31 Ocak 2012 Salı

Musiki deyip geçmeyin, Star Gazetesi

Kendisini tanımadığım uzun yıllar boyunca ne zaman Alaeddin Yavaşça’dan bir şarkıdinlesem, aklıma hep aynı soru gelirdi: “Niçin acaba sahneye hiç çıkmadı? Herhalde teklif etmişlerdir, neden kabul etmedi?”
Soranlara “Ben hekimim, müziğimi içki masalarında satamam” cevabını verdiğini biliyordum. Musikiyle ilgilenen hekimlerin sayısı az değil; bazısı sahneye çıkmakta hiçbir beis görmedi. Benim cevabını aradığım samimi gerekçesiydi Hoca’nın...
Şimdi biliyorum. Kültür Bakanlığı tarafından Sinan Sipahi’nin editörlüğünde yayımlanan adına ithaf edilmiş kitapta Alaeddin Yavaşça kendisi anlatıyor. Daha 1957 yılında, meslek hayatının başlarında, ev ve muayenehanesi için bayağı borçlandığı bir dönemde,Kazablanka Gazinosu Zeki Müren’in sahnesini kendisine teklif etmiş...
Teklif o sırada çalıştığı Zeynep Kamil Hastanesi’nin başhekim odasında yapılmış.Müzeyyen Senar gecede 1500, Zeki Müren 1200 alıyor, biz sana 3000 teklif ediyoruz. Bir senelik tutarı da hemen ödeyeceğiz” dendiğinde, Alaeddin Hoca, “Hayır” demiş... Düşünmesini istediklerinde klasik cevabını vermiş: “Düşünmeye gerek yok. Ben hekimim. Müziğimi içki masalarında satamam.” Başhekim Fahri Atabey’in gözleri dolmuş bu cevabı duyunca.
Ancak esas cevabı kitapta veriyor Yavaşça: “Bütün yaşantım boyunca paraya hiç değer vermemişimdir. Ben musikiyi ibadet anlayışı içerisinde yapan bir kişiyim. Repertuvarımı teşkil eden eserlerin bestekârlarının mühim bir kısmı Evliyaullahtandır. İcra edeceğim yerleri ona göre seçmişimdir.”
Gerçekten de klasik musikimizin bestekârlarının çoğu dini duyguları kuvvetli, bazısı doğrudan dinadamı olan şahsiyetlerdir. Aşktan-meşkten bahseder sanılan eserlerin hakiki hikâyelerini dinleseniz çok şaşırırsınız.
Şaşırın diye yazıyorum: Amir Ateş’in muhayyerkürdi makamındaki çok sevilen ‘Bir kızıl goncaya benzer dudağın’ şarkısı Melek Hiç Hanım’ın Hz. Peygamber için yazdığı şiirin bestelenmiş halidir.
“Evliyaullahtan” demiş Hoca... Sebebini bir başka anekdottan öğreniyoruz: Sadeddin Kaynak âniden fenalaşmış, düşerken “Alaeddin, Zeki Arif” demiş... Kaynak’ın eşinin aktardığı bu bilgi üzerine Alaeddin Yavaşça hareketlenmiş. Hastanedeki hocası Prof. Tevfik Remzi Kazancıgil, “Tamam, vazifelendirilmişsin, git” demiş... Çarşıkapı’da noterZeki Arif Ataergin musikide hocası... Oraya gittiğinde, başkâtip, Alaeddin Yavaşça’ya, hocanın abdest aldığını söylemiş. Daha ağzını açmadan, Ataergin, “Evlât” demiş,“Vazifelendik, gidiyoruz.”
Şişli Hastanesi’ne konuşmadan gitmişler. Ataergin bilmesine imkân olmadığı halde doğruSadeddin Kaynak’ın odasına girmiş; “Sen bekle” diyerek. İçeriden dua eden sesi geliyormuş Zeki Arif Bey’in; ama aralıktan görebildiği koma hali hiç umut vermiyormuş... Buna rağmen, hocası, odadan “Sohbet nasip olur inşallah” temennisiyle çıkmış...
Gerçekten de birkaç gün içinde iyileşmiş Hafız Sadeddin Kaynak...
Daha sonra şu hikâyeyi anlatmış Sadeddin Hoca: “Yere düşerken karanlık bir el uzandı;‘Ben Abdülkadir-i Geylani! Yavaşça, Zeki Ataergin’i alsın, sana getirsin’ dedi.”
Zeki Arif Bey ile Sadeddin Kaynak birbirini şahsen tanımazmış bile...
Dahası var. Bir gün Süleyman Erguner aynı duruma düşmüş. Alaeddin Bey hocası Zeki Arif’i götürmek istemiş. Hoca “Vazifelendirilmedik, sonra ben de cezalandırılırım” dediyse de dinletememiş. “Israrım üzerine Süleyman Bey’e gittik, ama kısa süre sonra Süleyman Bey vefat etti. Zeki Arif Ataergin’e de inme inmişti. Ziyaretine gittiğim bir gün, ‘Gördün mü? Cezalandırıldık’ dedi. Çok üzülmüştüm.”
Cemal Reşit ve Ekrem Reşit Rey kardeşler Batı musikisi üstadlarıydılar. Batıya açık kişiler... Türkçeyi Fransız aksanıyla konuşan Cemal Reşit Rey için, “Türkçe konuşan Fransız gibiydi” diyor Alaeddin Yavaşça. Ancak iki kardeş her Ramazan yeşil takkeleriyle ikindi namazını müteakip Beyazıt Camii’nde Abdurrahman (Gürses) Hoca’nın karşısında diz çöker, mukabeleyi dinlermiş...
Bazı Ramazan akşamları da Rey kardeşler evlerinde iftar ziyafeti verirmiş...
“Musiki deyip geçmeyin” demem bu sebepten...
Musiki deyip geçmeyin, Star Gazetesi

25 Ocak 2012 Çarşamba

Fransız ürünlerini boykot etmeliyiz, Star Gazetesi


Memleketimizdeki pek çok duyarlı vatandaş gibi ben de Fransa’ya kızgınım. Ama bunun sebebi Fransız meclisinin “1915 bir soykırımdır” demesi değil. Çünkü bence herkes tarih konusunda istediği yargıya varabilir, bunu serbestçe ifade edebilir. Yanlış görüşler zaten tutmaz, zamanla elenir.
Fransa’ya kızmamın sebebi “soykırım inkarı suçu” ihdas edip, “soykırım yoktur” diyenlere hapis cezası kesmesi. İfade özgürlüğüne yönelik apaçık bir saldırı bu. Fransa’nın din özgürlüğüne yönelik saldırıları (örneğin sokakta peçeyi, okulda başörtüsünü veya haçı yasaklaması) gibi.
Bu sebeple, şu ara gündemde olan “Fransız ürünlerini boykot” çağrılarına sıcak bakıyorum. Ancak “ürün” denince aklıma gelenler Renault ve Citroën marka arabalar veya Danone yoğurtlar değil. Bunlar ufak kalemler. Hem sonra bunları boykot etmek bize de zarar verebilir.
Benim gözüm, açıkçası, daha büyük kalemlerde. Boykot etmekle hiçbir şey kaybetmeyeceğimiz, aksine çok şey kazanacağımız “efsanevi Fransız ürünleri”ne. Buyurun, size bir kaçını sayayım:
Asimilasyonizm
Kemalist rejiminin 1924 yılından itibaren uyguladığı “herkesi zorla Türkleştirme” siyaseti, aslen bir Fransız icadıdır. Fransız Devrimi’yle başlayan uzun bir süreç boyunca, Fransa sınırları içinde “Fransızlık” dışındaki her dil ve kimlik bastırılmış ve “Fransız ulusu” içinde zorla eritilmiştir. Breton öğrenciler, örneğin, anadillerini konuştukları zaman Fransız öğretmenlerinden dayak yemiştir.
Buna mukabil, örneğin Amerika’da, asimilasyonist değil, “vatan” esasına dayalı ve çoğulcu bir milliyetçilik vardır. Yani “Amerikalı İtalyan” yahut “Amerikalı Yahudi” olabilirsiniz. İngilizce dışındaki dilleri de her yerde serbestçe kullanabilirsiniz.
Rasyonalizm
Aydınlanma” denince Türkiye’de akla gelen tek şey olan Fransız Aydınlanması, “dine karşı akıl” ikilemi üzerine kuruludur. Bu, akılcılığı alternatif bir dine dönüştürmüş, öyle ki Fransız Devrimcileri “Akıl Tanrıçası” bile icad etmiştir. Soyut aklın doğruyu bulma kapasitesine duyulan bu aşırı güven de, kendini “aklın yolu” ilan eden otoriter ideolojileri (örneğin Marksizm’i) Fransa’da hep çok popüler kılmıştır.
Buna mukabil, İngiliz-İskoç Aydınlanması, din ile akıl arasında çatışma değil, ayrışma, hatta uyum görür. Dahası, doğruyu bulmak için soyut akıldan ziyade “deney”e itimad eder.
Bu yüzden Anglo-Sakson ülkelerde “rasyonalizm” tutkusu zayıf, ama bilimsellik güçlüdür. İngiltere’nin Nobel ödüllü bilim adamı sayısının Fransa’nınkinden iki kat fazla olması, tesadüf değildir.
Otoriter laiklik
Fransız Aydınlanması, din-karşıtı bir öze sahiptir, çünkü dini otoriterliğin kaynağı sayar. Bu yüzden de Fransa’da laikliğin birincil hedefi hep “toplumu dinden korumak” olmuştur. (Tam da bizdeki gibi.)
Buna mukabil, Anglo-Sakson zihniyetinde, otoriterliğin kaynağı devlettir. Bu yüzden “sınırlı devlet” istenir ve laiklik de bu sınırlamayı din alanında yapar. ABD’deki laikliğin birincil hedefinin “dini devletten korumak” olması, bundandır.
Devletçilik
Liberalizmin hep zayıf kaldığı Fransa’da kutsal bir “Cumhuriyet” algısı vardır. Devlet merkeziyetçidir ve hem ekonomiye hem de toplumsal hayata istediği gibi müdahale eder. Örneğin, son “soykırım” yasasında da gördüğünüz gibi “doğru tarih” belirleyip dayatır.
İşte bunlar, yüz yıldır ne hikmetse “örnek” alıp durduğumuz Fransa’nın bazı ürünleri...
Ben de diyorum ki, hazır Fransa’ya kızmışken, gelin bunları da sorgulayalım. Fransa’yı otoriterliği ile başbaşa bırakıp, biz daha özgürlükçü, çoğulcu, adem-i merkeziyetçi, bireyci ve sivil toplumcu bir siyasi düzen kuralım. “Sivil Anayasa”yı öyle yapalım.
Fransız ürünlerini boykot etmeliyiz, Star Gazetesi

Kemalistlerin baba kompleksi - EMRE AKÖZ - Sabah

Kemalistlerin en çok saldırdığı padişahlar; II. Abdülhamit ve Vahdettin'dir.
Niye, derseniz... Çünkü varlıklarını ve başarılarını onlara borçlular.
Mustafa Kemal ve arkadaşları,
Osmanlı İmparatorluğu'nun çağın gerisinde kalmaması için yoğun çaba harcayan II. Abdülhamit'in kurduğu 'modern' okullarda yetişti.
Yani sahip oldukları için gurur duydukları 'aydınlanmacı' düşünceleri, II. Abdülhamit'in okullarında edindiler.
Ancak iktidarı ele geçirdikten sonra... Bu gerçeği unutturmak için her türlü aracı (okul kitapları, tarih çalışmaları, gazeteler, radyo, nutuklar) kullanarak II.
Abdülhamit'i kötülediler.

***


Benzeri bir biçimde, Padişah Vahdettin'in rolünü de küçümsemek, hatta yok etmek için ellerinden geleni yaptılar.
Uzun yıllar, pusulası kırık, fındık kadar bir gemiyle Samsun'a çıkıldığını anlattılar okullarda, törenlerde... Tabii 'hain' Vahdettin'e rağmen yapılmıştı bu girişim.
Derken öğrendik ki Bandırma vapuru dönemin şartlarına göre iyi bir gemidir.
Pusulası bozuk filan değildir.
Mustafa Kemal'ın yanında, yirmi kadar yardımcı ve ayrıca Padişah'ın kendisine verdiği yüklü miktarda para vardır.
Bütün bunlara bir bilgi daha eklendi ki "babayı öldürüp yerine geçme" çabasının özünü oluşturur...
Vahdettin'in başyaveri ve sırdaşı Avni Paşa'nın nihayet yayınlanan anıları... Mustafa Kemal'in, Samsun'a gitmeden önce, kendisine verdiği yetkileri layıkıyla ve sadakatle kullanacağına dair Vahdettin karşısında Kuran'a el basarak yemin ettiğinigösteriyor.

***


Bitmedi... Bir "baba" daha var: Mustafa Kemal, işgal altındaki İstanbul'da güncel politika yapmaya çalışırken... "Kemal bırak bu işleri... Bizim bir kurtuluş savaşı vermemiz şart... Anadolu'ya gitmeliyiz" diyen ve Milli Mücadele'ye ondan önce başlayan Kazım Karabekir Paşa...
Kemalistler çok şey borçlu oldukları Karabekir'i, Kurtuluş Savaşı tarihinden silmek için çok uğraşmıştır. Paşanın evini bastılar, hatıra kitabını piyasaya çıkmadan toplayıp yaktılar; daha ne yapsınlar?
Atatürk'ü, "her şeyi bir başına düşünmüş bir lider" gibi sundular. Yani babası olmayan bir baba... Ama hakikatin böyle olmadığını kendileri de bildiği için, önceki babaları sildiler.
Kemalistlerin baba kompleksi - EMRE AKÖZ - Sabah

23 Ocak 2012 Pazartesi

Pentagon ve faiz lobisi - SÜLEYMAN YAŞAR - Sabah

ABD genelkurmayının ve savunma bakanlığının merkezi olarak bilinen Pentagon, 2009'dan beri "ekonomik savaş oyunları" tatbikatı da yapmaya başladı. Çünkü gelişmiş ülkeleri ezip geçen 2008 mali krizinin ardından, artık ülkeleri tanklarla, toplarla, uçaklarla bombalamak yerine mali ve ekonomik olarak çökertmek çok daha etkili hale geldi. Çünkü ABD genelkurmayı, en güçlü bilinen ülkelerin 2008'de yaşanan mali depreminde nasıl kolayca çöktüğünü çok iyi gördü.
Peki Pentagon bu ekonomik savaş oyunlarını nasıl kurguluyor ve uyguluyor? Oyunlarda, öncelikle ülke ekonomilerinin faiz hadleri, döviz kuru savaşları çıkarılarak istenen yöne sevk ediliyor. Bir ülkenin döviz kuruna yapılan spekülatif ataklar, o ülkenin faizlerini yükseltmesine neden oluyor.
Ve yükselen faizler, ülke parasını aşırı değerlendiriyor. İthalat ucuzluyor, ihracat yapmak kârlı olmaktan çıkıyor. Böylece o ülkede yatırımlar, döviz kazandırmayan alanlara yöneliyor. Dolayısıyla kaynak dağılımı bozuluyor. İşsizlik çoğalıyor. Ürettiğinden fazla harcadığı için, aşırı borçlanan ülkeye istenilen yaptırılıyor!
Ayrıca Pentagon, dünya para sistemini çökertecek savaşlara karşı da ön hazırlık yapıyor. Dünya para sistemi çöktüğü takdirde, ülkelerde çıkacak toplumsal olaylar ve bunların nasıl giderileceği araştırılıyor. Eğer dünya para sistemi çökerse, çöken sistemin yerini alacak mekanizmanın ve bundan kolayca sıyrılacak ülkelerin analizlerini yapıyor.
Gelelim Pentagon'un dünya para sisteminin çökmesi oyununa hangi ülkeleri dahil ettiğine... Savaş oyunlarında Almanya, Avrupa'da en çok altın rezervine sahip ülke olarak tespit ediliyor. Ardından Euro Bölgesi dünyanın en yüksek altın rezervine sahip para sahası olarak belirleniyor. ABD, Çin, Rusya ise bunların ardından geliyor. Çünkü dünya para sistemi çöktüğünde altın sistemi geri geleceğinden, Rusya, Çin, Hindistan merkez bankaları son yıllarda sürekli altın almaya başladılar bile.
İşte alınan bu altınlar Pentagon tarafından sürekli izleniyor ve dünya para sistemi çöktüğünde kimin ne durumda olduğu ve olacağı kontrol altında tutulmaya çalışılıyor. Niye? Çünkü elinde yeterli altını olmayan ülkeler para sistemi çöktüğünde istedikleri ticareti yapamaz hale gelecekler. Altını olanlar ise dünyanın yeni para sistemini belirleyecekler.
Peki niye anlattık bütün bunları? Türkiye'de hâlâ, "faiz lobisi söyleminden bir şey anlamıyoruz. Bu tür lafları reddediyorum" diyenler var. Bu kişiler ya dünyadaki olayları izlemiyor ya da faiz lobisinin hizmetlileri olarak davranıyor.
Hatırlayın... Bugün faiz lobisinden bir şey anlamadığını söyleyenler, 2008 dünya krizinde, "IMF'den 35 milyar dolar alınmazsa Türkiye batacak" diyenlerdi. Eski gazeteleri karıştırın bunların aynı kişiler olduğunu görün. Bunların o gün amaçları, IMF'den alınacak paranın belli sermayedarlara aktarılmasını sağlamaktı. Ama hükümet bu lobiye karşı çıktı ve IMF'den para almayarak vatandaşın soyulmasını engelledi. Böylece ekonomi daha iyi duruma geldi.
Bugün Pentagon bile ekonomik savaş oyunları tatbikatı yaparken, bu insanlar şimdi de çıkıp faiz lobisinin olmadığını söyleyebiliyorlar. Bir yerlere hizmetin bedeli olsa gerek diye, doğrusu insanı kuşkulandırıyor bu söylemler.
Pentagon ve faiz lobisi - SÜLEYMAN YAŞAR - Sabah

21 Ocak 2012 Cumartesi

Ertuğrul Özkök nasıl kurtulur?

Ertuğrul Özkök, “Yine aynı şeyi söyleyeceğim” diyor.

Söylüyor da...

Biraz değişiklik yapıyor, önceki söylediklerinin “tehlikesiz” olduğunu tanıtlamak için (“kanıtlamak” değil) başka insanları “tanıklığa” çağırıyor ama aynı şeyleri söylemeyi başarıyor.

Daha doğrusu, bizi ikna etmeye çalışıyor.

İnat bu ya... İkna olmuyoruz biz de.

Niyetinin sahih olduğuna bir türlü inanamıyoruz.

Peşin fikirlerle ve “önyargılarla” kuşatılmış haldeyiz.

Bunda bizim kabahatimiz yok... Önyargılı olmamızın müsebbibi yine kendisi ve “şanlı tarihi...” Daha doğrusu, şanlı tarihinde yazdığı birtakım sorumsuz yazılar, attığı yahut attırdığı birtakım tehlikeli manşetler...

Hani, Hrant Dink’i, okey masasından kalkan birkaç sokak serserisinin öldürdüğünü yazmıştı ya...

İşin içinde örgüt arayacağımıza, okey masasından kalkan o gençleri tanımaya çalışmalıydık. Onları bu cinayete kışkırtan nedir, bunu görmeliydik. Bu gençlerin ruh halini anlamalıydık. Falan filan...

Böylesine laubali ve sorumsuz bir yazı...
Bu yazısı çok tepki topladı.

Hatta, “okey masasındaki çocuklar” ifadesi, Hrant davasının sembol cümlelerinden biri haline geldi.

İhtimal ki, kendisi de, yıllarca, bu yazının pişmanlığını yaşadı...

Belki utandı.

Belki üzüldü.

Eh, gün bu gündür... Hazır mahkeme kararını vermiş ve işin içinde bir örgüt bulamamışken, cinayet “okey masasından kalkan gençlere” fatura edilmişken, o gençleri bu cinayete kışkırtan gazete manşetleri unutulmuşken ya da kimse tarafından hatırlanmıyorken, bir küçük tavzihle (“Yine aynı şeyi söyleyeceğim”) durumu düzeltebilir, bu pişmanlıktan kurtulabilirdi

Kurtulmak için adeta çırpınmış...

Birazdan canını sıkacağım için, yazısından ilgili bölümü “aynen” iktibas etmeyi ödev biliyorum...
Kurtulabilmiş mi? Bir de siz de bakın...

Buyrun: “Okey maslarındaki genç insanların nasıl olup da faşizmin sıradanlaşmış SS’leri, katilleri, militanları haline geldiğini sormaz, araştırmazsak, karanlıkta oturan birtakım insanlar daha çok Samast’lar bulur. Malatya’da Hıristiyan gırtlağı kesecek daha çok cani bulabilir. Ben hafifletici neden aramıyorum. Nedenini arıyorum. Okey masasındaki adam nasıl Hrant Dink gibi bir insanı katleden caniye dönüşüyor?”

Nasıl mı dönüşüyor?

Birtakım gazeteleri izliyor, iki cümlesinden biri “vatan haini” olan ve sürekli “nefret suçu” işleyen birtakım köşe yazarlarını okuyor.

Daha açık konuşamıyorum, yıllardır üzdüğüm Ertuğrul Özkök’ü tekrar tekrar üzmek istemiyorum.

Diyorum ki, “okey masasından kalkan o militan ve cani gençlerin ruh halini” anlayacağına, önce yazdığın yazılara, attığın ya da attırdığın manşetlere, “büyük yazar, esprili yazar” dolduruşuyla gazete köşelerine konuşlandırdığın yazarlara bak...

Kabahati başka yerlerde arayacağına, önce evinin önünü süpür.

Hrant Dink’i “nefret objesi” haline getiren haberler, “Türkiye Türklerindir” lejandının altında yayımlanmıştı.

Üstelik, hafızamız Ahmet Kaya’ya,
Orhan Pamuk’a, Atilla Yayla’ya, birtakım “gerici” eşhasa yapılanlarla dopdolu ve zihnimizde “Vay şerefsiz” manşetleri geçit resmi yapıyor...

Bu manşetler ortamı zehirlemeseydi, belki de o gençler adam öldürürken değil, çift okeye dönerken yakalanacaktı..

Ertuğrul Özkök nasıl kurtulur?, Star Gazetesi

Liberal aydınların derdi ne?

Bildiğiniz gibi, belki de bilmediğiniz gibi, bu memlekette "liberal aydınlar" denilen bir grup var...
Bize bakmayın, biz kasap çırağı olduğumuz için onlar bizi pek ciddiye almazlar. Onlar entellektüel, biz gazeteci parçası.
Fakat bizim yazılarımızı yüz binlerce kişi okur, onları da sitesine dolgu malzemesi sağlamaya çalışan Internet çocukları...
Bu arkadaşların çoğu orta yaşlıdır. Maaşı "esas olarak" üniversiteden alırlar, bazı gazetelerde de şan şeref için yazı yazarlar, karşılığında para mara da ellerine geçmez pek.
Fakat havaları bin beş yüzdür. İçlerinde iyi çocuklar da vardır ama çoğunun ortak özelliği kasıntı ve antipatik olmalarıdır. Burunlarından kıl aldırmazlar. Küçük dağları onlar yaratmışlardır.
Dargelirli oldukları için herkesi de öyle sanmak gibi tuhaf bir de saplantıları vardır (tövbe, bazıları düpedüz zengin çocuklarıdır ama dargelirli görünmek hoşlarına gider.)
Bunların bir kısmı "eski solcu" tabir edilen kesimdendir. Zaten bu eski solcu denilen canlı türünün şimdilerde bir kısmı düpedüz faşist olmuş, bir kısmı liberal yazılmıştır.
Toplumda kendi kendilerine hiç de sahip olmadıkları bir ağırlık, bir ehemmiyet atfederler ve de vehmederler. Bu vehim üzerine de esip savurmaya koyulurlar.
"Politika" denilen sanattan habersiz oldukları için herşeyi hemen isterler ve de kendi uygun gördükleri şekilde...
Kürt meselesi mi? Çözümü basittir: Bırak gitsinler, bağımsız olsunlar, konu kapansın(!)
Anayasa mı? Yazıver bitsin.
Kaç yıldır neyin mücadelesinin ne çabalarla, ne güçlüklerle, nelerle boğuşarak, hangi belalar atlatılarak verildiğini idrak edemiyorlar.
Çünkü hangi ülkede yaşadıklarını ne yazık ki bilemiyorlar.
İstedikleri hemen sağlanamayınca huysuzlaşıyorlar, "bana bak başbakan" diye efelenip sonra da "beni iktidara sen mi getirdin" yanıtını alınca şaşırıyorlar. Kimisi "iktidar yanlısı görünmek kendi mahallesinde huzursuzluk yaratacağı için", kimisi "ne de olsa muhalif gazetede çalıştığı için patronu ve yönetimi hepten de kızdırmamak kaygısıyla" ara sıra "çakmak" zorunda hissediyor kendini, vicdanını rahatlatıyor.
Burunlarının dibinden mermi geçmedi ki hiç...
İki kere ağır cezada yargılandım, hakkımda açılmış asliye ceza davalarının sayısı da beş yüzü aşkındır, bunların kimisinin yaşadığı tek dava boşanma davasıdır ömründe.
Onlara sorarsanız, iktidar Türk faşistlerinin canına okumalı ama Kürt faşistlerine dokunmamalı! Hele arkadaşlarıysa...
Bu kafayla bakalım nereye varacaklar? Herhalde, eski partileri YDH nereye vardıysa, oraya...
Efendim bir de işe yaramadığı, yazıları okunmadığı, haksız yere para aldığı için kapının önüne konulunca "beni başbakan yaktı" diye ağlayanlar var ki, o da ayrı bir komedi filmidir. Ama hangisi Orçun, hangisi Nurhayat, hangisi Açılay, hangisi Çağatay, ayrıntısına girmem.
Liberal aydınların derdi ne? - ENGİN ARDIÇ - Sabah