29 Temmuz 2011 Cuma

Aman AKP’li sanmasınlar


Demokratların, AK Parti iktidarına kadar solun da temel talepleri olan Cumhuriyet tarihinde eşi benzeri görülmemiş zihniyet değişimi hamlelerinin hakkını vermeleri pek hoş karşılanmıyor.
Bir zamanlar her tartışma programında Kürt siyasilerin, yakasına Türk Bayrağı rozeti iliştirmeye çalışan, ardında da “Hadi Öcalan’a bebek katili, PKK’ya da terör örgütü desene” diye tutturan Ergenekon sanığı Sinan Aygün’ün “solcu” muadilleri zıplayıveriyorlar.
“Hadi AKEPE de. Tayyip’in gizli ajandası olduğunu kabul et...”
Hâl bu olunca da kendisini solda tanımlayan yazarlar için her yazı ya da konuşma, denge kurma kaygısıyla hedefinden sapıyor. En radikal reform adımlarını konu alan makaleler bile, gereksiz bir savunma halinin etkisiyle incir çekirdeğini doldurmayacak, etkisiz metinlere dönüşüyor.
Örneğin bugüne değin ülke içindeki her türlü asayiş probleminden İçişleri Bakanlığı mesul olduğu halde, bölgede yaşanan çatışmaların ardından bakanlığın, “Hainler cezasını bulacak” türünden ıvır zıvır açıklamaları dışında ağzını açtığına şahit olmazdık.
Silvan’da 13 askerin yaşamını yitirdiği saldırının ardından bir ilk daha yaşandı. Başbakan Erdoğan, “Olaya bir de sivil gözle bakalım” diyerek Karargâh’ın çatışma bölgesine gönderdiği heyetin raporuyla yetinmeyeceklerini açık etti.
İlk kez siyasi irade bir çatışma sonrası sorumlu olan askerî birlikte kamuoyunun gözleri önünde ayrıntılı bir soruşturma yürüttü. Aralarında Tuğgeneral Karaosmanoğlu’nun da bulunduğu askerlerin ifadesini aldı.
Çarşamba günü de bir Avrupa demokrasisine yakışır şekilde, hakkında soruşturma yürütülen Binbaşı Milbay Şahin ile Bölük Komutanı bir üsteğmen görevden alındı. İçişleri Bakanı İdris Naim Şener de soruşturma sürecinin daha ileriye götürülebileceğinin sinyallerini verdi.
Siyasal iktidarın bu tavrını alkışlamamak mümkün mü? Bu umut verici gelişmeyi Ergenekon davasıyla startı verilen, geçen yılki YAŞ’ta siyasal iktidarın dizginleri elini almasıyla güçlendirilen, referandum ve Balyoz tutuklamalarıyla doruğa ulaşan demokrasi ve şeffaflaşma atılımının bir meyvesi olduğunu söylememek olur mu?
Ama kasıyor insan kendisini.
Etyen Mahçupyan’ın referandum sürecinde “yetmez ama evet” diyen bizlerin, “yetmez” şerhinin gereksiz bir ürkeklikten, kompleksten kaynaklandığını söylerken işaret ettiği arıza tam da buydu aslında.
O dönemde partilerinin kurultayları için kutlama telgrafı göndermemi isteyen bir sol parti de, mesajımdaki kendilerini referandumda “yetmez ama evet” dedikleri için tebrik ettiğim cümlemi, “AKP’ye hayır, referanduma evet” şeklinde revize etmemi rica etmişti.
Komik...
Bir türlü fırsat olmadı, bugüne değin hakkını veremedik ama Mahçupyan’ın son derece haklı eleştirisinde billurlaşan bu ruh hâli demokratları yollarından alıkoyuyor.
Yüzde elli oy almış, üstelik de bu başarısını cesur reform adımlarına onay veren Türkiye’nin demokrat seçmenini ikna etmesine borçlu olan bir siyasal iktidarın, solun ve demokratların da talebi olan icraatlarının altında buzağı aramanın anlamı ne?
Grev yapan bir sendikanın, istediği zammı ve sosyal taleplerini elde edince “Tamam istiyorduk ama bir sor, kim verdi bu hakları” diye söylenerek tüm kazanımlarını elinin tersiyle itmesi kadar anlamsız değil mi bu tavır.
Kimsenin kimseye itidal telkin ettiği falan yok. Dünyada sola, demokratlara en yakışmayan tutum belki de fazlasıyla “aklı başında” olmaktır. Vatandaşlar, tabii ki siyaset kurumundan daha fazla özgürlük, refah, güvenlik vs. talep edecekler.
Ancak “Aman AKP’li sanmasınlar” saplantısının ürünü olan bu sekter tutumun, sorunların giderilmesinde, eksiklerin tamamlanmasında, daha fazla kazanım sağlanmasında zerre kadar faydası olmuyor. Dahası AK Parti ile siyaseten mücadele kılıfının meşruiyetinde, reform iklimi karşısında statükonun elini güçlendiriyor.
Kaldı ki, olumlu adımları alkışlayan demokratların, siyasal iktidarı eleştiriden azade tuttuklarını söylemek de en naif ifadeyle insafsızlık. Örneğin bugün hükümetin Silvan soruşturması kapsamında sorumluluğu olduğu iddia edilen subayları görevden almasını alkışlayanlar, ombudsman yasası çıkarken askerî faaliyetlerin denetim dışı bırakılmasını en sert şekilde eleştirenlerdi.
Eğer huysuz baylarımız AK Parti’yi taşlamayı bırakıp bizler gibi demokratik mücadeleye terfi edebilmiş olsalardı, belki bugün Silvan soruşturmasına askerî değil adlî yargı bakacak ya da ombudsmanlık kurumu devreye girebilecekti.
Tabii ki zor bir muhaliflik öneriyorum. Havalı değil, slogan atıp bardaki mesaiye dönmekten daha meşakkatli.
Arkadaşlar enerjilerini askerî vesayetle mücadeleye, şeffaflaşmaya, demokratikleşmeye kanalize etseler, toplu sokak zikirlerinde tatmin olacak halleri mi kalır? Takatlerini, Ankara Yüksel Caddesi’ndeki zavallı seyyar satıcıları yüzlerce sopalı adamla döven CHP’li Çankaya Belediyesi’ni protesto eylemine sızıp, “AKP halka hesap verecek” diye bağırmaya saklıyorlar.
Demokratların, merhem olmadıkları yetmiyormuş gibi tedaviye de engel olanların mahalle baskısını yok saymayı öğrenmeleri gerekiyor sanırım.
Aman AKP’li sanmasınlar Melih ALTINOK Düzce Yerel Haber Akçakoca Yerel Haber Düzce Haberleri Akçakoca Haberleri Düzce Gazete Akçakoca Gazete

27 Temmuz 2011 Çarşamba

Kürt ulusalcıların solcu payandaları

Kürt ve PKK sorunları çerçevesinde üzerinde durulması gereken bir nokta daTürk solunun aldığı tavır oldu.
İlginçlik Ergenekon soruşturması ve ardından davası ile başladı:
12 Eylül 1980 darbesini yerden yere vuran solcular, Ergenekon soruşturmasına karşı soğuk davrandılar.
Askerin soruşturulması, takip edilmesi, sorgulanması ve tutuklanması hiç hoşlarına gitmemişti.
"Yiyin birbirinizi" gibi ortadan bir tavır almaya çalıştılar. Ancak apoletli zevatın akıl almaz planları ortaya çıktıkça o türden bir tarafsızlığı savunamayacaklarını anladılar.

***

İşin kötü tarafı soruşturmaya ve davaya destek de veremiyorlardı! Bunun birkaç nedeni vardı:
1) Anti-Ergenekon tavır, AKP yanlısı olmakla eleştiriliyordu. Bu propagandayı solcular göğüsleyemedi. (Taraf gazetesinde yazıp, Anti-Ergenekoncu pozisyon alan solcuların nasıl da aforoz edildiklerini biliyoruz.)
2) Diğer faktör sol kesimlerin içindeki Alevilerdi. Sünniliğin temsilcisi olarak gördükleri AKP'ye düşman olan Aleviler, soruşturmayı bir tezgâh olarak sunuyorlardı. Türk solcuları, sözünü ettiğim kategoriye giren Alevileri de karşılarına almak istemediler. İşte bu şartlarda başladı BDP'ye yakınlaşma... Kürt/PKK sorunu zaten yıllardır Türkiye'nin başını ağrıtıyordu. Yani tavır almak için özel bir durum gerekmiyordu. Her solcunun bu konuda söyleyecek lafları olmalıydı.
Ne var ki tuhaf bir sessizlik sürdü uzun zaman. Köy yakma ya da dışkı yedirmegibi konularda (Türk) solcular devleti eleştirdiler. Ancak "PKK'dan yana" ciddi bir tavır da ortaya koymadılar.
Türk solunun PKK'ya yanaşması, 12 Eylül 2010 referandum sürecinde başladı. Kürt Ulusalcıların boykot kararına destek verdiler.
***

Seçim sürecinde ise başka bir ilginç durumla karşılaştık: AKP'nin yenilgiye uğratılması için BDP, sadece CHP'yi değil, yer yer MHP'yi bile destekledi. İşte o süreçte bir kısım solcular, BDP'ye yanaştı.
Çok ilginç bir durumdu bu... Aslında görünenin ardında bir siyaset mühendisliği vardı:
İlk hedef AKP'yi yenmek... O mümkün olmazsa, AKP oylarının düşmesini sağlamak... Sonra da demokratik, sivil bir Anayasa yapılmasını engellemekti...
İşte bu siyaset tasarımında çeşitli kesimlere roller dağıtıldı: Örneğin CHP laikçiliği filan terk edip, yalan da olsa, her türlü sözü veren, oportünist bir kitle partisi olacaktı...
Asker ile AKP arasına sıkışan solcular ise BDP'ye yönlendirildi.
Böylece solcular, ikilemde kalmadan hem laikçilik yapabilecek, hem de AKP'ye saldırabileceklerdi.
***

Leninist "ulusların kendi kaderini tayin hakkı" ilkesi solcuları "teorik" olarak rahatlatıyordu... Apaçık görseler dahi Kürt ulusalcılığını dert etmiyorlardı.
Böylece Türk burjuvazisine düşmanlık yapan solcular, ulusalcı Kürt burjuvazisine destek olabildiler.
Türk milliyetçiliğinin uzantısı MHP ile kavga ettiler ama Kürt ulusalcılığının temsilcisi olan BDP'ye sempatiyle yaklaştılar.
Unutmadan: Solcular, Türk ulusalcısı olan CHP'ye karşı da soğuk değiller. Niye? Farkı yaratan kriterler neler? Laikçilik veSünnilik tabii ki...
Ne o, siz solcuların bu tip kararları "Marksist sınıf analizi" yaparak mıaldıklarını sanıyordunuz?
Not: Bunları "giriş" niteliğinde yazdım. Önümüzdeki günlerde ilginç olaylarla karşılaşacağız. Örneğin savunmasız insanlar öldürülürken ya da özerklik mevzuu tartışılırken, "bizim" solcuların nereye kaybolduğunu merak etmiyor musunuz?
Kürt ulusalcıların solcu payandaları - EMRE AKÖZ - Sabah

20 Temmuz 2011 Çarşamba

Kürtler çözüm istiyor mu?

 

Başlıkta yer alan soruyu, işin çok veçheli olduğunu, Kürtlere homojen bir kitle olarak bakılamayacağını vurgulayarak ele almak mümkün.

Çünkü 'hangi' Kürtlerden ve 'hangi' çözümden söz ettiğimiz belli değil. Ama kimliksel ve kültürel haklar bağlamında 'Kürtlerin' mağduriyetlerinin apaçık bir durum olduğunu, bu sorunun eşitlik ve özgürlük temelinde bir çözüm gerektirdiğini söylemeyi engellemiyor. Bunun nedeni Kürt kimliğinin bizatihi siyasi anlam taşıması ve heterojen Kürt toplumunu tek bir siyaset etrafında bloklaştırmasıdır. Bu gelişme, Kürt toplumunda farklı siyasetlerin olmadığı anlamına gelmiyor. Ama söz konusu siyasetlerin ana siyasi akım karşısında anlamsız hale geldiklerini veya kolaylıkla dışlanabildiklerini gösteriyor. Böylece Kürt kimliğini temsil ettiği varsayılan ana siyasi akım, gerçek temsil yeteneğinin ötesinde bir güç kazanıyor ve Kürtlerin taleplerinin akıbeti bu siyasi hareketin niyetine, basiretine, maharetine ve ideolojik konumuna bağımlı hale geliyor.

Böylece başlıktaki soru da farklı bir içerik kazanıyor, çünkü şimdi 'Kürtler' dediğimizde ana akım Kürt siyasetini, yani PKK'yı kastetmiş, 'çözümden' bahsettiğimizde de PKK'nın çözümden ne anladığı ve onu nasıl kullanmak istediğiyle bağlantılı bir sorgulama yapmış oluyoruz. Kürtlerin heterojenliği siyaseten anlamını yitiriyor, çünkü diğer Kürt siyasetlerinin sessizliği, edilgenliği veya ezilmişliği, PKK'yı 'Kürtler'le siyaseten özdeşleştiriyor.

Bundan yüz yıl kadar önce, 2. Meşrutiyet sonrasında Ermeniler eşitlik ve özgürlük taleplerini yükselttiklerinde de ortada inanılmaz heterojenlikte bir Osmanlı cemaati vardı. Dış ve iç Ermeniler, Doğu ve Batı Ermenileri farklı pozisyonları temsil etmekteydiler. Ayrıca cemaatin içinde siyasi uzantıları olacak şekilde kentli/taşralı ve üst/alt sınıf ayrımları yaşanmaktaydı. Bunların üstüne Kilise'nin ayrı konumu ve siyaseti bulunmakta ve sivil siyasetlerle arasına mesafe koymaktaydı. Nihayet siyasetin kendisi de aralarında anlaşamayan üç temel parti ve bir dizi hareket tarafından bölünmüştü. Ancak bugün geriye bakıldığında sadece Taşnaklardan söz ediyoruz. Yani 1910 yılında bile hâlâ Ermeni toplumunun yüzde 5-10'unu temsil eden bir partiden... Çünkü Ermeni kimliğini siyasi bir özne olarak kullanan parti o oldu ve siyaseti ile tüm Ermenilerin kaderini büyük çapta etkiledi.

O dönem 'Ermeniler' çözüm istediler ama ne konjonktür ne de muhatap açısından uygun koşullar yoktu. Böylece İttihatçılar devletin orantısız gücünü kullanarak işi soykırıma kadar götürdü. Ama bu sonuç Taşnak siyasetini sorumsuz kılmıyor... Siyaset her durum ve koşulda kendi hedeflerinize gitmenin yollarını bulmak anlamını taşıyorsa, Taşnakların yanlış değerlendirmeler yaptığını ve yanlış muhataplarla yanlış siyaset arayışlarına girdiklerini de teslim etmek gerekiyor.

Bugünün 'Kürt sorunu' ile, geçmişin 'Ermeni sorunu' arasında açık bir paralellik bulunmakta. Buna karşılık koşullar açısından olağanüstü farklar da var ve mesele Kürt siyasetinin bunu ne denli değerlendirebileceğidir. Diğer taraftan kendimizi kandırmayalım... Türkiye devletinin son yıllara kadar benimsediği ve hayata geçirdiği siyaset bellidir: Yok sayma, baskı uygulama ve kimliksel aşağılama... Kürtlerin bütün bir toplum olarak ve bireysel açıdan tek tek az veya çok mağdur olduklarını inkâr etmek mümkün değil.

Bu durumda siyaseten karşımızdaki soru şudur: Kürtler hak ettikleri çözümü nasıl sağlayacaklar? Bunun için uygun bir küresel konjonktür ve uygun zihniyet ortamı lazım. Yani eşitlik ve özgürlük taleplerini duyan, onları haklı ve meşru bulan bir çevre. Bugün bu koşullar fazlasıyla mevcut. Ancak bir diğer koşul daha var: Doğru siyaset...

Dolayısıyla önümüzdeki soru şuna dönüşüyor: Acaba bu koşullarda ve zihni ortamda hangi siyaset Kürtlerin haklarını almalarını sağlar? Siyaset ise kendi muhatabıyla birlikte tanımlanır ve bugün çok elverişli bir ortamda bulunuyoruz. Birincisi, askerî 'çözümün' başarısız kaldığını ordu bile kabullendi. İkincisi, Kürtlere yapılmış olanlar herkesçe bilinmekle kalmıyor, bunları artık Türk milliyetçileri bile savunamıyor. Yani psikolojik üstünlük Kürt siyasetinde. Üçüncüsü, KCK davalarının kasıt ima eden muğlaklığı, devlet politikalarının meşruiyet zeminini zedelemiş durumda. Dördüncüsü, YSK'nın Hatip Dicle'ye yönelik tavrı devletin ahlaki tutumunu da sorguya açmakta. Bunların arkaplanında ise tarihsel önem taşıyan üç kritik etken daha bulunmakta: İslami kesim zihnen demokratlığa doğru adım atıyor, Türkiye'nin bölgesel hayalleri çözümü dayatıyor ve de iktidarda Türk milliyetçiliğine mesafe alabilecek bir parti var.

Hiçbir dönemde bu kadar uygun koşul bir arada olmadı. Hedeflerine ulaşmak isteyen bir Kürt siyaseti sizce nasıl davranırdı? Örneğin silah bırakmadan sınır dışına çıksa ve sürekli ateşkes ilan ederek devleti siyasetle, kamuoyuyla ve dünyanın vicdanıyla karşı karşıya bıraksaydı ne olurdu? Muhtemelen devlet bu çok yönlü sivil baskıya direnemez, AKP daha cesur hale gelir ve en uç talepler bile normalleşirdi...

Şimdi asıl soruya gelelim: Acaba PKK niye bunu yapmıyor? Eğer bir bölümü yapmıyorsa, acaba niçin diğer bölümü kendisini farklılaştıracak bir duruş sergilemiyor? Son eylemlerin detayları bir yana, acaba Kürt siyaseti toplumun genelinde yerleşmekte olan olumsuz algıyı kırmak için niçin adım atmıyor? BDP'nin kişiliksizleşmesi, siyasetten uzaklaşması ve şiddetin uzantısı konumuna yerleşmesi, acaba Kürt siyasetini niçin rahatsız etmiyor?

Kısacası acaba gerçekte 'Kürtler' çözüm istemiyor mu? Yoksa bütün bunlar bir başka tarihsel ahmaklık örneğinden mi ibaret?

Yazarlar Etyen Mahçupyan Kürtler çözüm istiyor mu? ZAMAN

17 Temmuz 2011 Pazar

Lanet olsun


Lanet olsun

Daha dün hayat dolu gençler olarak sevdiklerini öpüp ayrılmışlardı evlerinden. Bugün üzeri bayrak sarılı tahta kutular içinde geri döndüler.
Onları o tahta kutular içinde evine gönderen herkese lanet olsun.
Bizi yıllardır oyalayan ve işte sonunda terör örgütüyle etle tırnak gibi birleşik olduğunu deklare eden BDP'ye lanet olsun. Şahininizle, güvercininizle artık sizden hiçbir umudumuz kalmadı. Verdiğiniz bütün o barış tarihlerini, savaş tarihlerini, ateşkes tarihlerini alın başınıza çalın. Meclis'te çözüm, siyasetle çözüm laflarını ağzına almayın. Terörle hiçbir zaman ateşkes yapılamayacağını siz bu halka öğretmiş bulunuyorsunuz. Hepinize lanet olsun.
Şehit düşen 13 delikanlının 10'u acemi askermiş. O 10 acemi askeri eşkıyanın karşısına yemlik gibi çıkaran askeri komutaya da lanet olsun. Yıllardır terörle mücadelede deneyimli birliklerin devreye girmesini bir türlü başlatmayanlara lanet olsun.
Terör örgütünün rehin aldığı suçsuz insanları kurtarmaya çalışan 13 askerimizin şehit olduğu bir anda, "Gerilla ölümleri barışı engelliyor" diye demeçler veren sözde bağımsızlara lanet olsun.
Ve tam da böyle bir günde; bütün halkın yüreğinin yandığı bir günde, mikrofona geçip "Demokratik özerkliğimizi ilan ediyoruz" diye açıklama yapan DTK'ya lanet olsun.
X x x
Bundan bir yıl önceydi; "Tek taraflı demokratik özerklik" kararı aldıkları günlerde
"Terör örgütü artık tam olarak iç savaşa oynuyor" diye yazmış ve şöyle devam etmiştim:
"Güneydoğu'da elinde tuttuğu belediye başkanlıklarını merkezi yönetime karşı baş kaldırmaya, yani fiili isyan durumu yaratmaya, ardından olağanüstü hal ya da sıkıyönetim ilan ettirtmeye, böylece Ergenekon'u hortlatarak Güneydoğu'yu yeniden kan ve şiddete boğmaya, şiddetin bölge halkının tümünü kuşatmasına, ezmesine, doğacak kaos içinde hükümetin ülkeyi idare edemez hale gelmesine, siyasi kriz doğmasına, AK Parti'nin düşmesine, derin devletin ipleri yeniden ele geçirmesine yatırım yapıyor.
Siz, o bölgede halkın oylarıyla seçilmiş 99 belediye başkanının birden, mevcut Yerel Yönetimler Yasası'nı tanımadığını ilan ederek kendi kafalarından kendilerine tanıdıkları yetkileri fiilen kullanmaya giriştikleri bir tabloyu düşünebiliyor musunuz? Böyle bir durum doğduğunda bir hukuk devletinde yapılabilecek tek şey vardır: Bütün o belediye başkanlarını görevlerinden almak ve soruşturma açmak... Peki ondan sonra ne olması beklenir? Bölge halkının 'kendi seçtiklerine' sahip çıkmak için sokaklara dökülmeye çağrılması... Güvenlik kuvvetlerinin bu gösterilere müdahale etmesi... Ortalığın kan gölüne dönmesi...
Plan bu... Hayal bu... Bu planda başarılı olma-sonuç alma-güçlü çıkma diye bir perspektif yok; sadece Güneydoğu halkıyla hükümeti karşı karşıya getirme, halkı kırdırma, Kürt sorununu derinleştirme hedefi var."
İşte şimdi bu plan yürürlüğe sokuldu.
Yürürlüğe sokuldu çünkü PKK-BDP-KCK-DTK, adı her neyse, artık paniğe kapıldı. Yapılan her reformun hayat damarlarını kuruttuğunu; hele bir de Anayasa yenilenirse bölge iktidarı heveslerinin tamamen hayal olacağını gördü. Ateşi büyütmek, bölgeyi yangın yerine çevirmek için fazla zamanı kalmadığını anladı.
"Benden sonra tufan" deyip kibriti çaktı...
Önümüzde zor günler bizi bekliyor. Türkiye halkı, Kürt'üyle Türk'üyle sağduyusunun, sezgisinin, empati yeteneğinin yeni bir sınavla karşı karşıya olduğu bir döneme giriyor. Şu anda çözümsüz görünen bu tabloyu değiştirebilecek tek güç o.
Büyük hakemin düdük çalma zamanı...
Lanet olsun - Gülay GÖKTÜRK