Aslında konu hakkında söylenebilecekleri mükemmel ve eksiksiz biçimde Ali Bayramoğlu yazdı. “Ertuğrul Özkök kim, Etyen Mahçupyan kim” tarihî bir yazıydı. Özkök’ü bir kez daha tarihe doğru bir şekilde kaydeden bir yazıydı.
Konu Ertuğrul Özkök’ün, Etyen Mahçupyan’a sataşması tahmin edeceğiniz üzere. Özkök, 11 kasımda “Değiştirilmiş, gönderilmiş, kurtulunmuş” başlıklı bir yazı yazıyor. Mahçupyan’ın CHP ve medya üzerinden değişimi analiz ettiği makalelerine “cevap veriyor”. CHP ve Hürriyet, Baykal ve Özkök analojisi üzerinden olan biteni bu kadar net ve duru bir biçimde tarif etmesine çok bozulmuş Mahçupyan’ın, belli.
Bozulmakla kalmamış, çok da öfkelenmiş. Eh nasıl öfkelenmesin, lütfen anlamaya çalışalım Özkök’ü; zira o bu anlama işini çok iyi becerir. Hrant’ın katledilmesinden hemen sonra, daha kanı kurumadan bize Ogünleri ve Hayallerin öfkesine empati yapmamızı tavsiye eden, bu işin örgütlü olmadığını yazan odur.
O zaman, Özkök’ü anlamak da bizim boynumuzun borcudur.
Özkök öfkeli çünkü Mefistofeles’le yaptığı anlaşmanın vadesi doldu. Mefistofeles’in emrine verdiği özel yeteneklerinin, okuyucusuna sunduğu gösterişli, büyüleyici, kıpkırmızı ama bir o kadar da aldatıcı elmaların da kifayet etmediği yeni bir durum var ortada:
Zeitgeist! Yani zamanın ruhu.
Buharlaşıyor Özkök. Katı kalmaya çalıştıkça, daha çok ısınıyor, ve daha hızlı buharlaşıyor.
Doktor Faust’un son düşkün ve melankolik dönemini yaşıyor o. Ama onun durumu Goethe’den ziyade, Marlowe’un Faust’unu andırır. Marlowe’un Faust’u Mefistofeles’le girdiği anlaşmayı kaybeder ve ruhu lanetlenir. Hâlbuki Goethe’de, tuzağa düşmesine rağmen evrensel bir tragedyanın, insan ruhundaki soylu ikilemin, zorlu iç mücadelesinin cesur kahramanıdır Faust.
Sevgili Özkök, ben de senin bu raddeden sonra istesen de iyi bir final yapabileceğini düşünmüyorum. Güç, iktidar ve şöhretin büyüsü seni merkezinden o kadar uzaklara savurmuş ki, tekrar bütünlüklü bir mevcudiyete sahip olman, başladığın o masum yere dönmen çok zor.
Ruhunu yeninden bulman imkânsız.
Ama üzülme, pek çoğu çok daha mütevazı anlaşmalarla heba olup gidiyorlar, yazık onlara! İyi tüccar değiller. Sen işini daha sıkı tuttun, karşılığını da son kuruşuna kadar verdin. Ali Bayramoğlu bu durumu yazısında güzelce özetlemiş zaten.
Mahçupyan’ı, sanki burası eski Türkiye’ymiş gibi, sen de o parlak dönemlerindeymişsin gibi linç etmeye kalkmışsın. Yazısına cevap veremediğin için de ona “Ermeni muamelesi” yapmışsın. Hani onu en hassas yerinden, Hrant üzerinden vuracaksın, can acıtacaksın güya. Okuyucuya da, onun Ermeni olduğunu bir kez daha hatırlatacaksın tabii, öyle ki, yazını, senin gazetenin bilinçaltına ekmekte mahir olduğu bir sürü önyargılar eşliğinde okusun, tesiri olsun.
Ermeni cemaati en çok senin gazeteni okurmuş, Hrant da, Tûba Çandar’ın kitabına da aldığı üzere “Hürriyet” demiş. Sanki tartışmanın bununla bir ilgisi var.
Ama senin sıkıştığın o köşede bir anlamı var. Senin için bir yazının veya bir gazetenin muteber olması, içerik, düşünce, dürüstlük cesaretle ölçülmüyor, ne kadar satın alındığı ve ülkeyi, siyaseti ne kadar iklimlendirebildiği ile ölçülüyor.
Hürriyet’in beş yüz bin, Sözcü gibi bir gazetenin iki yüz bin satmasının ardında, her şeyin ters yüz edildiği koskoca bir yanlışlıklar ve suç tarihi, darbeler, toplumun tüm kimyasını bozmuş bir toplum mühendisliği var. Bunu mu marifet sayıyorsun?
Bak, elli bin tirajla Türkiye’yi değiştiren cesur ve dürüst bir gazetenin yazı işlerindeyim. Beni keşfeden de, hocam da Hrant Dink’tir. Mahçupyan da kısa bir süre öncesine kadar ezber bozan, gerçekten iyi yazılarıyla bizim gazetemizde ter döktü. Şimdi yine senin dil uzattığın ama o oranda itibarlı senin gazetenden çok daha fazla satan Zaman’da aynı katkısını sürdürüyor.
Bizim tek ölçümüz, vicdanımız ve cesaretimizdir. Yazıişleri masasında konuşmanın doğal olarak yasak hale geldiği tek şey vardır. “Bu haberi yaparsak tiraj kaybederizdir” o. Kimse bize sipariş haber veremez, okuyucularımıza ters gelir diye bir haberi asla kullanmazlık etmeyiz. Bunlar olmazsa, hiçbirimiz o masada bir saniye durmayız. Senin hiç anlayamayacağın türden bir patrona sahibiz. Bizim patronumuz, gazete kurulduğundan beri, bir kez dahi gazete katında gözükmemiştir.
Böyle bir dürüstlüğü, böyle bir inancı, böyle bir cesareti, böyle bir masumiyeti anlayabilir misin sevgili Özkök?
O yüzden, bel altı vuruyorsun. Ben senin kelimelerinin gün be gün tükendiğini gözlemliyorum. Senin kurmaya alıştığın türden kelimeleri akıl ve yüreklerine alacak insanlar her gün azalıyor bu ülkede. Ve sen her geçen gün daha az muteber, daha az çelici olmanın getirdiği bir sözsüzlüğe mahkûm oluyorsun. O kadar yapaylaşmışsın ki, ülke o yapaylıktan çıktıkça, “gerçek” sende toksik etki yapıyor. Gerçek seni yok ediyor. Üzerine gerçek döküldükçe dumanlar çıkararak eriyorsun.
O yapaylığın yerine ne koyacağını bilemiyorsun. O şey, bir zamanlar vazgeçtiğin şeydi, hâlâ kabullenemiyorsun!
Bize kendi cehennemini tarif ediyorsun. Söz, seni hep izleyecek ve senden ibret alacağız.
Markar Esayan - "Ertuğrul Özkök’ün cehennemini anlamak" başlıklı yazısı - Taraf Gazetesi
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder