11 Kasım 2016 Cuma

Liberal çapulizim

Dünyadaki siyasal akımların insanlık için taşıdıkları anlam bir kez tarif edilmiş ve ondan sonra değişmez değildir. ABD’de Clinton seçimleri kaybedip de, Trump iktidara gelince bir kez daha gördük. Bugün hâlâ faşizm ve komünizm tehlikelerinden söz edip politik rakiplerini yaftalayanlar var. Bu tam bir ezbercilik ve ilkel bir düşünce tarzdır. İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesinden itibaren “faşist” ve “komünist” suçlamalarının bir anlamı aslında kalmamıştır. Bu siyasal akımlar zaman içinde tasfiye olmuştur. ABD’nin 6 Ağustos 1945’te Hiroşima’ya atom bombası attığı andan itibaren dünyanın en tehlikeli ideolojisi adına liberalizm denilen yağma ve çapul ideolojisidir. 

Liberal darbeler ve ABD 
Dünyada 1945 yılından bu yana siyasal planda işlenen bütün kötülükler liberal ABD’nin hedefleri için yapılmıştır. Türkiye’deki darbelerin tamamı liberalizmin ekonomik ve siyasal amaçları doğrultusundadır. Bunların en “başarılısı” 12 Eylül 1980 darbesi, Türkiye ekonomisini açıkça ve pervasızca liberalleştirmek için gerçekleştirilmiştir. Onursuz ve neyse ki başarısız olan 15 Temmuz kalkışması ise liberal ABD yönetimi ve ajanları tarafından yapılmış bir girişimdir. Başka ülke ve kıtalardaki örneğin Latin Amerika’da yaşanan askeri diktatörlüklerin hepsi Chicago Okulu liberal filozofları ve öğrencilerinin işidir. 
Zaten mesele yerel askeri diktatörlükler de değildir. Dünyadaki tek gerçek ve açık ara en etkin ve zalim diktatörlük, liberal ABD diktatörlüğüdür. ABD’nin 1979 yılındaki Afganistan olaylarından beri terör örgütlerini kullanarak veya doğrudan müdahale ederek giriştiği savaşlarda öldürülen insanların sayısı milyonları bulmaktadır. Özellikle bir Müslümanın eğer bir hain veya ajan değilse kolaylıkla farkına varması gereken basit gerçek şudur: İnsancıl, demokrat, hatta İslam düşmanlığını eleştirir görünen Hillary Clinton’un Dışişleri Bakanlığı sırasında ABD 30 ayrı ülkeyi bombalamış ve sivil insanları katletmişti, bu ülkelerin hepsi de İslam ülkeleriydi. 

Ne nazisi, ne faşisti! 
Eğer Nazi rejiminin kurucu belgesi 1935 tarihli Nürnberg yasalarıysa, ABD liberal diktatörlüğünün ilanı da 2001 tarihli Patriot Act adlı yasadır. ABD, bazı maddeleri halen yürürlükte olan bu yasayla dünyanın her yerinde istediği her insanı tutuklayıp hapse atma, işkence etme ve öldürme hakkını kendinde görmektedir. ABD tarafından öldürülen Müslümanların durumu Hitler tarafından yok edilen Yahudilerinkinden farklı değildir. Guantanamo ortada dururken ve liberal Obama tarafından insafsızca işletilirken sürekli Nazi ölüm kampları sakızını çiğnemek utanç vericidir. 
ABD’nin dünya imparatorluğu olarak ortaya çıktığı 1990’larda kapitalizm son aşamasına ulaştı ve onun has ideolojisi olan liberalizm gerçek yüzünü daha da açık olarak göstermeye başladı.  Reel ekonomi kârlılığını yitirip ikinci plana düşerken, gelecek üzerine kurulu projeler temelindeki finans sektörü ağırlık kazandı. Gelişen teknolojinin etkisiyle yüz milyonlarca insan ekonomik süreçlerin dışında bırakıldı, ya da bu süreçlerin kıyısında köşesinde çok zor şartlara mahkûm edildi. Toplumlar seçkinler ve itilmişler arasında ikiye bölündü. 
Liberalizmin yönetim tarzı eski faşizm ve komünizmlerden farklıdır. Önce üretim toplumu, sonra tüketim toplumundan geçerek bilgi tekeline varan liberalizm algı operasyonları ve beyin kontrolüyle yığınları etkilemektedir. Liberal diktatörlüğün en önemli silahları istihbarat ve medya, internet ve özellikle sosyal medyadır. Eskiden askeri-endüstri kompleksi yönetimi olarak anılan ABD sistemi son dönemde değişmiştir. ABD finans, istihbarat, think-tanklar ve medya tarafından yönetilmektedir. 

CIA sloganları 
Özgürlükler üzerine olan tüm boş iddialarına ve ambalaja rağmen ABD imparatorluğu özünde son derece bürokratik ve teknokratik bir sistemdir. Dünyanın çeşitli yerlerindeki Turuncu devrimler ve benzer eylemlerde kullanılan sloganların bile CIA ve bağlı kuruluşları tarafından belirlenmesi bunun bir örneğidir. “O benim başkanım olamaz”, “toplumun yüzde 50’si sana karşı”, “makarna yiyenlerin partisi”, “onun seçmenleri cahiller, acınacak insanlar” gibi sloganlar bugün ABD’deki liberaller tarafından kullanılıyor. Bunları hatırlıyoruz, “orantısız zekâ” Geziciler Türkiye’de de aynısını kullanmışlardı. 
Dünyanın her tarafındaki liberal çapulcular ve onların peşine takılan solcu yarım akıllılar CIA mensubu Gene Sharp’ın 2003 yılında yazdığı “From Dictatorship to Democracy” kitabını açıp okuyor, oradaki formülleri kelimesi kelimesine uyguluyorlar. ABD’de, Fransa’da, Almanya’da, Ukrayna’da, Gürcistan’da, Mısır’da, Hong-Kong’da, Türkiye’de hep aynı tornadan çıkmış gibi robot tipler aynı eylemleri yapıyorlar. 

Sevsinler sizi! 
Çok normal Türkiye’deki Koç,  Sabancı, Boğaziçi gibi üniversitelerdeki imtiyazlı kesimin başka ülkelerdeki benzerlerinin, finans ağırlıklı egemenlerin, sistemin kaymağını yiyenlerin sessiz yığınlara karşı mücadelesidir bu. Onlar çoğunluğa karşı savaşırken her türlü imtiyazlarıyla birlikte, sanki hak ve adaletten yana olmanın üstünlüğü de kendilerine aitmiş gibi azınlık haklarını da seçkin konumlarını rahatsız etmeyecek biçimde savunan viski ve havyar solcularıdır. 
Dünya kaynaklarını çapul eden, çevreyi ve doğayı mahveden, insanlık değerlerini ve her tür geleneği ortadan kaldırmaya çalışan, akla gelmedik hastalıkları ve uyuşturucu bağımlılığını yayan kapitalizm artık insanlığı yok etme aşamasındadır. Liberal çapulizm işte bu düzenin bekçisidir. Faşizm bu şeytanî ideoloji yanında çocuk oyuncağıdır. 

Liberal çapulizim

7 Kasım 2016 Pazartesi

bir-daha-seviyesizlikten-bahseden-olursa

ABD seçimlerine günler kala, iş iyice histerik bir hal almaya başladı.
Adayların birbirine hafifçe sataşmasıyla başlayan laf atmalar, yerini gitgide bel altı vuruşlara hatta komplolara bırakmış durumda.
Donald Trump'ın on yıllar önce söylediklerinin teybe alınıp sızdırılması mı dersiniz, Hillary'nin çarşaf çarşaf yayınlanan e-mailleri mi? Trump'ın gizli ilişkilerinden ve hatta hakkında taciz iddialarından, Hillary ve eşi Bill Clinton'ın gittiği iddia edilen bir 'topluseks' adası iddiasına kadar maalesef her tür mide bulandırıcı duyum/haber iltihaptan boşalan irin gibi Amerikan medyasını kaplamış durumda.
Fakat iş burada da kalmadı ve kan döküldü. Buna gelmeden önce, artık iyiden iyiye alenileşen FBI-CIA kapışmasına da değinmek gerekir ki verimli bir uluslararası haberciliğimiz olsaydı, bunun çoktan gündeme gelmiş olması gerekirdi.
Çok kabaca özetlersek, CIA Hillary'i kollayacak şekilde, FBI ise Trump'ı kollamasa da Hillary'e zarar verecek şekilde nüfuzunu kullanıyor.
En basit örnek, Hillary'nin ikide bir 'sızan' e-mailleri meselesi. Önce, Mart 2015'te, Hillary'nin Kongre'de Bingazi'de saldırıya uğrayan ABD'li bürokratlar meselesinde hesap verdiği dönemde, Dışişleri Bakanı iken kullandığı özel e-mail adresinden devlet işlerine dair yazışmalar yaptığı ortaya çıktı. Bunun yasalara aykırı olduğunu iddia ederek soruşturma başlatan FBI oldu. Ancak bir yıl sonra Başsavcılık, herhangi bir suçlama yapılmayacağını duyurdu.
Ne var ki, seçime iki hafta kala, 28 Ekim'de, FBI, yeni elde edilen kanıtlar üzerinden e-mail soruşturmasının tekrar açıldığını ilan etti.
"Kan döküldü" dememizin sebebi de, son sızıntıdan sorumlu olduğu düşünülen FBI ajanı Michael Brown'la ilgili. Cumartesi gecesi, Brown'ın evinin alevler içinde olduğunu gören komşularının ihbarıyla eve gelen yetkililer, karısının bir kurşunla öldürüldüğünü ve Brown'ın da kafasına sıkarak intihar ettiğini açıkladılar. Şimdilik küçük birkaç 'komplocu' site hariç kimse açıkça olayı Clinton'larla ilişkilendirmeye cesaret edemiyor.
Ancak Clinton hakkında soruşturma açılmasından günler sonra gerçekleşen bu 'intiharcinayet' kombinasyonunun uyandırdığı soru işaretleri belli.
Bu arada, geçtiğimiz 10 Temmuz günü, Demokrat Parti çalışanlarından Seth Rich, Washington'da bir cinayete kurban gitti. Julian Assange, katıldığı bir programda, Demokrat Parti'deki 'muhbir'lerinden birisinin Rich olduğunu ima etti ve wikileaks katilin yakalanmasına yardımcı olacaklara 20.000 dolarlık ödül vereceğini açıkladı.
Geçtiğimiz 1 Ağustos'ta ise, Clinton çiftinin ahlaksızlıkları üzerine dört kitap yazmış olan ve katıldığı bir programda, "Ölü bulunursam bu cinayettir, ben intihar etmem" demiş olan Victor Thorn ölü bulundu. 2 Ağustos günüyse, Demokrat Parti Başkanı Schulz'un e-mail skandalı sonrası istifa etmesi olayındaki davacı avukatlardan Shawn Lucas banyosunda ölü bulundu. Fakat ABD medyası bu soru işaretlerini ana haber bültenlerinde bile pek duyamadı.
Bir yıldır ABD seçim sürecini takip ederken, bizim siyaset sahnemizde duymadığım kadar küfür ve hakaret, görmediğim kadar iğrençlikle karşılaştım. Öyle ki çoğunu buraya birebir tercüme etmekten imtina etmiş durumdayım.
Olur ya birisi daha, kendisine yönelik oryantalist bakışından ötürü, ülkemizin en kutuplaşmış, en seviyesiz, en niteliksiz yerlerden biri olduğunu söylerse, o 'kendinibilmez'in kafasına işte bu yazıyı 'vurabilirsiniz.'

bir-daha-seviyesizlikten-bahseden-olursa

24 Eylül 2016 Cumartesi

Erdoğan Erdoğan’dır, ne bir eksik ne bir fazla…

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Atatürk’e mi yoksa 2. Abdülhamid’e mi daha çok benzediği konusundaki tartışmalar hem çekici, hem bugünün siyasi ortamında fonksiyonel, hem de Tanzimat’la kurumsallaşan bir kültürel sömürge olmamızla doğrudan ilişkili.
Osmanlı, Küçük Kaynarca (1774) yenilgisi/anlaşması ile dünyadaki üç büyük devletten birisi olma payesini, Kırım ve diğer Türklerle olan ilişkisini kaybediyor, Karadeniz Osmanlı gölü olmaktan çıkıyor, tarihinde ilk kez savaş tazminatı ödüyordu.
İşte bu kırılmanın paniğiyle 1. Abdülhamid orduda yenileşme hareketlerini başlattı. Eski günlere dönüş veya en azından yok oluştan kurtuluş, Rusların Büyük Petro ile 1700’lerde çoktan yaptığını yapmakla, yani Batılılaşmakla olacaktı.
Bir farkla ki, Büyük Petro bunu zamanında yapıyor, Osmanlı çok geç kalıyordu. (Benim hesaplarıma göre bu reaksiyonu en geç Kanuni’nin göstermesi gerekirdi. Gerisi debelenme oldu sadece.)
Thomas Carlyle “Bir şey yapılmazsa, gün gelir o şey kendiliğinden olur, hem de kimseyi hoşnut etmeyecek şekilde” demişti; işte böyle oldu Osmanlı/Türkiye için.
Bu iyiniyetli hareket, yetenekli insan, finans ve halk desteği yokluğu ile gittikçe büyük devletlerin lehine sonuçlar doğurdu. 3. Selim’in ilk kez Avrupa’ya gönderdiği kâtipler farkına bile varmadan ya mason ya da gönüllü Avrupa kültürü elçisi olarak geri dönüyordu. 1870’lere gelindiğinde Osmanlı tamamen Batı kültürüne biat etmiş bir bürokratik dönüşümden geçmişti.
2. Abdülhamid de bir reformcu olmasına rağmen kültürel sömürgeleşmenin sıradan bir durum değil, tanksız tüfeksiz bir fethedilme olduğunun farkındaydı.
20. yüzyılın başına gelindiğinde ise, sivil/askeri bürokrasi, yeni aydın sınıfı, sermaye sahipleri, medya, siyasetçiler ve kalburüstü tüm kesimler çoğunluk Batı kültürü tarafından fethedilmişlerdi. Artık en azından büyük kentlerde halkı da etkileyebiliyorlardı. Kültürel sömürge bu ülke evlatlarının eliyle toplumsallaşmaya başladı. (Bugünkü bürokrasinin [özellikle dışişleri], CHP, solcu/sosyalist, kentli, memur ile sermayedar kitlesinin atalarıydılar ve geleneksel halka karşıt konumlanmışlardı.)
Bunun devletin içten çökmesi anlamına geldiğini bilen büyük devletler Osmanlı Batıcılarına büyük sempati gösterdiler. 2. Abdülhamid’den sonra hiçbir fren mekanizmasının kalmayacağını biliyorlardı. Abdülhamid sütten çıkmış ak kaşık değildi ama 28 yaşında devletin başına geçecek Enverlerden çok daha iyi okuyordu oyunu.
Bir kısmı haklı demokrasi, eşitlik ve güvenlik talebiyle, bir kısmı da Osmanlıyı yeniden cihan imparatorluğu yapmak için Abdülhamid’in karşısına dikildiler. Hepsinin ortak özelliği Batıcı olmaları ve geleneksel halka bir patoloji gözüyle bakmalarıydı. Ha Taşnak, ha İttihatçı, fark etmiyordu. Nasıl olsa sonradan birbirlerini yiyeceklerdi.
İşlerin ters gittiğini hisseden, reçetenin kendisine uymadığını anlayan geleneksel halk ise (onlara İslamcı dendi) bu sürece hep tepkili oldu. 31 Mart olaylarına böyle bakmak daha doğru olur.
İdris Küçükömer’in “Bu ülkenin gericileri solcular, ilericileri geniş İslamcı kesimdir” tespiti bu yüzden doğrudur. Türkiye’nin Batıcı hareketi kadrocudur, vesayetçi ve darbecidir. Statükoyu yitirmek istemez.
Şimdi 15 yıldır bir halk devrimine karşı gelişen 15 Temmuz işgalini yenince “Erdoğan’ı Atatürk’le mi Abdülhamid’le mi mukayese edelim” ihtiyacı doğdu. “İslamcılar” Erdoğan’ın başarısını Abdülhamid’in iade-i itibarı olarak görme eğiliminde. Öte yandan Atatürk’ün kurtuluş pratiği de Batıcı diye değersizleştirilemez. 15 Temmuz ikinci bir Kurtuluş Savaşı olduğuna göre Erdoğan’ı Atatürk’le mukayese etmek de oldukça makul. Ama Erdoğan beş vakit namaz kılıyor, Atatürk ise beyaz leblebi ile rakı içerdi.
Ne yapacağız?
Bunlar oldukça indirgemeci yaklaşımlar.
Oysa 15 Temmuz bu tarihsel bölünmeyi fiilen ortadan kaldırdı. Tamam, sokağa çıkanların çoğu ve şehitlerin tamamı geleneksel kesimdendi ama sekülerlerde de “vatan” bazında bir uyanışın filizlendiğini gördük.
İslamcı/seküler ayrışması Osmanlıyı yıkan unsurlardan biri, Türkiye’nin geri kalışının da tek nedeniydi.
O yüzden Abdülhamid/Atatürk/Erdoğan analojilerini tarihsel süreklilik ve bağlamı içinde, bugünün farklarını ilave ederek kullanmak doğru; ama ayrışmaları kışkırtmaya, 15 Temmuz’u yaşanmamış kılmaya yaramamalı.
Gerçi olmuş olan şey olmamış sayılamaz.
Devam ederiz.
Erdoğan Erdoğan’dır, ne bir eksik ne bir fazla…

17 Eylül 2016 Cumartesi

PYD, ABD’nin siparişi üzerine kurulmadı mı?

PYD’nin Suriye’de üstlendiği alanlara ABD bayrağı astığını gösteren fotoğraflar kamuoyunun hayli dikkatini çekti. Kimisi ABD bayrağı altında konumlanan PYD’ye çok şaşırdı; kimi de ABD’nin buna izin vermesine hayrette. Nasıl olur da Amerikan bayrağı, bir terör örgütünün karargahında dalgalanabilir?
Oysa bunda şaşıracak bir yan yok; PYD zaten 2003 yılında ABD’nin siparişi üzerine kurulan bir örgüt. Bu gerçeği bizzat Kandil’de PYD’nin kurulma kararını alan “Başkanlık Konseyi” üyesi beş kişiden biri olan, PKK liderinin kardeşi Osman Öcalan açıkladı.
Her fırsatta şu gerçeğin altı çizilmeli: PYD, 2003’te ABD’nin siparişi üzerine Kandil’de kurulan bir örgüttür. DAEŞ ile PYD aynı günlerde tarih sahnesine çıkmıştır. PKK’nın bugüne değin ABD’den bağımsız tek bir hareketi olmamıştır. Daha da önemlisi PKK, ABD’den habersiz nefes bile alamaz, örgütün ipleri doğrudan ABD’nin elindedir.
PKK’nın Irak ve Suriye’deki hareket planını ABD belirlemektedir; örgütün ikinci Kandil olarak anılan Sincar’a yerleştirilmesinden tutun, Suriye’nin Kuzeyindeki kantonların oluşumuna ve Güneydoğu’daki terör eylemlerinden Karedeniz’e açılmasına kadar PKK/PYD/HDP’nin her adımının arkasında ABD’nın kısa ve uzun vaadeli planlamaları, düzenlemeleri mevcut.
PKK/PYD’nin bulunduğu her yere Amerikan bayrağı asması işte bu gerçeğin itirafı anlamına gelir. Biat ettikleri asıl bayrak zaten Amerikan bayrağıdır. Kürt vatandaşların çoğu bu gerçeği yeni yeni anlıyor. FETÖ gibi PKK da bir Amerikan projesidir ve sadece bağlı olduğu o güce hizmet etmektedir.
PKK/PYD/HDP’ye yakın duran çevrelerin durumu da bu örgütten çok farklı değil. Solcuların PKK, liberallerin FETÖ hayranlığı bu ülkede bildiğimiz pek çok şeyin aslında yalan olduğuna delalet ediyor. Siyasi varlığını “anti-Amerikancılık”üzerine bina eden Türkiye solu uzun zamandır, ABD’nin paramiliter gücü olan PKK/PYD’nin kuyrukçuluğunu yapıyor. Kendilerine liberal etiketi yapıştırılan, akademide ve medyada hayli itibar gören bir kesim ise ABD projesi FETÖ’nün bu ülkedeki seküler misyonerleri durumunda.
Son yıllarda yaşanan gelişmeler ezberleri o kadar bozdu ki; kapitalizm karşıtı, anti-Amerikancı sandığımız solun asıl kavgasının Batı’ya karşı ülkeyi bağımsızlaştırma mücadelesi veren siyasi güçler ve toplumsal kesimlerle olduğu ortaya çıktı. Özgürlükçü liberallerin arka çıktığı, misyonerliğini yaptığı “cemaat”in ise uluslararası bir istihbarat ağının parçası olduğu, TSK içinde kurduğu cuntayla bu ülkeyi toptan ateşe atmaya çalıştığı anlaşıldı.
Yeni yeni anlaşılıyor ki, bu ülke yıllardır Amerikan imalatı ideoloji ve siyasi güçlerle güdülmeye çalışılıyor. Asıl kavgaları da bu toprakların bağımsızlaşmasını, kalkınmasını, özgürleşmesini isteyen milletle.
Ancak son beş yılda bu çevrelerin maskeleri tümden düştü; bu oyunu daha fazla sürdürmeleri imkansız hale geldi. Bundan sonra daha açık oynayacaklar; böylelikle millet de dostunu düşmanını daha net görme fırsatı bulacak.

15 Ağustos 2016 Pazartesi

Gerici yobazlar demokrasiyi kurtardı Koç’um!...

15 Temmuz darbe girişimi laik eğitimin önemini göstermiş!...”


Hah, şöyle işte, ötün bakalım...

15 Temmuz'dan bu yana “bekle ve gör” stratejisiyle ses çıkarmadılar.., Şehitlerimiz, gazilerimiz için tek bir söz söylemediler.., Demokrasiyi, Meclis'i, seçilmiş lideri, hükümeti, milli iradeyi korumak için bombaya, mermiye, topa, tanka ve hatta uçağa karşı çıplak bedenini siper eden kahramanları görmediler.., (TOMA suyuyla yıkanmış, “temizlenmiş” alnı öpülesi molotoflu sokak devrimcisi yoktu!...) Meydanlarda nöbet tutmak yerine alemlere aktılar!.., Abandone hali geçti ya, şimdi konuşuyorlar...

Çözümü buldular bile...

Laik eğitimle darbeler tarihe gömülürmüş... (Ulan bu millet zaten gömdü, görmediniz mi?!...) Tabii biz Mozambikli'yiz ya, nerden bilecez?!... Bu ülkenin darbeler tarihini de, Kongo Cumhuriyeti'nden öğrendik!...

Yahu, 60 ve 80 darbesi laiklik hassasiyeti ile yapılmadı mı?...

Bin yıl sürecek olan 28 Şubat ultra laik darbe değil miydi?!...

“Ordu Göreve” pankartı açanlar kökten laik rektörler değil miydi?...

Aşağılık FETÖ'nün darbe girişiminde hedef kimdi?...

Cuntacı teröristler Erdoğan'a suikast düzenlemediler mi?...

“Laikliğe aykırı eylemlerin odağı olma” suçlamasıyla hakkında kapatma davası açılan AK Parti değil mi?!...

Kaç defa söyledik bu kaşalotlara hala anlamak istemiyorlar...

Merkez, aynı merkez...

Cuntacılar her zamanki gibi Amerikan Oğlanları... ( Bak şekil -A-, Pensilvanya) Bak Koç'um, 15 Temmuz da gayet laik bir darbe girişimidir...

Demirel'i seviyorlar..,

(Haşa) Ahirette şefaat hakkı verilirse, Ecevit'i kurtaracaklar!...

'Başörtüsü füruattır' deyip çağdaş laik eğitime geçtiler... (Sizin ikna odanızdan daha etkili oldular!...) İsrail'i otorite kabul ettiler...

Anavatanları ABD...

Hıristiyan, Yahudi ayırt etmeden herkesi Cennet'e gönderdiler... (Al sana laikliğin dibi...) Hicret ediyorlar ama Mekke'ye, Medine'ye değil... Londra, Paris, Brüksel, Pensilvanya'ya...

***

Bak Koç'um bize martaval okuma...

“Demokrasiden anlamazlar, yobaz, gerici, çoban..vs,” dediğiniz insanlar bu ülkeyi cuntacı hainlerden kurtardılar...

Demokrasiye sahip çıktılar...

Yapılacak daha çok şey var...

Darbeleri önlemek için önce sermayeyi millileştirmek lazım...

Hiçbir darbede sermayesini kaybetmeyen, ve hatta kazanan bu ülkenin eski oligarkların, (günümüzün baronları) dönemi bitmiştir...

Anladın mı Koç'um?!...Gerici yobazlar demokrasiyi kurtardı Koç’um!...

26 Temmuz 2016 Salı

Onlar

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın lügatinde “benim milletim”, CHP’nin söyleminde “halkımız”, MHP’ninkinde “milletimiz”, HDP’nin dilinde “halklarımız”dır adı.
Eskiden, çok eskiden “ahali” denirdi. Meşrutiyet yıllarında “halk” adını aldı.
Seçkinler, oldum olası hep hakir gördü onları; kendilerinin kaderini, onların oyları belirlediği için olsa gerek. Hiçbir zaman onların oy verdiğine vermedi oylarını. Kalem onların elinde olduğundan, “onlara” sıfat bulma işi de seçkinlere düştü.
Kimisi “koyun”, kimisi “sürü” dedi, kimisi “benim oyum onunkiyle eşit olabilir mi?”diye sordu. “Göbeğini kaşıyanlar” diye aşağıladı yakın zamanda birileri, beriki“bidon kafalı” diye hakaret etti.
O yüzden seçkinler her tercihlerine burun kıvırdı.
O da ille de bildiğini yaptı ve her defasında da en doğru olanı yaptı.
***
Ateş gibi büyür kitlesi. Halka halka... Birken iki olur, iki iken iki bin, iki binken iki milyon... Bir de bakmışsınız ki meydanları doldurmuşlar hınca hınç. Tek bir hedefe kilitlenmişse eğer, önünde hiçbir şey duramaz. Setleri yıkar, aşar bentleri.
***
Gücünü iradesinden alır.
***
İradesini teslim etmişse kendi seçtiği birisine, onun yanında ölümüne kalır.
Sahip çıktığı şeyin demokrasi olduğunu bilir.
Ama demokrasi üzerine seçkinler kadar nutuk atmasını bilmez.
Büyük çoğunluğu ümmidir. Kitapla kurduğu ilişki kutsal kitap ve dua kitaplarından müteşekkildir. Ama kitaplarda yazılan, gidişatını kendi iradesinin belirlediği, teorik kısmı bir hayli karmaşık olan ve ancak kendini âlim sayanların vâkıf olduğu meseleleri, sezgisiyle yorumlar.
İyi ile kötüyü birbirinden ayırmada okumuş yazmışlara on basar.
***
Her hikâyeleri birer derstir seçkinlere. Sorsan, bir eski zaman meselini o anki hadiseyi yorumlamak için kullanır, hikâyenin gerisindeki kıssayı karşısındakine bırakır.
Anlatılanın kendi hikâyesi olduğunu bilir.
***
O yüzden acemi, uyanık politikacılar, bol bol “dalkavukluk” yapar ona. O da kendisine “dalkavukluk” yapanların “tiyatro” yaptığını bilir ama renk vermez.
En çok da kendisine dalkavukluk yapanları seçim zamanlarında affetmez.
İyi politikacıyı gözünden tanır.
Bir kez sevdi mi ölümüne sever.
Güvenmişse kendisine benzer birisine, artık ölünceye kadar onu başına “lider”yapar.
***
İdeolojilere fazla bel bağlamaz. Bu tür ecnebi lakırdılardan da fazla hazzetmez. Partiler arasında hızlı gider gelir. Ne sağcıdır, ne de solcu... Sağcıyken solcu, solcuyken sağcı olur. Bu ayrımları kendisi yapmadığı için, böylesi bölünmelere fazla bir mana yüklemez. Hep kendisi için doğru şeyleri yapacak olanı arar. Ve her defasında da aradığı kişiyi bulmada fazla güçlük çekmez.
***
Ayağında şalvarı bile yoktu. Kara tayine kıran girmişti. Açtı, sefildi, güçsüzdü, yorgundu, hakirdi, fakirdi.
Buna rağmen 1920’de ayağa kalktı.
Uyuyan dev, uyandı.
Yeni bir ülke kurdu.
Nâzım’a da onların “destanını” yazmak kaldı.
“Toprakta karınca, suda balık, havada kuş kadar çoktular. Korkak, cesur, cahil, hakim ve çocuktular. Ve kahreden, yaratan ki onlardır, destanımızda yalnız onların macerası vardır.”
***
En zor zamanlarda, yani seçkinlerin mecalsiz kaldığı, başına yönetici diye koyduğu kişilerin emanetine “hıyanet” ettiği, kendi “iktidarına” gayri meşru bir gücün gelip tecavüze yeltendiği zamanlarda, en kritik anlarda yetişir imdada.
Hiçbir seçkinin ihtimal vermediği şeyi yapar. Bir kez daha hayal kırıklığına uğratır onları.
En son 1983’te Turgut Özal’ı getirdiğinde böyle yapmıştı, bir de 2003’te Recep Tayyip Erdoğan’ı bulup getirdiğinde...
O yüzden kendisinin bulup getirdiğini, başkasının alıp “götürmesine” izin vermez kolay kolay.
İnanmışsa...
Güvenmişse...
Gözündeki ışığı görmüş...
Hissetmişse yüzündeki samimiyeti...
“Ya beni de götür, ya sen de gitme” der ve “ağır ellerini toprağa basıp” “ya Allah, bismillah” diyerek doğrulur.
15 Temmuz 2016 gecesinde olduğu gibi...
***
O yüzden, bakmayın siz Nâzım’ın, “Çok söz edildi onlara dair, ve onlar için, zincirlerinden başka kaybedecekleri şeyleri yoktur, denildi” demesine.
15 Temmuz gecesi kaybedecekleri, “1920’de yedi düvelin elinden kurtardıkları bir vatan” vardı.
Yine o yüzden “haydi yiğitlerim, vatan imdadına, bugün namus günüdür” diye seslenince Recep Tayyip Erdoğan adlı liderleri; tank, top, tüfek, tayyare demeden“Ya Settar!” dedi.
Ve namerde gününü gösterdi!
Onlar

23 Şubat 2016 Salı

Türk tehlikesi, İslam tehlikesi

Sovyet Rus imparatorluğu çöktüğünde en büyük korku yeni bir Türk imparatorluğunun ortaya çıkmasıydı. Türk dünyasının yakınlaşmasıOrtadoğu-Orta Asya hattında güçlü ve kuşatıcı bir gücün ortaya çıkması ve yeni küresel sistem planlarını zorlaması endişe kaynağı oldu. “Adriyatik'ten Çin Seddi'ne" söylemi bu dönemde ortaya atıldı.


Söylemin kaynağı biz değil Batı idi. Bizler bunu heyecan verici bir arayış sandık ama söylemin bu kadar güçlü biçimde tartışmaya açılmasının, muhtemel bir yakınlaşmayı sulandırma, sabote etme planı olduğunu geç anladık. Bir süre sonra bu söylemle biz biledalga geçer olduk.

İlk korku böyle başladı

Soğuk Savaş'ı kazanan, Rusya'yı devre dışı bırakan Batı, tarihin akışına müdahale ediyor, muhtemel bir güç yapılanmasının kendisi için oluşturacağı tehdidi önceden okuyup boşa çıkarıyordu. Bizlere işin hamaseti kalmıştı ve süreci sadece seyirci olarak izleyebildik.

Bir zamanlar Hindistan'dan Kuzey Afrika'ya, Avrupa'nın kalbine yolculuk yapan “Türk tehlikesi" böylece bertaraf edilmiş oldu. 21. yüzyılın en büyük çıkışlarından biri başlamadan bitirildi. Ekonomik ve siyasi güçsüzlüğüne rağmen Türkiye'nin Batı için yeni bir tehdit olabileceğine dair ilk korku bu dönemde başladı.

İslam tehlikesi ile hesaplaşma

“Türk tehlikesi"nden hemen sonra “İslam tehlikesi" Batı'yı paniğe sevketti. Atlantik kıyısından Pasifik kıyılarına uzanan, yeryüzünün ana eksenini oluşturan, kara ve deniz ticaret yollarını barındıran, enerji kaynakları ve enerji koridorlarına ev sahipliği yapan, en önemlisi de küresel sisteme başkaldırı söylemlerini besleyen İslam kuşağı harekete geçmişti.

Müthiş bir açlıkla, ekonomik refah, özgürlük ve güç arzusukitleleri harekete geçiriyor, Batı'nın sömürge rejimleri sallanıyordu.“Türk tehlikesi"nden çok daha büyük bir tehdit, Batı ile hesaplaşma yönünde güç kazanıyordu. Endonezya'dan Fas'a kadar olağanüstü bir direnç harekete geçiyor, ortak bir siyasi dilyaygınlaşıyordu. İşte tam bu dönemde İslam-terör eşleştirmesi icad edildi ve bu, küresel bir siyasi doktrine dönüştürüldü.

ABD ve Avrupa'nın güvenlik stratejileri bu yeni tehdide göre topyekün yenilendi. Batı'nın Sovyetler'i yendiği gibi İslam'ı da yeneceğine dair Avrupalı liderler ateşli konuşmalar yapmaya başladı. Müslüman ülkelerde terörle mücadele merkezlerikuruldu. Daha sonra da terör gerekçesiyle işgaller, iç savaşlarbaşlatıldı. Müslüman dünyadaki her arayış terör olarak tanımlanıp mahkum edildi, tasfiye edildi.

Türkiye'nin yükselişi

Türk tehlikesini bertaraf eden Batı, ondan çok daha büyük İslam tehlikesine karşı dünya genelinde bir tür Haçlı savaşları başlattı. Müslüman coğrafyanın yakınlaşmasına, kendine gelmesine, adalet ve özgürlük arayışına karşı büyük bir tasfiyeye girişildi.

Türkiye, bu iki büyük dalganın da merkezindeki ülke oldu. Adriyatik'ten Çin Seddi'ne söylemi Türk dünyasının yakınlaşmasını sabote ederken Türkiye ilk kez tehlikeli bir güç olarak hissediliroldu. Osmanlı korkusuyla şekillenmiş Batılı hafıza, Türkiye'nin vesayetten kurtulma çabalarını hissetmiş, bir şeylerin geldiğini anlamıştı.

Osmanlı sonrası Türkiye'nin kabuğunu kırma hamleleriydi bunlar. Başaramamıştı ama bir hamle yapmış, bir hareket kazanmış, kendine ve çevresine yeni bir bakış geliştirmeye başlamıştı.

Haritayı kim değiştirecek

Türk kuşağından sonra Türkiye'nin giderek İslamlaştığına, devletin İslam'la kavgasını yumuşattığına, dış politikadan iç toplumsal söyleme kadar yeni bir dil geliştirdiğine bu dönemde tanık oluyoruz.

Türkiye İslamlaştıkça İslam kuşağındaki hareketlerin merkezindeki alanını genişletiyordu. Bu yüzden Arap Baharı dalgasının en büyük destekçisi oldu. Özellikle Mısır'daki devrimin baş destekçisi olmaktan hiç çekinmedi. Hem içeride hem de dışarıda İslami dinamizmi harekete geçiren Türkiye, tehdit olarak tanımlanır oldu. Arap Baharı'nın en büyük motivasyonuydu ama asıl içeride birTürkiye devrimi yaşanıyordu.

Bu devrimin başarılı olması halinde nasıl bir Ortadoğu şekilleneceğini kimse tahmin edemezdi. Kuzey Afrika'dan Hindistan'a kadar bütün güç haritası değişecekti, Türkiye'nin vesayetten kurtulması birçok ülkeyi de vesayetten kurtaracaktı. Oysa Batı, coğrafyamızı yüz yıl sonra bir kez daha biçimlendiriyor, yeni haritalar üzerinde çalışıyordu. Türkiye'nin Müslüman kitlelerin gücünü harekete geçirmesi bütün harita çalışmalarını sıfırlayacak, dünyaya yeni bir siyasi ve güç haritası dayatacaktı.

Batı için tehlike çok büyüktü.

İran İslam'la savaşa sokuldu

Arap Baharı sabote edildi, özgürlük arayışları eskisinden daha beter bir diktatörlüğe ya da iç savaşlara dönüştürüldü. “İslam iç savaşı"bütün coğrafyayı rehin aldı. Artık devletler, aşiretler, şehirlersavaşıyordu. Etnik ve mezhep öncelikli olmak üzere bütün kimliklersavaş aracı haline getirildi. Yeni sömürge dalgası olağanüstü biristilaya dönüşüyordu. Belki yüzyıllık savaşlara kapı aralanıyordu.

Belki Arap Baharı ile bir Arap devrimi dalgası başlayacaktı ama başlamadan durduruldu. Böylece, Türk birleşmesi, İslam birleşmesi dışında Arap birleşmesi de sabote edildi.

Tam bu dönemde, İslam iç savaşı için İran yeniden keşfedildi. Batı'nın Tahran'la yaşadığı sorular bir kenara bırakıldı ve Müslüman dünyanın iki keskin kampa ayrılması için İran sistemin içine çekildi. Sadece Suriye'de değil, Kızıldeniz'den Basra Körfezi'ne ve Akdeniz'e kadar İran üzerinden cepheler inşa edildi. Tahran bu yüzyıllık savaşta Batı adına İslam dünyasıyla savaşa giriyordu.

İran dışarıdan, PKK içeriden..

Ancak İran'ın en önemli görevlerinden biri Türkiye'nin alanını daraltması olarak belirlendi. Kürt milliyetçiliği üzerinden de terör dalgasıyla Türkiye'yi içeriden vurmaya başladılar. Yani Türkiye, dışarıdan/bölgeden İran üzerinden, içeriden/sınırının sıfır noktasından terör üzerinden sıkıştırılır oldu.

“Türk tehlikesi" söz konusu olduğunda Batı Türkiye'yi sistemin içinde tutarak etkisizleştirmeyi, yönetmeyi, tehdidi boşa çıkarmayı bildi. Ama “İslam tehlikesi" dalgası başladığında Türkiye'nin sistem içinde tutulamayacağı, bu şekilde kontrol altına alınamayacağı anlaşıldı. Çünkü Türkiye hem kendini dönüştürüyor, hem de İslam kuşağıyla çok güçlü temeller atıyor, bir şeylere hazırlanıyordu. Geriye tek bir seçenek kalmıştı, açık savaş!

İşte bu yüzden bugün içinde bulunduğumuz şey, açık savaş dönemidir. Bu yüzden içinde bulunduğumuz ittifaklar bir anlam ifade etmemektedir. Bu yüzden müttefiklerimizle eski düşmanlarımız aynı safta yer almaktadır. Bu yüzden hem İran üzerinden hem de Kürt milliyetçiliği üzerinden Türkiye'ye karşı savaş başlatılmıştır.

Türkiye, köklü bir stratejik dönüşüm geçiriyor. İçeride ve çevrede devrimci adımlar atıyor ve büyük bir geleceğe hazırlanıyor. Birinci dalga, yani Türklerin yakınlaştırılması sabote edildi ama Türkiye ciddi hasar almadı. İkinci dalga, yani Müslümanların yakınlaştırılması çok daha büyük sarsıntıya yol açtı. Şimdi bu dalganın merkezinde yer almanın bedelini ödetiyorlar. Dolayısıyla bütün çatışma görüntüleriTürkiye'yi daraltmaya, diz çöktürmeye ayarlıdır. Son üç yılda üç darbe girişimi bu yüzdendir.

“Türkiye tehlikesi" paniği yaşanıyor

Nereden bakarsanız bakın, Türkiye bir devrim dalgasının merkezindedir ve hesaplaşma çok büyüktür. Çok çetin bir mücadele yaşanmaktadır. “Türkler birleşmesin, Müslümanlar birleşmesin, haritalar yeniden çizilsin, kime ne kadar pay düşecek biz belirleyelim…" Bütün mesele budur. Türkiye ikinci büyük dalganın öncüsü oldu ve bu yüzden ana hedef haline geldi.Oyun bozucu rolümüz paniğe neden oldu.

Artık Batı için bir “Türkiye tehlikesi" vardır ve bu Osmanlı tehlikesi ile eşanlamlı kullanılmaktadır. Tezler, güvenlik stratejileri, coğrafyaya yönelik müdahaleler bu korku ile biçimlendirilmektedir.

İlk bakışta kötü gibi görünen bu manzara biraz dikkatli bakıncamüthiş bir gücün yükselişi görüntüsü vermektedir. Bu son eşiğin geçileceğinden, Türkiye'yi çevreleme ve sıkıştırma projelerinin başarısız olacağından eminiz.

Türkiye doğru yoldadır ve geleceğe yatırım yapmaktadır. Zor bir süreç yaşanacak ama bu kritik eşik geçildikten sonra bir daha geri dönüş olmayacaktır. Türkiye bir tür Haçlı saldırıları tehdidi altındadır. Hesaplaşma, bu yüzden kaçınılmazdır.Türk tehlikesi, İslam tehlikesi