30 Ekim 2010 Cumartesi

Sabah - ENGİN ARDIÇ - Dördüncüsüne hazırlan

Siyaset biliminde kabul görmüş genel kuraldır: Anayasa değişince, ya devletin adı değişir ya da "numarası"...
Çünkü devletin "esas teşkilatı" ve bunun hukuku değişmektedir... Bu bir kırılmadır, kopmadır, köklü bir değişimdir. Olumlu ya da olumsuz.
Bir cumhuriyet kurarsınız, araya zaman içinde başka rejimler girerler ya da girmezler, yeni bir anayasayla yeni bir cumhuriyet kurduğunuzda ona "ikinci" denir.
Biz bunu üç kere yaptık.
Fransızlar beş kere yaptılar.
Birinci cumhuriyet: 1792... İkincisi: 1848... Üçüncüsü: 1871... Dördüncüsü: 1946... Beşincisi ve bugünkü: 1958...
Almanlar iki kere yaptılar: 1919'da ve 1949'da.
Bizimkiler de 1923, 1961 ve 1982. (Aslına bakarsanız "1921 ve 1923" diye de ayırmak lazım.)
Onlar bundan "gocunmuyorlar", cumhuriyetlerine numara koymaktan korkmuyorlar ve utanmıyorlar. (Tövbe, Fransızlar numara koyuyorlar, Almanlar isim takıyorlar, Weimar Cumhuriyeti ve Federal Cumhuriyet.)
Bizim ödümüz patlıyor!
Neden acaba?
Atatürkçü geçinenler, Atatürk'ün Anayasası'na ihanet etmiş olmalarının "tescilinden" mi çekiniyorlar?
1961 Anayasası'nın getirdiği devletin, Atatürk'ün kurduğu yapıyla ilgisi var mı? Yok.
Ya 1982 devletinin? O da bambaşka.
"Adını koymaktan" niçin utanıyorsunuz?
Hem Atatürk'ün kurduğu düzeni bozacaksın, hem bunun "dillendirilmesinden" fena halde rahatsız olacaksın, hem de buna dikkat çekenlere ya küfür edeceksin ya da "numaracı cumhuriyetçi" diye dalganı geçeceksin...
Asıl numaracı sensin be kardeşlik!
Şu ya da bu nedenle devletin yapısını değiştirdin, gerekliydi ya da zorunluydu, kaçınılmazdı ya da kaçınılırdı, ben onu tartışmıyorum...
"Ben Atatürk'ün kurduğunu değiştirdim" demekten niçin çekiniyorsun? Bunu soruyorum.
"Ben bu kadar rahatlıkla değiştirebildiğime göre yarın da bir başkası çıkar gene değiştirmeye kalkar" korkusu mu seni rahatsız ediyor yoksa? "Üstelik bu değişiklik benim hiç hoşuma gitmeyecek yönde olabilir" endişesi...
Kabul edersen, o zaman artık "ben Atatürkçü'yüm" diye şişinemeyeceksin, ondan mı?
Tabii bize "Atatürk düşmanı" diye çamur atman da kolay olmayacak eskisi gibi, yaptıklarını yüzüne vuracağız, bu ne perhiz bu ne lahana turşusu diyeceğiz...
O zaman sana ilginç bir haberim var:
Numarasından korktuğun cumhuriyetler var ya, onların dördüncüsüne hazırlan ufak ufak!
2012 Anayasası geliyor... Sıfırdan, yepyeni, pırıl pırıl...
Bu, "dördüncü cumhuriyet" olacak.
Elbette kıyameti koparacaksın, engellemeye çalışacaksın, ama yapacağın muhalefet gene "fakir fukara edebiyatı" çerçevesine sıkışıp kalacak, çünkü fikir baban da yok liderin de yok. Fikir adamı niyetine üç beş çapsız Babıali ayakçısı, lider niyetine de memur emeklisi bir adamcağız...
Bürokrasi (efendilerin!) taş koyacak, yeni anayasa referanduma gidecek. Ve de halk tarafından çatır çatır kabul edilecek.
Daha şimdi değil canım, 2011 seçimlerini iktidar partisi gene kazandıktan ve anayasa metni hazırlandıktan, engelleme süreçlerinden geçtikten sonra.
2012 yılında Marduk gelir mi bilmem ama Anayasa gelecek.
Yoksa şu ünlü Maya takvimi bunu mu işaret ediyor yahu?
25 Aralık 2012... Türkler'in nihayet zincirlerini kıracakları, tarihlerinde ilk defa demokratik bir anayasaya kavuşacakları, çağ atlayacakları gün!
Uzaylılar da şaşarlar vallahi, "yüzyıllardır izliyorduk, umut kesmiştik ama Türkler hele şükür başardı" derler...

Sabah - ENGİN ARDIÇ - Dördüncüsüne hazırlan

ŞAHİN ALPAY - Aydınlanmanın iki yüzü

Dün Türkiye Cumhuriyeti'nin 87. kuruluş yıldönümünü kutladık. Bu vesileyle, eğer benim gibi CHP'nin yönetimde olduğu bir belediye sınırları içinde yaşıyorsanız, "Cumhuriyet aydınlatıyor... Aydınlık yarınlara..." ve benzeri sloganlar içeren afişlerle sık sık karşılaştınız.

Hele bir Cumhuriyet gazetesi okuru iseniz, "Aydınlanma" belki en çok rastladığınız kavramların başında gelecektir. Ben de Cumhuriyet Bayramı dolayısıyla bu kavram üzerine yazmanın iyi bir fikir olabileceğini düşündüm.

Batı düşünce tarihinde 18. yüzyıl Aydınlanma Çağı olarak anılıyor. Bu çağda bir dizi düşünür, gelişen bilimin bulguları ışığında geleneksel kurumları, gelenekleri ve ahlakı, bu bağlamda da dini inançları ve kilisenin otoritesini (kısaca statükoyu) eleştirel bir sorgulamaya tabi tuttu. Aklı ve bilimin bulgularından yararlanarak kurulu düzeninin, statükonun, egemen kurum ve fikirlerin (ideolojinin) sorgulanmasına, (dilerseniz, eleştirel akılcılığa) ilişkin değerler muhakkak ki Aydınlanma Çağı'nın bir mirasıdır.

Ama "Aydınlanma"nın yegane mirası bu değildir. Aydınlanma Çağı, aynı zamanda, insanoğlunun aklını, mutlak ve tartışmasız doğrular bütünü olarak kabul edilen bilimi ve onun ürünü olan teknolojileri kullanarak doğayı ve toplumu kendi tercihleri doğrultusunda şekillendirerek, dünyayı giderek daha iyi, daha ileri, daha uygar bir yer haline getirebileceği (diyelim ki, toplum mühendisliği) düşüncesinin de kaynağıdır. Denebilir ki, Ortaçağ'dan 20. yüzyıla kadar uzanan "Modern Çağ"a damgasını vuran, esas olarak Aydınlanma Çağı'nın bu iki mirası olmuştur.

Aydınlanma Çağı'nın ikinci mirası olan, kabaca "toplum mühendisliği" diyebileceğimiz yaklaşımın "toptancı" (dilerseniz devrimci) yorumları, vahim sonuçlar verdi. Bunlardan bir bölümü Karl Marx'ın toplumun gelişme kanunlarını keşfettiği fikrinden hareketle "tarihin ebeliği"ni yaptıklarını iddia eden Marxist-Leninist partiler öncülüğünde kurulan totaliter rejimlerin (komünizmin) yol açtığı felaketlerdir. Başka bir bölümü de, yine bilimi kullanarak üstün ırkı/milleti egemen kılma fikrine dayanan Nazizm, faşizm ve benzeri totaliter ve otoriter rejimlerin yol açtığı felaketler. Denebilir ki, bilimi-teknolojiyi kullanarak doğaya hakim olma ve onu kendi amaçları için sömürme hırsı da, küresel ısınma ve iklim değişikliği ile 21. yüzyılda yeryüzünde hayatı tehdit eder hale geldi.

Aydınlanma'nın ikinci mirasının (toptancı toplum mühendisliğinin) insanlığın başına açtığı felaketlerin geride bırakılması, önemli ölçüde Aydınlanma'nın birinci mirası (eleştirel akılcılık) sayesinde mümkün olmuştur. Eleştirel akılcılık, yapılan yanlışların görülmesini sağlamakla kalmamış; bütün toplumların zorunlu olarak aynı yolu izleyeceklerine dair düşünceyi sorgulayarak Postmodern ya da Modernlik-sonrası Çağ'a geçişin kapısını aralamıştır.

Eğer 17. yüzyıla kadar uzanan geleneksel (modernlik-öncesi) çağın egemen ideolojisi din idiyse, 20. yüzyıla kadar uzanan modern çağın egemen ideolojisi bilim oldu. Nasıl 18. yüzyılda din ve dinsel kurumlar eleştirel sorgulamaya tabi tutulduysa, 20. yüzyılda da yerleşik (pozitivist, mutlak, şaşmaz) bilim anlayışı eleştirel sorgulamaya tabi tutuldu. Bu sorgulama sonunda bilimin ancak aksi gösterilene kadar geçerli teorilerden oluştuğu, evren hakkında bilgilerimiz ilerledikçe gerçekte ne kadar az bildiğimizin ortaya çıktığı anlaşıldı. Böylelikle girilen Postmodern Çağ, dinin ve bilimin ayrı alanları olduğunu; dinin bilime, bilimin de dine saygıyla yaklaşması gereğini telkin ediyor.

Karmaşık meseleleri basite indirgemenin getirdiği sorunların farkındayım. Ama en azından "Aydınlanma"nın tek bir mirası olmadığının, en azından iki yüzü olduğunun bilincinde olunması gerekir. "Aydınlanma"nın sahip çıkılması gereken mirası, eleştirel akılcılıktır. Fakat ne yazık ki ülkemizde her gün "Aydınlanma" diye tutturan çevreler, eleştirel ve sorgulayıcı akla sırt çevirmekte.

Yazarlar - ŞAHİN ALPAY - Aydınlanmanın iki yüzü - ZAMAN GAZETESİ [İnternetin İlk Türk Gazetesi]