30 Aralık 2010 Perşembe

Kendini küçük sanan büyük ülke, Star Gazetesi

Türkiye’ye kapanırsanız içiniz daralıyor; gelinen noktayı görmekte zorlanıyorsunuz. Bu hengâmede binlerce yıldır bu ülkede konuşulan diller, bin yıldır yan yana yaşamış halklar bile bölünme gerekçesi sanılabiliyor.

Herkes birbirine öcü masalları anlatıp, birbirini korkutuyor. Oysa sınırı geçtiğinizde bambaşka bir gerçekle karşılaşıyorsunuz. Başta Ortadoğu, Kafkaslar ve Balkanlar olmak üzere tüm dünya Türkiye’yi ve Türkleri keşfediyor. Hangi şehre gitseniz mutlaka birkaç Türk’le karşılaşıyorsunuz. Sadece havaalanlarında değil, o ülkenin hemen her yerinde Türkler mantar gibi çoğalıyorlar. Bırakınız BDP Güneydoğu’da oluşturacakları ‘komünler’den bahsetsin, diğer tarafta Umman, Kore, Yemen gibi ülkelerde bile artık ‘Türk komünleri’ ortaya çıkıyor. Havaalanları, yollar, binalar, kısacası o ülkelerin en prestijli yapılarının Türkler tarafından inşa edildiğini görüyorsunuz. Marketler Türk mallarıyla dolu.  ‘Türk malı’ deyince eskiden olduğu gibi incirle kuru üzümü kastetmiyoruz. İhraç ürünlerinin ezici bir çoğunluğu sanayi ürünlerinden oluşuyor. Türkiye kriz ortamında bile ihracatta 100 milyar doların üzerine çıkmayı başardı. İrlanda, Yunanistan gibi AB’nin kanatlarına girmeyi başarmış ülkelerin ekonomileri bile birer birer çökerken Türkiye uçuşa geçiyor.

Bunların hepsi çok güzel. Fakat asıl sevindirici olan sanayi ihracatı ya da turizm gelirlerindeki artış değil. Türkiye son yıllarda kültür ürünlerini de ihraç etmeyi başarıyor. Kültür ihracatı bir ülkenin gelişmişlik düzeyinin en önemli göstergesidir ve bu anlamda sanayi malı ihracatı ile kıyaslanamayacak bir başarıya işaret eder. Çünkü kültür ihracatında yaşam biçiminizi sizden farklı insanlara satarsınız. Sonucunda hem alıcının parasını alırsınız, hem de eski yaşam biçimini etkilemeye başlarsınız. İşte yükselen Türkiye’nin asıl başarısı burada.

* * *

Kültür ihracatının en önemli göstergesi ise Türk dizileri. Önce Azerbaycan ve Arap ülkeleriyle başladı. 2010 itibariyle 50’den fazla ülkeye dizi ihraç ediliyor. Ortadoğu, Kuzey Afrika, Orta Asya ve Balkanlarda aileler Binbir Gece, Asmalı Konak, Gümüş ve Kurtlar Vadisi gibi Türk dizileri için her akşam kumanda kavgası veriyorlar. Bazı ülkelerde aynı akşam birkaç Türk dizisi birden oynuyor. Üstelik bu ihracattan Türkiye her yıl 50 milyon liraya yakın para kazanıyor ve kazanç her geçen gün büyüyor. Program ihraç edilen ülkelerin sayısı da artıyor. Son olarak Latin Amerika ve İtalya Türk dizi ve programlarını keşfetti.

Dizi deyip geçmeyin. Türk dizilerinden sonra Suudi Arabistanlı kadınlar kocalarından daha çok saygı ve sevgi bekler oldular. Suriye’de yayılan diziler Türk mallarına ilgiyi arttırdı. Türk dizilerinin izlendiği ülkelere Türk şirketleri daha kolay girebiliyor. Ve elbette dizilerinin hayranları mutlaka Türkiye’yi ve İstanbul’u görmek istiyor. Böylece uzun yıllar Avrupa’nın fakir sınıflarına ‘her şey dâhil’ servis vermek zorunda kalan Türk turizmi harcama düzeyi yüksek, farklı bir turist profiline sahip oldu. Gelenler Türkiye’ye sadece para bırakmıyor, aynı zamanda İstanbul’u içer gibi yaşayıp ülkelerine dönüyorlar. Bırakınız bedava tanıtımı, ülke tanıtımının üzerine bir de para almış oluyorsunuz.

* * *

Anlayacağınız dünya tersine dönüyor, Amerika’nın kültür emperyalizmi yerini Ihlamurlar Altında’ya, Asi’ye veya Çocuklar Duymasın’a bırakıyor. Dikkat ederseniz bu diziler bir siyasi görüşü değil, tüm Türkiye’yi temsil ediyor. Başka bir deyişle Türkiye ekseni kayık ve dengesiz bir şekilde büyümüyor. Büyümede Cumhurbaşkanı Gül’ün, Başbakan Erdoğan’ın ve ekibinin büyük payı var elbette. Ancak ortada sadece bir ekiple veya sadece bir siyasi hareketle açıklanamayacak bir büyüme var. Osmanlı’dan bu yana omzumuzu çürüten koca kaya harekete geçti. II. Abdülhamid’den Atatürk’e, Menderes’ten Özal’a, Özal’dan Erdoğan’a herkesin emeği var bu büyümede. Ve şimdi koca Türkiye kayası harekete geçti ve aldığı ivme ile kendisini durdurmak isteyenlere acımıyor. Bundan sonra Türkiye’yi durdurmak kolay değil. Türkiye etrafına taşmaya devam edecek...

* * *

Sadece Türk malları değil, Türk medeniyeti ve Türkçe de önce yakın bölgesinde, ardından diğer halklarda etki sahasını arttırıyor, görünen o ki arttırmaya önümüzdeki yıllarda da devam edecek. Birkaç yıldır Mısır’dan Azerbaycan’a, Kuveyt’ten Pakistan’a kadar çok farklı ülkeleri bizzat yerinde gözlemleme fırsatını buldum. Gördüğüm şu ki bazı ülkelerden boşalan kültürel, sosyal ve siyasal mevzileri Türkiye dolduruyor. Üstelik bunu tehditle, hileyle veya o ülkelere zarar vererek yapmıyor. Türk işadamları da, kültür adamları da “onlar için iyi olan neyse, bizim için de iyidir” mantığıyla boşalan alanlarda ilerliyorlar. Ürdünlü bir gazetecinin deyişiyle “onlar dost kazanmak için çok para harcıyorlar, Türkiye ise dost kazanmak için çok para kazanıyor”.

Sözün özü, iki dillilik veya özerklik tartışmaları moralinizi bozmasın. Bunlar büyüyen Türkiye’nin gecikmiş tartışmaları. Siz bırakınız iki dilliği, Türkçe’yi bayraklaştırmış, ama aynı zamanda 200 dilli bir devlete kendinizi hazırlayın.

Kendini küçük sanan büyük ülke, Star Gazetesi

20 Aralık 2010 Pazartesi

Onun adı Kemal... - Gülay GÖKTÜRK

Of of of... O ne konuşmaydı öyle!

Kılıçdaroğlu'nun kurultay konuşması sosyal demokrasinin yeni liderinin çapı, bakış açısı ve vizyonuyla ilgili bir fikir verdi sanırım.

İktidara yürüyüş kurultayında Kemal Bey'in önlerine serdiği o muhteşem "Üçüncü Yol", endişeli modernlerin bütün endişelerini gidermiş midir; cumartesi gecesi nice zamandır ilk defa huzur içinde bir uykuya dalmışlar mıdır, dersiniz?

Beni soracak olursanız, o konuşmayı dinlediğimden beri kâbuslar görüyorum. Allah esirgeye, ya Kemal Bey iktidara gelirse diye...

Her şeyi geçtik... Yeni CHP'nin yeni liderinin bırakınız Kürt sorununu çözmeyi, daha Kürt lafını bile ağzına alamamasını; ülkeyi kasıp kavuran iki dillilik tartışmasını duymazdan gelişini, Poyrazköy'deki yeni patlayıcılardan bahsetmeyip Ergenekon'a selam yollayışını, yani siyasi programdaki "eski tas eski hamam" görüntüsünü bir kenara koyduk.

Peki ya işsizlik ve yoksulluk için söylediklerine ne demeli? Onlar ne korkunç, ne akla ziyan şeylerdi öyle!

CHP lideri yoksulluk sorununu nasıl bir çırpıda çözüvereceğini birkaç cümleyle açıkladı Kurultay'da.

Aslında çözüm, insana "Şimdiye kadar neden kimse akıl edemedi" dedirtecek kadar basit: Bütün yoksulları maaşa bağlayacakmış. Böylece (Kılıçdaroğlu'nun daha önce açıkladığı rakama göre) sayıları 15 milyonu bulan yoksullar tıpkı işçi ve memurlar gibi her ay başı bankamatikten maaşlarını çekecekler ve yoksulluktan kurtulacaklarmış. Böylece "sadaka dağıtan devlet"ten "sosyal devlet"e geçmiş olacakmışız.

Harika değil mi? Ancak küçük bir sorun var: Kılıçdaroğlu on beş milyon yoksulun maaşlarını kendi cebinden vermeyeceğine göre, bir yerden verecek. Nereden? Tabii ki bizim vergilerimizden... Peki yoksulluğu ortadan kaldırmak için bulduğu bu muhteşem çözümü açıklamadan önce vergi verenlere sormuş mu; sen verginle 15 milyon yoksulu düzenli maaşa bağlamayı kabul ediyor musun, diye? Tabii böyle bir şey aklından bile geçmemiş. Çünkü onun adı Kemal...

X x x

Yeni CHP liderinin istihdam konusuna bulduğu çözüm de en az yoksulluğa bulduğu çözüm kadar inanılmaz: "Başbakan, işverene diyorsun ki bir tane işçi al. E sen devletsin, sen alsana! Kendi beceremiyor, işverene çatıyor."

İşte CHP'nin yeni umudu Kılıçdaroğlu'nun istihdam konusundaki dahiyane çözümü de bu. Devlet bütün işsizleri devlete doldurup gizli işsiz haline getirecek. Onlara maaş verecek, böylece de işsizlik sorunu hallolmuş olacak!

İnsan gerçekten merak ediyor; Kılıçdaroğlu birkaç hafta önce Kemal Derviş'le görüşüp ekonomi programı üzerinde fikir alışverişinde bulunmamış mıydı? Derviş'ten CHP'nin ekonomi politikasına destekte bulunması, akıl fikir vermesi istenmemiş miydi? Acaba Kılıçdaroğlu o görüşmelerde istihdam sorununun çözümü konusundaki bu parlak fikrini Derviş'e çıtlatmadı mı? Eminim, kopya çekilir diye söylememiştir. Eğer söyleseydi Derviş de ona 2002 krizinin asıl sebebinin tam da Kılıçdaroğlu'nun önerdiği politikalar yüzünden; devlet harcamalarını kontrolsüz büyütmekten, devleti gizli işsizler deposu haline getirmekten, bütçenin her yerinde koca koca kara delikler oluşturmaktan çıktığını anlatırdı. Kendi kara deliklerini bir türlü kapatamayan devletin ülkenin toplam tasarrufunun neredeyse tamamına el koyup iç borç ödemelerinde kullandığını, bankalardaki bütün mevduatı sünger gibi emerek reel kesime kullanacak kredi bırakmadığını ve sanayicilerin kan damarlarını kuruttuğunu; faizlerin aşırı yükselmesine sebep olduğunu bir bir izah ederdi.

Kılıçdaroğlu Ankara'da işsizleri devlete doldurarak işsizlik sorununu çözmekten bahsederken, aynı gün bir başka toplantıda yapılan istihdam tartışmalarından da haberi yoktu muhtemelen. Zira, Kurultay'la aynı günlerde yapılan Türkiye'de İstihdam Politikası Konferansı'nın ana tartışma konusu hem devlette hem de özel sektörde esnek istihdamdı. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Ömer Dinçer istihdam için kalıcı ve belki de çok radikal tedbirlere ihtiyacımız olduğunu ifade ediyor, "Çalışma hayatında esnekliği arttırmak istiyoruz. Böylece istihdam da artacak" diyordu.

Yani tam da Kılıçdaroğlu'nun tersini söylüyordu.

Evet... Bir yanda Kılıçdaroğlu'nun bütün işsizleri devlete doldurup memurlaştırma projesi; öte tarafta iktidarın bir bakanının, global ekonomik yapı içerisinde rekabet gücü kazanabilmek için emek piyasalarını üretimin yeni ihtiyaçlarına göre yeniden düzenleme; esnek üretim, esnek çalışma, esnek işçi gibi kavramları tartışmaya açma çabaları...

İşte seçimlerde başka şeylerin yanı sıra bu iki farklı ekonomi programı da yarışacak.

Birincisi, iktidar olma umudu taşımayan sorumsuz siyasetçilerin işkembeden attıkları bir palavradan başka bir şey değildir ve sadece cahillere cazip gelebilir.

İkincisi ise, sırtında yumurta küfesi olan, yönetim sorumluluğu taşıyan bir iktidarın antipatik görünmeyi de göze alarak çağa uygun değişimleri gerçekleştirme gayretidir. Ve eminim, biraz olsun ekonomiden anlayan ve sağduyusu olan herkese çok daha inandırıcı gelecektir.

Seçim sonuçları halkın ne kadarının olmayacak duaya amin diyeceğini, ne kadarının sorunlara gerçekçi çözümler arayanların arkasında duracağını ortaya koyacak.

Onun adı Kemal... - Gülay GÖKTÜRK

19 Aralık 2010 Pazar

Sabah - MEHMET BARLAS - Seçime kadar birkaç kurultay daha yapılmalı...

Ben Kılıçdaroğlu'nun yerinde olsam, hazirandaki genel seçime kadar birkaç tane daha olağanüstü kurultay yapardım.
Ne derseniz deyin... CHP'nin her kurultayı bu partiyi yönetenler ve örgüt açısından çok başarılı ve heyecanla dolu oluyor.
Kurultaya o anda hakim olan kim ise, Türkiye'nin bütün sorunlarını çözüyor kürsüde.
Kurultaya katılanlar da sorunları çözümlenmiş bir ülkenin vatandaşları olarak, eskisinden farklı moralle evlerine dönüyorlar.
Ben de CHP'nin yöneticisi olsam genel seçim zaferlerine değil kurultay zaferlerine bakardım.
O kurultaylarda, dün Baykal'ın bugün de Kılıçdaroğlu'nun yaptıkları gibi, "Yaptığıma değil söylediğime bakın" diye düşünerek kürsüye çıkardım.
Mesela "Biz iktidar olursak milletvekilini vatandaşa seçtireceğiz" derdim.
Ama Parti Meclisi'ni delegeye seçtirmez, blok listedeki isimleri kendim belirlerdim.
Mesela "Mustafa Kemal'in vasiyetine sahip çıkacağız" derdim ama bu vasiyetin bir bölümünün de CHP'ye bırakılan İş Bankası hisseleri olduğundan hiç söz etmezdim.
Uzlaşma arayışı

Mesela "Yeni anayasayı da toplumsal uzlaşma ile yapacağız" derdim ama bundan önceki anayasa yapma çalışmalarına CHP'nin bir temsilci bile vermediğini hiç hatırlatmazdım.
"Toplumsal uzlaşma" nın sadece CHP iktidar olduğu zaman mı bir anlamı olacağının sorulmasına izin vermezdim.
Ben de Ergenekon sanıklarının sıkıntılı durumlarına değinirdim ama cunta girişimlerine hiç dokunmazdım.
Evet... Ben o anda CHP'nin hakimi olsaydım her hafta bir olağanüstü kurultay toplardım.
Türkiye mozaiğine farklı yörelerinin renklerine halk oyunları ile işaret ederdim.
Ama mesela "Kürt Sorunu"nun çeşitli öğelerine ilişkin yaklaşımlarımı açık ve seçik açıklamayı iktidar olmanın ertesine bırakırdım.
Aklıma gelen her konuda her şeyi vaat ederdim...
Coşku doluydu

Neticede dünkü CHP olağanüstü kurultayı da, geçmişteki olağan ve olağanüstü kurultaylardan farklı değildi.
Coşku doluydu...
Eskisinden farklı olarak "Yaprak Dökümü"nü hatırlatan acı tebessümlerle dolu görüntüler de vardı.
Bu dizinin başrol oyuncularından biri de Antalya delegeleri arasında oturan Deniz Baykal'dı.
Bu olağanüstü kurultaydaki coşku ile kendisinin hakim olduğu kurultaylardaki coşkuları herhalde karşılaştırıyordu.
Herhalde bu nedenle zaman zaman acı acı tebessüm ediyordu.
Ama hayatın gerçekleri böyle işte...
Acı gerçekler

Bu gerçekler sadece Baykal'ı etkilemiyor ki.
Baykal'ın milletvekili kadrolarını da, geçmişte Baykal'a destek veren Parti Meclisi üyelerini de bekliyor bu gerçekler.
Bu coşkuya bir kurultay yetmez.
CHP'ye üye kaydı Genel Merkez'in 3'üncü katından zemin katına indirildiğine göre, her yeni bin üye için yeni kurultay yapılabilir.
Hatta bu coşkuyu sürekli kılmak için "Genel seçim" yerine "Genel kurultay" kavramı da kullanılabilir partililer tarafından.
Bu coşkuyu seçime kadar sürdürebilmek için bu olağanüstü kurultayı hazirana kadar sürdürmek mümkün olamaz mı acaba?

Sabah - MEHMET BARLAS - Seçime kadar birkaç kurultay daha yapılmalı...

17 Aralık 2010 Cuma

İhsan Dağı - CHP ile iktidara halk mı gelir devlet mi?

 

Tarihinde hiçbir serbest seçimi kazanarak iktidar olamamış, yani 'rekabetçi siyaset' ile ciddi 'uyum' sorunları olan bir parti CHP. Uyumsuzluğun temelinde de halkın taleplerinin temsilciliğini yapmak yerine devletin sözcülüğünü üstlenen bir siyasal gelenek var. Halkın taleplerini, değerlerini, sorunlarını kayda değer bulmayan bir siyasi partinin demokrasilerde rekabet şansı olamazdı, olmadı da zaten.

Halk gücünü arkasına alma gereği bile duymadı CHP; nasıl olsa 'devlet gücü' arkasındaydı, çünkü devleti zaten kendileri kurmuştu ve devlet onlarındı. Halk, devletuların maaşını ödeyecek, zengin etmek istedikleri işadamlarının ihalelerini finanse edecek ve tabii ki bir de itaat edecekti. Halktan beklediği buydu 'orijinal CHP'nin.

Hakikaten o günlerde CHP devlet, devlet CHP demekti. Bütün memurlar CHP üyesi, valiler partinin il başkanı, İçişleri Bakanı da parti genel sekreteriydi. 'Orijinal devlet', bir 'parti devleti'ydi.

İşte 1950'den beri 'demokratikleşme' dediğimiz hadise devletin CHP'den alınıp asli kurucu unsur olan halka teslim edilmesi sürecidir. CHP'nin demokratikleşmeye, yani halk iktidarına 'direnişi'nin nedeni de budur.

Şimdi kurultay salonuna 'halk iktidara gelecek' diye yazacaklarmış. Her serbest seçimden sonra halk, iktidara biraz daha yerleşiyor, ancak bu, nedense hep CHP'nin iktidar olmadığı bir durumda tezahür ediyor. Sanki 'halk iktidarı' ile 'CHP iktidarı' arasında katı bir uyumsuzluk görüyor seçmen.

Yine de 'yeni CHP' lafları söyleniyor ki bu bile önemlidir. Ancak bana kalırsa 'eski'ye dönüyorlar. Mavi gömlek, kasket, beyaz güvercinler ve Rahşan Ecevit muhabbetinden anlaşılıyor ki 'yeni CHP', Ecevit'in 'eski CHP'sine öykünüyor.

'Üçüncü yol' fikrinin bile eskidiği bir dönemde Ecevit'i keşfetmek büyük 'ilericilik' olmasa gerek. Kemalizm'in yumuşak bir versiyonu olan 'ortanın solu' siyasetiyle de halktan iktidar olmak için vize alamamıştı Ecevit taa 1970'lerde. Ayrıca son dönem 'demokrat'lığı da pek parlak değildi; 28 Şubat sürecinden iktidar çıkarmış ve 28 Şubatçılara şirin görünmek için başörtülüler karşısında aslan kesilmişti. Yeni CHP'nin modeli böyle bir geçmişse, pek geleceği de yok demektir.

Gelecek demişken, bu CHP artık seçim kazanmak zorunda. Eskiden seçimleri kaybetse de CHP hep iktidardaydı, çünkü iktidar seçimi kazananlara değil 'devlet'e aitti. Devlete de hakim olan CHP idi. Bürokrasi, velinimeti CHP'yi hiç yalnız bırakmamıştı. Darbe yapar, ardından hükümeti CHP'ye teslim etmek ister; seçimlerde CHP kaybeder, ama askerler zorlar, CHP liderliğinde hükümet kurdurur, vs...

Ancak bugün, CHP'ye iktidara ortak olmayı sağlayan müttefikleri devletteki ağırlıklarını kaybettiler. Vesayet neredeyse bitiyor. Vesayetin olmadığı bir sistemde CHP'nin seçim kazanmadan iktidar olma imkanı da yok; ne asker darbe yapabiliyor, ne de yargı CHP'nin muhalifi partiyi kapatabiliyor. Şimdi iş CHP'ye düştü. Üstelik devletteki eski iktidar ortakları da artık CHP'den bir hizmet bekliyor. Madem iktidar olmanın yolu artık seçim kazanmaktan geçiyor, bu işi CHP'nin yapması gerekiyor. 'Yüksek yargı' ve 'rahatsız subaylar partisi' kurup seçim yarışına katılamayacaklarını, katılsalar da sonuç alamayacaklarını görenler bu defa 'bürokrasi'yi iktidara taşıma işini CHP'ye ihale ediyor.

Dolayısıyla Kılıçdaroğlu'nun işi zor. Bunca yıllık hantal, heyecansız, programsız bir partiyle seçim kazanmak zorunda. Ama nasıl? Bilmiyorlar da nasıl seçim kazanılır. Fakat bu defa seçim kazanmak için her şeyi yapmaya da hazır görülüyorlar.

Demokrat olmaya da hazırlar, genel affa da, Silivri'ye kontenjan vermeye de. Yine de ne malum medya, ne tuhaf ittifaklar, ne de başka tür destekler CHP'ye seçim kazandırmaya yetmeyebilir. Yükseltilen beklentilerin ardından yaşanacak muhtemel bir yenilgi 'çılgın arayışlara' yöneltebilir birilerini. Asıl buna hazırlanmalı Türkiye.

Yazarlar - İhsan Dağı - CHP ile iktidara halk mı gelir devlet mi? - ZAMAN GAZETESİ [İnternetin İlk Türk Gazetesi]

15 Aralık 2010 Çarşamba

Sabah - EMRE AKÖZ - Olup biteni anlamak için köşeli bir model

 

Nasıl oluyor da Türkiye'de Sol, Kemalizm'in oyuncağı oluyor? Aralarında bazı uzlaşmaz çelişkiler olan bu iki ideoloji, hangi noktada ittifak kurabiliyor?
Tabii yukarıdaki ilk cümleyi de açmak gerekir: Neden oyuncak olan Sol da, tersi değil? Niye Sol, Kemalizm'i maşası haline getiremiyor?
Burada kastedilen Sol, elbette CHP'nin "gibi yapan" solu değil. CHP zaten Kemalizm'in partisi... Sol deyince sosyalizm eğilimli solu kastediyoruz.
Önce şuna cevap verelim: Sol ile Kemalizm arasındaki uzlaşmaz nokta nedir?

***

Bu sorunun cevabı zor değil: Sol'un temel derdi Kapitalizm iledir. Kapitalist ekonomi yerine, sosyalist bir ekonomi kurmak ister.
Kemalizm ise kapitalizme karşı değildir. Tam tersine, gerek İttihatçılar, gerek Kemalistler, Türkiye'de girişimci bir sınıf yetiştirmek için epey çaba harcamıştır.
Kemalizm'in kapitalizm karşısındaki korkusu, gelişen girişimci sınıfın, kendi elindeki devlet iktidarına talip olmasıdır.
Kemalizm'in tipik siması generaldir. Yani askeri bürokrat... Kapitalizmin tipik siması ise sermayedardır.
Bürokrat, sermayedarın devlete hâkim olmasını istemez: "Para kazan, yatırım yap, keyfince yaşa, hatta ekonomiyi yönet, ülkeyi kalkındır ama benim iktidarıma dokunma" der.
Sermayedar da kendisine para kazandırdığı sürece ülkenin son kertede Bürokrat tarafından yönetilmesine sesini çıkarmaz.

***

Bu denklemde Sol nerede?
Solun amacı, devlet iktidarını ele geçirerek, sosyalizmi yukarıdan aşağıya inşa etmektir. Teorisi budur.
Yani Sol da, Kemalizm gibi devletçidir.
İşte tam bu noktada Kemalist ile Sosyalistin aynı kafada olduğunu görürüz.
Ancak Bürokrat için devlet iktidarı nihai amaçtır. Sol ise o iktidarı önceleri bir araç olarak kullanacaktır.
"Önceleri" diyorum çünkü pratikte Sol, devlet iktidarını ele geçirdikten sonra bürokratlaşır.
Böylece nihai amaç olan sosyalizm ve komünizm unutulur, devletçilik ile yetinilir.
Tarihsel olarak zaten devlete hâkim olan Kemalist, koltuğunu elinden almaya kalkışan "Yeni Burjuva"ya karşı, Sosyalisti kullanır.
"Yeni Burjuva" diyorum, çünkü Kemalist, kendi eliyle büyüttüğü "Eski Burjuva" ya hâkimdir.
Hem devlet olanaklarını ona akıttığı, hem de "Yeni Burjuva"ya karşı ortaklaşa mücadele ettikleri için ittifak halindedirler...

***

Bu model, "Eğitim parasız olmalı" diyen Sosyalist öğrenciyi anlatır...
Bürokrasinin siyasetteki uzantısı olan CHP'nin niye o öğrenciyi desteklediğini de anlatır...
Ayrıca, "parasız eğitim" sloganı karşısında tüylerinin diken diken olması gerekirken, "Eski Burjuva"nın (yani Rahmi Koçların, Ümit Boynerlerin, Aydın Doğanların), tam tersi bir davranışla, Sosyaliste niye arka çıktığını da anlatır...
Sol içinde elbette Sosyalistlik mesleğini hakkıyla yapmaya çalışanlar vardır...
Onlar modeli kavramış olup, siyaseten bunun dışına çıkmak isteyenlerdir aynı zamanda...
Ancak Sol içinde azınlığı oluştururlar.
Çünkü ekonomiyi dönüştürmek için devlet iktidarına ihtiyaç duyan Sol, "kimlik" bahsinde de ister istemez Kemalist ile ittifak kuracaktır.
Çünkü Kemalist'in, kendi iktidarını korurken kullandığı en önemli araçlardan biri laikçiliktir.
Laikçilik, Türkiye'nin toplumsal yapısı gereği, Sünni olmayanları yanına davet eder.
Böylece kimlik çekişmesinde, Alevilerin desteklediği Sol, Kemalizm ile ittifak kurar.

***

Bu model, siyasetteki hepsini değilse de, birçok önemli olayı anlatır.
Örneğin sahibi bir kapitalist ağa olmasına rağmen, Aydın Doğan medyasının, Sosyalist öğrenciyi, niye sempatik ve yerden göğe kadar haklı gösterdiğini açıklar.
Aynı şekilde, bazı Sosyalistlerin, niye "Yeni Burjuva"nın medyasında değil de, AD medyasında yazmaya ve konuşmaya böylesine teşne olduklarını da açıklar.
Peki, sizin bir modeliniz var mı

Sabah - EMRE AKÖZ - Olup biteni anlamak için köşeli bir model

Yazarlar - Etyen Mahçupyan - Kim kimi niçin destekliyor?

 

Siyasetle otoriter bir ideolojik zemin üzerinde tanışmış olan toplumlarda, demokratik değişim ancak mecbur kalındığı için atılan adımlarla oluşuyor.

Otoriter zihniyetin yönetim zafiyeti göstermesi söz konusu değişim dinamiği için bir önkoşul haline geliyor. Türkiye de böyle bir ülke... Bugün reformların taşıyıcısı olan AKP'nin kendi içselleşmiş ideolojisinden kaynaklanan bir demokrasi ufku olduğunu iddia etmek çok zor. Aksine AKP'nin 'demokratlığının' temelinde devletin dindar kesime karşı bunca yıldır yürütmüş olduğu baskıcı ve dışlayıcı siyaset yatıyor. Kemalizm'in oluşturduğu cumhuriyetin belirli dünya koşullarında 'yönetemez' hale gelmesiyle oluşan karşı tepkiler ise günümüzün AKP'sini yaratmış durumda. Dolayısıyla bu parti Türkiye'yi 'ileri demokrasiye' taşıyan bir sürükleyici aktör olmaktan ziyade, 'ileri demokrasiyi' talep eden dindar çoğunluğun uzantısı olarak işlev görüyor.

Laik kesimin demokratlarının AKP'ye destek vermelerinin nedeni de bu... Mesele AKP'nin ne kadar az veya çok demokrat olması değil. Mesele bu partinin bizatihi varlığıyla toplumdaki demokratikleşme arzusunu hayata geçirebilmesi ve bunu yaparken de demokrasi taleplerinin doğrultusu yönünde değişebilmesi. Aynı iradenin CHP tarafında da olması doğrusu demokratları son derece memnun ederdi. Çünkü son kertede bu iki partinin de demokrat zihniyeti zaten temsil etmediği ve önemli olanın üretilecek sinerji olacağı açık...

Ne var ki CHP bu yönde bir değişimi öngörmeyi sağlayacak hiçbir belirti göstermiyor. Kılıçdaroğlu/Batum bileşiminden demokrasi çıkacağını hayal edenlerin bu kadar naif veya cahil olduklarını söylemek de herhalde doğru olmaz. Anlaşılan modernist laik kesim aslında CHP'nin bir biçimde demokratlaşmasını istiyor ve bunun ideolojik zemini olmasa da, teorik olarak bu değişimin olabileceğini söyleyerek bir tür siyaset yaptığını sanıyor. Böylesine bir kendini aldatma sürecinin niçin seçildiği ise herkesin malumu: Amaç AKP'nin iktidardan gitmesi... Tabii ki AKP'nin idealize edilecek hali yok, ama alternatiflerine kıyasla daha 'yanlış' bir Türkiye hayal ettiklerini söylemek de imkânsız. Bu durumda söz konusu kategorik AKP karşıtlığının nedeni ne olabilir? Acaba modernist laikler niçin AKP ile CHP arasında daha mesafeli, somut tutumları veri alan bir değerlendirme pozisyonu alamıyorlar? Görünen o ki bunun nedeni söz konusu kesimde çok derine işlemiş olan 'dindar alerjisi'... Kendilerini 'modern' olarak gören bu insanlar aslında sadece 'laik' ve bu, otoriter zihniyet içinde şekillenmiş bir laiklik. Dolayısıyla da katı Kemalizm'in toplumu 'dışlayıcı' konumunun günümüzdeki siyasi çaresizliğine karşı üretebildikleri tek alternatif ancak 'yumuşak' Kemalizm'in 'sınırlandırıcı' laikliği olabiliyor. Bunun ise demokratlık bir yana, epeyce vesayetçi bir anlayış olduğunu söyleyebiliriz.

Öte yandan vesayetçiliği bir tür demokrasi talebi imiş gibi sunma yönünde büyük bir çaba var. Merkez medyanın eski ve yeni gazeteleri buna fazlasıyla teşneler. AKP'nin yanlışlarının vurgulanmasının, CHP'yi kendiliğinden doğru bir konuma oturtacağı sanılıyor. Ancak bu beyhude bir çaba... Nitekim yaklaşan CHP kurultayı bağlamındaki son pazarlıklar bile, bu partinin bitiş sürecinde olduğunu ima etmekte. Kılıçdaroğlu'nun Sav ve Baykal'la görüşerek onlara kendi blok listesinden pay vermeye çalışması, muhtemel bir seçim yenilgisini tek başına taşımak istememesinden kaynaklanıyor. Buna karşılık Sav ve Baykal'ın bu teklifi reddetmeleri ise, seçim yenilgisi ihtimalini epeyce yüksek gördüklerini ortaya koyuyor. Çarşaf liste tartışmasına gelindiğinde ise CHP'nin 'demokratikliğinin' bir farsa dönüştüğünü görüyoruz. Baykal döneminde genel başkan parti meclisini seçiyor ve yönetim kurulunun belirlenmesini bu meclise bırakıyordu. Böylece hem kendi seçtiği insanlar yönetime gelmiş oluyor hem de en azından parti meclisinde bir tür 'demokrasi' işliyordu. Kılıçdaroğlu ise hem parti meclisini hem de onun içinden yönetim kurulunu kendi seçmeye kalkıyor...

Buna AKP'nin de demokratik olmadığını söyleyerek bir tür itirazda bulunabilirsiniz. Ancak AKP'nin zaten böyle bir iddiası yok. AKP kendi yapısıyla değil, yaptıklarıyla demokratlığa hizmet ediyor. CHP'nin ise ne yapısı ne de yapmak istedikleri bu yönde değil... Dolayısıyla hiç şaşırtıcı olmayan nedenlerle, demokratlar AKP'ye destek veriyor, laik modernistler ise CHP'ye.

Yazarlar - Etyen Mahçupyan - Kim kimi niçin destekliyor? - ZAMAN GAZETESİ [İnternetin İlk Türk Gazetesi]

13 Aralık 2010 Pazartesi

Taha Akyol - Post modern tarikatlar

 

ANLAŞILMASI zor bir çağa giriyoruz. Zor diyorum çünkü anlamak için zihnimizdeki kalıplar yetersiz kalıyor...
Modernizmin standart, ölçülü, türdeş ve rasyonel dünyası geride kalırken, post modernizmin standartları karışık, ölçüleri çeşitli, türdeşlikten uzak ve hayli duygusal bir dünya geliyor!
Post modernizmin ilk işaretleri modern “sağ” ve “sol” kavramlarının dışında çevrecilik, yeşilcilik ve feminizm gibi hareketler ortaya çıkmış, sağ ve sol partileri parçalamıştı.
Türkiye’de de modernleşme döneminin zihinlerimize yerleştirdiği “ilerici-gerici” ve “sağcı-solcu” gibi standartlar paramparça oldu. Artık farklı kavramlarla konuşuyoruz, yeni siyasi tavırlar gelişiyor.
Sonra mikro milliyetçilik, etnik milliyetçilik, radikal yerelcilik gibi hareketler gelişti...
Artık “siber kabileler”den bahsediyoruz. Twitter cemaatleri gibi gerçekten masum ‘sanal mahalleler’ oluştuğu gibi...
Post Modern kaos?
Wikileaks’in yarattığı bir “star” olarak dünyanın her yerinde “Assangistler” oluştu. Türkiye dahil her yerde küçük gruplar da olsa, “Assange’ye özgürlük” gösterileri düzenlendi.
Yazılar yazıldı, konuşmalar yapıldı.
Bunların bir kısmı marjinal olsa da mesela ABD’de Chomsky, bizde Nilüfer Kuyaş gibi yüksek düzeyli entelektüeller felsefi içerikli yazılarla savundular bunu...
Artık modernizmin “ölçü, kural, standart, rasyonalite” değerleri yerine sınırsız serbesti, her türlü otariteye tepki, mikro düzeylere varıncaya kadar çeşitlilik fikri gelişiyor.
“Rasyonelite” yerine de “tercih” kavramı yükseliyor.
“Özgürlük”, modernizmin tanımladığı sınırların ötesine geçiyor, daha geniş ve hatta daha ‘cemaatsel’ içerikler kazanıyor; modernitenin pek bilmediği “kollektif haklar” gibi....
İyi mi kötü mü?
Bu sorunun “rasyonel” yani herkesçe “aklen” kabul edilebilir bir cevabı yok! Çünkü sübjektif yönü ağır basıyor bunların. Nitekim beni mutlu eden tarafları da var, tedirgin eden tarafları da...
Siber tehdit!
Ama objektif olarak üzerinde durabileceğimiz, “rasyonel” olarak düşünebileceğimiz çok ciddi bir tarafı da var: Bilgi silahını “yıkıcılar”ın ele geçirmesi!
Terörist veya anarşist ya da faşist bir ‘postmodern cemaat’in şiddeti patlatacak bilgilere ulaştığını düşünün!
Ya da mesela sırf “otoriteyi çökertmek” gibi anarşist bir saplantıyla “e-devlet”in sadece güvenlik bilgilerine değil, tapu kayıtlarına veya hava yolları kumanda merkezlerinin “e-sistem”lerine ulaşarak “hakc” ettilerini, “mikrop” soktuklarını düşünün!
Bu çok basit misaller Lizbon Zirvesi’nde NATO’nun değişen güvenlik önceliğinin niye değiştiğini de anlatıyor: Artık “tehdit” bildiğimiz türden savaşlar değil... Çağımızda “Füze tehdidi” ve “siber tehdit” daha öncelikli...
Ve karşılığında “füze kalkanı” ile “siber güvenlik” sistemleri.
Bugün “e-devlet”in düşmanı, radikal ve aşarşist “siber cemaat”lerdir.
ABD Savunma Bakanığı ile Hava Kuvvetleri’nde “siber güvenlik” için 90 bin sibernetik uzmanı çalıyormuş.
Bizde ekim ayında yapılacak “Ulusal Bilgi Güvenliği Tatbikatı” için TÜBİTAK ve İTÜ “Ulusal Bilgi Sistemleri Güvenlik Programı” üzerinde çalışıyor...
Acaba Wikileaks böyle bir olay mı, eski usul ABD veya İsrail komplosu mu? Ancak postmodern bir cevap verebilirim: Bilmiyorum

Taha Akyol - Post modern tarikatlar - Milliyet.com.tr

5 Aralık 2010 Pazar

Yazarlar - Etyen Mahçupyan - CHP: Sol popülizmden oportünizme

CHP'nin iktidara taşınması için uygulanması gereken stratejinin temelinde 'yumuşak' bir Kemalizm'in yaratılması ve partinin sert ideolojili tabanının bu yeni 'çağdaşlığa' taşınması var.

Bunun anlamı Kemalizm'in toplumun önüne koymuş olduğu kırmızı çizgilerin de yumuşatılmasıdır. Örneğin askeri yargı konusunda bir grup başkan vekili tarafından verilen ilk tepkinin vesayet yanlısı tonu, hemen ardından bir başka grup başkan vekilinden gelen aksi yöndeki mesajla dengelenmişti. Ancak bu iki başkan vekilinin demeçlerinin birbirini dışladığını sanmak pek doğru olmaz... Çünkü söz konusu iki demecin 'muhatabı' ve siyasi zemini farklı. Birincisi AKP'nin bir sivil darbe peşinde olduğunu söylerken, ikincisi 'ideal olarak' CHP'nin çift başlı yargıya karşı olduğunu öne sürmekte. Bu küçük örnek önümüzdeki dönem CHP'nin 'siyasi yüzünü' bizlere sunuyor... Yani bir yandan ilkesel doğrulara ve demokratik haklara sahip çıkan, ancak aynı anda da AKP'nin reformlarının siyaseten farklı bir doğrultuyu, yani İslami tahakkümü ima ettiğini vurgulayan bir söylem... Böylece kaba ve ilkel 'takiye' mantığından daha 'ince' bir taktiksel çizgiye gelinmiş oluyor. AKP'nin niyeti değil, siyaseti mahkûm edilmeye çalışılırken, CHP'nin de reformların ilkesel sahibi pozisyonuna devşirilmesi amaçlanıyor.

Bu mühendislik çabasının başarılı olabilmesinin temel koşulu güçlü bir medya desteği. Öte yandan medya yeni CHP pozisyonunu ve onun gerektirdiği stratejik tutumları beslese de esas kavga, generallerin açığa alınması işleminde de gözüktüğü üzere, 'somut' reform adımları alanında olacak ve orada yalpalamanın maliyeti CHP için son derece ağır olabilir. Bu sonucu engellemenin bir yolu muhakkak ki partinin her alanda köklü bir ideolojik yüzleşme yaşamasıdır, ama hele seçimlere giderken, bunun pek de gerçekçi olmadığı açık... Dolayısıyla CHP'nin bir 'taşıyıcı meseleye' ihtiyacı var. Diğer bir deyişle, gündemi sürükleyecek, onu sürekli olarak söz sahibi yapacak ama taraf olmak zorunda da bırakmayacak bir meseleye... Çünkü taraf olmak ilkesel duruşu AKP karşıtlığından çıkarıp, gerçek tutumlara çekebilir ve bu da parti tabanında aranan müstakbel koalisyonu riske atar.

Bu 'taşıyıcı mesele' Kürt meselesidir... Çözümü zor ve uzun sürecek olan, karmaşıklığından öte muğlak ve dolayısıyla da muğlaklığa izin veren bir sorun. Bu nedenle sol popülizmin ihtiyacına uygun bir toparlayıcı parti imgesini ve buna uygun bir jargonu Kürt meselesine ilişkin tartışmalarda üretmek mümkün. CHP/BDP işbirliğinin mantığı da bu imge ve jargon noktasında anlamlı. Bu iki partinin gerçekten de fazla yakın olamayacağını öngörebiliriz, ama asıl amaç zaten bunun 'olabilirliği' etrafında bir siyasi zeminin psikolojik açıdan kotarılmasıdır.

Bu çabaların başarılı olup olmaması bir yana, CHP'yi gerçekten de daha özgürlükçü bir noktaya çekmesi mümkün. Ancak unutmamak gerek ki bu değişim her adımda bir zihniyetsel kaymayı da ifade edecek ve söz demokratik gözükse de zihniyetin demokrat olacağının bir garantisi yok. CHP'nin yeni genel sekreterinin de ima ettiği üzere, bu partinin demokratik söylemi bir kamuflaj gibi kullanma ihtimali çok daha yüksek. O durumda karşımıza çıkacak olan dışa karşı sol popülizmin sesi olan ama özünde giderek oportünist zihniyete kayan bir yapıdır.

Nitekim oportünizmin üç temel vasfının şimdiden CHP içinde yeşerdiği gözüküyor: Birincisi yüksek ahlaki kodların sahipliğini yapar gözükmek, 'doğru' pozisyonun jargonunu seslendirmek. İkincisi risk almamak, kendisini risk gerektirmeyen orta ve esnek pozisyonlarda tutmak. Üçüncüsü ise alttan alta otorite odaklarına yaranmak üzere, düzen koruyucu bir tavır sergilemek ve ideolojik olarak statükoyu konsolide etmek.

Maharet bunların her üçünün de aynı anda sergilenmesini ve deşifre olmamayı ima ediyor. Hem demokrat görünmek, hem de demokratlığa direnmek kolay iş değil... Hem proaktif olmak, hem de bu enerjiyi kendinizi riske atacak şekilde somutlaştırmamanız lazım. Çare enerji yoğunluğunu kendisine çekecek bir 'düşman' yaratmaktadır ve o düşman da bugün zaten var! Kısacası CHP'deki oportünist siyasetin temel aracı AKP düşmanlığını siyasallaştırması olacaktır. Baykal da bunu yapmıştı, ama sert laik kimliğe yaslanarak. Şimdi farklı olan, yumuşak Kemalizm'i yeni bir 'çağdaş laiklik' etrafında toplamaktır. Bu da bizi yeniden medya desteğine getiriyor...

Yazarlar - Etyen Mahçupyan - CHP: Sol popülizmden oportünizme - ZAMAN GAZETESİ [İnternetin İlk Türk Gazetesi]

4 Aralık 2010 Cumartesi

Ankara'dan Edelman diye bir büyükelçi geçmişti - Taha Kıvanç

Şimdilerde "Eric Edelman'a hücum" oyunu oynanıyor gazetelerde, ama bir zamanlar bizim medyanın 'en popüler diplomatı' idi, ülkemizdeki ömrü çok kısa sürmüş Amerika'nın Ankara Büyükelçisi... Hemen her akşam evinde yemek veriyor, oraya '1 Mart' tezkeresini gözü kapalı desteklemiş dostlarını çağırıyor, onları ağırlıyordu.

Tayyip Erdoğan'ın başbakanlığı Abdullah Gül'den devraldıktan sonra hükümeti sıfırdan oluşturacağını ve sofra arkadaşlarının bazısının bakan olacağını umuyordu Eric Edelman; değişikliğin birkaç bakanla sınırlı kalması ve dengenin korunması en az 1 Mart tezkeresinin reddi kadar etkili oldu Büyükelçilik üzerinde...

Bütün belgeler yayımlandığında, yeni Ak Parti hükümeti ilkinden farksız teşekkül ettikten sonra ABD Ankara Büyükelçiliği'nin Washington'a gönderdiği raporlarda çizilen Tayyip Erdoğan portresinin öncekilerden daha sert olduğu görülecektir.

Eric Edelman 1 Mart tezkeresinin TBMM'de görüşülüp oylanması sırasında Ankara'da değildi, gelişmeyi Washington'da Dick Cheney'in ofisinde izledi. Bush'un yardımcısı Cheney'in sağ koluydu Edelman. Cheney başkan yardımcısı seçildiğinde yanına ilk onu almıştı.

Irak'ı ve sonrasında bütün Ortadoğu'yu dize getirmek üzere yola çıkan Bush-Cheney ikilisi, bu 'fetih' yolculuğunda Türkiye'yi yanlarına çekmeyi kafaya koymuş, bütün altyapıyı hazırlamışlardı. Cheney ofisinin Türk medyasını yönlendirme hizmetleri Ankara'ya büyükelçi olarak gönderilmeye hazırlanan Edelman'a verilmişti.

İsterseniz kısa bir kronoloji sunayım: Eric Edelman'ın Ankara'ya büyükelçi olarak gönderileceğini o kritik 2003 yılının ilk ayında duymuştum. Ertesi ay (Şubat 2003) Beyaz Saray Edelman'ın büyükelçi atanması sürecini başlattı. 24 Şubat günü Senato'ya ismi gönderildi. Senato'dan onay biraz gecikmeli olarak 11 Nisan tarihinde çıktı, gündemin yoğunluğu sebebiyle; yoksa tezkerenin TBMM'de oylanacağı sırada Ankara'da onun bulunması arzu ediliyordu.

Tezkerenin elinde patladığı Büyükelçi Robert Pearson taltif görüntüsü verilen bir atamayla merkeze çekildi ve o yılın Mayıs ayında Ankara'ya ulaştı Eric Edelman...

Yazarınız bütün bu gelişmeleri Washington ve Ankara'dan izliyordum, hem de çok yakından... Bir şey fena halde dikkatimi çekmişti: Bütün büyükelçilerin atanma işlemleri Senato'da herkese açık oturumlarda adayın sorgulanmasıyla gerçekleştirilir; görev yapacağı ülkenin diplomatları oturumu izler. Oturum tutanakları da herkesin bilgi sahibi olması için yayımlanır...

Edelman'ın Senato'da sorgulanması kapalı kapılar ardında yapıldı. Başka ülkelerin diplomatları da meraklı dinleyicilerle birlikte toplantıya alınmadı. Her aday gibi Edelman da gittiği ülkede ne yapmak istediğini anlatmıştır oturumda, senatörlerin sorularına da cevap vermiştir; ancak Senato ve ABD Dışişleri Bakanlığı görüşme tutanaklarını yayımlamadığı için bunları kimseler öğrenemedi.

Türkiye'nin Washington Büyükelçiliği'nin davet edilmediği oturumda yapılan konuşmalara yayın yasağı konuldu. Dahası da var: Eric Edelman'ın ülkesinin Ankara Büyükelçisi olarak atanması sonrasında yapılan yemin törenine de bizim diplomatlar katılamadı...

Her fırsatta "Neden?" diye sorduğum için bana çok kızmıştı Eric Edelman...

Yemin törenine katılan birinden dinlemiştim olup biteni. "Bir tür 'kabal' toplantısı gibiydi" demişti kaynağım. Neo-Çılgınlar cemaatinin en büyükleri küçücük bir odada toplanmıştı: Dick Cheney bizzat gelmişti. Donald Rumsfeld, Paul Wolfowitz, Douglas Feith de... Daha sonra 'Bir gizli CIA ajanının kimliğini deşifre etmek' iddiasıyla yargılanacak Lewis 'Scooter' Libby de oradaydı... Libby'nin orada bulunması doğaldı; Washington'daki görevi sırasında Edelman'ın bir üst patronu oydu çünkü...

İki de sürpriz tanıkla tamamlanıyordu 'kabal inisiyasyon töreni' gibi toplantı: 'New Standard' dergisinden William Kristol ile Robert Kagan... Edelman, Atina/Yunanistan doğumlu Kagan'ı büyükelçi olduğu dönemde Ankara'da ağırlayacak ve onu kendisi gibi 'neo-Çılgın' Türk dostlarıyla tanıştıracaktı.

Senato'dan atama izni çıkmasıyla sonuçlanan görüşmelerde kimbilir kendisine nasıl bir misyon biçmişti Edelman. "Ankara'ya gidince neler neler yapacağım" diye kimbilir neler anlatmıştı. Bunları bir türlü öğrenemedim. Bir şeyi ise çok iyi biliyorum: Vaat ettiklerinin hiçbirini gerçekleştiremedi Edelman. Bir 'fatih' edasıyla geldiği ve hemen her kesimden kendisine sadık takipçiler bulduğu Türkiye'den, henüz iki yılını doldurmadan, arkasına bile bakmaksızın ayrılmak zorunda kaldı.

Geride, görevde bulunduğu sürede kaleme aldığı öfke ve kin dolu onlarca bilgi notu, kripto ve rapor bıraktığı anlaşılıyor. ABD Dışişleri Bakanlığı tarihine de, "Bulunduğu ülkenin başbakanından en uzun süreyle randevu alamamış büyükelçi" rekoruyla geçti.

Şimdilerde yine eski gazeteci dostlarını aydınlatmaya devam ediyor.

Öyle değil mi Mehmet Ali Birand?

Ankara'dan Edelman diye bir büyükelçi geçmişti - Taha Kıvanç

1 Aralık 2010 Çarşamba

Yazarlar - Etyen Mahçupyan - Yumuşak Kemalizm

Hükümetin üç generali açığa almasına muhalefet partileri karşı çıktılar. Oysa ortada açık bir yetki gasbı vardı...
Çünkü bu üç generalin atamalarını mümkün kılacak mekanizma sadece YAŞ kararına değil, sivil otoritenin kararnamesine de muhtaç ve bu kararname çıkmış değil. Meseleyi Askerî Yüksek İdare Mahkemesi'ne götürmek de gerçekte hukuken boş bir çabaydı, çünkü bu mahkemeye ancak 'yürütmenin durdurulması' bağlamında müracaat edilebilirdi. Ne var ki ortada kararname olmadığı için başlamış ve durdurulacak bir 'yürütme' de yok... Dolayısıyla cuma günkü yazısında Mustafa Şentop'un isabetle kaydettiği üzere, mahkemeye "yapılmayan işlemin yapılmasını sağlamak üzere" gidilmiş ve böylece yargıdan kendisini yürütmenin yerine koyması istenmişti. Ne var ki mahkeme bu talebi kabul edecek kadar müdanasızca davranabildi ve üstelik gerekçe olarak da YAŞ kararını, yani askerî otoritenin kendi tasarrufunu öne sürdü...
Bu olay basit olarak şunu söylüyor: Askerî kurumsal yapı kendisini hükümetten ve parlamentodan, yani toplumdan bağımsız olarak kurgulamış ve özerk hale getirmiş durumda. Kısacası asker Türkiye'de 'devlet içinde devlet' durumunda ve bu veri alındığında darbe yapmak da kolaylıkla 'rutin' bir kurmay faaliyetine dönüşebiliyor. Askerî kurumun söz konusu imtiyaz alanını korumak istemesinin açık bir rasyoneli var. Ama o rasyonelin sınırları askerî kurumun kapısında bitmiyor... Nitekim örneğin CHP'nin grup başkan vekili hükümetin tasarrufunu 'intikam' ve 'sivil darbe' olarak adlandırdı. Bunun en 'yumuşak' yorumu, CHP'nin şu anki askerî vesayete dayanan rejimi doğal ve istenilir bir durum olarak algıladığıdır.
Dolayısıyla bu partinin demokrasiyle ve toplumsal taleplerle işinin olmadığını anlıyoruz. CHP'nin bugüne kadarki misyonu, askerlere sağlanan imtiyazlar sayesinde güdükleşmiş olan siyasal alanı, laik kesimin sosyal ve ekonomik imtiyazları doğrultusunda parsellemekten ibaret kaldı. Bu basit bir alışkanlık değil... Çünkü toplumsallaştı, toplumun kendisinden ve değişiminden ürken bir cemaat üretti ve nihayette de bu cemaati altı boş bir Kemalizm jargonu üzerinden kimlikleştirdi. O nedenle şimdi kısa zamanda hayata geçmesi 'gereken' projenin önünde büyük bir engel var. CHP'nin önümüzdeki seçimde oyunu radikal bir biçimde artırması gerekiyor ama bunu sağlamak için partinin aynı anda farklı yönlerde ve birbiriyle uyumsuz adımlar atması lazım. Bu adımlardan bir bölümü 'yeni CHP' imajının inandırıcı olması ile ilgili. Bu sayede 'yumuşak Kemalist', yani görünüşte liberal ve sosyalist olan laik kimlik sahiplerinin oyunun alınabileceği tasarlanıyor. Ancak aynı anda da söz konusu 'yeni CHP'nin işin özünde eskisinden farklı olmadığını, hatta büyüyen tehlikeler karşısında daha da ortodoks ve katı olacağını seçmene iletebilmek gerekiyor, çünkü asıl taban burada...
Öncelikle vurgulamak gerek ki bunun yapılabilmesi için muğlak bir siyasi ortama ihtiyaç var. Yani kritik demokratik eşiklerin yaşanmadığı, magazinel siyasi atışmaların hakim olduğu bir ortama... Böylece CHP de kendi muğlaklığını yaratabilir ve nabza göre şerbet verilebilir. Ancak son açığa alma işleminde olduğu üzere, hükümet reform niteliği taşıyan hamleler yaptığında CHP de paralize oluyor. Grup başkan vekili çaresizce kendisini darbeci konumuna oturturken, CHP'yi iktidara taşıma projesine destek veren medyada açığa alma işlemini yorumlayan tek bir köşe yazısı bile göremiyorsunuz. AKP'nin her reformist adımı CHP'yi siyasetin dışına itiyor... Öte yandan AKP'yi denetleme imkânınız da yok. Bu durumda CHP'nin acilen yeni bir strateji geliştirmesi lazım. Ecevit figürü bu gereksinimin anlaşıldığını ortaya koymakta. Çünkü CHP'yi ayakta tutacak olan melez ve muğlak söylem, ancak sol popülizmin içinden kotarılabilir. Ecevit gibi demokratlıkla ilgisi olmayan, popülist birinin CHP'nin en 'demokrat' halini temsil etmesi epeyce öğreticidir. Bugün de 'yumuşak Kemalistlerin' desteğiyle gelinebilecek nokta bu... Ama bunun için devletçilik, laiklik ve milliyetçilik tanımlarında da temkinli yumuşatmalara gerek var. Dahası bu yeni pozisyonların somut sorun alanlarıyla ilişkisinin kurulması ve bütün bu çabanın seçmene dinamizm getirecek bir hareketlenme yaratması lazım. Nihayet savunulacak pozisyonların da AKP'nin gerisinde kalmaması, ya da AKP'yi gayrimeşru göstermesi şart.
Zor bir proje... Ama önümüzdeki altı ayın temel gündemi bu.
Yazarlar - Etyen Mahçupyan - Yumuşak Kemalizm - ZAMAN GAZETESİ [İnternetin İlk Türk Gazetesi]