11 Şubat 2015 Çarşamba

Cumhuriyet’in Diva’sına veda…

1918-2015. 97 yıllık bir hayat. Bunun 80 yılını şöhretli olarak geçirmiş bir kadın. Türkiye şarkılarını yeniden dinleyerek Müzeyyen Senar’a veda ediyor bugün.

Ama bu 97 yıllık hayat hikâyesi daha fazlasını hak ediyor.

Hikâye, Birinci Dünya Savaşı biterken 1918’de Bursa’da başlıyor. Şehrin 1920’de Yunan ordusu tarafından işgali, babası Cerrah Mehmet Bey’in hayatını değiştirmiştir. Sünnetçilik yapan baba, Yunan askerlerin zührevi hastalıklarını tedavi eder, karşılığında aldığı altınlarla bir anda zenginleşir, gözü açılır, eve gelmemeye başlar, bu ani zenginleşmeye aileye huzur getirmez. Sorunlar, Yunan ordusu 1922’de çekilince işleri bozulan baba ile annesinin ayrılmasına kadar gidecektir.

Adviye Hanım, Bursa’da oturdukları sokaktaki en yakın komşularıdır. Adviye Hanım’ın oturmaya geldiği bir akşam Müzeyyen, gaz lambasını alıp tuvalete gider, o sırada uzun saçları lambanın içine girer ve yanmaya başlar. Bütün saçları tutuşmuştur. Çığlıklarına annesi ve Adviye Hanım koşarlar. Başında ciddi yanıklar oluşmuştur. Tedavisiyle Adviye Hanım yakından ilgilenir. 

Müzeyyen’in yanıklarına merhemler, varlıklı bir aile olan Adviye Hanım ve Celal Bey’in evlerinin hamamında sürülür. Celal Bey daha sonra Bayar soyadını alacaktır. Müzeyyen Hanım her zor düştüğünde Celal Amca’nın kapısını çalacaktır.

Annesi ve babası ayrılırlar. Annesi onu bırakıp İstanbul’daki akrabalarının ve kardeşlerinin yanına kaçar. Bir süre sonra Müzeyyen de annesinin yanına gider. Üsküdar Musiki Cemiyeti’yle ve Türk musikisiyle orada tanışır.

Musiki’nin okuluna gitmesi artık zaten mümkün değildir.

Cumhuriyet ilan edilmiş, Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal, 1926'da, İstanbul Sarayburnu’nda Ümmü Gülsüm’ün rakibi ünlü Mısırlı kadın şarkıcı Müniretül Mehdiye ve ardından sahne alan Eyüp Musiki Cemiyeti korosunu dinledikten sonra kızmış ve bu müzikle çağdaş olunamayacağına karar vermiştir! Hemen ardından konservatuvarlarda Türk müziği eğitimi yasaklanmıştır. Yasak 1976’ya kadar 50 yıl sürecektir.

Gazetelerde “Alaturka musikiye elveda” başlıklarının çıktığı zamanlarda bu müziğe gönül vermiş bir genç kadındır Müzeyyen Senar.

16 yaşında aranan bir ses olmuştur artık. Ama aynı yıl (1934) alaturka müziğe bir darbe daha inmiştir. Kasım ayında Meclis açılışında konuşan Atatürk “Bugün dinletilmeğe yeltenilen musiki yüz ağartacak değerde olmaktan uzaktır” demiş, bunun üzerine 1935 yılının ocak ayından itibaren radyolarda Türk musikisi çalınması da yasaklanmıştır. Yasak 8 ay boyunca uygulanacaktır.

Bu arada Müzeyyen Hanım 17 yaşında, hayranı Eskişehirli Ali Senar’la evlenip, Müzeyyen Senar olmuştur artık. İşi olmayan kocasına, artık İş Bankası’nın başında olan Celal Bayar’la görüşüp bir iş bulur.

1936 yılının Aralık ayıdır. 18 yaşındaki Müzeyyen Senar’ın şöhreti en tepeye kadar  çıkmıştır. “Saray”a davet edilmiştir. Eşi Ali Bey’le birlikte Dolmabahçe Sarayı’na giderler.

Atatürk’ün huzuruna çıkarlar. Sonrasında olanları Müzeyyen Senar’ın hayatını anlattığı Radi Dikici’nin kitabından okuyalım:

“Yüzüme dönüp baktığında 'Aaa! Bu saçlarının hali ne?' deyip yavere işaret etti. Kulağına fısıldadı. Yaver 'Lütfen beni takip ediniz Müzeyyen Hanım' dedi. Salondan çıkıp siyah mermerlerle kaplı büyük bir banyoya geldim. Birden korkuya kapıldım. Yaver, 'Merak etmeyin efendim, berberimiz sadece sizin saçınızı ve eşinizin bıyığını kesecek' dedi. Sonradan öğrendiğime göre, Atatürk benim enseme topladığım saçlarımı beğenmemişti ve modern bir görünüm almam için saçlarımı kestirmek istemişti. Nitekim berber saçlarımı alagarson kesti. Birden görünümüm değişmişti. Ali de bıyıklarını kaybetti. Biraz sonra huzura gittiğimizde 'İşte şimdi mükemmel oldu. Ver bakalım şu koltuğunun altındaki defteri…'

Sabaha kadar Atatürk’e o defterden seçtiği şarkıları söyledi. Eve gittiklerinde bu muameleden hoşlanmayan, eşi Ali Bey’le şiddetli bir kavga ettiler. Atatürk sesini çok beğendiği Müzeyyen Senar’ı daha sonra da eğlencelerine çağırdı. Bursa, Ege Vapuru, Savarona’daki yemeklerde sabaha kadar Atatürk için şarkılar söyledi. 1938 Haziran’ına kadar…

İkinci Dünya Savaşı yılları. Herkes radyoların başına geçmiştir. Tuhaf bir uygulama olur. İstanbul’da gazinolarda şarkı söyleyeceklere valilikteki sınavı geçme şartı getirilir. Safiye Syla direnir, Müzeyyen Hanım gururunu bırakıp o sınava girer. Müzeyyen Hanım, 1943’te 24 yaşındayken ikinci evliliğini Galatasaraylı futbolcu Ercüment Işıl’la yapmıştır.  Ercüment Işıl’dan Ömer ve Feraye dünyaya gelir. Sonra ayrılırlar.

O yıllardaki hayranlarından biri savaşın zenginlerinden Vehbi Koç’tur. 'Gazinoya sizi dinlemeye gelmem imkânsız, taş plaklarda dinlemek de yetersiz kalıyor, haftada bir akşam beni yemeğe çağırın' diye rica eden Koç’u kıramaz ve her hafta ona Pandelli lokantasında konserler verir.
Bir başka hayranını ise o da çok sevecektir. Suudi Arabistan Büyükelçisi Tevfik Hamza Bey. 1951 yılında Beyrut’ta yıldırım nikahıyla gizlice evlenirler. Gazeteler bu aşktan bahsetmeye başlar. Bu kez 1953’te resmî nikâhla evliliklerini duyururlar. Artık Sefire Müzeyyen Senar’dır o. Ama Ankara’nın sosyetesi onu sefire değil, 'şarkıcı' olarak görmeye devam eder. 1955’te eşinin görev süresi biter. Suudi hükümeti de sefirlerinin bir 'şarkıcıyla' evli olmasını tasvip etmemektedir. Ayrılmaya karar verirler. Bir sabah kalktığında makyaj masasında bir ayrılık notuyla uyanır: 'Beni affet, sana veda edemezdim. seni hep seveceğim.'  Ara verdiği sahnelere geri dönme vakti gelmiştir artık…

1958 yılında İstanbul Valisi Ethem Yetkiner’le tanışır. O da hayranlarından biridir. Demokrat Parti’nin zor zamanları başlamıştır. 1959 Mayıs ayında Maksim’de yaptığı programa onu dinlemek için bahçe kapısından çok özel misafirler girmiştir. Kısa sürede fark edilince Maksim, “Başbakan” tezahüratlarıyla inlemeye başlar. Gelen birkaç ay önce Kıbrıs görüşmeleri için gittiği Londra’da uçak kazasından kurtulduktan sonra ilk kez gece dışarı çıkan Başbakan Menderes’tir. Yanında bakanlarıyla birlikte Vali Ethem Yetkiner de vardır. Bir yıl sonra 26 Mayıs akşamı Vali Yetkiner, akşam uğradığı Müzeyyen Hanım’a “Bu işin sonu artık geldi” diyecektir.
Ertesi gün darbe olur. Tutuklananlar arasında Ethem Yetkiner de vardır. Müzeyyen Senar Ethem Bey’i tutuklu olduğu Balmumcu’da bulur. Şöhretini riske atar, ona yatak, çamaşır götürmek için zorlukla izin alır. İlişkileri ortaya çıkınca bu kez sorgu için askerler onu da vilayete çağırmaya başlarlar. Bir, iki, üç… Her seferinde askerler valinin gizli bir parası olup olmadığını, Müzeyyen Senar'a verip vermediğini sormaktadır.

En çok da Amerika’da kendisine hediye edilen Mercury marka arabayı onun alıp almadığını.
Bir gün yeniden ifadeye çağrılır. Artık tepesi atmıştır. Ethem Bey’in ona aldığı mütevazı yüzük ve küpeleri takarak gider bu kez.. Sorgu başlayınca, 'şimdi siz bi durun bakalım' der ve o günler için cesaret isteyen bir ifade verir:

"Yaz bakalım aslanım. Ethem Bey, son derece namuslu ve efendi bir insandır. İki senelik ilişkimiz sırasında imkânı son derece kıt olduğu için ancak kulağımda gördüğünüz küpeleri ve parmağımdaki bu yüzüğü hediye edebildi. Belki aramızdaki ilişkiyi merak ediyorsunuzdur. O bekâr, ben bekâr. Gerisinden size ne?”

Yassıada'da yargılanan Ethem Yetkiner, Kayseri Cezaevi’ne gönderilir. Müzeyyen Senar, ona mektuplar göndermeye devam etmektedir. Ama mektuplara bir cevap alamamaya başlamıştır. Avukat Şemsi Bey ve Savcı Sadun Bey'den rica eder. Araştırırlar. “Kasımpaşa'da Albay Vahit Bey'e sormak lazım, mektuplar ondan geçiyormuş" derler.

Kalkıp yanına giderler. Müzeyyen Senar “Ethem Bey'e yazdığım mektuplar gitmiyor, onun için geldim” deyince Albay Vahit atılır: "Ben göndermiyorum kadın. Çünkü seni seviyorum."
Senar “Ama ben sizi sevmiyorum” deyince adam üsteler “seversin, seversin.”

Lakabı “Ayı” olan Albay Vahit, aylarca musallat olur. Her akşam çalıştığı gazinoya gelip, onu çıkışta evine bırakmaya başlamıştır. Her öğlen ve akşam telefonlar etmektedir.  Darbe günleridir. Bir albayı şikayet edeceği bir makam yoktur. Onu atlatmak için Anadolu turnelerine çıkmaya, her türlü turne teklifine evet demeye başlar.

Sadece 41 yaşındadır. Daha yaşanacak bir yarım asır daha vardır önünde…

Geri kalanını merak edenlere Radi Dikici’nin Cumhuriyet’in Divası: Müzeyyen Senar kitabı hararetle tavsiye edilir.

Büyük bir sanatçıya, cesur bir insana, Cumhuriyet’in bunları reva gördüğü divasına veda ediyoruz bugün…

Cumhuriyet’in Diva’sına veda…

Türkiye’nin dördüncü bağımsızlık şansı

Bu kez ıskalamamak lazım.
Demokrasi inşasını henüz tamamlamamış olan ülkemizde, özellikle son 13 yılda her seçim bir olağanüstülük/anlam içeriyor. Çünkü demokrasinin inşası halkın iradesine başvurularak yapılıyor. Sağlıklı olan da bu.
Buna benzer ikinci deneme merhum Adnan Menderes döneminde yaşanmıştı. Ancak 10. yılın sonunda gladyo engeline takıldı. İdam edildi. Öyle vahşi bir prodüksiyon yapıldı ki, bir daha hiçbir siyasi, kırmızıçizgileri geçmeye yeltenemesin. Darbeyi –görünüşte- yapan cunta tereddüde düşüp yönetimi devretme eğilimi gösterince, İstanbul, İzmir ve Ankaralı yargıçlar toplanıp cuntaya “ayar” verdiler. Dediler ki “Zaaf gösterirseniz döner bizden intikam alırlar. Onları idam etmelisiniz...”
Süleyman Demirel bu manada hazin bir örnektir. Gladyo tarafından verilen mesajı alan Çoban Sülü sürekli şapkasını alıp gitti. Çünkü bu düzenin dış destekli kurulduğunu biliyor, ama karşı çıkmanın mümkün olmadığına inanıyordu. Darağacının gölgesinde bir tür “orta yol” tutturmaya çalıştı. 28 Şubat’taki tavrını açık bir askeri darbeyi önleme çabası olarak açıklaması, bu hazin hikâye içinde devşirilen bir siyasinin uzlaşmacı tavrıdır. Öğrenilmiş çaresizlik, dış/iç ittifaka dayalı gladyonun yenilmezliğine iman vs...
Mustafa Kemal... Sevin sevmeyin, pratiklerinin acımasızlığına rağmen, temelde “millilik” kumaşına sahip bir liderdi. 1933’e kadar bu yönde hamleler içinde oldu. (Çoğu faşizan yöntemlerdi. Milli sermaye yaratmak için azınlıkları yağmalamak gibi.) Lakin temelde, Türkiye’nin bağımsız ülke olmasını istediğini yadsıyamayız. Pratiklere dönük öfke, asıl hikayeyi görmeyi engellememeli. Üstelik bu noktada laik kesimlerle değerli bir bağlantı noktası da var.
1933’ten sonra, bozulan sağlığıyla birlikte, Mustafa Kemal’i çevrelediler. Vefatında İsmet İnönü sürgündeydi, hayatından endişeliydi, devlet başkanlığı için adı bile geçmiyordu. Mareşal Fevzi Çakmak en şanslı adaydı. Ama o kısa arada ne olduysa İnönü ülkenin başına geçirildi.
Türkiye’nin Batı hegemonyası içinde tutulması gerekiyordu. Tıpkı Tanzimat’ta olduğu gibi, içerik olarak değil, şekilsel olarak yerli kurumları Batılı ekonomik/siyasi/askeri sistemler ile uyumlandırmak gerekiyordu. Bu nedenle 1920 ile 1945 arasında “belirsiz” bir gri bölgede sallanan Türkiye, şekilsel bir parlamenter sistem üzerinden, BM ve NATO’ya alındı. Gladyo, medya, üniversiteler, yargı, istihbarat ve gayrımilli siyaset ile ülkenin damarlarında vesayet tahkimatı yaptı.
“Bu ülkede çoğu şey yerli değil” tesbitim bu nedenle.
Böylelikle, ülke sözde bir parlamenter rejime sahip olacak, hükümetler fakirlik ve istikrarsızlık ile cebelleşecek, asker ve medya tarafından sürekli itibarsızlaştırılacaktı. Asker, yargı ve medya sistemi elinde tutarken, fatura hep sivil siyasilere kesilecek, bu güçsüzlük gladyo vesayetinin garantisi olacaktı.
Üçüncü hamle döneminde Özal bu anomaliyi düzeltmek istedi. Küreselleşmenin yeni bir ivme kazandığı ve SSCB’nin yıkıldığı ara bir dönemdi. Görece bağımsız davranmayı sağlayan (gladyoların sözde tasfiyesi gibi) çatlaklar oluşmuştu.
Özal’ın toplumdaki tüm popülaritesi, sivil olmasına dayanıyordu ama örgütü güçlü ve “milli” değildi.
Medya ve gayrı milli muhalefetin yolsuzluk iddiaları ile 1989 yerel seçimlerinde zayıflatılan Özal, 1991 seçimlerinde Demirel’in “Elimde Koskotas dosyaları” var kampanyasıyla yalnızlığa mahkûm edildi. Tabii ki hepsi yalandı.
Derdini halka anlatmak yerine, kendisini Çankaya’ya zor attı ve bir şans daha yaratmak istedi. Partisi Mesut Yılmaz üzerinden kendisini tasfiye ediyordu. Ondaki “tehlikeli” milli potansiyeli görerek, ailesi ve kendisini inanılmaz şekilde infaz ettiler.
Son 13 yılda yaşadığımız tüm olağanüstü olaylara, ama özellikle, 7 Şubat MİT krizi, Gezi, yolsuzluk susturucusu takılmış 17/25 Aralık darbesi, 6-8 Ekim içsavaş denemesine ne kadar benziyor değil mi?
Şimdi, bu hikâyenin mağdurunun aslında halk olduğunu sadece AK Parti seçmeninin değil, farklı siyasi meşreplere, etnik ve dini kimliklere ait tüm yurttaşlarımızın görmesi gerekiyor. Böyle köklü bir sarmaldan güçlü/yerli bir liderlik ve örgütlenme olmadan çıkılması mümkün değil. Erdoğan’ın hedef olması, bu oyunu çok iyi okuması, ortaya akıl ve cesaret koyması, derdini halka iyi anlatması, teşkilatı ile bağını sağlam kurmasından ileri geliyor.
Açıkçası, bu savaş ya verilecek, ya da esaret kabul edilecek. Dünya böyle bir yer. Artık daha ileri adım atmaktan başka seçenek, orta veya üçüncü yol bulunmuyor.
Uzlaşma teklifleri, her ne kadar kuzu postunda gelse de, aslında teslimiyeti ima ediyor.