26 Haziran 2011 Pazar

Otoriter aydınlanmacılık ve demokrasi

1950 sonrası Türk siyasetinin neredeyse her seçim sonrasında tekrarlanan bir tartışması da "sol"un neden başarısız olduğunun irdelenmesidir. Parti örgütü faaliyetinden, seçimlerde kullanılan slogan ve reklâmlara uzanan bir alandaki nedenlere indirgenen söz konusu başarısızlık sebepleri arasına, genellikle, yapısal olanlar dahil edilmemektedir.
Bu yapısal nedenlerin başında gelen ise kendisini daha sonra "ilerlemeci aydınlatıcılık" üzerinden "sol" ile eklemleştiren otoriter zihniyetin gerçekte"sol" ile bir ilişkisinin bulunmaması, onun demokrasiyi içselleştirmesi imkânsız bir"ilerlemecilik" ve tek yönlü bir "aydınlatma" faaliyetini ise "siyaset" olarak kabul etmesidir. Dolayısıyla gerçekte serbest seçimleri kazanamayan, verdiğini düşündüğü tüm tavizlere karşın, temel parametrelerini demokrasi ile bağdaştırma çabasında başarısız olan bilimci-muhafazakâr zihniyetten başkası değildir.
1908'den 1950'ye kadar, kısa aralıklar haricinde, iktidar tekelini elinde tutan bu zihniyet üç temel üzerinde durmaktadır. Bunlardan birincisi liberalizmin tam zıttı bir yaklaşım ve felsefî açıdan çok sorunlu bir kavramsallaştırma olan "iyi"nin bilinebileceği ve bu alanda açık tartışmanın gerekirse yasaklanabileceği tezidir. Bir misâl vermek gerekirse, bu zihniyet "çok sesli müzik"in "iyi" olduğunu, dolayısıyla onun diğer tercihler aleyhine, gerekirse onlar yasaklanarak, topluma benimsettirilmesinin gerekli olduğunu varsayar.
Zihniyetimizin ikinci temeli insanlığın ilerleme çizgisinin, tarihin yönünün bilinebileceği ve bunun takibinin gerekliliğidir. Bu şüphesiz Marksizm ile de ilişkilendirilebilecek bir yaklaşımsa da örneğimizde yapılan analiz temelde üretim tarzlarıyla ilintilendirilmemektedir. Bu açıdan bakıldığında söz konusu olan nereye ulaşacağı belli bir "medeniyet tasavvuru"ndan başka değildir. Bu "tasavvur"1920 ve 30'lu yıllarda dünyanın ileride nasıl bir şekil alacağı yolunda öne sürülen (meselâ Cumhuriyet liderlerinin fazlasıyla etkilendikleri H. G. Wells'in dünya tarihinin analitik değerlendirmesini yapan kitabındaki bölüm gibi) tezler çerçevesinde ve tüm diğerlerinin ona evrilmesi kaçınılmaz olan "tekil modernlik"tezi üzerine inşa edilmiştir.
Zihniyetimizin üçüncü temel direği ise toplumla arasındaki ilişkiyi bir tenvîr-tenevvür (aydınlatma- aydınlanma) ilişkisi olarak kavramsallaştırmasıdır. "İyi"değerler, kendisine ulaşılması kaçınılmaz "modernlik"e erişebilmek için topluma iletilmeli, toplum "aydınlatılmalı"dır. Bu yaklaşımın ciddî bir seçkinciliği içerdiği şüphesizdir. "Halk için" ama "halkla beraberce" yapılmayan, "serbest biçimde halkın temsilini" sağlayan kurumlara dayanmadan gerçekleştirilecek bu seçkincilik, zihniyetimizce "halkçılık" olarak adlandırılarak "sol" bir söylem haline getirilmektedir. Bu söylem ise ilginç şekilde zihniyetin halk ile olan ilişkisinde karşılaştığı zorlukları, başta "cehalet" ve "aydınlanma düşmanlığı" olmak üzere bizatihi halkta var olduğuna inanılan sorunlarla, ya da ona "yeterince inilememesiyle" açıklamaktadır.
Bu zihniyet tüm ilerlemeci modernleştiricilik hareketleri gibi tabiatı icabı otoriter olmak zorundadır. "İyi"nin ne olduğunu belirleme tekeli kuran, onu nereye gideceği bilinen topluma, en etkin yollarla benimsettirmeye çalışan, bunu bir aydınlatma-aydınlanma ilişkisi olarak gören bir zihniyet otoriter olmak zorundadır. Genellikle varsayılanın tersine bu zihniyetin demokrasi ve açık toplum değerleriyle bağdaştırılabilmesi mümkün değildir.
Nitekim toplumumuzda kendini "sol" olarak tanımlayan bu zihniyet verdiğini düşündüğü tüm tavizlere karşın karakteri nedeniyle bu bağdaştırmayı yapamamaktadır. Bu zihniyetin 1950 öncesi "çok partililik" "denemeleri"ne oldukça kısa süreler tahammül edebilmesi, 1950 sonrasında ise vesayete dayalı bir "iktidar üzeri iktidar" olma gayreti içerisine girmesi tesadüf eseri değildir. Sorun bu zihniyetin seçim başarısı kazanarak iktidar olamaması değil, oldukça geniş bir tabana hitap edebilmeyi sürdürmekte olmasıdır.
Kendisini inkâr etmeden açık toplum ve demokrasi içinde kendine yer bulması mümkün olmayan bu zihniyetin, kalkınmacılığı dinî muhafazakârlıkla bağdaştıran siyasî hareketlerin temel, ancak serbest seçimlerle iktidara gelmesi mümkün olmayan, alternatifi olması Türk siyasetinin ciddî sorunlarından birisidir. Böylesi bir yapılanma toplumumuzda siyasetin oldukça sığ bir zemin ve tartışma ekseninde yapılması neticesini doğurmaktadır.
Dolayısıyla Türk siyasetinin yapısal sorunu aydınlatmacı otoriter zihniyetin süregelen seçim başarısızlığı değil, onun siyasî yelpazede oldukça geniş bir temsil bulmasıdır. Bu ise sadece temsilcisi olduğunu savunduğu "sol"un değil diğer alternatif hareketlerin de gelişmesini engelleyen yapısal bir meseledir.
Gerçek anlamda sol ve diğer alternatif hareketlerin güçlenerek siyasete ağırlıklarını koymaları, ne yaparsa yapsın kendisini demokrasi ile bağdaştıramayan otoriter aydınlatmacılığın toplumun önünde temel bir alternatif olmasının önüne geçilmesini sağlayacaktır. Bunun Türk siyasetinde gerçek bir devrim yaratacağı kuşkusuzdur.
Bunun ne denli zor olduğu, otoriter ilerlemeci tek parti rejimlerinden çok partili demokrasilere geçmeye çalışan değişik toplumlardaki süreçlere bakılarak anlaşılabilir. Tek parti yapıları aracılığıyla toplumu tek yönlü şekillendiren, temel yaklaşımlarını nesillere benimseten, onları bu şekilde toplumsallaştıran zihniyetler demokrasiye geçiş sonrasında iktidarın temel alternatifi olma özelliği kazanmakta ve bunu bazen uzun süre koruyabilmektedirler.
Bu alanda pek çok toplumda daha hızlı biçimde gerçekleşen dönüşüm, Türkiye'de çoğulcu yaşama oldukça barışçı bir süreç sonrasında geçilmiş olması ve otoriter aydınlatmacılığın temel yaklaşımlarından sürekli tavizler vermesi nedeniyle halen tamamlanamamış durumdadır. Bunun ise ancak söz konusu zihniyetin "sol" ile uzaktan yakından bir ilgisinin bulunmadığı, onun karakteri gereği otoriter olduğu ve bu nedenle de kendi olmaktan vazgeçmemesi durumunda demokrasi ile bağdaşamayacağının anlaşılabilmesiyle mümkün olduğu unutulmamalıdır.
Zikredilen dönüşüm gerçekleştiğinde "sol" ya da başka bir yaklaşımın seçim başarısının tartışıldığı bir Türkiye'nin doğuşu gerçekleşebilecek, aksi takdirde seçim başarısızlıklarının temel nedenlerinin irdelenmesi ve bu alanda suçun "cahil" halka yüklenmesi sonsuza kadar devam edecektir.
Otoriter aydınlanmacılık ve demokrasi - M. ŞÜKRÜ HANİOĞLU - Sabah

17 Haziran 2011 Cuma

Kapatırlar mı artık şu partiyi?


Kapatırlar mı artık şu partiyi?
Girdiği hiçbir serbest seçimi kazanamadı.
Bu sefer de kaybetti. Kızmasınlar; hep kaybedecek... Demokrasiyle uyumlu olmayan bir tarihe, geleneğe, ideolojiye sahip olan bir parti demokratik rekabette kazanamaz.
Çünkü CHP, rekabetçi siyasetin değil, otoriter siyasetin 'tek' partisi olarak dizayn edilmiş bir parti; halka hizmet etmek için değil, halkı adam etmek için var olan bir parti. Halkı 'aydınlatmak' için gönderildiğine inananların partisi...
Halk mazoşist değilse böyle bir partiyi kendi elleriyle iktidar yapmaz. Nitekim yapmıyor da...
Geçmişi, o geçmişten gelen imajı, kimliği, ideolojisi CHP'yi rahat bırakmıyor. CHP geçmişin hayaletiyle yaşamaktan rahatsız olmayabilir. Ama büyük çoğunluk için bu hayalet ürkütücü. Jandarma dipçiği, memur zulmü demek CHP; yoksulluk demek, vatandaş bile olamamak demek. Şefkatli değil, ceberut devlet demek. CHP'nin sadece adı ve ideolojisi değil, topluma tepeden bakan 'elit' destekçileri de hep geçmişi hatırlatıyor.
Toplumsal hafıza denilen bir şey varsa orada CHP'yi çağrıştıran o kadar çok nahoş şey var ki! Üstelik bunlar arasında yakın döneme ait nahoşluklar da az değil. CHP iktidar alternatifi olacaksa toplumsal hafızadan bu negatif imgeleri silmek, yani geçmişiyle hesaplaşmak zorunda.
Hâlâ geçmişini aklamaya çalışmak, 'halk eğitimsizdi, yoksuldu, demokrasi mümkün değildi' türünden bahanelere sığınmak akıl kârı değil. Kendi tarihiyle ve resmî tarihle yüzleşmeyen bir CHP'nin bu toplumu ne anlaması mümkün ne de ondan oy alması...
O dönemleri hatırlayanlar mı kaldı? Çok kalmadı; ben de hatırlamıyorum. Ama biliyorum. Milyonlarca başkaları gibi...
CHP 'eski Türkiye'nin partisi; 'yeni Türkiye'de seçim kazanamaz. Hoş, 'eski Türkiye'de bile kazanamıyordu, ama yönetiyordu. Halkın seçme hakkının gasp edildiği bir rejimde CHP iktidardı. Sonraki dönemlerde de vesayet rejimi vasıtasıyla bürokrasideki müttefikleri üzerinden kısmen yönetmeye devam etti. Ama buraya kadar...
'Eski Türkiye'nin bu partisi, 'yeni Türkiye'de seçim kazanmadan iktidar olamayacak artık. Sorun şu ki, CHP seçim kazanmak üzere 'tasarlanmış', yapılandırılmış bir parti değil. Ona iktidar 'sivil-asker bürokrasi' tarafından verildi hep. Ne yapsınlar, halk vermeyince? Peki şimdi ne olacak?
CHP bir gün serbest seçimleri kazanarak iktidar olmak istiyorsa 'genetik bir operasyon' geçirmek zorunda. CHP'nin 'genetik' yapısıyla Türkiye sosyolojisi arasında bir 'kan uyuşmazlığı' var. Bu 'sosyal bünye' CHP'yi reddediyor.
CHP bir azınlığın partisi. Bu özelliğiyle ne iktidara talip olabilir ne de halkın genelinden iktidar oyu alabilir. AK Parti'ye alternatif arayanlar boşa 'o taraf'a bakmasınlar. Oradan bir iktidar çıkmaz. CHP siyasetin 'yutan eleman'ı. Ona yaklaşan, ona benzeyen partiler, kişiler de o 'kara delik'e düşüyor ve siyaseten tasfiye oluyorlar. Eklenenlerle büyümüyor CHP bir muhalefet cephesi olarak, katılanları da öğütüyor kim olurlarsa ve nereden gelirlerse gelsin.
1950'den beri bütün seçimleri farklı isimler taşıyan 'aynı parti' kazanıyor. Aslında kazanan, kendilerini CHP'nin temsil ettiği ceberut devlete karşı konumlandıran bir toplumsal koalisyon. Bu toplumsal kesit Türkiye'nin çoğunluğunu temsil ediyor. CHP'nin dışladığı, ezdiği, aşağıladığı bir çoğunluk bu. Demokrasiyle ceberut devleti yendi bu çoğunluk.
Türkiye'yi kimin yöneteceği halka sorulduğu günden beridir bu çoğunluk CHP'nin tam karşısında duran toparlayıcı lidere ve partiye yöneliyor. Etrafında en son birleştiği lider Tayyip Erdoğan. Kimi, neden temsil ettiğinin bilincinde olan Erdoğan da kendisini 'tarihsel blok'a karşı konumlandırıyor ve kazanıyor. Çünkü bu çoğunluğun serbest seçimlerle 'öte taraf'a karşı kaybetme ihtimali yok, yeter ki 'beri taraf' geniş toplumsal koalisyonu muhafaza edebilsin...
Dolayısıyla CHP bir 'kaybedenler kulübü'. O yüzden 2002'den bu yana hep yazdım; AK Parti'ye bir alternatif çıkacaksa bir gün, 'bu taraf'tan çıkacak. CHP asla alternatif olamayacak AK Parti'ye.
Yazarlar İhsan Dağı Kapatırlar mı artık şu partiyi? ZAMAN

14 Haziran 2011 Salı

Selimiyeyi yeniden inşa etmek



O artık bir usta. Şimdi ondan bir Selimiye inşa etmesini bekliyoruz. Yeni, sağlam, göz kamaştırıcı, kalıcı ve muhteşem bir eser. Ne tesadüf! Sinan'ın kalfalık eseri Süleymaniye'nin restorasyonu yeni tamamlanmıştı. Şimdi gözlerimiz Selimiye'de.
Bütün bir şanlı tarihin zirveye yerleşen eserinde. Kalfalık ve ustalığın farkı Sinan'ın Süleymaniye ve Selimiye'de taşa verdiği biçimde görülür. Süleymaniye bir dağ gibi güçlü, saygılı ve etkileyici yükselir, sizi içine alıp kucaklar. Selimiye'de şevket ve zarafet yekvücut karşınızda durur. Maddenin kanunlarına meydan okuyan o cesaretin ve dehanın önünde saygı ve hayranlıkla eğilmek düşer bizlere.
Bizimki aklın ve gönüllerin mimarisi. Önce o mimari gerekli. İnşallah, Türkiye ustalık işi bir esere dönüşecek.
Mimarbaşımız işini doğru yapıyor. Kavgada dövüşmesini, masada uzlaşmasını iyi biliyor. Başbakan'ın vizyonu güven veriyor. Balkon konuşmasında iki kere Osmanlı coğrafyasına mesajlar verdi. Demek ki ustalık döneminde sadece Türkiye değil, bütün bir kardeş ve dost coğrafya bu imar faaliyetinden hissesine düşeni alacak. Başbakan'ın hemen önünde Suriye var. Suriye'deki kan duracak. Başbakan bunun için harekete geçecek. Taşa kazınan ayak izlerimizi takip edecekler.
Başbakan kendisine oy vermeyenleri de kucakladı. Yeni anayasaya, yani Yeni Türkiye'nin imarına herkesi davet etti. Kırıp döktüklerini samimî şekilde tamir etti. Yeni sayfayı şu cümlelerle açtı: "Ret ve inkârı bitirdik. Asimilasyonu bitirdik ve bitiriyoruz." Demek yapılacak işler var.
Türkiye'nin her yerinde var olan, Türkiye'nin her yerini kucaklayan ve 'yaratılanı, yaratandan ötürü sevdiğini' söyleyen bir lider, ahenkli ve sağlam bir eser, tam usta işi bir eser vücûda getirebilir. Elbette tek başına değil.
Bu seçimlerde bir ilk gerçekleşti. İlk defa sivil toplum, sivil bir gayret ile bu mimarinin önünü açtı. Bu yeniliği kavramak için 'sivil' tabirini, artık doğru kullanmamız lâzım. 'Sivil', 'siyasal' olanın karşıtıdır, 'askerî' olanın değil. Askerî vesayet düzeni tarihe gömülürken biz de 'sivil' kelimesini aslına uygun kullanmaya başlayacağız.
Siyasetin dışında, siyasî partilerin bünyesi dışında bir toplum seferberliği gerçekleşti. Sivil örgütler inisiyatif üstlendiler. Örgütlendiler ve kampanyalar yürüttüler. Konferanslarla, broşürlerle, adam adama ilişkilerle seçime müdahil oldular. Bir siyasî partiyi değil, hukuku ve demokrasiyi savundular. Askerî vesayet düzenini tarihe gömmek, devlet içindeki çetelerin iflahını kesmek için seçimde taraf oldular. Sessiz, derinden ve tevazu ile çalıştılar. Ve sonuç üzerinde etkili oldular. Bir şeyi ispat ettiler: Halk örgütlü biçimde, kendi geleceğine ve iradesine sahip çıkıyor. Etkileyici bir sivil inisiyatif geliştiriyor.
Selimiye için çok şey lâzım. Önce inanç, sonra gayret ve farklı alanlarda işinin ustaları. Taş ustasından demirciliğe, marangozluktan çiniciliğe kadar genel bir seferberliğe ihtiyaç var. Mimar Sinan'ın yeteneksiz bir marangozla çalışması mümkün müydü? Selimiye'de gördüğünüz Kütahya çinileri, Mimar Sinan'a müsavi bir ustalığın eseri değil mi?
12 Haziran seçim sonuçları açıkça anlatıyor. Bu ülkede artık usta bir halk var. Zenginlik, refah, huzur ve itibar için ayağa kalkmış bir halk. Her biri tek tek işini çok iyi biliyor ve yapıyor. Yüksek bir özgüvenle ve geleceğe inanarak işine koyulmuş bulunuyor.
Erdoğan'ın ustalık dönemi başlıyor. 12 Haziran'da sandığa tam usta işi iradesini koyan bir halkın lideri olarak.
Hep birlikte yeni bir Selimiye inşa edeceğiz.
Yazarlar Mümtazer Türköne Selimiyeyi yeniden inşa etmek ZAMAN

13 Haziran 2011 Pazartesi

Türkiye'nin seçimi, insanların seçimi

l Öncelikle hiçbir ego patlaması yaşamadan seçim öncesi yazdığım bütün yazılarda çektiğim fotoğrafın doğru çıktığının altını çiziyorum. Bana küfredenlere duyururum. Köşe yazarlarının kendi mahallelerine bakarak yanılmalarına yine tanık olduk. CHP seçmeninin sadece miting meydanlarına, sosyal medyaya bakarak projeksiyon yapmalarına da. Sürpriz beklemiyordum: Sadece Burhan Ayeri'ye özür borcum var. MHP barajı geçti.

l CHP'de Gürsel Tekin acilen istifa etmelidir. Genel Başkan yardımcılığının altında ezildi. Hani '1 puan gerideydi' CHP? Sadece CHP'yi değil, siyaseti bırakmalıdır.

l Kemal Kılıçdaroğlu'nun siyasi hayatı 'de facto' bitmiştir. CHP'de bundan böyle kaos hakim olacak. Kılıçdaroğlu'nun bütün iyi niyetine, kişisel başarısına inanıyorum ve hakkını teslim ediyorum. Ama 'cehennem buz tutana kadar' Türkiye'de karşılık bulması imkansızdır. Alevifobi her zaman baskın gelecektir ve Kemal Kılıçdaroğlu'nu yutacaktır. Mitinglerde 'Bu adam Alevi' söylemi karşılığını buldu, referandumda 'Dedeler yargıyı ele geçirdi' söyleminin etkili olduğu gibi. Kılıçdaroğlu mecburen koltuğunu Sünni bir adaya teslim etmek zorunda kalacaktır.

l Kıyılarda yeni CHP söylemi ters tepti. Özerkliğe vurgu ters tepti. Laiklik ve Atatürk'ten bahsetmek ters tepti. 'Melih Aşık-Yılmaz Özdil okuru' olan CHP seçmeni ne kadar kuvvetli olduğunu gösterdi. CHP'nin belli bir oranda seçmeninin 'baraj korkusu' yüzünden MHP'ye kaydığı aşikardır.

l Basına, entelijansiyaya, akademisyenlere 'güzel görünme' kaygısı içindeki CHP gerçek seçmeninin tepkisini çekmiştir. 'Medya gazı' ve patlayan flaşların baş döndürmesinin tipik hasarları CHP'de görünmüştür.

l Adalet ve Kalkınma Partisi'nin 'kıyılardaki' başarısının en büyük sorumlusu beceriksiz CHP belediyeleridir. İzmir'e büyük hizmet olarak hayvanat bahçesi yapan Aziz Kocaoğlu ya gitsin o hayvanat bahçesinin müdürü olsun ya da geldiği beyaz eşya bayiine geri dönsün. Büyükşehir yönetmek taksitle buzdolabı satmaya, senet yapmaya benzemiyor. Antalya'da da Mustafa Akaydın'ı halk sevmedi, sevmeyecek. Bu adayları Deniz Baykal seçmiştir. Aynı şekilde Antalya'da yaşanan hezimet de Deniz Baykal'ın Türk seçmeninde artık hiçbir karşılığının olmadığının kanıtıdır.

l Sandık gösterdi ki Türkiye'nin genelinde itirazlara, Başbakan Erdoğan'ın söyleminden hoşnutsuzluğa rağmen 'Adamlar çalışıyor ama' inancı 'Bu CHP gelse hiçbir şey yapamaz' önyargısını yine yenmiştir. CHP'nin 'bir şey yapamama' algısı suların akmadığı Sözen İstanbul'undan beri bir türlü değişememiştir. Duble yollar galip gelmiştir.

l Türkiye sağcı bir ülkedir. Muhafazakardır. Sünni İslam'ı her şeyin üstündedir. Bu gerçekler hiçbir zaman değişmeyecektir.

l Başbakan Erdoğan Türkiye'nin lideridir. Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en önemli siyasi figürlerinden biridir. Bu başarı sadece alkışlanabilir: İnsanları ikna etme gücü, başarısının eşdeğeri yoktur. Ona meydan okuyacak bir tek güç bile kalmamıştır. Kabullenelim.

l Adalet ve Kalkınma Partisi, referandum sonucunda ortaya çıkan 'kırmızı şehirler-mavi şehirler' ayrımını, Türkiye'nin fiilen üçe bölünmesini çalışmalarıyla engellemiştir. Türkiye yeniden tek bir ülkedir, lideri Erdoğan da Türkiye'nin artık her şehrinden oy almıştır. Kıyılar-İç Anadolu ayrımı tarihe karışmıştır.

l Bu seçim sonucu Başbakan Erdoğan'ın en az 2023'e kadar (belki de daha fazla) Türkiye'nin lideri (ya Başkan ya Başbakan) olacağını tescillemiştir. Ortadoğu'da Türkiye'nin liderliği konusunda da hiçbir engel yoktur. Kendi ülkesinde kuvvetli bir lider, dünyada da etkin olur. Türkiye fırsatı iyi kullanırsa bölgesel güç olacak.

l Muhalefet önümüzdeki dört sene boyunca da kendisini toparlayamayacağı için bu kaos Başbakan Erdoğan'a yarayacaktır. Hem CHP'de, hem MHP'de ciddi değişimler söz konusu.

l Yeni anayasa tartışması bir süreliğine ertelenecektir. Milletvekili pazarlıkları yapılacak, 'Fırıldak Kubi' geleneği Meclis'e geri dönecektir. Adalet ve Kalkınma Partisi 330'un altındaki milletvekili sayısıyla uzlaşmaya, diyaloğa mecbur kalacaktır. Bu Türkiye için olumlu bir adımdır kuşkusuz.

l Seçimin galibi milletvekili sayısını artıran Barış ve Demokrasi Partisi'dir. Selahattin Demirtaş, önümüzdeki dönemin en etkili muhalefet lideri olacaktır. Kürt halkının sesi Meclis'te daha gür duyulacaktır.

l Sandıktan çıkan sonuç Türkiye'nin seçimidir. İnsanların seçimidir. Yüzde 50 civarında oy alan bir parti Türkiye'nin de çoğunluğunun onayını almış demektir. Bu sonuca sadece saygı gösterilebilir. Bu ülke 'Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir' ilkesi üzerine kurulmuştur ve millet bu iradeyi Başbakan Erdoğan ve ekibine vermiştir. Bu sonuçtan memnun olmayanlar da bu sonuçla yaşamayı öğrenmek zorundadır.

l Başbakan Erdoğan'dan da kendisini sevmeyenlere, sevmeyeceklere, kendisine düşman olanlara ve olmaya devam edeceklere karşı asgari saygıyı bekliyorum. Türkiye'nin tamamı onun liderliğini kabul edecektir, o da hepimizin Başbakanı olmalıdır. Ayrık otlarının, sapmaların, sütü bozukların, baldırı çıplakların, yaramaz çocukların, sürüden ayrılanların, 'yıkanmak isteyemeyen çocukların', başını sürekli belaya sokanların, dilinin kemiği olmayanların, namertlerin, vatan hainlerinin de Başbakan'ı olmalıdır.
Türkiye'nin seçimi, insanların seçimi - Oray Eğin

11 Haziran 2011 Cumartesi

Aydınlar ve oyları


Bu kadar basit bir durumu içinden çıkılmaz bir sorunsala çevirebilmek için "aydın" olmak gerekiyor demek ki...
Aydın dedimse hepsi değil, hani şu sıralar hepimizin etrafında "neden AK Parti'ye oy vermeyeceklerini"uzun uzun anlatan bazı arkadaşlar var ya, onların durumunu kastediyorum.
Konuşuyorsunuz; tıpkı Economist gibi onlar da önce uzun uzun anlatıyorlar; AK Parti'nin ne büyük işler yaptığını, neredeyse mucizeler yarattığını; gelmiş geçmiş en reformcu iktidar olduğunu sizden daha ateşli bir şekilde dile getiriyorlar. Sonra sıra, yine uzun uzun neden oy vermeyeceklerini açıklamaya geliyor. Gerekçeler hep aynı. Kırk kere söylenince doğru olduğu varsayılan basına baskı suçlamaları, Erdoğan'ın üslubu, kimi gaflar, heykel, içki, Avrupa Birliği'nin boşlanışı iddiası, Kürt açılımının tavsaması, vs...
İyi de, denklemin iki yanı arasındaki büyük eşitsizlik ne olacak?
Bir tarafta, 90 yıldır hiç değişmeden süren ve rejim için bir hayat memat meselesi olan askeri vesayet rejiminin sona erdirilmesi, öbür tarafta bir heykelin yıkılması...
Bir tarafta ülkeyi bir ahtapot gibi sarmış olan korkunç bir suç örgütünün deşifre edilip yargılanması, cuntacıların ilk kez mahkeme önüne çıkması, öte tarafta 25 yaş altı gençleri "içkiden korumak" adına yapılmış ve kimi noktalarda aşırıya giden bir düzenleme...
Bir tarafta bütün dünya krizin altında ezilirken adeta kanatlanan bir ekonomi, sekiz yılda ikiye katlanan kişi başı milli gelir, dosta düşmana parmak ısırtan bir sağlık sistemi, şantiyeye dönen bir ülke; öbür tarafta Erdoğan'ın kırdığı potlar, yaptığı gaflar ve zaman zaman nükseden padişahvari tutumlar...
Avrupa Birliği'nin boşlanması derseniz; birincisi onlar aldı da biz mi girmedik diye sormak gerekir; ikincisi de, her şeye rağmen Avrupa Birliği üyeliği konusundaki en büyük ilerlemenin de yine bu hükümet zamanında yapıldığını hatırlamak...
Kürt açılımının foslamasını konuşacaksak; o fosladığını söylediğiniz açılımın da yine bu hükümet tarafından yapıldığını, ondan öncekilerin hiçbir açılım teşebbüsünde bulunmadıkları için foslamasının da söz konusu olmadığını görmeniz gerekir. Ayrıca biraz adalet duygunuz varsa, Kürt sorunu konusunda cumhuriyet tarihi boyunca en büyük reformları bu iktidarın yaptığını, bundan sonra da yapma kabiliyetine sahip tek partinin bu parti olduğunu kabul etmeniz...
Özetle, eğer bir artı eksi hesabı yapıyorsanız, bunu doğru yapmanız, karşılaştırılabilecek büyüklükte şeyleri karşı karşıya koymanız lazım gelir. Bir tarafa rejimin temel sorunlarına yönelik devrimsel nitelikte reformları öbür tarafa da günlük siyaset içinde işlenmiş hataları koyarak karşılaştırma yaparsanız, "anlı şanlı aydın olmuş, basit bir denklem kurmayı bilmiyor" derler ya da -daha büyük ihtimal- samimi olmadığınızı düşünürler.
Kimse AK Parti'nin kusursuz olduğunu iddia etmiyor.
Ama eğer oyumuzu vermek için, istisnasız her konuda beğendiğimiz bir parti arayacak olsaydık, her birimizin tek tek kendi partimizi kurup ona oy vermemiz gerekirdi.
Bu olmayacağına göre ne yapacağız? Artıları eksilerinden çok olana oy vereceğiz.
Nitekim halkımız da böyle yapıyor. Ruh ikizini arar gibi oy verecek parti aramıyor. Bakıyor o günkü duruma, sevabını-günahını vuruyor kendi vicdan kantarına, veriyor kararını. Üstelik de gayet pragmatik bir şekilde sık sık değiştiriyor kararını. Bir seçimde gidip Karaoğlan'a oy veriyor; aynı oylar üç beş sene sonra bir bakıyorsunuz Özal'a akıyor; yine üç beş sene sonra bir bakmışsınız Refah'a ya da AK Parti'ye yönelmiş..."Ben sol kökenli biri olarak nasıl olur da sağ bir partiye oy veririm" diye komplekslere kapılmıyor.
Oysa aydınlarımız sekiz senedir AK Parti'ye oy vermemek için bin takla atıyor. Bir yandan AK Parti'nin kazanmasını isterken -ve kazanamayacak diye ödü koparken- bir yandan da ne bahane bulsam da vermeyeceğimi deklare etsem diye kıvranıyor. Bu kıvranış içinde bazen bulduğu bir bağımsız adaya kurtarıcı gibi sarılıp "namusu kurtarıyor"; bir başka sefer ne idüğü belirsiz bir bloka oy verip "muhalif tavrı"nı korumuş oluyor.
Peki aydınlarımız şu oy verme meselesinde neden bu kadar kasıyor kendini? Neden basit bir işi böylesine karmaşık hale getiriyor?
Yarın devam edelim.
Aydınlar ve oyları - Gülay GÖKTÜRK

Aydınlar ve oyları (2)


"Peki bu aydınlarımız oy verme meselesinde neden bu kadar kasıyor kendini; neden basit bir işi böylesine karmaşık hale getiriyor" diye sormuştum son yazımda.
Kastettiğim aydın tipi sekiz senedir AK Parti'ye oy vermemek için takla atmaktan bitap düşen, AK Parti'nin icraatlarını takdir ettiği halde her seçimde bir bahane bulup oy vermeyen; bazen bulduğu bir bağımsız adaya kurtarıcı gibi sarılıp"namusu kurtaran", bir başka sefer ne olduğu belirsiz bir bloka oy verip "muhalif tavrı"nı koruyan aydınlar...
Oysa halkın büyük çoğunluğuna baktığımızda gayet pragmatik, esnek ve rahat bir seçmen davranışı görüyoruz. Her seçim arifesinde yeni bir durum değerlendirmesi yapan, oy vereceği partiyi değiştirmekten gocunmayan, "Ben sol kökenli biri olarak nasıl olur da sağ partiye oy veririm" diye komplekslere kapılmayan bir tavır...
İki kesim arasındaki bu davranış farkının sebebi ne?
1 Haziran 2007 tarihli "Seçmen olarak aydın" başlıklı yazımda bu konuda şöyle yazmışım:
Aydın kesimlere sorsanız geniş seçmen kitlelerinde ortaya çıkan bu oynaklık, bu kesimin bilinçsizliğinden kaynaklanıyor. Eğitimsiz halkımız, "oy verme" bilincine henüz tam eremediği için, her seçimde bir başka partinin propagandasının etkisinde kalıp yanıltılabiliyor. Oysa bana göre, halktaki bu pragmatist ve"oynak" tutum kimi aydınların tutumundan çok daha sağlıklı ve çok daha çağdaş...
Çok daha sağlıklı; çünkü o, oy verdiği partiyle özdeşleşmiyor. Oyunu verdi diye ruhunu vermiş gibi hissetmiyor kendini, sadakat duymuyor. Oy verdiği partinin bir parçası olduğunu; o partinin bütün davranışlarının sorumluluğunu taşıyacağını düşünmüyor.
Çok daha çağdaş; çünkü ideolojik bir parti anlayışı yok kafasında. Oy verdiği partiyi belli bir süre için ülkenin işlerini yürütmek üzere görevlendirdiğini düşünüyor, o kadar... Dolayısıyla da, parti değiştirdiği zaman kendi kendine ihanet etmiş gibi hissetmiyor.
Aslına bakarsanız, oy verilen partiyi değiştirmenin böylesine hayati bir değişiklik olarak algılanmasının altında, son derece anti demokratik bir anlayış yatıyor; O partinin iktidara geldiğinde toplumu dönüştüreceğini kabullenen bir anlayış...
Eğer siz oy verdiğiniz partiyi dört beş yıl boyunca kuralları belirlenmiş bir alanda ortak işleri yürütmek ve ortak bütçeyi kullanmakla görevlendirdiğinizi düşünürseniz tıpkı apartman yöneticisi değiştirirken duyduğunuz gibi bir rahatlıkla değiştirirsiniz adayınızı.
Ama iktidara gelen partiyi ülkenin iklimini değiştirecek; yaşam tarzınızı değiştirmeye, dünya görüşünüzü dönüştürmeye kalkacak güçte ve yetkide bir kurum olarak görürseniz, işiniz gerçekten güçtür.
Bu ele alış, sadece sizin karar vermenizi açmaza sokmakla kalmaz, iktidarı emanet ettiklerinizi de "kötü yola" düşürür. Öyle ya, sizden sadece oyunuzu isteyene ruhunuzu da vermeye kalkarsanız, onun da o ruha yeniden şekil vermeye kalkmasına söyleyecek söz kalmaz...
X x x
Bu aydın tipinin "yönetme", "hükümet etme" anlayışındaki sakatlık devlet algısıyla, devletle kurduğu ilişkiyle de bağlantılı.
Bizim aydınımızın kökü devletin taa içindedir. Aydın olmayı, "ben devlet olsam ne yapardım"ı düşünmekten ibaret sanır. Kendini devletle, onun bütün kurumlarıyla bir tutmanın, aynılaşmanın kaynağı burada yatar. Ve bu kaynak sonunda ruh ikizini devlette bulma, kalben bağlılık, kişiliğini devletten devşirme gibi garipliklere kadar uzanır. İşte bu yüzden olsa gerek, oy verirken içine düştüğü ikilemler eş seçerkenkinden beterdir. Kendini devletten, devleti kendinden sorumlu sanır. Devleti oluşturma ve dönüştürme sorumluluğu vehmi, devletin kendini dönüştürebileceği teslimiyetine kadar uzanır.
Tuttuğu şey bir parti değil, kendisince devletin manevi şahsiyetidir adeta. Her biri minik birer İnönü, Ecevit, Baykal'dır. Bu yüzden de her seçimde bir anlamda kendilerine oy verirler.
Ehh, böyle olunca da tabii, oylarının yönünü biraz değiştirmeye niyetlenseler, kendilerini ihanet etmiş gibi hissederler
.
Aydınlar ve oyları (2) - Gülay GÖKTÜRK

10 Haziran 2011 Cuma

Yine hayal kırıklığı - Oray Eğin

Seçimden önceki son yazım bu. Bir daha pazartesi günü burada olacağım - Umarım! Türkiye en önemli eşiği atlatmış olacak, önümüzü daha net görmeye başlayacağız. Bu seçim Türkiye'nin de geleceğini şekillendirecek, nasıl bir ülke olacağımız iyice belirginleşecek. Kısa sürede çok şey değişiyor bu ülkede. Sekiz buçuk yıl öncesiyle bugünü kıyaslasanıza, bambaşka bir Türkiye var artık.
Etrafımda pek çok kişi AKP'nin bu seçimde rekor oyla iktidara geleceğine inanmıyor. Benim gibi Başbakan Erdoğan'ın 2023'e kadar Türkiye'nin lideri kalacağına inanan da pek yok.
Öte yandan, bunu söyleyenlerin hemen hepsi bir şekilde AKP'nin yeniden iktidarı alacağını da düşünüyor.
Çok daha ufak bir azınlık 'mucize' bekliyor seçimden.
İstanbul'daki Dalan-Sözen kapışması gibi bir sonuç çıkacağını, CHP'nin bir şekilde aradan sıyrılabileceğini, en azından bir koalisyon olabileceğini umut ediyorlar. AKP'nin 'tepe noktasına' ulaştığı, bu aşamadan sonra sadece 'devrilme' çizgisine geçebileceği teorileri bile var.
Her yorumu dinliyorum.
22 Temmuz 2007'de Zekeriyaköy'de bir arkadaşımızın terasında seçim sonuçlarını izlemeye hazırlanıyorduk. Hemen herkes sandıktan CHP-MHP koalisyonu çıkacağına emindi. Bütün arkadaşlarımız heyecanla geldi, sofralar kuruldu, içkiler içildi, muhteşem bir yaz akşamında televizyonun başına geçtik.
Daha ilk açılan sandıklarda herkesin yüzü düştü. Hiçbirimiz yüzde 47'lik bir sonuç beklemiyorduk. Hatta AKP'nin yeniden iktidar olmasını bile beklemiyorduk.
Bu yaşadığımız ilk hayal kırıklığıydı.
Belediye Başkanlığı seçimlerinde Kemal Kılıçdaroğlu'nun İstanbul Belediye Başkanı olacağına da inanmıştık. Bir sürü insan sırf Kılıçdaroğlu'na inandıkları için işlerinden güçlerinden fedakarlık yaparak kampanyaya destek oldu, koşturdu. Gecenin bir saatinde Beyoğlu'nda sandıklara sahip çıkarken saldırıya uğrayan kadın arkadaşlarımın öfkesini hiç unutmam mümkün değil.
Sonunda ne oldu? Beyoğlu da gitti İstanbul da...
Referandumda 'Evet' çıkacağını tahmin ediyordum ama sadece bir-iki farklı sonuç öngörüyordum. Bu da tutmadı.
AKP'nin pazar günü yapılacak seçimlerde oy kaybedeceğini düşünenlerin en büyük dayanağı yerel seçimde alınan yüzde 38'lik oy. 'Son seçimdeki oyu bu kadar' diyorlar. Bense 'Son seçimdeki oyları yüzde 58' diyorum ve hesabı ona göre yapıyorum. Referandumun iktidara bir tür güvenoylamasına dönüştüğünü kim inkar edebilir?
Bir de fazla basılan oy pusulaları, son seçimden bu yana seçmen sayısında yaşanan astronomik artış üzerine inşa edilen teoriler var.
Önümüzdeki bir-iki sene içinde ekonomik dip yaşanacağını, AKP'nin asıl bundan yıpranacağını, bu sayede iktidardan gideceğini hesap edenler de var.
Son sekiz buçuk yıldır muhalifler, Türkiye'nin gidişatından memnun olmayanlar önlerine sürekli birtakım eşikler koyuyor. Önce seçimler, referandumdu, şimdi ekonomik kriz, olası bir Cumhurbaşkanlığı krizi, hatta 2015 hesapları. Hatta Kürt sorunu bile...
Ama bütün bu dönemeçlere gelindiğinde bütün umutlar sönüyor. Hiçbir eşik ona anlam yükleyenlere beklenen sonucu vermiyor.
Keşke dış faktörlere umut bağlamak yerine iktidara alternatif olabilecek dinamizmde bir muhalif hareket oluşsaydı... Ama sanırım bu eşikler, dış faktörlere bağlı beklentiler umudunu kaybetmeyen, hala iyimser olanları hayata bağlıyor olmalı.
Epey bir süredir hayalciliği bıraktım, daha fazla hayal kırıklığı yaşamamak için.
12 Haziran seçimlerinden bir sürpriz beklemiyorum. Çıkacak sonuç arzu ettiğim bir siyasi tablo mu olacak? Hayır. Ama hangi sonuçtan benim istediğim bir tablo çıktı ki...
Bu aşamadan sonra da yeni eşikler belirlemek, sonucu gelmeyecek bir mücadeleye girmenin de bir karşılığı yok.
Bu çıkan sonuca boyun eğileceği anlamına gelmemeli ama. Teslim olmaktan da bahsetmiyorum. Ama sonucu kabullenmek, bu sonuçla uzun yıllar yaşayacağımız gerçeğiyle yüzleşmek şu anda tek seçenek. İsteyelim istemeyelim, beğenelim beğenmeyelim, sandık demokrasisi budur: İnsanların seçimi.
Yine hayal kırıklığı - Oray Eğin

Erdoğanın elindeki gelecek

mumtazerturkone

Bu ülkenin geleceğini tek başına AK Parti lideri elinde tutuyor. Geri kalanın elinde sakladığı şey sadece geçmişten ibaret. Geleceği durdurmak, geçmişi yaşatmak telaşındalar.

Sadece Erdoğan... Bir politikacıdan yeni dinledim. AK Parti adayı yaşlı teyzenin kapısını çalıyor. 'Ne istiyorsun?' sorusuna sevecen 'Oyunu istiyorum ana.' cevabını veriyor. Yaşlı teyze kaplan gibi 'Sana verilecek oyum yok. Ben oyumu Tayyip'e vereceğim.' cevabını yapıştırıyor. Adaylar, partiler, kurumlar, sözler, politikalar değil; sadece bir kişi. Elinde Türkiye'nin geleceğini tutan bir adam var.

Siyasî rekabeti, bugünü geleceğe taşıyan ilerici güçlerle, eskide direnen ve eski düzeni sürdürmeye çalışan gerici güçler arasında bir mücadele olarak düşünebilirsiniz. Birileri sahip olduğu her şeyi; gücünü, servetini, ayrıcalıklarını sürdürmeye çalışıyor. Bu yüzden yeni olan her şeye direniyor. Onun derdi ülkenin ilerlemesi, milletin refaha ulaşması, devletin güç ve şevket sahibi olması değil; sadece kendisine ait olanı korumak. Ülke küçülmüş umurunda değil. Millet zelil olmuş onun için tasa değil. O imtiyazlarını sürdürdüğü takdirde dünya yerle bir olmuş ona göre fark eden bir şey yok. Bunun için statükonun devam etmesi, eski olanın ayakta kalması ve hükmünü sürdürmesi lâzım.

Bu seçimlerde ortaya çıkan rekabetin, sadece bu tek adamla ülkenin geri kalan siyasî aktörlerinin tamamı arasında sürmesi, bu yüzden tesadüf değil. Hepsinin derdi, Erdoğan'ın elinde tek başına tuttuğu geleceği engellemek. Zamanı durdurmak ve eskiyi sürdürmek. Çünkü o gelecekte onlara yer yok. Onların pörsüyen, tel tel dökülen, bitpazarına dönen yüzlerinde ve ellerinde gelecek kendine yer bulamaz.

Türkiye'nin önünde parlak bir gelecek var. Bu gelecek henüz ortaya çıkmadı; ancak o göz kamaştıran ışıkları ile yolumuzu aydınlatmaya başladı bile. Hepimize bir özgüven geldi. Zincirlenen at şaha kalktı. Gölge etmesinler, önümüze çıkmasınlar başka bir derdimiz yok. O muhteşem geleceğe uzanan yolun son dönemecine giriyoruz.

Yoksulluk bu ülkenin kaderi idi. Değişti. Zelil olmak, geride kalmak, zaaf göstermek alışık olduğumuz bir durumdu. Değişti. Güç, zenginlik, onur ve huzur bu asil millete ne kadar da yakışıyormuş. Önce kendimize, sonra birbirimize güvenmeye başlamadık mı?

Bakmayın seslerinin çok çıktığına. Bu ülkenin geleceğinde bir avuç Marksist-Stalinist militanın Kürt toplumunu esir alması mümkün değil. Hepimize gereken, sabır ve tahammül. Sonuç belli. Eteklerindeki taş bittikten sonra ne yapacaklar? O yüzden silahla sağladıkları vesayeti sürdürmek ve geleceği engellemek için her çareye başvuruyorlar. Tarihin ileriye giden güçlü çarkları arasında öğütülüp kaybolacaklar.

50 yıldır elindeki silahı halka doğrultup, bu koca ülkeyi karanlığa boğmaya, bu asil milleti koyun sürüsüne dönüştürmeye kalkanların zamanı tükendi. Tepiniyorlar, yırtınıyorlar, çırpınıyorlar, şekilden şekile giriyorlar. Ne için? Elindeki silahla saltanat sürmek için. Peki mümkün mü? Küçültmeye yeltendikleri, yoksullaştırdıkları, geri ve ilkel bıraktıkları Türkiye geride kaldı. Artık bu ülkeyi savunsun diye eline verdiğimiz silahı bize doğrultmaya kalktıklarında alıp başlarına çalacak bir adam var önümüzde. Onlar, ya adam olacaklar, hadlerini bilecekler ya yok olacaklar. Bu ülkenin geleceğinde onların zorbalığı, küçük dar dünyaları yer almayacak.

Bir adam elinde bu ülkenin geleceğini tutuyor. Bizim geleceğimizi. Çocuklarımızın, torunlarımızın, torunlarımızın torunlarının hatta en az on neslin içinde doğup hayatını tamamlayacağı geleceği.

Gözümüz o gelecekte. Bizden sonraki kuşaklardan beklediğimiz sadece bir hayır dua. Kendimiz ve onlar için doğru geleceği seçtiğimiz, doğru kararı verdiğimiz için.

İşte o gelecek bizim verdiğimiz kararla bir adamın elinde şekilleniyor, sağlam ve dayanıklı kalıba dökülüyor.

Yazarlar Mümtazer Türköne Erdoğanın elindeki gelecek ZAMAN

9 Haziran 2011 Perşembe

Geniş fotoğraf


Geniş fotoğraf
İslami duyarlılığı ağır basan siyasi hareketlere ilk kez 1994 yerel seçimlerinde oy verdim. O günden bu yana da, Baskın Oran'ın bağımsız aday olduğu 2007 genel seçimleri hariç, her düzeyde bu geleneğin partilerini destekledim. Bu hafta sonu bir seyahatte olacağım... Ama eğer oy kullanabilecek olsaydım, yine tereddütsüz bir biçimde AKP'yi desteklerdim.
Bu tutumun ardında Türkiye'nin siyasi rejiminin süreç içerisindeki tahlili yatıyor. Detaylara ve küçük fotoğraflara takılı, ilkesel doğruların ardına gizlenmek ve AKP'yi eleştirmek tabii ki mümkün. Öte yandan demokratik değişim açısından bu partinin alternatiflerinden çok daha samimi ve güvenilir olduğunu inkâr etmek güç. Ayrıca son 9 yıl, Cumhuriyet tarihinin en başarılı iktidarına tanık olmuş durumda. Özellikle ekonomi, sağlık, eğitim ve dış politikada gelinen nokta hayal edilenlerin çok ötesinde. Bugün bile hâlâ bu alanlarda AKP'nin vizyonu diğer partilerden mukayesesiz biçimde üstün, geniş ufuklu ve dünyaya entegrasyonu hızlandırıcı nitelikte. Asker ve yargının demokratikleşmesi gibi hayati bir konuda ise AKP rakipsiz. Hatta Kürt meselesinde bile iktidarın gerçekçi bir çözüme gidiş açısından daha sağlam durduğunu teslim etmek gerek. Hükümetin yanlışlarına, beklentiler açısından hayal kırıklığı yaratan yalpalamalarına, hatta bilinçli engellemelerine karşın, önümüzdeki dönemde bu meselenin taşıyıcısı yine de AKP olacak. Açıkça söylemek gerekirse, zayıf bir AKP, Kürt meselesinin çözümsüzlüğünü, şiddeti ve ayrılıkçılığı besleyecektir. Önümüzdeki dönemde Türkiye adına davranma yeteneği olan ve aynı zamanda rejimin etnik temelli yaklaşımının dışında ve karşısında durabilecek bir iktidara ihtiyaç var.
Ancak bütün bunlar laik kesimden benim gibi birçok kişinin niçin 1994'ten bu yana İslami siyasi partileri desteklediğini söylemiyor. Bunun için geniş fotoğrafa bakmak lazım... Yani dünyadaki değişimin, küreselleşmenin ve demokratlığa doğru zihniyet açılımının Türkiye'ye nasıl yansıdığına... Cumhuriyet rejiminin ve Kemalist ideolojinin 'gerçekte' ne olduğuna... Kamusal alanın nasıl daraltılıp bir imtiyaz sahası haline getirildiğine, nasıl bir vesayet yapısına dönüştüğüne...
Bu tür değerlendirmeleri bir grup insan 1994'te sistematik olarak yaptı. Yeni Demokrasi Hareketi, bu değerlendirmenin taşıyıcısı oldu. O süreçte harekete dahil birçok kişinin söyleşileri, makaleleri yayımlandı. Sözü bunlardan birine, kıymeti gereğince anlaşılamamış, bugün bile laik kesim tarafından hazmedilememiş olan bir yazıya bırakıyorum.
"Yerelleşme eğilimi sadece bir başkaldırının, bir tepkinin izdüşümü değil, sistem dışı kaldıklarını düşünen grupların merkeze yürümesidir. Dünün merkezkaç güçleri, bugünün merkez güçleri olmuşlardır... Refah Partisi bugün bu dağılmayı ya da atomizasyonu çerçeveleyen bir siyasi partidir ve globalleşme politikalarının karşısına yerelleşme politikasıyla karşı çıkmaktadır. Bu şekilde hem şimdilik sistemin emniyet supabı işlevini yerine getirmekte, hem de önümüzdeki yıllarda Türkiye'nin siyasal ve sosyal yaşamını belirleyecek temel çatışma ekseninin taşıyıcı işlevini üstlenmektedir... Diğer bir ifadeyle, Türkiye'de bugün, yerelleşme dalgası hem bir kimlik talebi, hem sistemin merkezini fethetme girişimi hem de içi boşalmış globalleşme kavramları ve onların yarattığı imajlara bir tepki olarak ifade bulmakta... Bu geçiş döneminin sonunda Türkiye'nin üç ihtimalle karşı karşıya kalması mümkündür. İlk ihtimal dağılma ve bölünme ya da siyasi kırılma sürecidir. İkinci ihtimal, Refah Partisi'nin popülist bir yaklaşımla iktidarı ele geçirip totaliterleşmesidir. Üçüncü ihtimal ise yerellik globallik kutupları arasında bir bağ kurulmasıdır... Sosyolojik olarak en güçlü ihtimal budur. Çünkü, yerel eğilimlerin ardında yatan taleplerle globalleşme mantığı temelde birbirini kucaklamaktadır. Yerel talepleri tanıyan, kucaklayan ve bunu kimlikler arası bir toplumsal sözleşme bazında yapmaya yönelecek bir siyasi oluşum Türkiye'nin en acil ihtiyacı olarak karşımızdadır."
Bu sözler Ali Bayramoğlu'na ait. Tam 17 yıl önce Türkiye Günlüğü'nün nisan sayısında yayımlanmış ('Globalleşme Yerelleşme Gerilim Hattı'). Değişim sürmüş, kimlikler arası toplumsal sözleşmeden, anayasal vatandaşlık temelli bir toplumsal sözleşmenin eşiğine gelinmiş. Ama temel değerlendirme, içgörü ve analiz sağlamlığıyla karşımızda duruyor. İslami duyarlılık siyaseti de kendi içinde dönüşüp, kuşatıcı bir senteze gelmiş, yerelle globali bütünleştirmiş durumda. Globali kullanarak yereli ezen bir ülkeden, yerelin globalleşmesi noktasına gelindi. Bu sürecin engellenmemesi, desteklenmesi lazım.

Yazarlar Etyen Mahçupyan Geniş fotoğraf ZAMAN

8 Haziran 2011 Çarşamba

'Bütün dünya İstanbul'a bakıyor'

'Bütün dünya İstanbul'a bakıyor'
Dünkü yazımızda şöyle demiştik:
"Erdoğan'ın Diyarbakır ve İzmir konuşmalarında öne çıkan husus, devletin milletle hemhal olmasıdır. Bu yönde atılan her adım Türkiye'nin sahip olduğu 'ideal ülke' potansiyelinin bir parçasını ortaya çıkarıyor, toplumsal barış ve refah yolunda Türkiye'ye mesafe aldırıyor, Türkiye'yi güçlendiriyor, şer güçlerin Türkiye'deki elini zayıflatıyor."
Dahası da var.
Bu süreçte şer güçlerin Ortadoğu, Balkanlar ve Afrika'daki manevra alanları da gittikçe daralıyor.
Süreç tamamlandığında, potansiyelimiz tamamen ortaya çıktığında, Türkiye, zulüm denizinde boğulmaya çalışılan bütün mazlum halkların sarılabileceği bir can simidi, yanaşabileceği salim bir liman, sığınabileceği bir adalet adası olacaktır.
Erdoğan'ın İstanbul Kazlıçeşme mitinginde mahşeri bir kalabalığa yaptığı konuşma bu yönde bir irade beyanıdır.
Orada şöyle dedi Erdoğan:
"İstanbul kutsal emanet demektir, İstanbul medeniyet demektir, İstanbul tarih demektir, ilim ve inanç demektir. Dünyanın tüm yoksullarının, mazlumlarının, mağdurlarının İstanbul'a baktıklarını biliyorum. Kabil'in, Bağdat'ın, Beyrut'un, Saraybosna'nın, Üsküp'ün, Prizren'in, Bingazi'nin, Trablus'un, Kahire'nin, Gazze'nin, Ramallah'ın İstanbul'a baktığını biliyorum. Bu şehir 3 kıtada hutbelerin adına okunduğu şehirdir. Bu şehir kutsal emanetlerin sahibi şehirdir. Bu aziz İstanbul 5 kıtanın gözyaşlarının aktığı şehirdir. Sorumluluğumuzun idrakindeyiz, mazlum ve masum çocukların bize baktıklarının farkındayız. Dünyanın bizden ses beklediğinin, uzanacak eli beklediğinin, imdat beklediğinin farkındayız. Medeniyetin, tarihin, kültürün üzerimize yüklediği mirasın sorumluluğun farkındayız. İşte onun için biz ne diyoruz? Hizmet diyoruz. Ne diyoruz? Millet diyoruz. Ne diyoruz? Demokrasi diyoruz. Ne diyoruz? Özgürlükler diyoruz. Ne diyoruz? Temel hak ve hürriyetler diyoruz. Kardeşlerim; zalimin egemen olduğu, zulmün hükümdar olduğu bir dünya değil, hoşgörünün, saygının, dayanışmanın, dostluğun, kardeşliğin egemen olduğu bir dünya istiyoruz. Başka bir hedefimiz yok. Böyle bir dünyanın mücadelesini veriyoruz biz. İşte onun için bütün dünya nereye bakıyoruz? Yeniden İstanbul'a bakıyor. Avrupa Birliği'nde, Birleşmiş Milletler'de, NATO'da, OECD'de, İslam Konferansı Örgütü'nde aklınıza neresi gelirse hepsinde, G-20'de, var gücümüzle bunu anlatıyoruz, mağdurların sesi olmaya çalışıyoruz. Çünkü biz yola çıkarken şunu söyledik: Kimsesizlerin kimsesiyiz dedik, sessiz yığınların sesiyiz dedik, bu yola böyle çıktık. Biz ne istiyoruz biliyor musunuz? Diktatörler bu insanları ezmesin. Biz ne istiyoruz biliyor musunuz? Zalimler bu mazlumlara zulmetmesin istiyoruz. Biz ne istiyoruz biliyor musunuz? Ellerinde büyük imkanlar olanlar savaş baronlarıyla çocukları öldürmesin, uluslararası sularda korsanlık yapılmasın, plajdaki anne çocuk birlikte dururken, oraya bombardıman yapılıp da o yavrular 7 kişi ölmesin. Biz istiyoruz ki fosfor bombaları Gazze'nin üzerine inmesin. Biz istiyoruz ki orantısız güç kullanmak suretiyle insanlar öldürülmesin, bizim derdimiz bu. Kardeşlerim; kendi çevremizde sıfır sorun dedik. Balkanlar'da, Ortadoğu'da, Kafkaslar'da da barışın hakimiyetini savunuyoruz. Türkiye çok büyük bir ülke sevgili kardeşlerim. Türkiye ekonomisiyle güçlü, insanıyla güçlü, genç nüfusuyla güçlü bir ülke. Tarihiyle, medeniyetiyle, kültürüyle büyük. Kardeşler, biz sıradan bir ülke değiliz. Biz bir kabile devleti değiliz. Bize büyük düşünmek yakışır."
Bir tarafta böyle bir vizyon, öbür tarafta 'Biz olsaydık İsraillileri üzmezdik' fukaralığı.
Dünya sisteminin lordlarını temsil eden The Economist, CHP için oy dilenmesin de ne yapsın?
'Bütün dünya İstanbul'a bakıyor' - Hakan Albayrak

5 Haziran 2011 Pazar

To onoma mou ine Kemal


To onoma mou ine Kemal

Efendim biliyorsunuz bunların "CHP olarak projeleri vardır"... Bunlar yalnız Türkiye'ye değil Yunanistan'a da yönelik projelerdir.
Sayın Kılıçdaroğlu'nun açıkladığına göre CHP iktidara gelince Türkiye'yi kurtarmakla yetinmeyecek, komşumuza da yardım elini uzatacak ve Yunanistan "rahaaat" bir nefes alacaktır. (İkinci a uzatılacak...) Ancak, CHP'nin Yunanistan'a nasıl ve ne şekilde yardım edeceği, örneğin kaç milyar avro vereceği açıklanmamaktadır. Ana muhalefet, bu gibi projeleri açıklarsa iktidarın kopya çekmesinden korkmaktadır.
Bu durumda, Yunanistan, ana muhalefet liderimizin "benim adım Kemal, ederim dediysem ederim" tarzı kesin bir garantisiyle yetinmek zorundadır. Şimdilik.
Bazı münafıklar CHP'nin bu gidişle ancak 2049 seçimlerinde iktidara geleceğini söylüyorlar ama Yunanistan'ın o tarihe kadar dayanabileceğini sanmıyoruz.
Onun için en iyisi, The Economist dergisinin sözünü dinleyip oyumuzu hemen şimdi CHP'ye verelim ki Yunanistan kurtulsun.
Bakın bir oyla kaç ülkeyi kurtarıyorsunuz... Oyunuz dağdaki çobanın oyuyla eşit sayılmasa Burkina Fasso'yu falan da kurtaracaksınız arada...
CHP'nin bu seçimi kazanamayacağını öne sürenler, Büyük Türk Büyüğü İnan Kıraç'ın konuyla ilgili açıklamalarını okumamış olan cahiller ya da ona inanmayan gafillerdir.
Hangi parayı vereceğimizi soracak Yunanlı dostlarımıza da, Sayın Kılıçdaroğlu'nun unutulmaz özdeyişini tercüme edip dayayalım: "To onoma mou ine Kemal, an sas leo 'tha vrisko', tha vrisko!"
Fakat kötü niyetli bir Yunanlı da çıkıp bize şunu sorabilir: "Seçim otobüslerinde 'bir daha gel Samsun'dan sarı saçlım, mavi gözlüm' şarkısını çalan parti mi Yunanistan'a yardım edecek?"
Kendisine, bu kadar çelişkinin kadı kızında bile bulunacağını anlatabiliriz ama "kadı"kelimesini duyunca "Osmanlı İmparatorluğu'nu yeniden kurmak istiyorlar" diye endişeye kapılabilir...
Yok canım, niçin kapılsın, hiçbir Yunanlı bazı Türk basın mensupları kadar salak değildir ki!
Onun için, Atatürk'ün Samsun'dan bir daha gelirse Ankara'da kalmayacağını, oradan İzmir'e gideceğini bilir.
Fakat İzmir'de Rum bırakılmamış bulunduğundan, artık onlar açısından bir sakınca da yoktur.
Öte yandan bizatihi "Kemal" ismi de Yunanlı dostlarımızda allerji yaratabilir.
Hani "senin de ismin Kemal, onun da ismi Kemal, bundan böyle seninki Kemal Kemal olsun" desek, bu sefer ortaya "futbolcu Kazım Kazım" gibi bir tuhaflık çıkacak...
En iyisi gene Gandhi Kemal... Fakat okuyucunun anlayabilmesi ve kolay okuyabilmesi için "h" harfini kullanmamak gerekiyor, Gandi yazalım. (Okuyucuya nasıl muamele edileceğini Zafer Bey'den iyi mi bileceksiniz?)
"Dayan Yorgo, geliyoruz" demiş Gandi Kemal.
Gülmeyin, vallahi de demiş.
Onun adı Kemal, geliyoruz dediyse gelir.
İnanmayan İnan'a sorsun.
İngilizce bilen The Economist dergisine de sorabilir: Kemal is coming.
Aha bu da kurtarılmayı bekleyen dostlarımız için: "O Kemal erkhete!"
Neler mi saçmalıyorum pazar pazar?
Ne olmuş hemşerim, adam saçmalıyor, parti başkanı yapıyorlar, biz de karınca kararınca saçmalayalım, belki bize de bir mebusluk falan düşer!
To onoma mou ine Kemal - ENGİN ARDIÇ - Sabah