21 Aralık 2014 Pazar

Düşünmek isteyenlere

Kasım sonunda yapılan Eğitim Kongresi’nin alt sloganı ‘bireyden insana’ idi. Yani bir anlamda ‘kötüden iyiye’. Birey bize empoze edilen değerdi, insan ise bizim kendi öz değerimiz. Gazetecilerin katıldığı panel ise ‘yeni yüzyılda evrensel ve yerel olmak arasında’ başlığını taşımaktaydı. Kongre’nin alt sloganı ile birlikte düşünüldüğünde evrenselin nispeten ‘kötü’, yerelin ise nispeten ‘iyi’ kategorisine karşılık geldiğini söylemek mümkündü. Bu bakışın günümüzde İslami kesimin ruh halini yansıttığını söyleyebiliriz. Özellikle genç kuşak uzun zaman başkalarının normuna ve yönlendirmesine göre yaşadığımızı, artık ‘kendimiz’ olmak istediğimiz mesajını veriyor. Muhtemelen geçmişle ilgili tespitleri doğru olduğu için gelecekle ilgili beklentilerinin de sağlıklı olduğunu düşünüyorlar. Ama öyle olmayabilir… Çünkü Türkiye’nin sorunu hiçbir zaman içinde olduğu kültürün ne derece ‘yabancı’ ya da ‘bizden’ olduğu değildi. Kendimizden, durumumuzdan hoşlanmadığımız ölçüde suçu ‘yabancıya’ atmayı tercih ettik. Ama aslında sorun normların yerli olmaması değil, bizim onları son derece yüzeysel şekilde benimsememizdi. Eğer daha derinlikli olabilseydik, söz konusu yabancı kültürü kendi kültürümüzle otantik ve özgün bir biçimde sentezleme fırsatını da yaratabilirdik. Ne yazık ki biz kendi kültürümüze de aynı yüzeysellik içerisinden baktık ve sonuçta ne Batıcılarımız ne de Gelenekçilerimiz kendi yerliliğimizi evrensel plana taşıyacak kanalları açamadı. 
Bugün verimliliğin değil yaratıcılığın, ezberciliğin değil özgünlüğün prim yaptığı bir dünyada yaşıyoruz. Bunun geri dönüşü olmayacak… Oysa bizler hala verimlilik ve ezbercilik dünyasının klişelerinden kurtulabilmiş değiliz. Batının etkisi altında yoğrulup durmaktan, kişiliğimizi yıpratmaktan şikayetçiyiz. Ancak kurtuluşu hamasette arayan ataerkil bakıştan sıyrılmaktan da korkuyoruz. Geçmişte bir yerde bizi bekleyen bir kurtuluş formülü olduğuna inanıyor ve ona bir ana rahmine geri dönercesine sığınmak istiyoruz. Oysa bu istek büyüme korkusundan başka bir şey değil. Sebepler ne olursa olsun, artık bir toplum olarak çocuk kaldığımızı idrak etmenin ama bu gerçeğin altında ezilmeyip, üstesinden gelmenin zamanı. ‘Büyümek’ özeleştiriden beslenen bir özgüvene muhtaç ve son on iki yıllık dönem bu yolda ilerleyebilmenin psikolojik zeminini oluşturmuş durumda. Geleneği evrensel düzleme çekebilmek, o geleneğe yaklaşırken gelenekçilikten kurtulmayı gerektiriyor. Kendimize beğenmek üzere değil, anlamak üzere yaklaşmamızı ima ediyor.
Bu ise bu topraklarda epeyce uzun bir zamandan bu yana unutulmuş olan bir başka olumlu geleneğin canlandırılması demek. Yani düşünce geleneğinin… Bizler düşünmeyi bilmiyoruz ve eğitim sistemimizde de öğretmiyoruz. Üretilmiş fikirlerin art arda dizilmesini ‘düşünmek’ sanıyoruz ve bu nedenle her düşünme süreci sonuçta basmakalıp şablonların tekrarından ötesini üretemiyor. Oysa eğer sonunda varacağınız noktayı biliyorsanız ona ‘düşünme’ denemez. Zaten eğer varılacak nokta belli ise düşünmeye ne gerek var? Düşünme bir bilmeme ve bilmediğini baştan kabullenme halidir… Düşünme, düşüncelerin peşinden korkusuzca ilerlemek ve belirsizliğe razı olmak demektir. Düşüncenin düşüneni sürüklediği bir sisli yola kendini bırakma cesaretidir… 
Bu yol ancak özgürseniz yürünebilir. Değilseniz kenara çöker dağarcığınızdaki fikirleri sabitleştirme kaygısına düşersiniz. Söz konusu özgürlük ‘düşünce özgürlüğünden’ farklıdır. Düşünce özgürlüğü düşüncenin serbestçe ifadesidir. Ama serbestçe ifade edilmesi bir düşüncenin özgür olduğunu göstermez. Bunun için zihnimizdeki kalıplardan sıyrılmak, kendimize mesafe alarak bakmak ve zihniyetimizi, bize doğal gelen ön kabullerimizi eleştirel süzgeçten geçirebilmemiz lazım.
Eğer ‘okul’ diye bir kurum olacaksa, çocuklara bunu gerçekleştirecekleri ortamı sağlamakla yükümlü olmalıdır. Yanlış yapacak cesareti aşılayacak, özgünlüğü ve yaratıcılığı teşvik edecek bir kültür oluşturma misyonunu taşımalıdır. Böylesine özgür bir düşünme süreci ‘milli’ olabilir mi? Bilmiyoruz… Ama bilmemeye razı olmamız gerek. Bu topluma geleceğin ‘milli’ niteliğini özgürce belirleme şansını vermekten korkmamamız gerek. Demokratlaşarak kendi yerliliğimize bir şans yaratmamız gerek. Aksi halde o yerlilik bir yaratıcı kültürel ortam olarak işlevselleşemez. Unutmayalım, düşünmeye hazır değilsek ne anlamlı bir hikayemiz olur, ne de bu hikayeyi dinlemek isteyen çıkar…
Not: Hasan Cemal bana çok kızmış. Unutmak istediğini hatırlattığım için. Dert etmesin… Nasılsa yine unutur. 
http://www.aksam.com.tr/yazarlar/etyen-mahcupyan/dusunmek-isteyenlere/haber-365223

16 Kasım 2014 Pazar

Atatürk zengin miydi?

Tarihçi Mete Tunçay yazmış, tarihçi Cemil Koçak da ondan aktarmış, biz de gazeteci Engin olarak kendi okurlarımızı haberdar edelim. Diyor ki Profesör Tunçay: 
"Vefatından bir buçuk yıl öncesine değin, Atatürk bütün Türkiye'nin en büyük toprak sahiplerinden ve zenginlerinden biriydi.
Bu servet ona miras kalmamış, aylıklarının arttırılmasıyla da oluşmamıştır.
Bilinen iki kaynak, kurtuluş savaşı yıllarında Hint Hilafet Komitesi'nin Ankara'ya yolladığı 600 bin liraya yakın yardımla, daha ileriki yıllarda eski Mısır Hıdivi Abbas Hilmi Paşa'nın TC uyrukluğuna girerken CHP'ye bağışladığı 900 bin lira dolaylarındaki paradır." 
Allah Allah, CHP vatandaşlığa girmek için başvuranlardan para mı alırmış?
Profesör Koçak da şöyle devam ediyor: 
"Tunçay'ın aktardığına göre Hindistan'dan gelen paranın 120 bin liraya yakın bölümünü büyük taarruzdan önce Batı Cephesi Komutanlığı'na harcamış, geri kalan paranın çoğuyla, yaklaşık 250 bin liralık kısmıyla İş Bankası'nı kurdurmuştur.
Bankanın da hissedarı olmuştur."
Koçak kendi görüşünü şöyle açıklıyor: 
"Burada ilginç olan husus, Hindistan'dan gelen yardımın doğrudan 'Atatürk'ün kişisel hesabı' olarak benimsenmiş olmasıdır. Eğer Hasan Rıza Soyak'ın anılarına bakılacak olursa, bu gayet tabii karşılanmış olmalıdır.
Çünkü harcanmayan para, Atatürk'e bizzat Bakanlar Kurulu kararıyla geri verilmiştir.
Soyak, Atatürk'ün çiftlik arazilerini de bu parayla satın aldığını yazmaktadır." 
Şimdi de bilançoya ve terekeye geliyoruz: "Atatürk öldüğünde İş Bankası'ndaki hesabında 1,5 milyon liradan fazla nakit parası ve 120 bin lira civarında İş Bankası hissesi bulunmaktaydı. Başkaca hisselerinden 25 bin lira nakit parası daha vardı."O zamanın parasıyla... "Altın devir" parası...
Paranın para olduğu dönem.
İmdi... Çeşitli sorular sorulabilir. 
"Cumhuriyet Halk Partisi'ne bağışlanan bir para Atatürk'ün kendi parası mı sayılmış?"sorusunun cevabı evettir. 
"İş Bankası Hintli Müslümanlar'ın kurtuluş savaşımıza gönderdikleri yardımla mı kurulmuş?" sorusunun cevabı da kısmen evettir. 
"Atatürk Orman Çiftliği de mi bu paranın bir kısmıyla kurulmuş?" sorusunun cevabı da evet.
Bugün yerine Ak Saray yapılan arazinin temelinde Hintli Müslümanlar'ın "Hilafet" Komitesi'nin parasının yatması, tarihin ilginç bir cilvesidir.
Deyip geçeceğim, ben soru sormayacağım. "Koskoca Büyük Önder'in ülkenin en büyük toprak sahiplerinden ve en zenginlerinden biri olması doğal mıdır?" sorusunu ayakkabı kutusu araştırmacılarına bırakıyorum. 
"CHP'ye verilen para nasıl oluyor da Atatürk'ün şahsi parası sayılıyor?" sorusuna ister Kılıçdaroğlu cevap versin, isterse Tarhan Hanım.
Çünkü nasıl olsa 
"Koskoca Büyük Önder banka sahibi olur mu, bankacılıkla uğraşır mı?" sorusunu daha önce sordum, cevap alamıyorum. "Koskoca Büyük Önder bira, turşu, yoğurt, ayran, dondurma, beyaz peynir ve kaşar peyniri üretimiyle uğraşır mı?" sorusuna cevap alamadığım gibi.

http://www.sabah.com.tr/yazarlar/ardic/2014/11/16/ataturk-zengin-miydi

3 Kasım 2014 Pazartesi

Peygamberî çağ/rı varolmadan aslâ!

İçinde yaşadıkları çağı veya zamanı mutlaklaştıranlar, çağa ve zamana teslim olmaktan, dolayısıyla insanı ve hayatı teslim almaktan kurtulamazlar.
Çünkü, zaman ve tarih kavramları, izafî kavramlardır; mutlak ve değişmez kavramlar değildir. O yüzden, çağı, zamanı ve tarihi mutlaklaştıranlar, çağı, zamanı ve tarihi durdurur; insanı ve hayatı da dondururlar.
ÜÇ TÜR MEDENİYET
Batı uygarlığı, insanlık tarihindeki üç tür medeniyet tipinden üçüncüsünün, pagan uygarlığın ulaştığı en son noktadır. Pagan uygarlıklar, seküler uygarlıklardır; zamanı, mekânı ve çağı; dolayısıyla fizik gerçekliği, dolayısıyla araçları ve gücü kutsar ve mutlaklaştırırlar. Fizik ötesi gerçekliği, dolayısıyla insanın ruhunu İMHA ederler.
İkinci medeniyet türü olan kadîm / Doğu hikmet gelenekleri ise John Milbank'ın deyişiyle 'tersinden seküler' tecrübelerdir: Onlar da fizikötesi gerçekliği mutlaklaştırır ve fizik gerçekliği / bu dünyayı İHMAL ederler.
İnsanlık tarihinde, peygamberî sözün ve soluğun aracılık ettiği vahiy medeniyetleri ise hem fizik, hem de fizikötesi gerçekliği mezcederler.
MEDENİYETLERİN VAROLUŞ BİÇİMLERİ
Pagan uygarlıklar, başkalarına hayat hakkı tanı/ya/mazlar. Doğu hikmet gelenekleri ise, başkalarının saldırılarına göğüs geremezler ve önce hadım edilmekten, sonra da yok edilmekten kurtulamazlar.
Pagan uygarlık tecrübeleri ile Doğu hikmet gelenekleri, insanın varoluş serüvenindeki iki uç tecrübedir.
Paganlar, agnostiktir; yani sürekli dış dünyayı kontrol etmeye çalışırlar; hayatın merkezinde insan vardır; hayatta Tanrı'nın da, kâinâtın da yerini insan tayin eder; dolayısıyla insan tanrılaştırılmış bir konuma geçer.
Doğu hikmet gelenekleri, gnostiktir; yani, sürekli iç dünyayı kontrol etmeye çalışır.
Vahiy medeniyetleri ise, hem iç, hem de dış dünyaya aynı ânda açılırlar. İç dünyanın imhâ edilmesine de, dış dünyanın ihmal edilmesine de izin vermezler; hem fizik, hem de fizik ötesini aynı ânda ihata ederler; dolayısıyla denge / mîzân üzerine kuruludurlar.
Pagan uygarlıklar, başkalarının haklarına tecavüz ederek varolabilir ve varlıklarını sürdürebilirler. Pagan uygarlıkların varolabilmeleri, yok etmeye dayalıdır.
Doğu hikmet geleneklerinin varlıkları ise, hiçliği mutlaklaştırdıkları için, yok olmaya dayalıdır; o yüzden kendilerini ve kendi haklarını bile koruyamazlar.
Vahiy medeniyetleri ise, tevhid'in imkân tanıdığı denge ve dolayısıyla adalet (kıst) üzerine kurulu olduğu için, hem başkalarının haklarına tecâvüz etmezler, hem başkalarının haklarına tecâvüz edilmesine izin vermezler, hem de başkalarını, başkaları kendilerini nasıl görüyorlarsa öylece kabul ederler.
Vahiy medeniyetleri vareder, varetmeye dayalıdır.
PEYGAMBERÎ SOLUKLA ÜFLENEN RUH...
Hz. Peygamber (sav), çağını,
bütün çağları, çağının ve bütün çağların insanını bizzat çağının tanığı olduğu
için tanıyabilmiştir.
Ticaret yoluyla insanı, spesifik olarak da çağının insanını, zaaflarını, hırslarını, imkânlarını ve erdemlerini tanımıştır. Suriye, Bahreyn ve Yemen'e düzenlenen ticaret kervanlarına katılarak çağının dünyasını ve dolayısıyla bütün çağları tanımıştır.
Hz. Peygamber'e insanın nasıl bir fıtrata sahip olduğu ilâhî kaynak tarafından öğretilmişti; fıtratın, değişik zamanlarda, ortamlarda, durumlarda ne tür tabiatlara dönüştüğünü ve fıtrata uygun insan tabiatı biçimlerini fiilen öğrenme ve öğretme göreviyle yükümlü kılınmıştı.
MEKKE, MEDİNE VE MEDENİYET
'Mekke''de İslâm'ın önerdiği ideal insan tipi; 'Medine'de toplum tipi hayata geçirilmişti. Tek bir medine / şehir olamayacağı için de, müslümanlar, peygamberî sözü ve soluğu, insanlık çapında 'medeniyet'te hayata geçirmişlerdi.
Peygamberî soluk, dini, 'Mekke'de hayat buldurtmuş; 'Medîne'de hayat oldurtmuş; medeniyete giden taşları döşeyerek ve yolları açarak, müslümanların geliştirdikleri medeniyet tecrübesi vasıtasıyla başka medeniyetlere hayat buldurtmuştu.
Tarihte, peygamberî sözü ve soluğu eksene aldığı için, hem mevcut bütün medeniyetlerle temasa geçen, hem kendi paradigması ve kavramsal sistemi doğrultusunda onlardan yararlanmasını bilen, hem de bütün medeniyetlere hayat ve varoluş hakkı, kendileri olarak ve kendileri kalarak derinleşme ve gelişme zemini ve imkânı sunan tek tecrübe İslâm medeniyet tecrübesidir.
ÜMMÎLEŞME YOLUNDA: ÇAĞI TANIYARAK Ç/AĞI AŞMAK
Hz. Peygamberin çağını ve çağının insanını tanıması, İslâm'ın Batı'da olduğu gibi seküler veya dînî bir ruhbaniyat sistematiği üretmesini ve dolayısıyla insanın fıtratına müdahale edilmesini, dolayısıyla çağın, zamanın mutlaklaştırılmasını önlemiş; bu da her zaman çağı tanıyarak çağı aşabilme imkânları sunmuştu Müslümanlara.
Eğer müslümanlar, çağı tanıyabilirlerse, çağı mutlaklaştırmazlar ve aşabilmenin yollarını da üretebilirler.
Yok eğer çağı tanıyamazlarsa, çağı açık ya da örtük şekillerde mutlaklaştırma açmazına saplanmaktan kurtulamaz ve hiç bir zaman tarih yapamaz, tarihte tatil yapmaya devam etmek zorunda kalırlar; bu da yok olmakla ve insanlığın yok oluşuna göz yummakla sonuçlanacak bir şeydir.
Çağı tanımak ve çağa müdahale etmek için Hz. Peygamber'i tanımak ve peygamberî soluğu ve sözü yeniden hatırlamak ve hatırlatmak zorundayız.
Bunun için de, oryantalistlerin iki asırdır neden Kur'ân'a değil de Efendimiz'e ve hadislere saldırdığını bihakkın idrak ederek bu yolculuğa çıkabiliriz ancak.
http://www.yenisafak.com.tr/yazarlar/YusufKaplan/peygamber%C3%AE-cagri-varolmadan-asl%C3%A2/56752

30 Ekim 2014 Perşembe

Kimse Cumhuriyeti yıkamaz Bekir... Korkma!

Badem bıyıklının “Cumhuriyeti yıkmak” gibi bir derdi yok Bekir.
Biraz Ankara’nın dışına çık, insanlarla temas et, badem bıyıklı çoğunluğunun bulunduğu mekânlarda dolaş (Ulus civarında turalasan da olur), gözlerinle gör... 
Kimse Cumhuriyete karşı değil.
Niye olsun?
Daha önce de anlatmıştım ama senin seviyene uyarlayarak tekrarlayayım.
Biz (badem bıyıklılar) Cumhuriyete karşı değiliz. Bilakis Cumhuriyeti çok seviyoruz.
Kemalist değiliz... CHP’ye oy vermiyoruz.
Mustafa Kemal’e Peygamber, Nutuk’a kutsal kitap, Anıtkabir’e Kâbe muamelesi yapmıyoruz.
Bazı darbelerin “iyi” bazı darbelerin “kötü” olduğunu savunmuyoruz. Bütün darbeler kötüdür Bekir. Bazı darbelerin nispeten “iyi anayasa” getirmiş olması, yapılan işi meşrulaştırmaz. Kaldı ki, iyi anayasa denilen anayasa, korporasyonlara kapı aralamıştır. Korporatist bir anayasadır. Senin anlayabileceğin biçimde söyleyeyim, vesayetçi bir anayasadır. Daha kötüsü düşünülemez...
Badem bıyıklıyız, göbeğimizi kaşıyoruz ama saf değiliz.
Recep Peker mamulü “tektipleştirme” projesinden “ulus” yaratılabileceğine inanmıyoruz.
Nitekim yaratamadık.
Mahmut Esat Bozkurt’u “gelmiş geçmiş en büyük hukukçu” saymıyoruz.
Parvus Efendi’yi “değerlerimiz” arasında sıralamıyoruz...
Bedri Baykam’ın kolaj çalışmalarına bayılmıyoruz...
Zülfü Livaneli dinlediğimizde “devrim, devrim” diye kendimizden geçmiyoruz.
Fakat biz de cumhuriyetçiyiz...
Senin çokbilmiş profesörlerin “Cumhuriyetin aynı zamanda bir ideal olduğunu” söylüyor. İnanma... Cumhuriyet bir yönetim şeklidir. Başka da bir şey değildir. Fazilet hiç değildir. Abartmayalım... “Cumhuriyet ortaçağa son vermiştir” diyenlere de, aynı şekilde, inanma. Hatta gül, geç... “Avrupalı ulusların 1500’lü yıllarda idrak ettiği ortaçağ, nasıl oluyor da, 1920’lere kadar topraklarımızda hüküm sürebiliyor?” diye sor. Yani kuşku bildir.
Kuşku iyidir.
Batı ülkeleri “Rönesans reformlarını” hayata geçirebilmek için, iki yüz yıl (hatta üç yüz yıl) süren “kıyım, kırım ve kıtlık sürecinden” geçti. Çok kan döküldü, çok ocaklar söndü, çok acılar çekildi. Sonunda ortaçağ “tarihin karanlıklarına” gömülmüş oldu
Biz hangi aralıkta yaptık bu işi Bekir? 
Kahraman ve seciyesi yüksek ulusumuz, nasıl oldu da, hiç zahmet çekmeden, hiçbir acıya gark olmadan, tabir caizse “hiçbir masraf yapmadan” bir gecede ortaçağdan çıkıp çağdaş uygarlık düzeyine ulaşıverdi?
Bu nasıl oldu?
Bizim ortaçağımızda İkinci Meşrutiyet ilan edilmiş, Sultan Abdülhamit’in 33 yıl düşe kalka sürdürdüğü yarı başkanlık sistemi yıkılmış, yerine “çok partili parlamenter sistem” kurulmuştu... Öncesinde de (Sultan Abdülhamit döneminde) bir sürü reforma imza atılmış, bir sürü yenileşme yapılmış, altyapı hizmetleri tamamlanmış, demiryolları ağı Hicaz’a kadar uzatılmış, eğitim ve sağlık modernleştirilmiş, çağdaş üniversitelerin temeli atılmıştı.
Senin Cumhuriyetçilerin ortaçağa son verdiler.
Bütün siyasi partileri kapattılar. Çok partili parlamenter sistemi yıkıp, yerine tek parti rejimi kurdular. İstiklal Mahkemelerini “rejim mahkemeleri”ne dönüştürdüler, muhalif gazetecileri orada yargıladılar.
Eh, ellerini bol tutup bir sürü de adam astılar.
Cumhuriyet iyidir, tamam da, marifet Cumhuriyet kurmak değil Bekir... Saddam Hüseyin de kurdu, İranlı mollalar da kurdu...
Marifet, onu demokratik değerlerle donatmak, yani “cumhurun cumhuriyeti” kılmak...
Biz (badem bıyıklı göbeğini kaşıyan kıllı ayılar), Cumhuriyete değil, fetiş Cumhuriyet düşüncesine ve  “Kemalist tasallut rejimine” karşıyız.
Daha net söylemek gerekirse, sana karşıyız...
http://haber.stargazete.com/yazar/kimse-cumhuriyeti-yikamaz-bekir-korkma/yazi-958792

30 Ağustos 2014 Cumartesi

O çağrıyı üstüne alma Özkök


Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın AK Parti Kongresi'nde "Başbakan olarak son günümde musafaha için elimi uzatıyorum" sözünü ilk olarak üzerine alan isim Hürriyet yazarı Ertuğrul Özkök oldu. Erdoğan'ın bu çağrısı kuşkusuz bu ülkede yaşayan herkesi kapsıyor; ancak ben yine de o elin Özkök ile tokalaşmak için uzatılmadığını düşünüyorum. O el, Doğan medyasının yıllardır korkutup etkilediği, toplumun muhafazakar kesimlerine karşı önyargı ile doldurduğu, seçilmiş iktidarı devirmek için kışkırttığı geniş bir çevreye uzanıyor, Özkök'e değil. Erdoğan'ın çağrısı, kendisine, partisine ve seçmenine karşı düşmanca duygular besleyen laik beyaz Türkleri, ulusalcıları, solu ve diğer kesimleri kapsıyor; bu çevreleri dolduruşa getiren, holding çıkarları için bu kitlelerin hislerini silaha dönüştüren Özkök'ü ya da Pensilvanya'yı, paralel çeteyi kapsamıyor.  
Erdoğan, kendisine oy vermeyen herkese barış elini uzattı, Yeni Türkiye'yi birlikte kurmayı teklif etti. Küskünlükler eski Türkiye'de kalsın istedi. Erdoğan, kendisinin ipe götürülmesini, darağacında sallandırılmasını bayram havasında kutlayacak kadar kendisini kaybetmiş durumdaki geniş bir çevreye elini uzatacak kadar olgun davranıyor. Büyük liderlerin toplumun bir kesimine karşı kin tutması elbette düşünülemez. Ancak bu kitleleri istismar eden darbecilere el uzatması biraz aşırı bir beklenti olur. 17-25 Aralık darbesinin ortaklığını yapan Doğan Grubu’nun da "barış" beklentisi içinde olması kuşkusuz normal. Özkök'ün yaptığı da kurnazca ileri atılıp başkasına uzanan eli sıkmaya benziyor. Her zaman kurnaz ve atılgan biri oldu Özkök; çalıştığı holdingi hükümetlere, bakanlara, milletvekillerine yaptığı şantajlarla oldukça zenginleştirdi. 28 Şubat darbesinin suç ortağı olarak yargılanmalarını engelledi. Tabii bu nedenle gayrimeşru ilişkilere girmek zorunda kaldı, çok kirlendi. Doğan Grubu için bilemem ancak Özkök için deniz bitti...
Erdoğan'ın barış eli daha güçlü bir demokrasinin kurulması için uzandı, ülkede demokrasiyi katledenlerle uzlaşma için değil. Erdoğan, çıkar hesapları yüzünden zeytin dalı uzatmıyor kimseye; iç barışı sağlama adına, ülkenin birliğini güçlendirme adına sesleniyor bütün Türkiye'ye. Yeni Türkiye'nin kuruluşu için gerekli olan bir çağrıydı bu. Cumhuriyet'in yarım kalan projesini, eksik kalan yanını tamamlama adına yapıldı bu çağrı; darbeye kalkışarak ülkeyi ateşe atan çetelere yeniden yol vermek için uzatılmadı o el.
Acımasızca saldırdığınız, tutuklamaya kalktığınız, ailesini hedef aldığınız, siyasi tarihin gördüğü en ahlaksız iftira kampanyasıyla devirmeye çalıştığınız bir liderle barışmak için can attığınızı elbette biliyoruz. Ama Erdoğan'ı lider yapan özelliklerin başında çetelerle, darbecilerle mücadele geliyor, uzlaşma değil. O kadar zayıf olsaydı Erdoğan, tarihin gördüğü en büyük saldırı kampanyası karşısında zaten uzlaşma arar, teslim olurdu; ama onun başarısı, darbelere karşı cesaretle durmasından, geri adım atmamasından ve uzlaşma aramamasından ileri geliyor.
Ertuğrul Özkök ve grubu, öncülüğünü üstlendiği, kışkırttığı çevreler adına kurnazlık yaparak masaya oturmak istiyor. Yanlış anladınız Sayın Özkök, o davet size değil, o el de size uzanmadı. Dolayısıyla lütfen üstünüze alınmayınız. Yeni Türkiye'de her türlü muhalefete elbette yer var ama kışkırtıcılara ve darbecilere artık yer yok. Tarih o defteri kapattı.

http://www.aksam.com.tr/yazarlar/kurtulus-tayiz/o-cagriyi-ustune-alma-ozkok/haber-335064

29 Ağustos 2014 Cuma

Alışırsınız, alışırsınız...

Türkiye’de üç gün içinde iktidar partisinin genel başkanı, Başbakan, hükümet ve Cumhurbaşkanı değişti.
Üç günlük değişime alışamamak bir zaman meselesi, o kolay. Meclis’e küsüp girmeyen CHP’liler, Ankara’nın duvarlarında Hitler bıyıklı Erdoğan resimlerinin üstünde #direnTurkiye hashtaglari kasan solcular, alışırlar.
1989’da Özal, Köşk’e çıkarken yemin törenini protesto eden muhalif liderler, onu indirmekle tehdit edenler, Çankaya’daki şişman diye ad takanlar, “Atatürk’ün köşkünde oturmanıza alışamadım” diye telgraf çeken topçu teğmen, o teğmene destek için alışamadım tshirtleri giyen solcular da zamanla Özal’ın dediğine gelmişlerdi: “Alışırsınız, alışısınız.”
Aylarca mitinglerle protesto ettikleri Gül’e de zamanlar alıştılar, hatta o kadar alıştılar ki bırakmak istemediler.
Peki ya alışmaktan zor bir sınavsa bu? Ya üç günlük bir değişime değil, şanssızlık eseri bir devrin kapanışına denk geldilerse? 100 yıllık parantezin kapanışına…
Üç gündür Ankara sokakları bile bir kırılma anının gelip çattığının işareti. #direnTurkiye afişlerinin karşısında bir çağrı var: Hep birlikte Yeni Türkiye’ye…
Aylardır havalarda uçuşan “Yeni Türkiye”, “kapanan 100 yıllık parantez”, “inşa süreci”, “restorasyon” laflarını hâlâ ağır bir hamaset zannedenler, bu söylemi dün itibarıyla Cumhuriyetin Başkenti’nde iktidar yapan ağır çekim halk ihtilalinin hâlâ farkında değiller.
Arendt, Amerikan ihtilalinin akabinde demokrasinin ateşinin sönmemesini, Fransız İhtilali’nden farklı olarak geleneklerin, kurumların olmadığı boş bir arazide meydana gelmesine, birlikte yaşamanın kurallarının sözleşmelerle belirlenmesine bağlar.
Türkiye bir tasfiye sürecinin sonuna doğru ilerliyor. İnşa ise henüz başlamadı.
O yüzden yeni ortak referanslar aranıyor, o yüzden Alparslan’dan Hacı Bektaş’a kadar bütün geçmiş gündelik siyasetin bir parçası. AK Parti kongresinde de görülen büyük ve epik siyasi söylemler, grand teoriler, kutsiyet atıfları, her şeyin başına tarihi getirme arzusu, süreklilik vurguları, dava atıfları hepsi bu inşanın sancıları.
Bir yerden bir yere taşınıyoruz,  paradigma değiştiriyoruz, o yüzden  gündelik siyasetin dili yetersiz kalıyor ve bu yüzden siyaset bilimi kavramları politikanın içine sızıyor.
Davutoğlu’nun AK Parti delegelerine ilk hitabında “insanlığın temel değerler itibarıyla varoluşsal ve epistemolojik problemlerle karşı karşıya kaldığı bir dönem”den bahsetmesi de o yüzden.
Onun fazla teorik olmasın diye vazgeçtiği varoluşsal kavramının adını ise aylar önce bir grup konuşmasında Başbakan’ın “CHP ontolojik sorunlar içerisindedir” diyerek koyduğu hatırlanacaktır.
Evet çünkü karşı karşıya olduğumuz sahiden epistemolojik problemler, varoluşsal sorunlar…
Hazır “Epistemolojik mi, ondan ne anlar bunlar” diye kibir kulelerinden bildiren epey siyaset teorisyenimiz var, esas derdi biraz daha açalım:  Foucault’un tarif ettiği zamanın, siyasetin hayatın kodları, kültürel şifrelerini içeren ana kodlar olan “episteme”lerin değiştiği bir kavşaktayız. Daha doğrusu o değişen “episteme”lere göre bir siyaset ve kamusal hayâ inşa etmenin eşiğinde.
Bu paradigmatik kopuşa laik kesimin verdiği cevap; o “episteme”leri ağır çekim bir halk ihtilaliyle değiştirmekte olan halkı epistemoloji kelimesi üzerinden yeniden oryantalize etmekten, aşağılamaktan, bunlar ne anlar dilinde ısrar etmekten fazlası olmadı…
Halbuki burada ihtiyaçları olan küstahlıktan çok biraz mahcubiyet. Kibirden çok tevazu, hesap sormaktan çok hesap vermek. Nefsî davranmaktan çok nefis terbiyesi.
Tıpkı Güney Afrika’da apartheid rejiminin ardından siyahlarla birlikte yaşamayı, onlara benzemeyi, onlarla melezleşmeyi içlerine sindiren/sindirmek zorunda kalan beyazlarınki gibi bir mahcubiyet duygusu.
“Yetti sizin mağduriyet edebiyatınız” diye efelenmek, yeniden tepeye çıkmak hiç değil. 100 yılın parantezinin kapatılmasına kendi muhasebesini de yaparak katkı yapmak.
Önceki gün Cumhurbaşkanı Erdoğan, bu muhasebeye Cumhuriyetin ilk yıllarına, kuruluş felsefesine, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’e sahip çıkan vurgularla bir alan açtı, ortak bir referans dünyası inşa etmek için bir adım daha attı.
Ve en önemlisi “biz sizi anlıyoruz, yaşam tarzı kaygılarınızı da anlıyoruz, ama siz de bizi anlayın” diye onurlu bir mahcubiyete imkân tanıyan sözler söyledi ve müsafaha için iki kez elini uzattı.
Peki, kutuplaşmadan şikâyet edenler aynı cümlelerle ellerini tokalaşmak için uzatmayı becerebilecekler mi?
Eski Türkiye bitti. Bir daha geri dönmeyecek. Yeni Türkiye ise henüz kurulmadı. İçinde olsanız da olmasanız da kurulacak.
Hep Birlikte Yeni Türkiye, müsafaha için uzatılan el, gelin Yeni Türkiye’yi birlikte inşa edelim çağrısı. Dün Ceren Kenar’ın yazdığı gibi “Masumiyete kaçmayın, sloganların arkasında tembellik yapmayın, sefil bir kendini tatminin ilhamı olmayın, sorumluluk alın” çağrısı bu.
Küsmeyin, mahallenize, cemaatsel kara deliğinize, dün CHP’nin yaptığı gibi kulislere doğru kaçmayın demek. Etyen Mahçupyan’ın muhteşem tabiriyle çünkü “o sirk sizin cehenneminiz.”
Eski Türkiye gecekondusu yıkıldı. Dün TRT Haber’de Üç Gün programında Taha Özhan’ın söylediği gibi: “O gecekonduyu Erdoğan elleriyle yıktı, tek tek tuğlaları yerinden çıkararak, kanalizasyonlarına, kuytularına girerek yıktı. Bunu yaparken de üstü başı kir pas içinde, elleri çamur içinde kaldı.”
O ellerini size uzatıyor. “Ben burayı hallettim, üzerine yeni bir bina inşa etmek için bir zemin açtım, gelin burada yeniyi birlikte inşa edelim” diyor.
Ona cevabınız “senin ellerin çok pis, üstün başın fena durumda" mı olacak yine? Yine mi maksimalizme, hijyene, tavşan boku siyasetine, başınızı soktuğunuz sirk çadırına kaçacaksınız?
Yoksa o zemini kimsenin yardımı olmadan elleriyle açan adamın müsafaha için uzanan elini sıkıp, kendi yeni Türkiye projenizle siyasetin artık kaçınılmaz yeni zeminine gelip, hayallerinizdeki Yeni Türkiye için siyaset mi yapacaksınız? 
Yani özetle epistemolojik bir mahcubiyetle, ontolojik bir müsafahaya var mısınız?
Teklif çok açık. Boşuna anlamazlıktan gelmeyin.
Biraz mahcubiyet duygusu zihinleri açacaktır…

http://www.turkiyegazetesi.com.tr/yildiray-ogur/582052.aspx

28 Ağustos 2014 Perşembe

Bir Ermeni olarak…

Bugün bu ülkenin önünde yeni bir bahis var. Yüz yıldır dışlayıcı ve reddedici bir ideolojinin sultasında yaşanan tarihsel parantez kapanıyor. Türkiye 1908’in hiçbir zaman çiçek açamayan yeni vatandaşlık ve birliktelik arayışını bir kez daha hayata geçirmeye hazırlanıyor. Başarının garantisi yok… Hiçbir kimliksel grubun tek başına beceremeyeceği, bu topraklardaki herkese muhtaç olduğumuz bir süreçte yeniden sınanacağız. Küresel dünya bu karmaşık, çok kimlikli halk yığınını kendi potansiyelini aramaya ve gerçekleştirmeye davet ediyor. Çevremizde olup bitenler sadece Batılı olmaya çalışarak gidilecek yol olmadığını, kendimizi hatırlayarak ve taşıyarak dünyanın anlamlı bir parçası ve paydaşı olabileceğimizi söylüyor. 
Bu maceranın dışa açılan, mesafeleri kapatan, sınırları kaldıran bir yönü var. Ama aynı zamanda iç dünyamızda kaybedilmiş bir belleğin geri çağrılmasını, zaman içinde oluşmuş melezleşmelerin kimlik kategorilerinin önüne çıkarılmasını ifade ediyor. Osmanlı dünyasının yapısal veya fiziksel nitelikleri ne denli işlevsizse, o dünyanın kendisini anlamlandırma çerçevesi de o denli hayati. Çünkü bu halkın ortak olarak sırtını dayayabileceği, kendisini parçalı da olsa bir bütünün içinde hissedebileceği ve bu zemin üzerinde birbirinin yüzüne bakabileceği başka bir referans yok.
Geçmişin aydınlık yüzü bugün önümüzde Türkiyelilik olarak, bir iradi arayış, bir bahis olarak duruyor. Çoklu ve çoğulcu bir halk yığınından kimlikleri aşan bir birliktelik duygusu ve duruşu üretmek üzere… Başlangıç noktası, tepeden inme ideolojik kibir ve seçkinci zümre utanmazlığıyla aramıza sınır çekmeyi, hepimizin zihnini ve yüreğini yozlaştırmış olan ötekini aşağılama alışkanlığından sıyrılmayı gerektiriyor. Bundan ötesi yeninin inşasıdır ve elini harca sürmeyenin, terini paylaşmayanın bu konuda konuşma hakkı da herhalde olmayacak…
Söz konusu inşa sürecinin başını tabii ki bu ülkenin Müslümanları çekecek. İslam dininin takipçileri veya dindar oldukları için değil. Kapanan parantezin en geniş dışlanan kesimi oldukları ve daha önemlisi son yirmi yılda bu dönüşümün taşıyıcılığını bizzat kendilerini dışa açarak, sorgulayarak ve değiştirerek hak ettikleri için. Dönüşümün kendisi İslami kesimi daha dindarlığa değil, ama kültürel olarak İslami duyarlılığın sahipliğine taşımış durumda. O nedenle bugün Türkiye’de yaşananlar Orta Doğu’da yaşananlardan bağımsız olarak anlaşılamaz. Aynı nedenle Türkiye’de yaşananlar dini değil, ancak tarihsel/kültürel zeminde anlam kazanmakta ve ‘yerliliği’ karşımıza bir çoğulcu kimlik olarak çıkarmakta. Yedi ceddi şu veya buradan gelmiş olsa bile, yerliliği hissetmeyen, onun sorumluluğunu paylaşmayan, bu uğurda kendisini aşamayan hiç kimse gerçekte ‘buralı’ değil, ‘Bizden’ değil…
Yerliliği kimliksizleşmek, giderek kişiliksizleşmek olarak anlayan güruh bu topraklara ve bizlere yabancıdır. Ait olmadıkları bir halkı yüreklerinde aşağılayarak kendilerini bu ülkenin sahte rehberlerine dönüştüren şarlatanlarla önümüzdeki dönemde işimiz olmayacak. Onlar yabancı oldukları için devletin verdiği kimliğe ya da cemaatlerinin sağladığı alkışa muhtaçlar. Yabancılıkları ile yüzleşmek yerine yabancılaşmayı rasyonalize ederek ‘aydın’ olabildikleri için, kendilerine açtıkları çukurda ve tarihin bu noktasında kalacaklar. Fikir boşluğunu sıradanlığa duydukları öfke ve nefretle doldurmaya devam edecekler. Ama tam da bu nedenle muhatap alınabilecek kişilikten yoksunlar. Onlar bu halkın yeniden kendisini oluşturacağı ve tanımlayacağı, nihayet toplum olacağı, belki de kendisini ‘millet’ gibi hissedeceği inşa macerasının doğal safraları…
Türkiyeli olmak bunu istemekle bağlantılı… Ama yerli olmak bir istek meselesi değil. Dolayısıyla karşımızda iki bahis birden var: Yerli olanların Türkiyeliliği ne denli inşa edebilecekleri… Ve yerli olmamakla birlikte Türkiyeli olmak isteyenlerin samimi ve sahici olma davetini ne denli karşılayabilecekleri.
Ermeniler son Osmanlı idiler… Şimdi de ilk Türkiyeliler olmak durumundalar. Olumsuzluk üzerine oturan her kimlik onu taşıyanı kurutur. Geçmişin unutulması değil, açık yüreklilikle, ötekinin yüzüne bakarak anlatılması, konuşulması ve bundan alınan keyfin yerliliğin harcı olduğunun hissedilmesi zamanı…
Şahsen ben şu anki Ermenilikten çok sıkıldım. Anadolu bütünlüğünün geçmiş ve gelecekte doğal parçası olan, yerliliğin taşıyıcılığını yüklenen bir Ermeniliği özlüyorum. Herkesin yüzüne bakarken, herkesin de yüzüme bakmasını, bakabilmesini istiyorum…
Not: Geçen yazımda isim vermemiştim. Genellikle gerekmiyor… Etrafınıza bakın. Sahnedekiler belli. Onları şişirenler ve kullananlar da…

http://www.aksam.com.tr/yazarlar/etyen-mahcupyan/bir-ermeni-olarak-e2-80-a6/haber-334649

20 Ağustos 2014 Çarşamba

Nefret ve hürriyet

YAZISI basılmayınca Yılmaz Özdil adlı demagog Hürriyet gazetesinden ayrılmış.

Vah vah! Oldu olacak bari iki gözü iki çeşme ağlayayım...

Estağfurullah!

***

ESTAĞFURULLAH, çünkü böyle bir adama faşist bile diyemiyorum.

Dersem, Giovanni Gentile’den fütürist ekole, arkasında çok ciddi bir bilgi ve kültür birikimi barındıran ve ırkçılıkla da alâkası bulunmayan faşizme dahi hakaret olmuş olurum.

Oysa fikrî bavulu zaten hava cıva olan ve başta Kürtler olmak üzere de kendisini Türk ve laikçi addetmeyenlere dehşet bir nefret kusan bu patolojik ulusalcının; artı, aynı tıynetteki diğer kalemşorların “ifade hürriyetini” sahiplenmek benim kitabımda yazmıyor.

Şükür, asla ve asla da yazmayacak!

***

NİTEKİM haddi hesabı belli olmayan sayısız örnek arasında Roboski’de katledilen köylüleri “katır s...r” diye tanımladığı dehşet satırlarını hatırlıyorum.

Veya sonradan göz göre göre inkâra yeltense bile AKP’ye oy verdikleri için Soma faciasını “normal”, ölenleri de “müstahaktılar” diye yorumladığı mülâkat kulağıma geliyor.

Neymiş, hem fikir özgürlüğünü sahiplenmek, hem de iktidarın medya tasallutunu engellemek adına pespayeliği bu raddeye vardırmış bir kin tacirini dahi savunacakmışım...

Şaka mı ediyorsunuz?

***

DEMOKRASİ terbiyesinin yerleşiklik kazanmış olduğu hangi ülkeye giderseniz gidin, değilHürriyet gibi bir kitle organının sütun bahşetmesi, bu derece iğrençlik istifra eden bir gazeteciye o ülkenin en kıytırık medyasında bile ne tek satır verilir, ne de lâf hakkı tanınır.

Bunun adı da sansür falan değildir.

Yukarıdaki terbiye ve kültürün oturaklaştırdığı etiktir! Ahlaki değerler bütünüdür.

Zaten de ezkaza hastalıklı bir ruh Yılmaz Özdil ve ideolojik avenesi türünden herzeler yumurtlarsa nefret suçu işlemekten ve ırkçılığı kışkırtmaktan hakkında adli soruşturma açılır.

***

ÖYLE, çünkü her demokrasi asgari savunma mekanizmalarıyla donanmak zorundadır.

Bunlardan birisi de sözkonusu suçlara cezai müeyyide öngören yasalar bütünüdür.

2. Dünya Savaşı tecrübesinden beri “nefret kışkırtıcılığı” gibi bir hürriyet yoktur!

Ve vay canına, demek biz o demokraside artık herkesi öylesine yaya bıraktık ki, yasal müdafaaya ihtiyaç duymadığımız gibi bir de gazete patron ve yönetimlerinin doğal hakkına müdahale edip öldürülen Kürt köylüleri “katırlarla s...n”veya Soma madencilerini faciaya “müstahak” gören bir adama için de “ifade özgürlüğü” (!) isteyeceğiz...

Ne hacet, bari beynimize piştov sıkıp derhal intihar edelim de Özdil’in ve akranlarının ideolojisi nasılsa bizim işimizi bitireceğine göre onları zahmetten kurtaralım.

***

İŞİN diğer yanını Yılmaz Özdil’in beyaz Türkler nezdindeki “en muteber yazar”olması oluşturuyor. Bazıları da bunu “Cumhuriyet elitizmiyle” açıklanmak istiyor.

Hayır! Belki cumhuriyetçiliğe, evet... Fakat o bile ancak bir derece kadar...

Ama seçkincilik ve seçkinler asla!

Aksine, Özdil, fasilesi ve “hayranları” (!) aslında dehşet bir vasatlıkla özdeşleşiyor.

Ulusalcıdemagog zaten gerçek elitlere hitap edebilecek en ufak bilgi kırıntısından ve mantık silsilesinden yoksun olduğu gibi, bizatihi bu ucuz ama usta kalemşorluktan etkilenmek için aynı bilgi ve mantık yoksunluğuyla sınırlı bir vasat olmak gerekiyor ki, konuyu bir başka yazıya bırakıp nefret kışkırtıcılığınınifade özgürlüğü olamayacağını bir daha tekrarlıyorum.

http://www.taraf.com.tr/yazilar/hadi-uluengin/nefret-ve-hurriyet/30608/

18 Ağustos 2014 Pazartesi

Yeni Türkiye’de yaşama rehberi

CHP: Telaşa lüzum yok. Cübbeli Ahmet Hoca’yı da genel başkanlığa seçseniz, sadık seçmeniniz sizi terk etmeyecek. O yüzden yüreğinizin götürdüğü yere gidin. Çünkü her yöne fırlatılmış Eros’un aşk okları, Mustafa Kemal’in altı okundan daha uğurlu gelmedi size. Jakoben devrimcilik, kasetin devrimci gücünden hakkınıza daha hayırlıydı. İlle de colormatik gözlükse Emine Ülker Tarhan’dan şaşmayın. Muharrem İnce’nin tek kusuru ise Gazi’nin Yalova’da köşkünün her gece müdavimi olacakken bu kadar geç doğmasıydı. Her şey Nutuk’u bırakıp Fuat Avni okumaya başladığınız gün başladı… Yeniden Nutuk’a dönmeyip, üzerinizdeki Kemalizm gömleğini çıkararak, logonuzu değiştirmeye cesaret edeceğiniz güne kadar böyle… Yine de günün sonunda elinizdeki en iyi alternatifin Dersimli Kemal Kılıçdaroğlu olması insanın ilahi adalete olan hayranlığını artırıyor.
Kemalistler: Atatürk Samsun’dan bir daha asla geri gelmeyecek. Köy Enstitüleri hiçbir zaman yeniden açılmayacak.  Cipli türbanlı kadınlar trafikten menedilmeyecek. Kürtler karda yürüyüp kart kurt sesi çıkaran Türkler olmayacak. Uyuduğunu düşündüğünüz halk bir daha asla uyanmayacak. Eğitim seviyesi arttıkça da hiçbir şey değişmeyecek. AKP olmadı MAKP… Sandıktan her seferinde onlar çıkacak. Özür dilerim ama birinin artık size bunları söylemesi gerekiyordu…
Liberaller (Atilla Yayla’nın affına sığınarak): En son “Şu anda Türkiye’nin bir Başbakanı yok. Cumhurbaşkanı Gül yeni Başbakan atamalı” diyenini gördük. Kenan Evren’i müebbete mahkûm ettirmiş iktidarı Evren yolunda yürürken görenini. Barış yapıyor diye Öcalan’ı MİT ajanı ilan etmeye bir adım kalmışını. Erdoğan’ı Menderes’i hatırlatıp gazetecilikten zangoçluğa geçiş yapanı, ufukta serap gibi tank görenini bile… Taht misali “Bir yetmez ama evet”lik demokratlık… o kadar. Sonra bin pişmanlıkla kusup, evlerine geri döndüler. Huzurlu Kemalist anne babalarının kucağına. Yaramazlık yapmış, arkadaşlarını suçluluk psikolojisiyle ispiyonlayan çocuklar gibiler. Erdoğan’a bakakalıp, bütün tarihi kaçırmaktalar. Olmayacak, Türkiye’yi, dizilerde gördüğünüz, işe bisikletle giden Danimarkalı başbakanlar yönetmeyecek. Hippi bir New York Belediye Başkanı çıkmayacak bu sosyolojiden. Amerikalı abiniz beyaz atına binip sizi kurtarmaya da gelmeyecek. Avrupa AKP’ye karşı liberal Haçlı Seferi çağrılarınızla ilgilenmeyecek. “Bir şey”ler de olmayacak.  Kemalist askerler, cemaatin polisleri derdinize deva değil. Hep Erdoğan’ı seçen milyonların arasında kaldınız işte. Başınızın çaresine bakmayı öğrenin. Erdoğan’ın 10 günlük Başbakanlığına kafayı takmayı bırakıp, 5 yıllık cumhurbaşkanlığında ne yapacağınızı düşünün. Bir de hakiki liberal demokratların yıllarca girdiğiniz haklarını nasıl ödeyeceğinizi…
Solcular: Devrim olmayacak. Evinize dönün. Gezi Direnişi’ndeki Kemalistler devrim yapamadığı için de kâinattaki enerjiye şükredin, CERN’deki kara maddenin önünde kurbanlar kestirin. Önce sağlam kamuya açık bir öz eleştiri, sonra 2001’de AKP’nin yapmaya cesaret ettiğini yapıp eski gömlekleri çıkarmak, mutlaka şiddetle yüzleşmek, geçmişin hayaletlerinden kurtulmak, Kemalizm, laiklik, çağdaşlık saplantılarını tedavi etmek… Sonra belki bir sol alternatif olmak. Türkiye’ye söyleyecek her söz bitti, para, imkânlar tükendi, Kürt siyasetinin eteklerine sığındınız. Ama orada da size huzur yok. Bari rahat bırakın onlar kendi barışlarını yapsın, siyasetlerini yapsınlar.
Cemaat: 30 yılın sonunda mavi ekran verdiniz. Ağlayan çocuk büyüdü eli kelepçeli güneş gözlüklü Fulden Uras’ı dinleten bir polis amiri oldu. Yıllarca eğittiğiniz, masterlar, doktoralar yapmalarına vesile olduğunuz insanları polislerin, istihbaratçıların peşinde heder ettiniz. İntegral sorularını çözüp Türkiye birincisi gelen pırlanta zekâlı gençlerden, her şeyi Pers oyunlarıyla açıklayan kümeler düzeyinde insanlar çıkarmayı başardınız. Bütün Manisa’nın macunları yedilirse yılda 50 kere İran’a muta nikâhı için gidemeyecek yaşlı başlı adamlara iftira attınız. Escort kızlardan askerî casus çıkarıp, haklarına girdiniz. Altın nesilden geriye her akşam Twitter’da “kaç liraya satıldın lan” diye hashtag kasan bir teneke parçası kaldı. Cemaat diye aratınca bir zamanlar sevgi hoşgörü diyalog çıkan Google bile istihbarat, dinleme, polis, savcı mı aradınız diye soruyor. 40 yılın sonunda meğerse yolsuzluklarla mücadele için kurulmuş bir De Pietro cemaati numarası yapmanız da hiç ikna edici değil. Kriminalize zihinli polislerin, çapsız gazetecilerin, loser profesörlerin kurduğu sırlar dünyasından kurtulup, okul bekleyen Moğolistanlı, Gineli çocukların hatırına aynaya bakmanızı dilemekten başka elden ne gelir…
HDP/PKK: Seçimlerden sonra Öcalan da balkon konuşmasını yaptı (Kurtuluş Tayiz’den alıntı) “30 yıllık savaşın demokratik müzakereyle sonuçlanma aşamasına geldiğini” açıkladı. Artık her şeyi post-savaş durumuna göre yenilemenin zamanı. Erdoğan’a “Hapiste anadilini konuşursun artık” dedikçe oylar artmıyor. Zaman gazetesine röportaj verip, IŞİD’i AKP’nin gençlik kolları gibi pazarlamak da inandırıcılığınızı azaltıyor. Ama silahlar uzaklaştıkça, siyaset, mevzular normalleştikçe, korktuğunuz gibi tasfiye olmuyorsunuz, oylarınız, gücünüz, meşruiyetiniz, etkinliğiniz artıyor. 50 yıldır Türkiyeleşmeyi başaramamış, CHP’nin gözünün içine bakmaktan helak olmuş Türk soluyla ilişki düzeyini manevi babalıktan, evlatlık almaya çevirmeniz hayırlı. Ama dindarlarla İhsan Eliaçık olmadan ilişki kurma zamanı artık. Heykeller dikip insanları barıştan korkutmak zamanı değil. Kürtlükten utanan bir Türkiyeleşme değil, Kürtlüğü Türkiyeleştiren bir siyasettir esas çıkış yolu. Türkiye biraz da Kürtleştikçe normalleşecek çünkü. 
AK Parti: Yeni Türkiye artık eski Türkiye’yi dövmek için bir sopa değil, elinizdeki sihirli asa. Onu inşa etmek için kullanmanın zamanı artık. Reformdan vazgeçerseniz, durursunuz. Durursanız düşersiniz. İtiraz etmekten vazgeçerseniz pırıltınızı kaybedersiniz. Ama az önce biten kavganın halet-i ruhiyesinden çıkmazsanız da bıkkınlık hissi verirsiniz. Hesap sormak kadar hesap vermek, isyan etmek kadar, sorumluluk almanın bir ahlakı var. Önce kavgada biriktirilen zerzevattan sonra yük olanlardan kurtulmak gerek. Yoksa NATO üyesi, AB üyesi olmaya çalışan bir ülkenin her kötülüğü Kraliçe’den bilmesi biraz tuhaf kaçabilir. Üçüncü dünyacı ekonomik fantezilere üzerine titrenmesi gereken serveti harcatmak da pek akıl kârı görünmüyor. Toplumun yarısının oyunu alan bir partinin toplumun merkezinden başka gidecek kuytusu yok. O itirazın dünyadaki kıymeti de dünyanın kuytularından yapılması değil. 100 yıllık parantezi kapatmak görevi omuzlarınızda, kapatırken parantezin içinde kimseyi hapis bırakmama hassasiyetini göstermek de... Yeni Türkiye’yi sadece kurmak değil, Eski Türkiye’den gelecek muhacirlere ensar olmak, örnek olmak, rehber olmak sorumluluğu da sizde…
Medya: Medyanın yüzde 65’inin muhalif medyanın elinde olduğu, en küçük blogger yazarının bile lafa “Ey Tayyip” diye giriştiği ülkede diktatörlükten bahsetmeyi bırakıp daha ciddi şeylerden bahsetmenin zamanıdır: Gazetecilikten. Kongrelerde genel başkan seçtirip, askerle, polisle el ele iktidar devirmece oynamaktan vazgeçmekten. Sayıları binlere varan köşe yazarlarına analizle siyaset yapmak arasındaki farkı hatırlatmaktan.  
O zaman hükümet de gazetelerle, köşe yazarlarıyla siyasi polemik yapmaktan vazgeçer belki, ne dersiniz?  Dünyanın bütün demokratik ülkelerinde merkez medyalar iktidarlarla düzeyli bir ilişki kurarlar. En azından iktidarları önce asker, sonra polisle el ele verip devirmeye çalışmaz, Başbakanlar için “Mezarına tükürecekler” diye yazan yazarlara sayfalarını açmazlar. “Muhtar bile olamaz” dediğiniz adam Cumhurbaşkanı oldu, kapatılmasına malzeme taşıdığınız partisi dördüncü dönem iktidarına yürüyor. Oturup bir muhasebe yapma, azgın mahalle baskılarına aldırmadan bunu kabullenme, bununla yaşamayı öğrenmenin, Erdoğan’la, AKP iktidarıyla meşru demokratik bir iktidar olarak ilişki kurmanın, öyle de muamele görmenin zamanı gelmedi mi? Düşmanlıkla eleştirinin arasını açıp, demokratik tartışmaya katkı yapan bir medya olmanın?.. Yoksa dün oğlunu hapse attırmaya çalıştığınız, hırsız, katil dediğiniz, devrilsin diye yasa dışı dinleme kayıtlarını yayınladığınız Cumhurbaşkanı’nın size normal gazeteci gibi davranmasını beklemiyorsunuz değil mi? Peki ya her gün Yeni Türkiye deyip her gün Başbakan’ı manşet yapmaktan başka Yeni Türkiye’ye herhangi bir katkı yapmayan medya ne yapacak? Yeni Türkiye’nin merkez medyası olmayı becerebilecek mi? Eleştirinin düşmanlıktan ayrıldığı, muhalif gazeteciliğin yerini eleştirel gazeteciliğin aldığı bir Yeni Türkiye gazeteciliği mümkün olacak mı? Yoksa insanların gazetelerin köşe yazarlarını fikirlerini pekiştirmek için internetten okuyup, TV'lerde tartışma programı izlediği şu manzaradan memnun musunuz?..

http://www.turkiyegazetesi.com.tr/yildiray-ogur/581890.aspx

10 Haziran 2014 Salı

Geçmiş ruhun yeni zamanı

Toplum olarak yaşadığımız zamanlara bir ‘ruh’ atfetmekten hoşlanırız. Hak ettiğimiz bir gelecek elimizden akıp gitmişçesine, bugünün o geleceğe kapı açtığını birbirimize söyleme ihtiyacı duyarız. Belki de gerçekleşmeyen hayallerimizi unutmak üzere, var olduğunu sandığımız bu ruha sığınır, onunla avunuruz. Nedeni ne olursa olsun, bu ihtiyacın bir beklentiye ve umuda karşılık geldiğinin altını çizmek gerekir. Türkiye sadece nüfusuyla genç olan değil, tarihsel süreç içerisinde genç ‘kalan’ da bir halka sahip. Sanki her an bir şeylerin değişeceğini bekleyen, kaybedilmiş olana yeniden tutunmanın mümkün olduğunu düşünen, bunun iç kıpırtılarını sessizce içinde taşıyan bir halk… 
Tarihin arzularımızı gerçekleştirmesinin bir garantisi yok. Ama eğer tarihin uygun anında bu arzuları yüklenmeye hazırsanız önünüzde bir imkan açılmış demektir. Türkiye de şu an böyle bir imkanı önünde bulmuş durumda. Geçen yüzyılın son çeyreğinde aynı anda ve birbirini besleyerek gelişen iki süreç, bu topraklar için özellikle davetkar yeni bir dünyanın habercisi oldu. Bu süreçlerden biri modernliğin eleştirilmesi ve ‘post’ modern döneme doğru gidilmesiydi. Doğu alemi Batı modernliğinin her yaptığının doğru olmadığını, dünya sorunları bir yana Batı’nın sorunlarını bile çözemediğini, hatta ilave sorun ürettiğini bizzat Batılıların ağzından duydu. İkinci süreç ise yereli öne çıkaran, yereller arasında ilişki kurmayı mümkün kılan, buna karşılık hayata ilişkin her türlü normu standardize eden küreselleşmenin egemenliğiydi. Bu iki olay Türkiye’de İslami kesimin özgüvenini yerine getirdi. İslami kimliğin ve Doğu dünyasının geleceğin küresel inşasında vazgeçilmez bir rol oynayacağı insanların zihninde giderek belirgin bir hüviyet kazandı. 
Ama ortada halen sadece bir potansiyel, bir büyük imkan vardı… Bu imkanın hayata geçmesi, ete kemiğe bürünmesi, kendi değer sistemi ile bu toprakların kültürüne damgasını vurması, ancak bir ‘taşıyıcı’ ile mümkün olabilirdi. Bu ortamda 28 Şubat darbesi, onu gerçekleştirenlerin hayal bile edemedikleri ve belki halen kavrayamadıkları bir ebelik yapmış oldu. İslami duyarlılığı taşıyan siyasi akımın içinden doğan AKP taşıyıcılık işlevine aday olmakla kalmadı, toplumun radikal bir dönüşüm geçirebilmesinin de siyasi zeminini oluşturdu. Bugün bu zemin üzerinde AKP’nin ufkunu da zorlayan bir halk ihtilali yaşanıyor. Mesele sadece ekonomik gelir, kentleşme, altyapı ve sağlık alanlarındaki büyük sıçrama değil. Dindarlık algısı ve cemaat yapısı devrimsel bir değişim geçiriyor. İslami kesimde ilk kez dindarlık çoğullaşıp kişiselleşirken, cemaatsal yapılar birbirine dokunuyor ve kültürel açıdan melez aileler, melez yaşam biçimleri üretiyor. Türkiye ilk kez giderek genişleyen ve dünyaya entegre olma hevesiyle kendi sınırlarını zorlayan bir orta sınıfa sahip. 
Bugün siyasete damgasını vuran ve iktidarı da peşinden sürükleyen işte bu orta sınıftır. Onların hayalleri ve iradeleri yeni bir kimlik arayışını da ifade etmekte… Yitirilmiş olan yeniden hatırlanıyor, hafıza geri çağrılıyor, çok kültürlü bir birlikteliğin insani zeminine kucak açılıyor. Geleceği geçmişle bağlantılı kılan, geçmişi taşıyarak geleceğe uzanmak isteyen bir yeni bakış, bir yeni ruh bu… 
Çözüm süreci, Dersim özrü, 1915 taziyesi birer taktiksel adım değil… Yaşanmakta olan ihtilalin en yüzeyde siyasete yansıyan izdüşümleri. Elit kadronun ürettiği resmi ideolojinin bürokratik tahakküm sayesinde topluma empoze etmiş olduğu yapay kimliksel kabuğu üzerimizden atıyoruz. Tarihsel parantez bir yüzyıl sonra artık kapanıyor. Tarihsel maceramız sembolik olarak yeniden Yirminci Yüzyıl'ın başına dönüyor ve oradan tekrar ilerlemenin yollarını döşüyor. İçimizdeki kıpırtılı heves önümüzdeki yolun yeniden kapanma endişesi karşısında teyakkuzda. Nitekim iktidarın yanlışları bu tehlike karşısında anlamını yitirebiliyor. Muhalefetin arkaik tutumu ise tabandan gelen direnci ve sahiplenmeyi artırıyor. 
Bu farklı ruh halinin anlamını kavrayamayanlar için mesele sadece bir iktidar kavgası. Ama ileride bu dönemin tarihini yazacaklar için böyle olmayacak. Onlar bir tarihsel parantezin kapandığını, bu topraklarda ilk kez oluşan ‘toplumun’ kendi kaderine sahip çıkmak üzere siyasete damgasını vurduğunu söyleyecekler. Uzun bir aralıktan sonra geçmişteki ruhun yeniden doğru bir zamana denk geldiğini ve böylece cumhuriyeti yeniden inşa eden bir ihtilalci değişime yelken açıldığını yazacaklar…

http://www.aksam.com.tr/yazarlar/etyen-mahcupyan/gecmis-ruhun-yeni-zamani/haber-314744

25 Nisan 2014 Cuma

Erdoğan farkı

Bir haftadır yoktum bu köşede. Hayatımın en zor haftasını geçirdim. 35 yıldır kalbimi birleştirdiğim adamın kalbi tekleyince ben de can alıp can verdim. Onun damarları değiştirilip kan akışı tekrar başlayıncaya kadar sanki benim damarlarımdan da akamadı kan.

Allahtan ki, "tesisatçılarımız" mükemmeldi. Siyami Ersek Hastanesi'nin usta cerrahları Murat Demirtaş, Bülent Ketenci ve tüm ekip öyle iyi bir iş çıkardılar ki, artık bir damla bile sızdırmıyor!

Kendilerine minnettarım. Hem ustalıkları, hem insanlıkları için...

 X X X

Yazıya nereden başlayayım diye düşünürken, öyle güzel bir şey oldu ki aniden, gündemim kendiliğinden belli oluverdi.

Erdoğan yine koydu farkını ortaya... Yine yaptı yapacağını; zaman zaman kızsak da, endişelensek de, eleştirsek de, ondan neden vazgeçmediğimizi ve neden kolay kolay da vazgeçemeyeceğimizi gösterdi cümle aleme.

90 yıldır gelen giden bütün yöneticilerin bir türlü söyleyemediği o lafı söyleyebilecek tek kişi oydu, başka biri de yoktu. Ve bütün samimiyetiyle güm diye söyleyiverdi işte. "20. Yüzyıl'ın başındaki koşullarda hayatlarını kaybeden Ermeniler'in huzur içinde yatmalarını diliyor, torunlarına taziyelerimizi iletiyoruz", "Kadim, eşsiz coğrafyanın benzer gelenek ve göreneklerine sahip halkların geçmişi, olgunlukla konuşabileceklerine inanıyoruz"sözleriyle 100 yıllık resmi söylemi tarumar etti. Ve bütün Türkiye tatlı bir huzur içinde şöyle düşündü: Sahi, neden şimdiye kadar kimse söylemedi ki bunları?
 
Büyük liderler, idare-i maslahatçılar
 
Ülkelerin tarihinde iki türlü yönetici olur. Birinci gruptakilerin -ki sayıları toplamın yüzde 90'ını bulur- devraldıkları iktidarı kazasız belasız kendilerinden sonrakine devretmekten başka bir perspektifleri yoktur. Görevlerini "durumu idare etmek" olarak algılar, fazla suya sabuna dokunmadan, düşman edinmekten kaçınarak hareket eder, bunu başardıklarında kendilerini başarılı addeder, verili çerçevenin dışına çıkmayı akıllarından bile geçirmezler. İçlerinde bunu daha iyi ya da daha kötü yapanlar olsa da, özde birbirinden pek farkları yoktur. Gelirler ve iz bırakmadan giderler.

İkinci gruptakiler ise ülkelerin tarihinde ancak birkaç defa gelen büyük liderlerdir. Onlar dönüştürücüdür; mevcut paradigma içinde kalmayı reddederler. O tarihi anın kendilerine yüklediği misyonu görür, bu uğurda risk almaktan da, düşman sahibi olmaktan da korkmaz ve bu cesaretlerinin ödülünü ülkenin tarihine imzalarını atarak alırlar.

Erdoğan, dün yaptığı açıklama ile böyle bir lider olduğunu bir kere daha gösterdi bize. 12 yılda 90 yıldır biriken birbirinden köklü sorunlara neşter atan bu adam, içeride-dışarıda büyük bir koronun"diktatör" çığlıkları attıkları bir anda, büyük bir demokrasi hamlesine daha imza attı.

Ben bu çıkışın önümüzdeki bir yıl içinde Ermeni meselesinde atılacak adımların bir başlangıcı olduğunu düşünüyorum. Ve eminim ki, şu anda bir Alevi açılımı da mutfakta pişirilmekte. Yine eminim ki, bu devrimsel dönüşümler, yakın bir zaman sonra, yarım asırlık Kıbrıs sorunumuzun çözümüyle de taçlanacak.

Böylece Türkiye, 2023'e, tarihinin sırtına yüklediği ağır yüklerden birer birer kurtulmuş, hafiflemiş, vicdanı rahatlamış, önü açılmış bir ülke olarak girecek.

Ondan sonra mı? Ondan sonra "durumu idare eden" vasat yöneticilerle de idare edebiliriz bir süre...
 
Demokrasinin güvencesi: Dindarların demokratlaşması
 
Peki bu arada "diktatörlük meselesi" ne olacak diye sorarsanız, merak etmeyin derim... Bu ülkede demokrasinin en büyük güvencesi ve diktatörlük tehlikesinin önündeki en büyük engel, geniş muhafazakâr-dindar kitlelerde hızla yükselen demokrasi duyarlılığıdır.

Kimileri, zaman zaman ortaya çıkan otoriterleşme eğilimlerine karşı yegane panzehirin Gezi tipi direnişler, Taksim inatlaşmaları, polisle çatışmalar ya da Anayasa Mahkemesi kararları olduğunu sanabilirler.

Oysa asla inşa edici olamayıp sadece yıkıcı olan bu "sol" muhalefet kendisi demokrasiden o kadar uzak ki, ülkenin demokratikleşmesine bir katkı sunması neredeyse imkansız.

Öte yandan derinden ve sessizce büyüyen, ekonomik olarak güçlenen; kimliğini, tarihini ve kültürünü inkar etmeden global dünyayla bütünleşmeyi hedefleyen o büyük kitle -yani nüfusun yüzde 60'ı- önümüzdeki yıllar boyunca rejime rengini veren ana aktör olmaya devam edecek ve sapmalar karşısında AK Parti'ye ayar vermeyi de bilecektir.

http://www.bugun.com.tr/erdogan-farki-yazisi-1076369