9 Eylül 2015 Çarşamba

Bu Dağlıca için de marş besteleyip düğünlerde çalacak mısınız?

21 Ekim 2007 günü saat 00.20'de Hakkari'nin Yüksekova ilçesine bağlı Dağlıca Köyü'nde  bulunan TSK Kamando Taburu, Irak’tan giren 200 PKK’lı tarafından basıldı. Baskında 12 asker hayatını kaybetti, 8 asker esir alındı. Esir askerler günlerce PKK tvlerine çıkarılıp konuşturuldu.

Baskından 1 hafta sonra PKK militanlarından oluşan Koma Awazên Çiya grubu baskın için Oramar (Dağlıca’nın original Kürtçe adı) Türküsü’nü yaptı.

Yetmedi, türkünün bir de PKK’lıların rol aldığı klibi yapıldı. İçinde keleş ve mavzer sesleri duyulan türkü o günden beri Kürt düğünlerinin vageçilmez halay müziklerinden biri. Klibi Kürt müzik kanallarında yıllardır dönüyor. Youtube’da 10 milyona yakın kez dinlenmiş. DTP kongrelerinde, HDP konvoylarında hatta bir keresinde askerlerin de halaya katıldığı bir düğünde çalınmış.

2007’deki Dağlıca baskınının ‘şerefine’ bestelenmiş o Oramar Türküsü’nün Türkçe sözleri şöyle:


“Oramar yüksektir, yayla, vadi ve köydür.
Gerilla toplanmış halaya tutuşmuş.
Arkadaşlar başkaldırdı
Zinar halayın başında.
Savaş ve cenk şenliktir...
Gerillanın elindeki kılıçtır
Düşmanın fermanıdır
Gerilla güzel intikam aldı
Üç gün üç gece direndiler.
Çemberi kapatıp bırakmadılar.
Turanlıların pergelini
Perişan ettiler
Kürdistan'da başkaldırdı.
Rom'un(Türklerin) tahtını salladılar.
Dünya ya seslerini duyurdular
Gerilla güzel intikam aldı."

Her tarafından şiddet, militarism, ırkçılık akan bu türkünün çatışmanın diğer tarafında bir karşılığı olmadı hiç. Türk cephesinde parti binalarına, Kürt işçilere saldıran faşistler çıktı ama 30 yıllık savaşta PKK’ya karşı popular olmuş bir türkü ya da marş bestelenmedi. İçinde Kürtlere hakaret edilen, PKK’lıların nasıl öldürüldüğünü anlatan böyle bir türkü eşliğinde düğünlerde halay çekilmedi, horon oynanmadı. Klipleri tvlerde neşeyle döndürülmedi.

Bu 30 yıllık savaşta zaman zaman ırkçı saldırılar, kötü bir dil yükseldi. Ama bunlar marjinal kaldı, savaş bir Türk-Kürt çatışmasına dönüşmedi. Kürtlere karşı nefret dili kullananlar zamanla marjinalleşti, ayıplandı. Bugün Ahmet Kaya’nın lincine katılmış olmak magazine dünyasında en büyük utançlar, üst üste özür dilenerek izi çıkmayan bir leke.

Bugün 90’lar Türkiye’de ayıplanan, bütün siyasilerin asla dönülmemeli mesajları içinde ancak andıkları bir lanetli dönem. JİTEM, beyaz toros, Yeşil’den kimse gururla bahsetmiyor.  Kriminalize edilmiş, kötü hatıralar bunlar. PKK’ya karşı en sert savaşı yürütmüş, en popular olmuş paşa  Osman Pamukoğlu bağımsız girdiği son seçimlerde İstanbul’dan ancak 15 bin 180 oy alabildi.

Türkiye, bir istiklal savaşı sonrası cumhuriyet kurmuş, mevcut olanı da dahil bütün anayasalarını yapmış,  70 yıl ülkeyi fiili olarak yönetmiş ordusuyla hesaplaştı, darbeler yargılandı, hatta bu hesaplaşmada hukuk dışına bile çıkıldı. Askeri vesayet hem fiilen hem fikren hem de ahlaken geri püskürtüldü.

Ama Kürt cephesinde durum pek parlak değil. Kürtler tabii ki yek vücut bir kitle değil. Çok farklı eğilimler, görüşler var.

Ama büyük bir çoğunluk için Oramar Marşı çalınan bir düğünde halay çekmek problem değil. Tam da PKK işte bu duyguya karşılık geliyor.

Tabii ki artık bir Kürt orta sınıfıvar, Kürtlerin elinde çok güçlü siyasi, sosyal güçler, sonuna kadar açılmış yollar, katedilmiş mesafeler, geri dönülmez haklar bulunuyor.

Artık Kürtlerin de kaybedecek çok şeyi var. Ama bütün bunlara yüzde 13 oya, 80 milletvekiline, bunca barış görüşmesine, müzakereye, Türkiyelilik mesajına ragmen PKK hiçbir makul gerekçe ileri sürmeden bir anda yeniden silahının namlusuna kurşun sürdüğüne, şehirleri savaş alanine çevirip, Kürtlerin hayatlarını, kazanımlarını riske attığında karşısında hala sahici bir sorgulama, direnç görmüyor.

Bunun yerine öfkeli Türk laikleriyle “Erdoğan yaptı” demek Kürtlerin büyük bir kesiminin de hala daha çok işine geliyor.

Ama şu anda ibre Kürtlerin önünde durmuş bekliyor. Bütün Türkiye onların kararını bekliyor. Şu anda savaşı ancak onlar durdurabilir.

PKK’nın son savaşına, serhildan çağrılarına, canlı kalkan olun taleplerine karşı büyük bir isteksizlik direnç olduğu gözle görülüyor. Ama bu yetmiyor. PKK’nın Kürtler için Türkleri öldürmeye devam etmesine daha net bir yeter sesi bekleniyor.

İki yol var. Ya Türkiye yaşanmayacak bir ülkedir, Türkler Kürdistan’da işgalcidir, birlikte yaşanmayacak bir halktır ve o yüzden onlarla savaşmak gereklidir.

Ya da burası bütün sorunlarına ragmen ortak vatandır, gelecek Türkiye’dedir, Türklerle birlikte yaşamanın eşit ve adil bir yolu aranacaktır.

Bunun orta yolu artık yok. Arada Türklerden bir kaçını öldürüp varlığımızı hissettirelim diyerek gidilecek yolların sonuna geldik.

Eğer yol ikincisiyse buna Türkleri, Türk asker ve polisleri öldürerek ikna etmek mümkün değil.

Her ölüm haberi mesafeleri açmaktan, uçurumları derinleştirmekten başka hiçbir işe yaramadı, yaramıyor. Her ölüm çözüm isteyenleri sesini kesiyor, çözümü savunduğu eski tweetleri aranıp yüzüne vuruluyor.

Bu psikolojiyi ancak Kürtler değiştirebilir. Evlerinin önünde, köylerinde Türk gençlerinin öldürülmesine karşı  yüksek sesle ses çıkararak yapabilirler bunu.

 “Size insanlığı öğreteceğiz” gibi ırkçılığı yeniden üreten hashtaglerle cenaze toplamaktan insanlık dersi verdiğini zannederek değil, o insanları öldürmeyereki ölmelerine izin vermeyerek yapabilirler bunu.

2015 yılında dağlardaki komutanlar tarafından yönetilmeye itiraz ederek, verdikleri oylara, siyasetçilerine sahip çıkarak, sokaklarda terör estiren kara gömlekli veletleri evlerine göndererek…

Ve tabii o Oramar Marşını bir daha çalmarak, Türk askererinin ölümü üzerine yeni marşlar bestelemeyerek, o marşın çaldığı düğünlerde halaya kalkmayarak…

Suriye’yi gösterip Mısır’a razı etmek

Trol gibi davranan bir anamuhalefet partisi lideriniz varsa ne yapabilirsiniz?

16 şehidin verildiği gün, PKK'ya değil, Cumhurbaşkanı'na yüklenen bir “milliyetçi” parti lideri karşısında tep
kiniz ne olur?
AK Parti'nin Kürt inkarını bitirmesi sayesinde Meclis'e 80 vekil sokan bir “partinin” eşbaşkanları, buldukları her fırsatta savaşı normalleştiriyorsa, elden ne gelir?

Yalan olduğu ayan beyan açığa çıkan, bu yalanı üretip dolaşıma soktuktan 10 dakika sonra geri çeken Hürriyet'in, buna rağmen bu iftirayı manşetlerine taşıyan Sözcü, Taraf vesairenin gazete sayıldığı bir ülkede aklı selimi, vicdanı, doğruyu nerede aramak lazım?
Kurumlarına kayıtlı bir doktor PKK tarafından katledildiği halde, açıklamasını Cumhurbaşkanı'na hakarete ayıran odaların bu ülkeye katkısı hangi yöndedir?

Bunlar zor ve acı sorular.
Ama enseyi karartmamak lazım. Çünkü Türkiye onlardan ibaret değil.
Türkiye ulusalcı vesayetten kurtuldu, paralel vesayetinin belini kırdı. Şimdi sıra PKK'nın arkasına gizlenmiş ittifakı alt etmeye geldi.
Bilirsiniz, ömürleri bitmekte olan yıldızlar, süpernova haline geldiklerinde olağanüstü bir enerji/ışık saçarlar etrafa.
Çünkü kendilerini tüketmekte, öz varlıklarını yakmaktadırlar. Sonra son bir patlamayla yok olurlar.
Ömrünün sonuna geldiği için, Gayrimilli Kutsal İttifak eline geçerse, seçilmiş sivil cumhurbaşkanı ve AK Parti'nin üzerine fırlatıyor. Çünkü onlar aslında ne solcu, ne milliyetçi, ne liberal, ne gazete, ne STK, ne de iş örgütüydü. Varlıklarını borçlu oldukları vesayetin bir alt kümesi olarak bu alanları kontrol etmekle vazifeliydiler.

Ahlaki, akli, vicdani hiçbir kriterlerinin kalmamış olması, “Bu da olmaz” denecek her türlü pespayeliği yapacak denli fütursuzlaşmalarının nedeni, estetik gözetecek halleri kalmamış, kamufle olacak imkanlarını yitirmiş olmalarından.
Bu plan kabaca 2013 yılının başından itibaren uygulamaya kondu.

Çünkü ulusalcı vesayet sistemi yerine, paralel vesayeti yerleştirme planı tıkır tıkır işlerken, Erdoğan engeline takıldılar. Başta bunun kolay bir engel olduğunu düşündüler. Ama Erdoğan Türkiye'yi ve muarızları iyi tanıyordu, ayakta kaldı.
Çözüm Süreci sayesinde PKK'yı hareketlendiremediler. Gezi'de ellerinden geleni yapsalar da, bir içsavaş için yeterli dinamiği sağlayamadılar. Böylelikle Öcalan'ı İmralı'ya gömme planı işlemeye başladı.
Çünkü Kürtlerin destek vermediği bir içsavaşı Nişantaşı veya Cihangir'den başlatmak mümkün olmazdı. Demirtaş'ı Öcalan'ın yerine hazırladılar. Şiddete eğilimli arkaik solcu grupları HDP'ye alarak, BDP'nin Türkiyelileşmesi projesini de tersine çevirip boğdular.
En nihayetinde DAEŞ imdada yetişti. 6-8 Ekim ayaklanmasını HDP ve KCK çağrısı ile tertip ettiler. Çözüm Süreci'ni zehirlediler, zehirledikten sonra da ne zaman sıkışsalar ona sığındılar.

Nasıl olsa, tarihi Türk-Kürt ittifakının kimyasını bozmuşlar, süreci anlamsızlaştırmışlardı.
PKK'nın Dağlıca ve Iğdır saldırıları ile hedeflediği şey, Cumhurbaşkanı ve AK Parti'yi boğacak bir dehşet dalgası yaratmak. PKK vurdukça, içerideki medya ya dikkatleri yalan haberle başka yere çekiyor, ya da bu saldırılardan Cumhurbaşkanı ve AK Parti'yi sorumlu tutacak kadar densizleşiyor.

İmece usülü bir darbe iklimi yaratma amacı güdüyorlar. Dün darbelerini ordu içindeki cuntalarla yaparladı, bugün PKK'nın vahşetine sığınmış haldeler.
Duran Kalkan'ın “Ordu kendisini kullandırtmasın, bizim işimiz AK Parti ile” açıklamasının anlamı da bu.
Dehşeti arttırmak, Türkiye'yi Mısır, Erdoğan'ı Mursi, askeri de Sisileştirmek.

1 Kasıma kadar bunu yapmaya çalışacaklar. Muhalefet, medya ve ıvır zıvır sözde sivil örgütler de bu ateşe odun taşıyacaklar.
Tarlalar sürülmüş.
Erdoğan ve AK Parti'den sonrasını aklına getirmeyen, nefretleri kışkırtılmış kitlelerin desteğini alacaklarını ümit ediyorlar. Çünkü toplumsallık görüntüsü olmayan darbe başarılı olmaz.
HDP ve muhalefet üzerinden siyaseti istikrarsızlaştırmak adına gedik açtılar. Sahayı istikrarsızlaştırma görevini de PKK ve DHKP-C'ye bıraktılar.

Oyun bu kadar net ve açık.
Mesele Erdoğan ve AK Parti değil. Devleti vesayet mi kontrol edecek, yoksa millet iradesi mi? O irade bugün Erdoğan der, yarın başka bir kişiyi tercih eder. Seçimle gelen seçimle gider.
Önümüze “Ya Suriye olursunuz, ya da Mısır” dayatmasını koymaya çalışıyorlar, çalışacaklar.
Ama bizler, Türkü, Kürdü, Çerkesi, Müslim ve gayrimüslimi ile Türkiye olursak, başaramayacaklar.
Evelallah başaramayacaklar.