30 Mayıs 2012 Çarşamba

Ya Erdoğan da Blair gibi yapsaydı

Eski İngiltere Başbakanı Tony Blair, medya-siyaset-polis ilişkilerini araştırmak için bağımsız yargıçların oluşturduğu komisyona ifade veriyor. Komisyonun kurulma sebebi malum. Dünyanın en büyük medya kuruluşlarından Rupert Murdoch’a ait bir gazetenin (News of the World) yol açtığı telekulak skandalı üzerine soruşturma başlatıldı. Komisyon da bir yandan bu olayı bir yandan da bütün medya siyaset ilişkilerini sorguluyor. Eski Başbakan’ı da çağırıp sorguluyor.
Blair komisyona ilginç şeyler söylüyor:
“Eğer büyük medya gruplarıyla aranızı bozarsanız, ondan sonra başınıza gelecekler konusunda çok dikkatli olmanız gerekir. Çünkü size insafsızca ve acımasızca saldıracaklardır. Medyayla karşı karşıya gelmek yerine onlarla hep iyi geçinmeyi tercih ettim. Çünkü, hayatı benim için çok zor hale getirebileceklerini biliyordum.”
Eski Başbakan daha açık konuşarak bir itirafta da bulunuyor:
“Açık konuşacağım: İşçi Partisi olarak 1992’deki seçimleri medyanın bize şiddetli saldırısı yüzünden kaybetmiştik ve bu aklıma kazınmıştı. Bir siyasi lider olarak medyayı idare etmeye, onunla zıtlaşmamaya karar vermiştim. The Sun ve sağ eğilimli Daily Mail çok güçlüydü. Özellikle de hemen pozisyon değiştirebilen The Sun...”
BlairMurdoch’tan gerçekten çekiniyordu, bunu hatıralarından da okuyoruz. Medya patronu başbakanı korkuturken, onu bazı toplantılara davet etmesi veya bir şekilde yüz vermesiyle de mutlu edebiliyordu. Bu tür anekdotları hatıralarında açıkça yazıyor.
Tony Blair, güçlü bir başbakandı. Uzun yıllar sonra ve hiç bitmeyecekmiş gibi görünen bir Muhafazakar Parti döneminin ardından İşçi Partisi’ni iktidara taşıdı. Art arda üç kez seçim zaferi kazandı. ABD ile birlikte Irak’ı işgal edecek kadar özgüveni de yüksek bir liderdi.
Medya karşısında nasıl çaresizleştiğini şimdi daha iyi anlıyoruz.
“Korkuyordum, çekiniyordum vs...”
Arkasındaki muazzam seçmen desteği, daha rafine ve seçilmişler için daha korunaklı bir demokrasi zemininde siyaset yapmasına rağmen Blair, medyayı aşamadı. Aşmayı da düşünmeden uzlaşmayı tercih etti.
Kim bilir dünyada kaç lider aynı durumdadır.
Türkiye’de de öyle değil miydi?
Yakın zamana kadar medya siyaset ilişkisi bundan farklı mıydı?
Tayyip Erdoğan’a kadar düzen böyleydi. Erdoğan’la medya arasındaki bitmek tükenmek bilmeyen gerilimin nedeni de budur. Ülkeyi iktidarlarla birlikte yönetmeye alışmış medya ve onun malum temsilcileriyle hükümet arasında bir ortaklık olmalıydı, Erdoğan buna son verdi. O da güçlü bir lider: Art arda seçimler kazanıyor, halka kendisini sevdiriyor ama Blairgibi dümen suyuna gitmiyor. Gitmedi...
Gitmedi ve hükümet kurup hükümet devirmeye alışkın gazete patronluğuyla, sınırsız istekleri için sadece parmak şıklatan medya yöneticilerinin düzeni bitti.
Bitince de gerilim başladı.
“Yeni Türkiye”yi karalama kampanyası bu yüzdendir. Yalan ve çarpıtmanın hala bazı gazetelerde işe yaramasının sebebi de budur. Basın özgürlüğü eski medya düzeninin sahipleri için sadece bir bahanedir. Ellerinde imkan bulunduğunda başkalarının özgürlüğü konusunda nasıl acımasız olduklarını biliyoruz.
Mesela, 28 Şubat’ı biliyoruz...
Blair’in sözleri her demokrasi için çok değerli bir malzemedir. Türkiye’de medya düzeninin yıkılmasının ne kadar önemli olduğunu gösteren bir malzeme...
Ya aksi olsaydı!
Erdoğan yine, seçimleri art arda kazanabilirdi ama medya eskisi gibi iktidar düzeninin bir parçası olmaya devam ederdi.
Böyle bir Türkiye’yi düşünsenize... Darbelerle yüzleşememiş, vesayeti yenememiş, sermayeyi İstanbul dışına taşıyamamış bir ülke. Kürtleri inkar eden, bayramları tankla topla kutlayan ve faili meçhullerle yaşamayı kader zanneden bir Türkiye...
Çok değil, ikibinli yılların başında, medyanın da bir parçası ve destekçisi olduğu düzen böyleydi. Şimdi, düşünmesi bile ürkütücü değil mi?

Ya Erdoğan da Blair gibi yapsaydı - Politika - Mustafa KARAALİOĞLU - Star Gazete

2 Mayıs 2012 Çarşamba

Özgürlük mü istiyorsunuz; buyurun! - Gülay GÖKTÜRK

Başbakan çok doğru söyledi. Şehir tiyatroları özelleşmeli.
Sadece şehir tiyatroları değil, devlet tiyatroları da, devlet opera ve balesi de, devlet senfoni orkestrası da; devlet televizyonu da özelleşmeli...

Devlet elini kültür ve sanattan çekmeli, sanatçılar devletten maaş alan memurlar olmaktan çıkarılmalı. Ayrıca, Kültür Bakanlığı da kapatılmalı. Devletin bir kültür ve sanat politikası olmamalı. Bakanlık, işi sadece kamu malı olan müzelerin, sarayların, kütüphanelerin, eski eserlerin envanterini tutan, bunları koruyan, bakımını yapan bir genel müdürlük haline getirilmeli.

Bütün bunları yıllardır yazıyorum. Televizyonlarda söylüyorum, gerekçelerini anlatıyorum. Eğer devlet halkın efendisi olmaktan çıkıp hizmetkârı olacaksa, bizi kültürel olarak biçimlendiremez; ne dinleyeceğimize, ne seyredeceğimize, kütüphanelerimize hangi kitaplar alınacağına karar veremez, diyorum. Ve her seferinde de kültür ve sanat dünyamızdan bir dayak yemediğim kalıyor. Hakaretin, suçlamanın bini bir para...
Tabii, Başbakan'ın başına da aynısı gelecek. Zaten şimdiden başladı bile.

"Özgürlük tutkunu" sanatçılarımız, Erdoğan'ın son çıkışıyla neye uğradıklarını şaşırdılar. "Alın tiyatronuzu, istediğiniz gibi eser seçin, istediğiniz gibi rol dağıtın, istediğiniz gibi oynayın ama bundan sonra da bizden bir şey istemeyin, kendi kendinizi finanse edin" denince ödleri koptu.

Özgürlük isteyen böyle mi davranır?

Ama onların derdi başka... Onlar, çiftlik istiyor. İstedikleri zaman çalışacakları, istemedikleri zaman çalışmayacakları; hem bankamatik memuru olup hem de dizilerden, reklamlardan TV'deki yarışma programlarından milyonlar kazanacakları düzenin devamını istiyor. Yıllarca tek bir oyunda rol almadan"şehir tiyatrosu sanatçısı" unvanıyla ortalıkta dolaşmak gibisi var mı? İstedikleri oyunu oynayacaklar... Seyirci beğenmiş beğenmemiş diye bir endişeleri olmayacak. Salonu doldurma, halka beğendirme diye bir dertleri olmayacak. Ne oynarlarsa oynasınlar; ister iyi ister kötü oynasınlar; paraları o salonlara adımını bile atmamış kitleler tarafından tıkır tıkır ödenecek. Onlar da o parayla "yüksek sanat"yapmaya ve bir yandan da geniş kitleleri hor görmeye devam edecekler...

"Yüksek sanat"ı sivil toplum finanse edemez mi?

Devletten ya da belediyeden maaş alarak sanat yapmaya alışanlar, çiftlikleri ne zaman tehlikeye düşse aynı gerekçeye sarılırlar: Efendim, onlar yüksek sanat yapmaktadır. Yüksek sanat yapmak öyle televizyon dizisi yapmaya, gişe filmi çekmeye, alaturka şarkı söylemeye benzemez. Yüksek sanat, niteliği icabı popüler olamaz; dolayısıyla kendi kendini kurtaramaz. O yüzden de devlet kesesinden (yani hepimizin vergilerinden) finanse edilmesi gerekir.

Yaptıklarının "yüksek sanat" olup olmadığını bir an için bir yana bırakalım.
Toplumun dişinden tırnağından artırdığı parayı neden "yüksek sanat"ı desteklemek için harcaması gerektiğini; bunu onlara sormadan yapmanın demokratik olup olmadığını da bir an için unutalım.

Kaliteli sanat ürünlerinin sivil toplum tarafından finanse edilmesi gerçekten mümkün değil midir, ona bakalım.
Aslında, özel tiyatroların geçmişine şöyle bir bakmak bile, bunun doğru olmadığını gösteriyor. Bu ülkenin tiyatro geçmişinde Ankara Sanat Tiyatrosu gibi bir başarı hikâyesi var. Dormen Tiyatrosu var, Kenterler var, Gülriz Sururi-Engin Cezzar Tiyatrosu var... Yıllarca kapalı gişe oynayan nice "yüksek sanat" eseri var.

"Peki bu işin balesi, operası, orkestrası ne olacak" diyorsan; orada da sırtını devlete değil yüksek sanata destek vermek isteyen kişi ve kuruluşlara dayayacaksın. Sermayeyi zorlayacaksın, zengin sanatseverleri ikna edeceksin, sponsor bulacaksın, vakıf kuracaksın, uluslararası çapta ürün çıkarıp uluslararası destek arayacaksın. "Onlar sanattan ne anlar" diye horlayıp durduğun, "bidon kafalılar, göbeğini kaşıyanlar" diye hakaret ettiğin yoksul halkın vergilerine göz dikmeyeceksin.

Bakın İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı'na... Tek başına, Kültür Bakanlığı'nın yaptığı kültür ve sanat etkinliklerinden fazlasını yapıyor...

Daha çok İKSV, daha çok Borusan; daha çok Toplum Gönüllüleri Gençlik Filarmoni Orkestrası olmaması için hiçbir sebep yok.

Yeter ki siz işin kolayına kaçmaktan vazgeçip sanatınız için alın teri dökmeyi göze alın...

Özgürlük mü istiyorsunuz; buyurun! - Gülay GÖKTÜRK