toptancı toplum mühendisliğinin) insanlığın başına açtığı felaketlerin geride bırakılması, önemli ölçüde Aydınlanma'nın birinci mirası (eleştirel akılcılık) sayesinde mümkün olmuştur. Eleştirel akılcılık, yapılan yanlışların görülmesini sağlamakla kalmamış; bütün toplumların zorunlu olarak aynı yolu izleyeceklerine dair düşünceyi sorgulayarak Postmodern ya da Modernlik-sonrası Çağ'a geçişin kapısını aralamıştır.

Eğer 17. yüzyıla kadar uzanan geleneksel (modernlik-öncesi) çağın egemen ideolojisi din idiyse, 20. yüzyıla kadar uzanan modern çağın egemen ideolojisi bilim oldu. Nasıl 18. yüzyılda din ve dinsel kurumlar eleştirel sorgulamaya tabi tutulduysa, 20. yüzyılda da yerleşik (pozitivist, mutlak, şaşmaz) bilim anlayışı eleştirel sorgulamaya tabi tutuldu. Bu sorgulama sonunda bilimin ancak aksi gösterilene kadar geçerli teorilerden oluştuğu, evren hakkında bilgilerimiz ilerledikçe gerçekte ne kadar az bildiğimizin ortaya çıktığı anlaşıldı. Böylelikle girilen Postmodern Çağ, dinin ve bilimin ayrı alanları olduğunu; dinin bilime, bilimin de dine saygıyla yaklaşması gereğini telkin ediyor.

Karmaşık meseleleri basite indirgemenin getirdiği sorunların farkındayım. Ama en azından "Aydınlanma"nın tek bir mirası olmadığının, en azından iki yüzü olduğunun bilincinde olunması gerekir. "Aydınlanma"nın sahip çıkılması gereken mirası, eleştirel akılcılıktır. Fakat ne yazık ki ülkemizde her gün "Aydınlanma" diye tutturan çevreler, eleştirel ve sorgulayıcı akla sırt çevirmekte.

Yazarlar - ŞAHİN ALPAY - Aydınlanmanın iki yüzü - ZAMAN GAZETESİ [İnternetin İlk Türk Gazetesi]

28 Ekim 2010 Perşembe

Sabah - ENGİN ARDIÇ - Osmanlı bozgunu bitti

Kemal Tahir'in unutulmaz "tesbitlerinden" biridir. Demişti ki:
"Osmanlı bozgunu bitmedi, içimizde yaşıyor."
Buna unutulmaz bir cümle daha ekleyelim. Gelmiş geçmiş en büyük üç beş romancıdan biri olan William Faulkner'ın lafıdır:
"The past is never dead, it is not even past."
"Geçmiş asla ölmüş değildir, geçmiş geçmiş bile değildir."
Bunları bilemeyenler, göremeyenler hem kendilerine hem Türkiye'ye çok vakit kaybettirdiler...
Tarihle bağlarını kesinlikle kopardıklarını, "tertemiz ve bembeyaz bir sayfa açtıklarını" söyleyenler ancak kendilerini kandırdılar. Tövbe, bir de gençliği.
Bizim kuşağın haylaz çocukları, ülkelerini tanımadıkları, geçmişlerini bilmedikleri için Türkiye'yi "yarı feodal, yarı sömürge ve mazlum bir üçüncü dünya ülkesi" sandılar ve hem kendi başlarını yaktılar, hem kör topal gelişmeye çalışan demokrasiyi.
Oysa halk "Osmanlı olduğunun" farkındaydı, kollektif bilinçaltında. Asla unutmamış, vazgeçmemişti. İsteseydi de bundan yüz çeviremezdi, emirle komutla olacak iş değildi.
Bu nedenle de ne alafranga bürokratlara yüz verdi, ne de özenti solculara.
Efendim? Peki ya "Ecevit olayı" mı?
Halk, solcu olduğu için değil, "Kıbrıs'ın bir kısmını aldığı" daha doğrusu geri aldığı için Ecevit'e meyletti! O bile, tam değil, kesin çoğunluk sağlayıcı oranda değil. (Bunu Anadolu'nun gerçek temsilcisi olan Demirel başarabilseydi, partisini meclise "tulum" sokacak oy elde edebilirdi o zamanlar...)
Kore'ye asker gönderilmesine de niçin tepki göstermemişti sanırsınız?
Çünkü uzun zamandır ilk kez "denizaşırı bir sefere" çıkılıyordu, Tahsin Paşa halka Piri Reis gibi geliyordu, tabii bilinçaltında. (Kore işine yalnızca komünistler çok kızmışlardı, kendilerince haklı nedenlerle.)
1699 yılından beri toprak kaybedenler, ilk kez "dış müdahalelere" girişmeye, hatta kaybedilmiş muazzam toprağın küçücük bir kısmını bile olsa geri almaya başlamışlardı...
Fakat kollektif bilinçaltında yatan bu Osmanlılık, "sorunluydu"...
Çünkü büyük bir bozgunun, yıkılmanın mirasçısıydı.
Bozgun, halkın bilinçaltında hem büyüklük kompleksini, hem de onun zıddı ama bir paranın arka yüzü gibi ayrılmaz yanı, "mütemmim cüzü" olan aşağılık kompleksini yaratmıştı.
Bir yandan "biz büyük milletiz" övüncü, öte yandan "biz adam olmayız" yerinmesi...
Aşağılık kompleksi "daha ziyade" aydınlarda gözleniyordu tabii.
Avrupa'ya, Almanya'ya göçen köylümüzün nasıl o kadar "fütursuz" davranabildiğini aydınlar hiç anlamadılar! Mazlum bir halkın oralarda ezilmesi, sömürülmesi, böylece bilinçlenmesi ve günün birinde ülkesine dönüp devrim yapması gerekmiyor muydu? Bu umutla avundular.
Şimdi de ona göbeğini kaşıyan ayı diyorlar ve olup bitenleri gene anlayamıyorlar.
Türkiye'de hayırlı, çok hayırlı birşeyler olmaktadır.
Osmanlı bozgunu bitmektedir!
İlk kez "bu kadar para kazanan" Anadolu'nun güveni yerine gelmiştir. (Ligin puan durumuna bakın bakalım, bu özgüven futbola nasıl yansımış?)
Komşularla sıfır sorun politikası, Osmanlı'nın "cengâver" yanını bırakıp "kucaklayıcı" yanını hatırlamasına yol açmaktadır... Bu halk, eski "kardeşlerini", en başta Kürt halkını da kucaklayacaktır.
Bazı şaşkınlar cumhuriyetin bittiğini ileri sürüyorlar.
Hayır, cumhuriyet asıl şimdi yerine oturuyor. Biten, yanlış yolda yürütülmüş bir ara rejimdir.
Cumhuriyetin "temel kazanımları" korunacak, "köpüğü" alınacaktır.
Bitmekte olan cumhuriyet değil, onun "bir yorumudur"...
Bu noktaya ancak doksan yılda gelebildik. Doksan yıl geç olsun da güç olmasın.
Güç olmasına oluyor da gerçi, bu halk onu da aşar.

Sabah - ENGİN ARDIÇ - Osmanlı bozgunu bitti

27 Ekim 2010 Çarşamba

Evet, ilkokulda bile serbest olmalı, Star Gazetesi

Başörtüsü yasağını üniversitede korumanın artık iyice zorlaştığını gören laikçi cephe, birazcık geri çekilip yeni bir sipere yattı: Kampüste olur, ama kamuda olmaz. İlköğretimde hiç olmaz!

Buna karşı benim fikrim ise yıllardır aynı: Gerek başörtüsü gerekse başka herhangi bir dini kıyafet, her yerde ve her yaşta giyilebilmelidir. Buna karışmak da, Yargıtay Başsavcısı dahil, hiç kimsenin haddine değildir.

Değerli dostum Bekir Berat Özipek, işin kamu kısmını geçenlerde gayet iyi anlattı bizim gazetede: “Başörtülü kamu çalışanı olur mu” sorusu, “başörtüsüz kamu çalışanı olur mu?” sorusu kadar saçmadır dedi. Devletin toplumda varolan giyinme biçimlerinden birini “norm” olarak alıp diğerini “anormal” ilan edemeyeceğini, aksinin “ayrımcılık” olduğunu yazdı. (Star, 12 Ekim 2010)

Evet, bence de ortada korkunç bir ayrımcılık var ve bir an önce bitmeli. Dolayısıyla “türbanlı” memurlarımız, müdürlerimiz, valilerimiz, yargıçlarımız olabilmeli. Hele de “yüzde 10 seçim barajı”ndan çok daha vahim olan “yüzde 60 oranındaki başörtülü kadınların seçilme barajı” mutlaka kalkmalı.

Ama ben daha da ileri gideceğim: Başörtüsü, üniversite öncesinde de serbest olmalı. 7 yaşındaki bir kız çocuğu bile, eğer ilkokul kapısına örtülü geliyorsa, geri çevrilmemeli.

Peki bunu kız çocuklarının örtünmesini desteklediğim için mi söylüyorum?

Hayır. İslam’da dini sorumluluğun buluğ çağında başladığının farkındayım ve bunun öncesindeki “tesettür”ü dinen gereksiz görüyorum. Dahası pedagojik açıdan da olumlu bulmuyorum.

Ama bunlar benim fikirlerim ve hiçbir aile bunlara uymak zorunda değil. “Çocuğumuz küçük yaştan itibaren tesettüre alışsın, o ruhla büyüsün istiyoruz” diyen bir aileye karışamam. (Hak taleplerini illa siyasi konjonktüre uydurmalarını bekleyip, aksi olunca “sizi gidi provokatörler” diye de kendilerine çıkışamam.)

Laikçi cepheden gelecek itirazı tahmin etmek zor değil: “Ama o zaman o çocukların körpecik beyni muhafazakar dinle yıkanmış olacak!

Muhtemelen de bunu söylerken aynı çocukların beyinlerinin “çağdaşlık”la, “Atatürk ilke ve devrimleri”yle, “varlığını Türk varlığına armağan etmek”le yıkanmasında, hem de bunun devlet tarafından her çocuğa tek tek yapılmasında hiçbir sakınca görmeyecekler.

Gerçekte ise çocuklar devlete değil ailelerine aittir. Ve her aile çocuğunu kendi inanç ve değerlerine göre yetiştirme hakkına sahiptir. Hindu aile Hinduca, ateist aile ateistçe, Müslüman aile de Müslümanca yetiştirebilir evladını.

Ve bu yetiştirme, muhafazakarlık derecenize göre, “dini kıyafet giydirme”yi de içerebilir.

New York’a her gittiklerinde 5. Cadde’deki şık mağazaları turlayan sevgili Beyaz Türklerimiz, bir zahmet Brooklyn’deki Ortodoks Yahudi mahallelerine de uğrarlarsa biraz aydınlanabilir, “körpecik” Yahudi çocuklarını “kippa” denen takkeleriyle görebilirler.

Ailelerin bu doğal hakkına karışmak, çocukları devletin mülkü gibi görmek ise, totaliter rejimlere has bir iştir.

Siyasi görüşlerini önemsediğim ve çoğunlukla beğendiğim AK Parti milletvekili Zafer Üskül’ün bunu nasıl atladığını ve “devlet o çocukları ailelerinden alır” şeklindeki o çok yanlış sözü nasıl sarf ettiğini merak ediyorum.

Üskül, argümanını “çocukların öğrenim özgürlüğünün engellenmesi”ne dayandırmış. Ama burada bu özgürlüğü engelleyen, başı örtülü kızını okula göndermek isteyen aile değil ki... “Bu kız buraya böyle giremez” diyen devlet.

Devlet bu dayatmayı bıraktığında, hep şikayet ettiğimiz “kız çocuğunu okutmama” eğilimi de azalabilir.

Ve Türkiye, özgürlüğün sadece “değerli” değil aynı zamanda “faydalı” da olduğunu öğrenebilir.

Evet, ilkokulda bile serbest olmalı, Star Gazetesi

24 Ekim 2010 Pazar

Ahmet Altan - "Çağdaşlık ve Avrupa" başlıklı yazısı - Taraf Gazetesi

Biz gençken, hem özgürlükçü gözüküp hem de yasaklardan yana olanlarla dalga geçmek için “her şeyin bir şeyi var” derdik.

Çünkü o tür insanlar bir özgürlüğü destekler gibi görünürken bir yandan da “her özgürlüğün bir sınırı olması gerektiğini” vurgularlar ama “sınır” vurgusu “özgürlük” vurgusunun önüne geçerdi.

Özellikle bizim “çağdaşlık” tutkunlarında bu “sınırlama” isteği kuvvetli bir şekilde ortaya çıkar nedense.

Biliyorsunuz bizim ülkemizde “modern, çağdaş” bir yaşamdan yana olanlar, bu yaşam biçimini “Atatürkçülükle” özdeşleştirirler.

Atatürkçü olanların en dikkat çeken özellikleri nedir?

Çağdaş bir görüntü.

Başörtülü bir “first lady” mesela bizim “çağdaş görüntümüzü” lekeler onlara göre, “örtünmek” modernliğe ve çağdaşlığa aykırıdır onların gözünde.

Bu Atatürkçü görüntüyü sağlamak amacıyla demokrasiyi altüst etmeye razı olurlar.

Onlara “sen çağdaş mısın” diye sorsanız, “elbette” diye cevap verirler; çünkü onların dünyasındaki kadınlar başlarını örtmezler, örtülü olanlardan hoşlanmazlar.

Peki, çağdaşlık önemli bir ölçü müdür” diye sorsanız, onu da böyle bir soru mu olur gibi gözlerini şaşkınlıklarını iyice ortaya koyacak biçimde kocaman açarak “tabii ki” diye cevaplarlar.


“Çağdaşlığın insanların diline, dinine, yaşamına, temel hak ve özgürlüklerine saygı göstermek gibi temel bir talebi vardır, bunu da kabul ediyor musunuz”
diye sorduğunuzda...


“Her şeyin bir şeyi var”
ile karşılaşırsınız.


“Her şeyin bir şeyi”
, elbette “çağdaşlığın da bir sınırı” vardır.

Kürtlerin dil özgürlüğünü kabul etmek bizi “böler”, dindarların inançlarına saygı göstermek “şeriatı” getirir.

Onun için çağdaşlığın “sınırı”, kadınların örtüsünde durur, bir milim öteye geçmez bizim modern Atatürkçülerin gözünde.

Elli yıl önce başı açık kadınlarla evlenen İran Şahı ne kadar modernse bizimkiler de o kadar moderndir.

Bu, “başı açık kadın modernliği” devletin de neredeyse temel anlayışıdır.

Böyle bir anlayış ordunun silahı, yargının kararıyla ayakta tutulur.

Kürtlerin, Sünni dindarların, Alevilerin, solcuların haklarını inkâr eden “modernlerin”, İran Şahı usulü iktidarını sarsabilmek, bu “sahte” çağdaşlığı “gerçek” bir çağdaşlıkla vuruşturmakla mümkündür ancak.

Atatürk’ün pek bayıldığı, Atatürkçülerin de dillerinden düşürmediği “Batı”nın, kadın saçlarının ötesine geçen “çağdaşlığını”, devlete ve o devlet anlayışının destekçisi olan azınlığa gösterebilmek ancak Avrupa Birliği’nin ölçülerini bu ülkeye sokmakla sağlanabilir.

Bugün Türkiye’nin ekonomik olarak Avrupa Birliği üyeliğine pek ihtiyacı yok.

Avrupa Birliği’nin birçok üyesi bugün ekonomik açıdan Türkiye’ye gıptayla bakıyor.

Ama iş “özgürlüğe, demokrasiye, hukuka” geldi mi gıpta etmek bize düşüyor.

Atatürkçü kadınlarımızın başı açık Allaha şükür ama başını açmanın bir adım ötesinde korkunç yasaklar başlıyor.

Kürtlere dillerini öğrenme hakkını, Sünni dindarlara başlarını örtme hakkını, Alevilere ibadethanelerine sahip çıkma hakkını vermiyoruz.


“Modern ve çağdaş”
Atatürkçü azınlığın iktidarını sürdürebilmesi için “çağdaş değerleri reddetmesi” gerekiyor, onların daha fazla çağdaş olma şansı yok ama “ezilenlerin, haksızlığa uğrayanların” çağdaş bir demokrasiye ihtiyacı büyük.

Ama bir bakıyorsunuz, ezilenleri temsil ettiğini söyleyen iktidar partisi de Avrupa Birliği üyeliği konusunda ayak sürüyor.

AKP, kadınlar başlarını örtebilsinler istiyor ama onlar için de “her şeyin bir şeyi” olduğundan, özgürlük anlayışları Kürtlere ve Alevilere kadar ulaşmıyor.

Atatürkçülerin çağdaşlığı “başları açmakta”, AKP’lilerin demokratlığı “başları örtme özgürlüğünde” takılıveriyor.

Bu ikisinin birbiriyle çarpışıp takıldığı noktayı biz Avrupa Birliği ile aşabiliriz, bunun için de “çağdaş” Atatürkçülerle, “demokrat” AKP’lileri Avrupa’ya doğru itmek gerekiyor.

Bu ikisinden biri gerçekten “çağdaş ve demokrat” olsaydı biz bu ülkede Avrupa Birliği’nden söz etmek zorunda kalmazdık ama ikisi de menteşesi bozuk kapı gibi ancak bir noktaya kadar açılıp, o noktada takıldığından, kapıyı tümüyle açabilmek için bize bir yardım gerekiyor.

O yardım da, Avrupa Birliği’nin anayasası, hukuku, demokrasisi.

Bu ikisinin de Avrupa Birliği üyeliğinin önünü açmamak için kullandıkları bahaneler, Avrupalı ırkçıların Türkiye’yi reddetmek için kullandıkları “bahaneler” kadar inandırıcılıktan yoksun gözüküyor.

Avrupa’ya üye olmamızı çok istiyorum.

Bu “her şeyin bir şeyi var” anlayışından ve ikiyüzlülüğünden milyonlarca insan gibi ben de çok bıktım çünkü.

Ahmet Altan - "Çağdaşlık ve Avrupa" başlıklı yazısı - Taraf Gazetesi

22 Ekim 2010 Cuma

İHSAN DAĞI - Statükonun akılsız mensupları

Yine başörtüsü sorununun çözümü konuşuluyor, yine 'statükonun kibirli mensupları' sahneye çıkıyor... Hukuk ve siyaset adamlarının bir hak ihlalini durdurmak yerine devamını savunmaları anlaşılır gibi değil.

Eşitlik ve özgürlük gibi en temel talepler karşısına hangi engelleri çıkarırsanız çıkarın onları durduramazsınız. Modern dönem, bu değerler adına mücadeleler tarihidir; liberal demokrasi, çağdaş insan hakları düzeni ve hukuk devleti hep bu değerleri koruma altına almak üzere oluşturulmuştur.

Üniversite öğrencilerinin özgürlük ve eşitlik taleplerine karşı çıkanlar akıntıya karşı kürek çekiyorlar; dünyanın ve Türkiye'nin evrildiği yönden habersizler. Bu değerlere karşı direnenlerin kaybettiklerini ve kaybedeceklerini idrak edemiyorlar. Çağdışı kalmış bir ayrımcılık, haksızlık ve baskı rejimini sürdürmek imkânsız...

Başörtülülerin diğerlerinden daha az özgür, daha az hak sahibi olduğunu kim, nasıl iddia edebilir? Özgür ve eşit insanlara nasıl giyineceklerini dikte etmek kimin haddine? Siz kimsiniz de başkalarının tercihlerine yasaklar koymaya kalkışıyorsunuz? Ne Türkiye ne de dünya bir avuç azınlığın saçma sapan yasaklarına katlanmak zorunda artık.

Hak, özgürlük ve eşitlik talebinin gücünü anlamayanlar, çağı okuyamayanlar geriye fazla bir seçenek bırakmıyor: Tasfiye. Çağın gerisine düşmenin bedelidir tasfiye. Değişimi anlamayan, toplumsal olanı esas almayanlar tasfiye olurlar; yani hayattan çekilirler, siyaset, toplum ve ekonomi dünyasında sözlerinin hiçbir hükmü kalmaz.

Güney Afrika'da 'apartheid' rejimini savunanlar bugün ne kadar ciddiye alınıyorsa, 'yeni Türkiye'deki yasakçılar da o kadar ciddiye alınabilir. Yasakçılar inatla kendilerini toplumdan, tarihin akışından koparıyorlar. Bunlar kendi kendilerini tasfiye ediyorlar akılsızca.

Yargıtay Başsavcısı'nın siyasi partileri, tabii ki başta AK Parti'yi tehdit eden açıklaması tam bir 'intihar girişimi'. Statükoyu bu adamlar, böyle stratejik akıldan yoksun bir tarzda savundukça sırtları yerden kalkmaz ve tasfiye kaçınılmaz olur. Savcı Yalçınkaya Mayıs 2011'de emekli oluyor. Cübbesini çıkarmadan AK Parti'ye karşı bir kapatma davası daha açabilir isterse. Böyle bir kapatma davasının sonuçlarını tahmin etmek hiç de güç değil. Dünkü konuşması bile AK Parti'nin oylarını 3-5 puan artırmışken bir kapatma davasının, zaten yüzde elliye yaklaşan AK Parti oylarını daha da zıplatacağından hiç kuşku yok. Ancak böyle bir durumda, bugün Savcı'nın açıklamasına 'sus yeter' diyemeyen CHP lideri Kılıçdaroğlu, seçimlerden sonra çıkıp 'başsavcı AK Parti için çalıştı' diyebilir!

Her neyse; diyelim Başsavcı siyaseti bilmiyor, peki CHP'ye neler oluyor? Onlar da mı öğrenemedi siyaseti hâlâ? Başörtüsü yasağını savunmak ve laiklik ekseninde sürreal bir muhalefet yapmak CHP'ye hiçbir şey kazandırmadı. Yani siyaseten de saçma, irrasyonel bir durum var karşımızda. Bu konularda tansiyonu yükselterek siyaset yapmak CHP'nin yararına değil. Sekiz yıllık süreçte 6 seçim yenilgisi bunun en net göstergesi. Sonuçta CHP yüzde 20'lerde kilitledi, iktidarı zorlayamadı bile. Belki CHPliler yüzde 10'un altına düşmemeyi başarı sayıyor olabilirdi dün, ama bugün işler biraz değişti.

Dün, CHP seçkinleri zaten iktidar olduklarını düşünüyorlardı. Ne de olsa 'devleti kuran' partiydiler ve vesayet rejiminde siyasal müttefikleri olan sivil-asker bürokrasi egemendi. Seçimleri kazanamasalar da iktidara hep ortaktılar.

Ancak son yıllarda tablo değişti. CHP artık 'devlet iktidarı'nı kaybediyor. Ne asker, ne Anayasa Mahkemesi ne de HSYK artık CHP'nin arka bahçesi... Ellerinde kala kala Yargıtay Başsavcısı kaldı. Onun da miadı mayısta dolacak. Yani artık CHP'nin de 'halk iktidarı'na ihtiyacı var.

Başörtüsü sorununda özgürlükçü ve eşitlikçi bir hamleyle 'halk iktidarı'na talip olduğunu gösterebilirdi CHP. Yapmadı; statükoyla birlikte tasfiye olacaklar kervanında kalmakta ısrar etti.

Yazarlar - İHSAN DAĞI - Statükonun akılsız mensupları - ZAMAN GAZETESİ [İnternetin İlk Türk Gazetesi]