16 Kasım 2014 Pazar

Atatürk zengin miydi?

Tarihçi Mete Tunçay yazmış, tarihçi Cemil Koçak da ondan aktarmış, biz de gazeteci Engin olarak kendi okurlarımızı haberdar edelim. Diyor ki Profesör Tunçay: 
"Vefatından bir buçuk yıl öncesine değin, Atatürk bütün Türkiye'nin en büyük toprak sahiplerinden ve zenginlerinden biriydi.
Bu servet ona miras kalmamış, aylıklarının arttırılmasıyla da oluşmamıştır.
Bilinen iki kaynak, kurtuluş savaşı yıllarında Hint Hilafet Komitesi'nin Ankara'ya yolladığı 600 bin liraya yakın yardımla, daha ileriki yıllarda eski Mısır Hıdivi Abbas Hilmi Paşa'nın TC uyrukluğuna girerken CHP'ye bağışladığı 900 bin lira dolaylarındaki paradır." 
Allah Allah, CHP vatandaşlığa girmek için başvuranlardan para mı alırmış?
Profesör Koçak da şöyle devam ediyor: 
"Tunçay'ın aktardığına göre Hindistan'dan gelen paranın 120 bin liraya yakın bölümünü büyük taarruzdan önce Batı Cephesi Komutanlığı'na harcamış, geri kalan paranın çoğuyla, yaklaşık 250 bin liralık kısmıyla İş Bankası'nı kurdurmuştur.
Bankanın da hissedarı olmuştur."
Koçak kendi görüşünü şöyle açıklıyor: 
"Burada ilginç olan husus, Hindistan'dan gelen yardımın doğrudan 'Atatürk'ün kişisel hesabı' olarak benimsenmiş olmasıdır. Eğer Hasan Rıza Soyak'ın anılarına bakılacak olursa, bu gayet tabii karşılanmış olmalıdır.
Çünkü harcanmayan para, Atatürk'e bizzat Bakanlar Kurulu kararıyla geri verilmiştir.
Soyak, Atatürk'ün çiftlik arazilerini de bu parayla satın aldığını yazmaktadır." 
Şimdi de bilançoya ve terekeye geliyoruz: "Atatürk öldüğünde İş Bankası'ndaki hesabında 1,5 milyon liradan fazla nakit parası ve 120 bin lira civarında İş Bankası hissesi bulunmaktaydı. Başkaca hisselerinden 25 bin lira nakit parası daha vardı."O zamanın parasıyla... "Altın devir" parası...
Paranın para olduğu dönem.
İmdi... Çeşitli sorular sorulabilir. 
"Cumhuriyet Halk Partisi'ne bağışlanan bir para Atatürk'ün kendi parası mı sayılmış?"sorusunun cevabı evettir. 
"İş Bankası Hintli Müslümanlar'ın kurtuluş savaşımıza gönderdikleri yardımla mı kurulmuş?" sorusunun cevabı da kısmen evettir. 
"Atatürk Orman Çiftliği de mi bu paranın bir kısmıyla kurulmuş?" sorusunun cevabı da evet.
Bugün yerine Ak Saray yapılan arazinin temelinde Hintli Müslümanlar'ın "Hilafet" Komitesi'nin parasının yatması, tarihin ilginç bir cilvesidir.
Deyip geçeceğim, ben soru sormayacağım. "Koskoca Büyük Önder'in ülkenin en büyük toprak sahiplerinden ve en zenginlerinden biri olması doğal mıdır?" sorusunu ayakkabı kutusu araştırmacılarına bırakıyorum. 
"CHP'ye verilen para nasıl oluyor da Atatürk'ün şahsi parası sayılıyor?" sorusuna ister Kılıçdaroğlu cevap versin, isterse Tarhan Hanım.
Çünkü nasıl olsa 
"Koskoca Büyük Önder banka sahibi olur mu, bankacılıkla uğraşır mı?" sorusunu daha önce sordum, cevap alamıyorum. "Koskoca Büyük Önder bira, turşu, yoğurt, ayran, dondurma, beyaz peynir ve kaşar peyniri üretimiyle uğraşır mı?" sorusuna cevap alamadığım gibi.

http://www.sabah.com.tr/yazarlar/ardic/2014/11/16/ataturk-zengin-miydi

3 Kasım 2014 Pazartesi

Peygamberî çağ/rı varolmadan aslâ!

İçinde yaşadıkları çağı veya zamanı mutlaklaştıranlar, çağa ve zamana teslim olmaktan, dolayısıyla insanı ve hayatı teslim almaktan kurtulamazlar.
Çünkü, zaman ve tarih kavramları, izafî kavramlardır; mutlak ve değişmez kavramlar değildir. O yüzden, çağı, zamanı ve tarihi mutlaklaştıranlar, çağı, zamanı ve tarihi durdurur; insanı ve hayatı da dondururlar.
ÜÇ TÜR MEDENİYET
Batı uygarlığı, insanlık tarihindeki üç tür medeniyet tipinden üçüncüsünün, pagan uygarlığın ulaştığı en son noktadır. Pagan uygarlıklar, seküler uygarlıklardır; zamanı, mekânı ve çağı; dolayısıyla fizik gerçekliği, dolayısıyla araçları ve gücü kutsar ve mutlaklaştırırlar. Fizik ötesi gerçekliği, dolayısıyla insanın ruhunu İMHA ederler.
İkinci medeniyet türü olan kadîm / Doğu hikmet gelenekleri ise John Milbank'ın deyişiyle 'tersinden seküler' tecrübelerdir: Onlar da fizikötesi gerçekliği mutlaklaştırır ve fizik gerçekliği / bu dünyayı İHMAL ederler.
İnsanlık tarihinde, peygamberî sözün ve soluğun aracılık ettiği vahiy medeniyetleri ise hem fizik, hem de fizikötesi gerçekliği mezcederler.
MEDENİYETLERİN VAROLUŞ BİÇİMLERİ
Pagan uygarlıklar, başkalarına hayat hakkı tanı/ya/mazlar. Doğu hikmet gelenekleri ise, başkalarının saldırılarına göğüs geremezler ve önce hadım edilmekten, sonra da yok edilmekten kurtulamazlar.
Pagan uygarlık tecrübeleri ile Doğu hikmet gelenekleri, insanın varoluş serüvenindeki iki uç tecrübedir.
Paganlar, agnostiktir; yani sürekli dış dünyayı kontrol etmeye çalışırlar; hayatın merkezinde insan vardır; hayatta Tanrı'nın da, kâinâtın da yerini insan tayin eder; dolayısıyla insan tanrılaştırılmış bir konuma geçer.
Doğu hikmet gelenekleri, gnostiktir; yani, sürekli iç dünyayı kontrol etmeye çalışır.
Vahiy medeniyetleri ise, hem iç, hem de dış dünyaya aynı ânda açılırlar. İç dünyanın imhâ edilmesine de, dış dünyanın ihmal edilmesine de izin vermezler; hem fizik, hem de fizik ötesini aynı ânda ihata ederler; dolayısıyla denge / mîzân üzerine kuruludurlar.
Pagan uygarlıklar, başkalarının haklarına tecavüz ederek varolabilir ve varlıklarını sürdürebilirler. Pagan uygarlıkların varolabilmeleri, yok etmeye dayalıdır.
Doğu hikmet geleneklerinin varlıkları ise, hiçliği mutlaklaştırdıkları için, yok olmaya dayalıdır; o yüzden kendilerini ve kendi haklarını bile koruyamazlar.
Vahiy medeniyetleri ise, tevhid'in imkân tanıdığı denge ve dolayısıyla adalet (kıst) üzerine kurulu olduğu için, hem başkalarının haklarına tecâvüz etmezler, hem başkalarının haklarına tecâvüz edilmesine izin vermezler, hem de başkalarını, başkaları kendilerini nasıl görüyorlarsa öylece kabul ederler.
Vahiy medeniyetleri vareder, varetmeye dayalıdır.
PEYGAMBERÎ SOLUKLA ÜFLENEN RUH...
Hz. Peygamber (sav), çağını,
bütün çağları, çağının ve bütün çağların insanını bizzat çağının tanığı olduğu
için tanıyabilmiştir.
Ticaret yoluyla insanı, spesifik olarak da çağının insanını, zaaflarını, hırslarını, imkânlarını ve erdemlerini tanımıştır. Suriye, Bahreyn ve Yemen'e düzenlenen ticaret kervanlarına katılarak çağının dünyasını ve dolayısıyla bütün çağları tanımıştır.
Hz. Peygamber'e insanın nasıl bir fıtrata sahip olduğu ilâhî kaynak tarafından öğretilmişti; fıtratın, değişik zamanlarda, ortamlarda, durumlarda ne tür tabiatlara dönüştüğünü ve fıtrata uygun insan tabiatı biçimlerini fiilen öğrenme ve öğretme göreviyle yükümlü kılınmıştı.
MEKKE, MEDİNE VE MEDENİYET
'Mekke''de İslâm'ın önerdiği ideal insan tipi; 'Medine'de toplum tipi hayata geçirilmişti. Tek bir medine / şehir olamayacağı için de, müslümanlar, peygamberî sözü ve soluğu, insanlık çapında 'medeniyet'te hayata geçirmişlerdi.
Peygamberî soluk, dini, 'Mekke'de hayat buldurtmuş; 'Medîne'de hayat oldurtmuş; medeniyete giden taşları döşeyerek ve yolları açarak, müslümanların geliştirdikleri medeniyet tecrübesi vasıtasıyla başka medeniyetlere hayat buldurtmuştu.
Tarihte, peygamberî sözü ve soluğu eksene aldığı için, hem mevcut bütün medeniyetlerle temasa geçen, hem kendi paradigması ve kavramsal sistemi doğrultusunda onlardan yararlanmasını bilen, hem de bütün medeniyetlere hayat ve varoluş hakkı, kendileri olarak ve kendileri kalarak derinleşme ve gelişme zemini ve imkânı sunan tek tecrübe İslâm medeniyet tecrübesidir.
ÜMMÎLEŞME YOLUNDA: ÇAĞI TANIYARAK Ç/AĞI AŞMAK
Hz. Peygamberin çağını ve çağının insanını tanıması, İslâm'ın Batı'da olduğu gibi seküler veya dînî bir ruhbaniyat sistematiği üretmesini ve dolayısıyla insanın fıtratına müdahale edilmesini, dolayısıyla çağın, zamanın mutlaklaştırılmasını önlemiş; bu da her zaman çağı tanıyarak çağı aşabilme imkânları sunmuştu Müslümanlara.
Eğer müslümanlar, çağı tanıyabilirlerse, çağı mutlaklaştırmazlar ve aşabilmenin yollarını da üretebilirler.
Yok eğer çağı tanıyamazlarsa, çağı açık ya da örtük şekillerde mutlaklaştırma açmazına saplanmaktan kurtulamaz ve hiç bir zaman tarih yapamaz, tarihte tatil yapmaya devam etmek zorunda kalırlar; bu da yok olmakla ve insanlığın yok oluşuna göz yummakla sonuçlanacak bir şeydir.
Çağı tanımak ve çağa müdahale etmek için Hz. Peygamber'i tanımak ve peygamberî soluğu ve sözü yeniden hatırlamak ve hatırlatmak zorundayız.
Bunun için de, oryantalistlerin iki asırdır neden Kur'ân'a değil de Efendimiz'e ve hadislere saldırdığını bihakkın idrak ederek bu yolculuğa çıkabiliriz ancak.
http://www.yenisafak.com.tr/yazarlar/YusufKaplan/peygamber%C3%AE-cagri-varolmadan-asl%C3%A2/56752