24 Ağustos 2011 Çarşamba

Kürt siyasetinin intiharı


Mağduriyet bazen haklı ama kolaycı siyasetler yaratmakla kalmaz, mağduru zaman içinde tavsayan, tıkanan ve yozlaşan bir ruh haline mahkûm eder.
Mağdur haklı olmayı sürdürür ama haklılığını meşru bir siyasete tahvil etmekte zorlanır. Giderek kendisi ne yaparsa yapsın 'bir gün' haklarını alacağı hayaliyle, sanki ilahi adaletin doğmasını bekler. Oysa somut dünyanın adalet dağıtımı, tarafların haklılığından öte, siyasetlerinin meşruiyetiyle ilgilidir. Böylece bazen mağdurun haklarını yüzyıllarca alamadığı trajik süreçlere doğru gidilir. Mağdur bu sürede karşısındaki gücü suçlar ve yüreğinde mahkum eder, ama çoğu zaman içinde bulunduğu duruma kendi katkısının ne olduğunu sormaz. Bu da söz konusu süreci devam ettirip gider...
Toplumsal aktörlerin intiharı böylece zamana yayılmış olarak yaşanır. Siyasetleri devam eder ama bizzat kendi gözlerinde bile anlamsızlaşır. Dünyanın zihniyetine hitap edemeyen siyasetler, mağduriyeti dillendirseler bile yalnızlaşırlar ve sonuçta idealleri için değil, varoluşlarını sürdürme mücadelesi yaparlar. Kritik eşik, mağduriyet siyasetinin inandırıcılığını yitirdiği, ilan ettiği amaç için uğraşmadığı kanaatinin uyandığı andır. Sonrası, geri dönüşü epeyce zor ve ancak güçlünün yanlış yapmasıyla telafi edilebilecek bir meşruiyet yıpranmasıdır.
Kürt siyaseti bugün söz konusu eşikte. Çukurca pususundan sonra yapılan BDP açıklamasında şöyle denmiş: "Türkiye'nin bu noktaya gelmemesi için aylarca çağrılar yaptık, girişimlerde bulunduk, barışın önünün açılması için büyük çaba sarf ettik. Ancak bütün bu çabalarımız, barış çağrılarımız ne yazık ki karşılıksız kaldı." Belki de BDP'liler kendilerini gerçekten de bu rolde görüyorlar. Ama parlamentoyu veto etmenin üzerine bir de 'demokratik özerklik' ilanının bizzat kendi 'siyasetleri' olduğunu galiba idrak etmiyorlar. Siyaset, idealize edilmiş kavramların güzel cümleler halinde bir çağrı metnine çevrilmesi değil... Siyaset yaptığınız tercihler, somut durumlar karşısında attığınız somut adımlardır. BDP Kürt meselesi bağlamında maalesef bugüne dek ya içi boş ya da yanlış bir çizgi izledi. Yukarıdaki alıntının hiçbir inandırıcılığı kalmadıysa eğer, bunun sorumlusu kendileridir. Yanlış anlaşılmasın, BDP'liler iyi niyetli olabilirler, barışçı bir çözümü gerçekten de isteyebilirler. Doğrusu bu konuda benim de kuşkum yok. Ama siyaset, niyetinizle değil, tavrınız ve tutumunuzla ölçülür.
PKK de barış istediğini söylüyor. Acaba bunun Kürtler için bile inandırıcılığı kaldı mı? Karayılan "Bütün bunlar önderliğimizin savunması içindir" demiş. Ama artık bu boyalı dilin hükmü geçti. PKK birilerinin savunması için değil, kendi varoluşu için mücadele ediyor. Meşruiyetini sürdürmek için de kendi varoluşu ile Kürt toplumunun haklarını, tercih ve taleplerini bir bütünmüş gibi sunmaya çalışıyor. Barış savunuculuğu aslında zorunlu olarak gelinen, kaçınılamayan bir söylem. Bugün Kürt siyasetinin barış istediğini savunmak son derece zor... Çünkü barış bir başkasıyla, çatışma içinde olduğunuz bir tarafla yapılır ve çözüm her iki tarafın da kabullenip içselleştireceği bir ortak kabulü ima eder. Diğer bir deyişle barış istemek, her şeyin kendi istediğin gibi olmayabileceğini, zamana yayılabileceğini, ama kıymetli olanın bu yen senteze doğru yürümek olduğunu kabullenmeyi gerektirir. Oysa Kürt siyaseti bir süredir 'barışı' tek başına tanımlamakla kalmıyor, Türkiye toplumu o noktaya yaklaştıkça çıtayı daha da yukarı çekiyor.
Herhalde bu tutumun hükümeti daha da demokratlaştıracağını düşünmek gibi ahmakça bir stratejiye sahip değiller. Çünkü hükümeti o yolda tutan toplumun demokratlık çizgisinde ilerlemesidir, PKK'nın şiddet siyaseti değil. Öte yandan artan demokratlık isteğini şiddetle karşılayan bir siyasetin bu toplum tarafından makbul bulunacağını varsaymak pek gerçekçi olmasa gerek. Çukurca olayı karşısında sessiz kalan bir hükümetin neyle karşılaşacağı belli değil miydi? PKK daha da ölümlü yeni bir olay yaratacaktı. Kısacası PKK, temel amacının hükümeti savaşa çekmek olduğunu açıkça gösterdi ve hükümete bu bağlamda seçenek bırakmadı. Tabii AKP'nin reform alanında daha hızlı hareket etmesini talep edebiliriz, ancak şu anki durumun 'geciken reform' nedeniyle olmadığını kabul etmek durumundayız.
Görünen o ki, başını PKK'nın çektiği Kürt siyaseti aslında barışa hazır değilmiş... Toplumdaki değişimin AKP hükümetini daha önce hayal bile edilemeyen önerileri tartışma noktasına getirebileceğini öngörememişler... Şimdi bir savaş yaşanacak ve bu süreçte Kürt siyaseti kendisini Kürtlerle göz göze gelmiş bulacak. Çünkü hareket alanı genişleyen bir siyasetin kendisini bilerek tıkaması açıklanması gereken bir durum. Hele zorlanan bu savaşın bizzat Kürtlerin mağduriyetini devam ettirme anlamını taşıdığı açık olduğuna göre, önlerine gelen müzakere siyaseti alternatifini seçmemelerini herhalde bir şekilde anlatacaklar. Belki de kendilerini ilgilendirenin Kürtler değil, Kürtlük olduğunu söyleyerek güçlerini bizzat kendi insanlarına yöneltecekler. Toplumsal aktörlerin intiharı genellikle bir yabancılaşmadır zaten...

Yazarlar Etyen Mahçupyan Kürt siyasetinin intiharı ZAMAN

21 Ağustos 2011 Pazar

İran ne işe yarar?


Suriye üzerinden İran üzerine söylediklerime oldukça farklı tepkiler aldım. Bugüne kadar İran konusunda düşündüklerimin çoğunu yazmadım. Bu konuda her zaman basiret, feraset ve hassasiyeti önceledim. Bu fikirlerimi konferanslarımıza, sohbetlerimize katılan insanlar biliyor.
Fakat Suriye'deki masum insanların katlediliş biçimlerine, (tıpkı Filistin'de, Lübnan'da, Bosna'da, Afrika'da vs. olduğu gibi) yüreğim daha fazla dayanamadı ve (yine diğer yerlerde olduğu gibi) patladım tabiî olarak: Hem salt ulusal stratejik çıkarlarını önceleyerek Baasçı-totaliter Esed rejimine sonuna kadar destek verdiği, hem de işlediği cinayetleri seyrettiği için İran'ı da lanetledim. Bu lanetleme faslı yanlıştı. Rahatsız olan herkesten özür diliyorum. Biz de insanız ve yanılabiliriz, vesselam. Ama İran konusundaki fikirlerimin arkasındayım.

* * *
Bu arada, birileri bana "savrulduğumu" filan söylemeye kalkıştı! İşte bunu kabul edemem! Bu ülkede duruşundan kuşku duyulamayacak, önüne dünyanın serveti de yığılsa, hanlar, hamamlar, saraylar da konulsa, durduğu yeri aslâ terk etmeyecek birkaç kişiden biriyim ben. Bilen iyi biliyor bunu zaten. Bilmeyen de bilmiş olsun.

* * *
İran meselesine gelince... Benim için, merhum Humeyni'den sonra devrim bitmiştir. Herhangi bir Müslüman ulus-devletten farkı kalmamıştır İran'ın. Bu bir.
İkincisi, ben İran'ın vurulmasından filan sözetmedim. İran'ın, Suriye'deki katliamın sürmesindeki rolünden ötürü, durdurulmasını istedim. Hepsi bu.
Üçüncüsü, İran'ın ABD-İsrail tarafından Türkiye üzerinden füze kalkanıyla çevrelenmesini, başka silahlarla vurulmasını en sert dille kınamaktan çekinmem.
Dördüncüsü, İran'la Türkiye'nin açık veya örtük türlü işbirliği projeleri geliştirmelerini, birbirlerine ayakbağı olacak tehlikeli işlere kalkışmamalarını beklerim. Özellikle Davutoğlu'nun Türk hâriciyesine çağ atlattığı son 6-7 yıldan bu yana Türkiye'nin İran'a ve Suriye'ye Batı'dan yöneltilen saldırıları nasıl göğüslediğini bilmeyen yok. Ama İran'ın aynı duyarlığı gösterdiğini ben görmedim; gören bilen varsa söylesin.
Beşincisi, Batı ittifakının ve kurumlarının fiilen bir parçası olmasına rağmen, Türkiye'nin ABD'ye, AB'ye, İsrail'e yaşattığı hayal kırıklıkları, vurduğu "darbeler", İran'ın hiçbir zaman yapamadığı somut büyük işlerdir.
Altıncısı, İran'ın küresel sisteme darbe vurmak gibi bir niyeti var mı gerçekten? Yoksa retorikten mi ibaret "çıkardığı ses"?

* * *
Yedincisi ve püf noktası: İran, ne işe yarıyor acaba?
İran'ın küresel sisteme meydan okuyan bir aktör olduğu iddiası çok su götürür bir mitten ibarettir. Dikkatle izlenmesi gereken iki büyük "iş görüyor" İran: Birincisi, küresel sisteme "meydan okuyormuş gibi yaparak" hem sadece kendi ulusal-bölgesel çıkarlarını pekiştirmeye bakıyor; hem de küresel sistemin bölgeye derinlemesine -askerî, stratejik ve jeo-politik olarak- yerleşmesine (bilerek veya bilmeyerek) zemin hazırlıyor.
Sadece şu sorunun cevabını verebilelim yeter: Küresel sistemin çanına ot tıkayacak tek bir küresel projesi var mı İran'ın? Ama Türkiye'nin var: D-8 Projesi. Bu projenin öldüğünü düşünenlere şaşarım: Bu proje, resmen olmasa bile son 6-7 yıldır fiilen adım adım uygulanıyor. İran sadece boş laf ederken, Türkiye, sistem içinden ama arkadan dolanarak önümüzdeki 40-50 yıl içinde bölgeyi yeniden ayağa kaldıracak bir medeniyet projesinin yapıtaşlarını döşüyor, sessiz ve derinden.
İkincisi de, çok fazla farkedemediğimiz bir şey: Küresel aktörler, İslâm dünyasının uzun vadede yeniden toparlanabilmesinin zeminini oluşturan (İslâm dünyasını 400-500 sene kasıp kavuran kargaşaya, dağınıklığa, kaosa ilk kez muhkem bir Ehl-i Sünnet omurgası inşa ederek son veren) Osmanlı tecrübesiyle 600 küsur yıl önce gerçekleştirdiğimiz akîdevî, entelektüel ve sosyo-jeo-politik bütünleşmeyi / pax'ı tam ortadan yarma projelerinde İran'ı fena hâlde ayartıcı şekillerde kullanıyorlar: Bu nedenle Şii hattı'nın güç ve hâkimiyet alanını genişletme konusunda son 25 yıldan bu yana geliştirilen bütün projeler, -Irak'tan Özbekistan'a kadar- başarıya ulaşmış durumdadır.
Ve ne hikmetse, küresel sisteme "başkaldıran" İran, ABD'nin (ve İsrail'in) girdiği bütün savaşlardan en kazançlı çıkan -İngilizlerden sonraki- ikinci ülkedir. Neden acaba?
İran ne işe yarar? - Yusuf Kaplan

13 Ağustos 2011 Cumartesi

Özgüven devrimi

 

Kemal Tahir tak diye söylemişti: "Osmanlı bozgunu bitmedi, içimizde sürüyor!"
Yani, "cumhuriyetle birlikte yepyeni bir sayfa açtık, herşeye sıfırdan başladık" teranesi hem kendini hem halkını kandırmacadan ibaretti...
Hem sürekli toprak kaybı ve içe doğru göç, hem bütün müesseselerin çökmesi, hem yoksullaşma, halkın bilinçaltında derin bir bezginlik ve umutsuzluk yaratmıştı.
Batı'nın bizi "geçmesi" tadımızı kaçırmıştı. Değişen çağlara uyum sağlayamıyorduk.
Kendimize güvenimiz kalmamıştı, bir türlü düzen tutturamıyorduk. Yeri cennet olası hocam Tahir Alangu kırk yıl önce bunu "sosyal ishal" deyimiyle nitelerdi...
Aydınlarda "bu millet adam olmaz" şeklindeki o çirkin önyargının belirmesi de bu nedenledir.
Halka şapka giydirmekle aradaki açığı kapatabileceklerini sandılar.
Alfabeyi değiştirdik, takvimi değiştirdik, çulu çaputu değiştirdik, yoksulluk sürüyordu...
Osman Ulagay bunu "ekonomik kalkınmanın bilinçli olarak ertelenmesi ve gelecek kuşaklara bırakılması" olarak niteler, bunun bilinçle mi yoksa memur çapsızlığı ve cahilliğiyle mi yapıldığından pek emin değilim.
Aydınların bir kısmı da çözümü sosyalizmde aradılar.
Hiç olacak iş değildi... Halkın bilinçaltı "yoksullukta eşitliği" reddediyor, sosyalizmi bir kalkınma programı olarak sunsanız bile meselenin "dikta" boyutunu biliyor ve istemiyordu...
Çünkü aydınlara "koyun gibi" görünen bu halk özgürdü ve özgürlük severdi.
Hiçbir zaman köle olmamış, sömürge durumuna düşmemiş, bırakın onu bunu, imparatorluğun diğer halklarına karşı hep "efendi" olarak varolmuştu.
"Memur boyunduruğuyla" altı yüz yıldır savaşıyordu, şimdi mi boyun eğecekti?
Ne Kemalistler anlayabildiler halkı, ne sosyalistler... "Sıfırdan başladık" perdesini önüne çekenler gerçeği göremezlerdi.
Halk, memur diktasına karşı çıkanları, alternatif olarak "kapitalist kalkınmayı"teklif edenleri benimsedi.
Bu modelde sınıf değiştirmeyi başarabilen paçayı kurtarıyor, değiştiremeyen de"dolaylı refahtan" yararlanıyor, pastayı bir ucundan ısırıyordu hiç olmazsa...
Bugün bir burjuva sınıfı -nihayet!- oluşmuştur, emekçi de eskisinden daha iyi yaşamaktadır. Beki daha da önemlisi, yarın daha da iyi yaşayacağına inanmaktadır.
Yani, emekçinin kapitaliste "esaslı bir itirazı" yoktur, pastadan pay verdiği sürece (sanki Batı'da durum farklı mı?) Osmanlı bozgunu, Kemal Tahir hayatta olsaydı belki şaşar ama herhalde sevinirdi, halkın bilinçaltında şimdi sona ermiştir.
Türk, yüzlerce yıldır yitirmiş olduğu özgüvenini şimdi artık tekrar kazanmıştır.
Milliyetçiler belki iyi niyetli davrandılar, bunu laga lugayla sağlayabileceklerini sandılar, ama başaramadılar.
Dolayısıyla artık onlara düşen görev, Türk'ün çıkarının nerede olduğunu doğru saptayıp bu özgüven devrimine destek olmak, hiç olmazsa köstek olmamaktır.
Necdet Özel Paşa bunu gördü.
Devlet Bahçeli de seziyor ama ne yardan ne serden geçebiliyor...
"Yari bırakıp seri kurtarması" gerekecektir.
Sosyaldemokrat oldukları yalanını utanmadan ısrarla söyleyen bürokratların böyle bir şansı da yoktur. Kılıçdaroğlu bir değil seksen altı kere yönetim kurulunu da değiştirse, iktidara gelemez.
Hep "Tayyip" kazanacaktır, krizler teğet de geçse, dibine kadar da girse...

http://http://www.sabah.com.tr/Yazarlar/ardic/2011/08/13/ozguven-devrimi

12 Ağustos 2011 Cuma

Davutoğlu Ahmet Paşa

Siz bakmayın birtakım temiz aile ve de cumhuriyet çocuklarının vıkvıklanmalarına, bu halk Osmanlı halkıdır. Burası Osmanlı toprağıdır.
Dedesini ninesini kestiğimiz Ermeni, iki kadeh içince "caanım imparatorluk elden gitti" diye ağlamaya başlar. "Alafranga" bellediğimiz Yahudi, bize TRT'nin"Türk Sanat Musikisi" dediği Osmanlı müziğini öğretir.
Yerinden yurdundan kovaladığımız Rum'un kimisi İstanbul diye, kimisi Anadolu diye ağlar.
Ben bunların hepsini yaşadım, önce utandım, sonra gurur duydum.
Burada Türk, Osmanlı Türkü'dür, hiç umurunda değildir Horasan yaylası da Kayı boyu da.
Osmanlı'ya küfür edenler, bir avuç Ankara memuru çocuğu, bir avuç kabız gazete müşterisi, bir avuç mıhsıçtı solcudur.
Bunlar Balkan halkları karşısında kompleks duyarlar, "komünist dayanışmasıyla"beleşe gidip gezdikleri, yiyip içtikleri Bulgaristan'da "Osmanlı sizi sömürdü ama bizi de sömürdü" diye günah çıkarıp ezilirler büzülürlerdi...
Kemal Tahir'in durup durup dediği gibi, bu toplum Gineli kabile toplumu değildir.
Bilinçaltımız, Osmanlı'dır.
"Osmanlı bozgunu" yüz yıl kadar ruh dengemizi bozmuştu, şimdi artık o tortuyu da zihnimizden temizledik. "İçimizde sürüyordu", artık bitti.
İşte bu yüzden, en sıkışık, en karışık dönemimizde bile Franz Fanon gibi düşünürlerin "Üçüncü Dünya teorileri" burada tutmamıştır... Konya ovasında gerillacılık oynamak isteyen gafil ve cahil çocuklar, köylünün "arkalarında olmadığını" dehşetle görmüşler, "şehirlerden mi kırlara, kırlardan mı şehirlere" diye tartışan birçok zavallı bu hatasını kimisi canıyla, kimisi vaktinden önce hayattan emekli olarak ödemiştir.
Burası mazlum bir Üçüncü Dünya ülkesi, eski bir sömürge değildir. Hiçbir zaman olmamıştır.
Burası, altı yüz yıl üç kıtaya yayılmış bir imparatorluğun kalbidir.
Beyinleri Kemalizm badanasıyla boyanmış bozkır çocuklarının anlayamadıkları da budur.
İşte bunun için, bu halk, Recep Tayyip Erdoğan'ın "Suriye'ye karışmasından"korku değil, gurur duyar. (Öyle olmasaydı, 1881'den beri bizimle hiçbir ilgisi olmamış, Misak-ı Milli'de adı bile geçmeyen Kıbrıs'a "geri aldık" gözüyle bakmaz ve "tekrar vermemek için" de bu kadar huysuzlanmazdı!...) İşte bunun için,"Ortadoğu'da racon kesen bir dışişleri bakanı" takdirle karşılanır. Halkın bilinçaltı, Ahmet Davutoğlu'nu, tıpkı bir Sokollu Mehmet Paşa misali, bir "Davutoğlu Ahmet Paşa" gibi algılar.
İşte bunun için İsrail yöneticisine "höt" demeyi bilen başbakan üstüste bütün seçimleri kazanır, bu gibi çıkışlara "ya cehalet, ya ihanet" diyen zavallı da ömrü boyunca iktidar yüzü göremez.
Yirmi yıl önce Saddam Hüseyin denilen psikopat serseriyi "sırf Amerika'yla çatıştığı için" solcu sanıp ona arka çıkmış başka birtakım zavallıları da hiç tartışmayalım. Hepsine tarih acısın.
Davutoğlu Ahmet Paşa - ENGİN ARDIÇ - Sabah

5 Ağustos 2011 Cuma

Tarihin kavşakları


Son on yıldır ne kadar çok kullandık şu "dönüm noktası" başlığını...
2002 seçimlerinde... Cumhuriyet tarihi boyunca kendi gettolarında yaşamaya mahkûm edilen "cüzzamlı"lar nihayet seçkinler iktidarının etrafını çeviren surları yıkıp iktidarı ele geçirdiklerinde...
27 Nisan muhtırasında... Seçilmişler ilk defa asker zılgıtı yediklerinde hizaya geçmeyi reddedip diklendiklerinde...
2007 seçimlerinde... Geniş kitleler asker zılgıtı karşısında dik durmayı başaran iktidarın yanında saf tuttuklarını ortaya koyduklarında...
Ergenekon deşifre olmaya başladığında... Taraf Gazetesi sayesinde ilk kez derin devletle somut biçimde karşı karşıya geldiğimizde...
İlk Ergenekon iddianamesi yazıldığında... Tarihte ilk defa darbeci generaller anayasayı ihlalle suçlanıp haklarında dava açıldığında.
Türkiye'nin en dokunulmazları, muvazzaf generaller, eski kuvvet komutanları, anlı şanlı akademisyenler, gazeteciler darbecilik suçlamasıyla tutuklanıp hapse atıldığında...
Nihayet geçtiğimiz günlerde, ordu üst yönetimi son bir çırpınışla, toplu istifa yoluyla Türkiye'yi destabilize etmeye çalışıp istifa ettiğiyle kaldığında...
Hep aynı sevinçle aynı şeyi yazdık: Türkiye için bir dönüm noktası!
Belki yarın, (Bekir Bozdağ'ın açıklaması doğruysa) Genelkurmay, Milli Savunma Bakanlığı'na bağlandığında da aynı şeyi söyleyeceğiz ve yine haklı olacağız.
Zira tek bir dönüm noktası yok. Tek bir dönüm noktasıyla rota değiştirmiyor tarih. Hayır, bitmek bilmeyen uzun ince bir yol bu... Tek dönüm noktalı tarihsel ilerlemeler yıkıcı devrimler söz konusu olduğunda geçerli ancak. Onların da gerçekte ilerleme olmadıklarını; onlarca yıllık süreçleri birkaç aya sıkıştırmaya kalkanların hüsranını ve verdikleri ağır zararları az yaşamadık.
Bu, yani yaşadığımız şey, tam da olması gerektiği gibi, devrim değil bir reform süreci. Tek bir dönüm noktası olmayan, her yol ağzında yeni bir kavşakla karşılaşılan, her kavşakta "Nereden gidelim" konusunda yeni tartışmaların, yeni zorlukların yaşandığı bir hayat yolu.
Şimdi, ileriye atılan her adımda, tepeden bir tavırla "Böyle tek tek konular yetmez, topyekûn bir yenilenme lazım" deyip duranlar var ya; işte onlar ilerlemenin hasının ve kalıcısının ancak böyle, bugün olduğu gibi olabileceğini anlamıyorlar. On yıllar önce yaşanan çocukluk hastalıklarının zihinlerde hâlâ kalan izleri onları boyuna o eski sloganlara; "Tek Yol Devrim" ya da daha naif ifadesiyle "Dünyayı değiştirmek istiyorum; hemen şimdi"lere döndürüp duruyor.
Biliyorum, yaşanan bu süreç, hayatı ideolojik mücadele içinde geçmiş; ideolojinin her şeyin belirleyicisi olduğuna inanan; her meselenin önce fikirsel planda çözülüp sonra toptan pratiğe geçmesi gerektiğine şartlanmış sol kökenli insanlar için gerçekten de kolay anlaşılabilecek bir durum değil.
Oysa toplumla yoğun bağı olan büyük kitle partileri, laftan çok işe bakarak; daha az fundamentalist, daha pragmatik bir yol izleyerek; tıpkı temsil ettikleri insanlar gibi hatalar yaparak, yalpalayarak, zaman zaman bocalayıp geri adımlar atsalar bile sonunda sağduyunun gösterdiği yola geri dönerek, yani hep toplumun ve dünyanın gerçeklerine bağlı kalarak, "ilkeci" tutumda direten küçük ideolojik gruplardan çok daha kolay yol alabiliyor.
Daha doğrusu sadece onlar yol alabiliyor
.
Tarihin kavşakları - Gülay GÖKTÜRK

Kemal Bey neredesin?


Hayır, dalga geçmiyorum...
Krizden parsa kapmak üzere tatilini yarıda kesip apar topar Ankara’ya dönen, Ankara’ya ayak basar basmaz“krizin çözülmüş olduğunu görüp” şaşkınları oynayan Kılıçdaroğlu’nun manidar suskunluğunu da dilime dolamak istemiyorum.
Bunun bir karşılığı yok.
Eskiden, muhalefete yönelik itirazlar “sen muhalefete muhalefet mi ediyorsun?” diye bastırılırdı.
Ben de çok payımı aldım bundan.
Elbette muhalefete muhalefet etmiyordum.
Muhalefetin kendisini gerçekleştirdiği alana ilişkin itirazlarımı dile getiriyordum.
Öyle de velut bir alandı ki...
İçinde kaç darbe yatıyordu... Kaç andıç, kaç darbe planı, kaç muhtıra...
İsmini “halk”tan alan parti, varoluşunu bu “alan”a borçlu olduğu için, halkın değer tercihlerini değil, “devletin önceliklerini” gözeterek siyaset yapmaya çalışıyordu.
Bize “çağdaşlık hedefi” gösteriyordu, daha doğrusu “yaşam standardı” dayatıyordu.
Nasıl yaşamamız, nasıl oturup kalkmamız, nasıl giyinmemiz, neye ne ölçüde inanmamız gerektiğini öğütlüyordu.
Bu değişti mi?
Hayır.
Sadece çaptan düştüler.
Şunu söylemeye çalışıyorum:
Muhalefeti temsil ettiğini ileri süren parti, batı demokrasilerinde olduğu gibi doğrudan “çevre”den kaynaklanmıyordu, referanslarını “çevre”den almıyordu.
Tam tersine, sistemin merkezinde duruyordu.
Resmi ideolojinin (devletin) açtığı alanda kalarak “muhalefet rolü” oynuyordu.
Dolayısıyla, savunduğu düşünceler, resmi devletin düşünceleriydi.
Esasında, bir tür “iktidar yetkisi” kullanıyordu.
Hükümeti kurmasına izin verilmiş partileri (DP’den AP’ye, ANAP’tan DYP’ye,DSP’den AK Parti’ye) resmi devlet adına denetliyordu.
Bu da “muhalefetsizlik” sonucunu yol açıyordu.
Muhalefet boşluğunu, yine, “hükümeti kurmasına izin verilmiş” partiler dolduruyordu. Böylece, (elde edebildikleri iktidar gücünü kullanarak) hem resmi devletin olası taarruzlarından korunmaya çalışıyorlardı, hem de muhalefet ihtiyacına cevap veriyorlardı.
Hadi daha açık konuşalım:
Düne kadar görünmez iktidar CHP’ydi.
Fakat bu durum değişti.
Resmi devlet (resmi devlet muhiblerinin tabiriyle) “kalelerini bir bir kaybedince”, CHP de açığa düştü.
Hayır, muhalefete düşmedi.
Sadece açığa düştü.
CHP, varoluşunu borçlu olduğu alandan çıkmaya niyetli olmadığı ve resmi (anakronik) devlet adına “refleksif” kalmaya devam ettiği için, muhalefet boşluğu sürüyor.
Birinci meselemiz “terör”se, ikinci meselemiz de “muhalefetsizliktir” artık...
Mevcut iktidarı (halk adına, halkın değer tercihleri adına, hukuk adına, demokrasi, adına) denetleyecek bir partiye, üstelik “iktidar namzedi” bir partiye ihtiyaç var.
Bu parti CHP mi olacak?
Daha doğrusu, CHP mi olmalıdır.
Benim bu soruya cevabım “hayır” olacaktır...
Başka bir parti (muhtemelen “sağ”dan) çıkacak ve bu boşluğu dolduracak.
Çünkü, Kılıçdaroğlu’nun “çizgi dışı” söylemleriyle bu şansı yakalar gibi olan ve (bu tabiri hiç sevmem ama) bir “muhalefet sinerjisi” yakalayan CHP, yine Kılıçdaroğlu eliyle (anakronik siyaset anlayışına dönerek) kendisine bağlanan umutları berhava etti.
Eskiden, “Niçin devlet iktidarı adına kalkışıyorsun?” diye dayak yiyorlardı, şimdi “Niçin muhalefet olamıyorsun?” diye hırpalanacaklar.
Buna hazırlıklı olsunlar.
Kemal Bey neredesin?, Star Gazetesi

3 Ağustos 2011 Çarşamba

Asker ve mağduriyet


Mağduriyet kavramı, haklarını alamayan ve çoğu zaman bu hakları yerleşik siyaset kanalları içinde arayamayan kişi ve grupların otorite ile olan ilişkilerini ima eder.
Ancak 'hak' kelimesinin epeyce muğlak olduğunu fark etmekte yarar var. Burada belirli bir uluslararası sözleşmeye dayanan varoluş özelliklerinden mi, tarihsel teamülün ürettiği alışkanlıklardan mı, yoksa bazı grupların sahip olduğu imtiyazlardan mı bahsedildiği belli değildir. Genelde insanlar kendi durumlarını, olması gerektiğini düşündükleri durumla mukayese ederler ve aradaki boşluğu 'mağduriyet' olarak tanımlarlar. 'Olması gereken durum' ise epeyce esnek bir yapı arz eder, çünkü hem ideolojiktir hem de alışılagelmiş hakları kişinin gözünde doğallaştırır. Örneğin eğer bir kurumun mensupları on yıllar boyunca belirli hakları kullanmışlarsa, söz konusu hakların başkalarınca kullanılmıyor olması bir rahatsızlık vesilesi olmaz. Aksine bu durumun 'doğal' olduğunu öne süren bir ideolojik kalıpla desteklenir. Veya bazen de ideoloji, daha kuruluş aşamasında belirli bir kuruma sanki doğal hakkıymış gibi imtiyazlar verebilir ve bunlar o kurumdaki kişiler tarafından 'hayatın normal hali' olarak algılanabilir. Eğer durum buysa, söz konusu imtiyazları elinden kaçıran kurum, kendisini mağdur hissedecek ve yapılan 'haksız' muameleye itiraz edecektir.
Koşaner'in üç arkadaşı ile birlikte istifa ederken yaptığı kamuoyu açıklaması, bu ruh halini gayet güzel yansıtıyor. Tutuklu yargılanan muvazzaf ve emekli subaylara atıfta bulunan eski Genelkurmay Başkanı, bu duruma 'yasal çerçevede çözüm bulunması' için hükümete yaptığı girişimlerin hiçbir işe yaramadığından şikâyetçi. Tutuklu bulunan general, amiral ve albayların terfilerinin değerlendirilmeye alınamayacağına itiraz ediyor. Yani hükümetin yasa değişikliği yaparak, Ergenekon ve Balyoz davalarında yargılanmakta olan askerî personelin hukuki konumunu değiştirmesini beklediklerini söylüyor. İkinci olarak, medyada TSK'nın sürekli gündemde tutularak 'bir suç teşkilatı' olduğu izleniminin verilmeye çalışıldığını ve bunu önlemek üzere yine hükümet nezdindeki girişimlerinin sonuçsuz kaldığını belirtiyor. Kısacası ordu, hükümetin yargı ve medya üzerinde baskı uygulayarak hem tutuklu kişilerin serbest kalmasını, hem bunların terfi alabilmelerini hem de hükümet yanlısı olarak tanımladıkları olumsuz yayınların kesilmesini istemiş.
Bu isteklerin demokratik bir sistemde ne anlam taşıyacağı, onlar açısından büyük ihtimalle önemli olmamıştır. Kendilerini bu duruma düşüren TSK Personel Yasası'nın da aslında kendi yönlendirmeleriyle yazılmış olduğunu muhtemelen anlamlı bir argüman olarak değerlendirmemişlerdir. Çünkü o Personel Yasası, bizzat askerlerin kendi iç 'temizliklerini' yapabilmek için üretilmişti ve bunun doğrudan sivil yargı sistemince kullanılabileceğini herhalde hiç düşünmemişlerdi. Medyanın orduya eleştirel bakması ise belki hayallerinden bile geçmeyen gerçek üstü bir olay gibi algılanmış olabilir. Bunca yıl medyayı istediği gibi yönlendirmiş, basını toplumsal manipülasyonun aracı olarak kullanagelmiş bir kurumun, bir anda bu imtiyazından mahrum olmak bir yana, medyayı etkileyemeyecek hale düşmesi kolay sindirilebilir bir durum değil.
Dolayısıyla istifa eden üst rütbeli bu dört asker, kendi düştükleri konumu bir 'mağduriyet' olarak yaşamış gözüküyorlar. Nitekim Koşaner'in açıklaması hükümetin topluma şikâyetini, hakkını alamayan bir kurumun çaresizliğini dile getiriyor. Mesele, ordunun toplum üzerindeki ideolojik ve siyasi imtiyazlarını 'doğal durum' olarak yaşaması ve bu üstünlüğünü kendi gözünde bir 'hak' olarak kavramsallaştırmasıdır. Diğer taraftan söz konusu imtiyazlar, bizdeki şekliyle Cumhuriyet'in mantığından kaynaklanıyor. Çünkü artık herkesin idrak ettiği üzere, demokrasiyi kerhen taşıyan, toplumu potansiyel bir iç tehditler manzumesi olarak gören, cumhuriyeti ise bir askerî vesayet sistemi olarak tahayyül eden bir rejimde yaşamaktayız. Askerler yıllar boyunca kendilerini bu düzenin koruyucusu ve savunucusu olarak düşündüler. Böyle bakıldığında darbe yapılmasının ve rutin bir görev olarak sürekli darbe hazırlığı içinde olunmasının hiç de yadırganacak tarafı yok. Ayrıca bu görevi yerine getirmek üzere paralel bir askerî yargı sisteminin oluşmasının, sivil yargı üzerinde tahakküm kurulmasının, hükümetlere baskı yapılmasının ve medyayı bir beşinci kol gibi kullanmanın da 'doğal' olduğu söylenebilir.
Bütün bunlar demokratik bir ülkede düşünülemeyecek şeyler olmakla birlikte, Türkiye on yıllarca böyle yaşayıp, kendisine 'demokrasi' diyebildi. Kısacası 'asker kendisini kandırdı' diyerek sıyrılmak mümkün değil. Biz de askerleri kandırageldik... İmtiyazlar karşısında hak aramaktansa, toplumsal yaltaklanma yollarına saptık. Bugün bunca yıl yaşadığımız ve kabullendiğimiz mağduriyetin acısı çıkıyor ve bedelin büyüğünü de 'doğal olarak' imtiyazları kullananlar ödüyor.

Yazarlar Etyen Mahçupyan Asker ve mağduriyet ZAMAN

2 Ağustos 2011 Salı

Erdoğan, iki hafta önce CHP’ye boyun eğseydi...


Birkaç hafta önce tansiyonu bugünkünden daha az olmayan bir tartışma daha yaşanmıştı. Ergenekon sanığı milletvekillerinin Meclis’e girememeleri ana muhalefet partisini yemin boykotuna götüren bir krize yol açmıştı. CHP, bir ölçüde TSK’nın bugün yaptığını andıran bir tepkiyle Meclis çalışmalarından istifa etmişti.
İstenen neydi? Hükümetin bir telefonla, yargıya talimat verip iki kişiyi serbest bıraktırması.
Bugün de istenen budur.
Bir telefonla paşalar bırakılsın, ardından terfileri mümkün olabilsin ve her şey eskisi gibi devam etsin. Meclis’teki krizde söz konusu olan 2 CHP’li 5 BDP’li vekildi. TSK’da ise terfi sırası geldiği halde tutuklu bulunan 17 general-amiral var.
Görevleri, işleri, itham edildikleri suçlar farklı da olsa “prensip” itibariyle birbirinin benzeri iki olay.
Erdoğan o gün CHP’nin tepkisine boyun eğip, yargıya baskı yapmak veya Silivri’den seçilenleri kurtarmak yolunu seçmedi. Bugün de askerin tepkisine ve bu tepkinin yol açacağı muhtemel risklere boyun eğmedi.
Siyasal sistemimizi yıllardır kemiren, içten içe örseleyen ve hem siyaseti hem de hukuku güvenilmez kılan anlayışı bitirdi. Kişiye özel ayrıcalıkların kararlaştırıldığı perde arkası toplantıların esrarını da bitirdi.
Hukuk artık kriterdir. CHP için de TSK için de...
Ayrıca, yıllardır alışıldığı gibi her iki kurumun birden el ele vererek işlerin istedikleri gibi yürümesini sağlamaları da geride kalmıştır. Ne CHP’nin TSK’ya ne TSK’nın CHP’ye faydası olabilmiştir.
“Yeni Türkiye”yi anlamlı kılan da budur. Güçler ittifakı yapılamıyor; her kurum ve her kişi hukuk karşısında tek başına kalacağını öğreniyor.
Birkaç hafta önce sistem; yani sistem adına Erdoğan CHP’ye taviz verse yargıya baskı yolu seçilse bugün ordu içinde yeniden yapılanmaya yol açan süreç başlayamazdı. Vekiller kurtuluyorsa, askerlerin de kurtulması gerekirdi!
Değişim işte böyle meşakkatli ve tuzaklarla dolu bir süreçtir. Değişimi yönetmek, sadece günü düşünmekle ve kendi adına dengeleri gözetmekle mümkün değildir. Sıradan gibi görünen bir karar zincirleme etkiler yaratabilir. Nitekim, 15 günde yaşadığımız iki olayda da yaratabilirdi. Hava bir anda dağılabilir ve birbirinde farklı düşünenlere aynı şeyi dedirtebilirdi: Bütün bu yaşananlar aslında siyasi bir oyundan ibaretmiş!
Ama hukukun herkesi eşitleyen prensibi galip geldi. Ne CHP’nin, ne de TSK’nın resti işe yaradı.
Erdoğan belki kendi adına risk aldı. Belki, seçimden yüzde 50’lik zaferle çıkmış olmasına rağmen sevincini yaşayamadı ama büyük resimde hem kazandı, hem de ülkeye kazandırdı.
Kimse bugün, Balyoz, Ergenekon, Andıç davalarının yolun bir yerinde tavsayacağını, sulanacağını ve buharlaşıp gideceğini söyleyemez, hatta düşünemez.
Ortada, Türkiye’nin yakın geçmişi üzerindeki karanlık örtüyü kaldırmaya ve gerçeklerle yüzleşmeye niyetli bir ortak irade var. Hukukun da emniyetin de siyasetin de kamuoyunun da... Bu sürece karşı ne rest çekilebilir ne de kimse kendi kesesinden taviz verebilir.
Erdoğan, iki hafta önce CHP’ye boyun eğseydi..., Star Gazetesi