30 Ocak 2017 Pazartesi

Batı’nın mukadderatı, Nietzsche’nin çığlığı ve “bizimkilerin” sığlığı...

Batı uygarlığı, başdöndürdü: Gerçekten de fırtınalı, heyecanlı, ayartıcı dört asırlık bir serüvene sahne oldu.


Rönesanslardan ve reformasyonlardan, siyasî devrimlerden ve düşünce devrimlerinden, iktisadî devrimlerden ve cinsiyet devrimlerinden ne kaldı geriye?

Ortaya ne koydu, insanlık adına, hayatın anlamı adına Batı uygarlığı? Yeryüzünde adaletin, hakkaniyetin, barışın hâkim olması adına ne armağan etti insanlığa?

ZİHİNSEL KÖLELİĞE DÖNÜŞEN ZİHİNSEL KÖRLÜĞÜMÜZ

Bu sorular, insanlığın durumu ve geleceği açısından hayat-memat meselesi olması gereken sorular; ama ülkede öylesine sığ, celladına âşık bir entelijansiya hatta kitle var ki, insanlığın bu en temel varoluşsal sorunlarını hatırlatan insanlara, her bakımdan zihinsel körlük yaşadıklarını gösteren kendi acınası hallerine bakmadan hemen “gerici, yobaz” damgası yapıştırıyorlar!

Nedir bu?

Yalnızca zihinsel körlük değil, zihinsel kölelik aynı zamanda!

Oysa Batı uygarlığının kurucu düşünürleri de dâhil olmak üzere belli başlı büyük düşünürleri, Batı uygarlığının ürettiği tecrübeyi, yol açtığı ontolojik felâketi kıyasıya tartışıyorlar bir asırdır...

Tabiî bizim celladına âşık tasmalı çekirgelerimizin rahatını bozuyor bu eleştiriler.

Yeri geldi söyleyeyim: Türkiye'nin en temel sorunu sığlık. Seküler kesimlerde de, İslâmî kesimlerde de aynen geçerli bu.

NIETZSCHE, BATI UYGARLIĞININ BİTİŞİNİ BİR ASIR ÖNCE İLAN ETMİŞTİ!

Şunu çok iyi bilmemiz gerekiyor artık: Batı uygarlığı her bakımdan bitti.

Bu gerçeği Batı uygarlığının en büyük düşünürlerinden biri, Nietzsche, çok sarih ve sarsıcı bir dille ifade etmişti.

“Ahlâkımız, felsefemiz, dekandansın formlarına dönüştü” demişti üstad.

Dekadans, çok muazzam, derinlikli bir kavram. Tefessüh demek.

Ama Nietzsche burada tefessühün çok daha ötesinde, çok daha esaslı bir ontolojik felâkete dikkat çeker: Dekadans'la, Batı uygarlığının hakikate ve hayata değemediğini, o yüzden “hayata evet” diyemediğini söyler.

Hatta bir adım daha ileri giderek, yalnızca İslâm'ın “hayata evet” dediğini hatırlatır bir kaç kez.

“ÇÖL BÜYÜYOR... ÇÖL BÜYÜYOR... FELÂKET KAPIDA...”

Nietzsche'yle başladık madem, Nietzsche'yle devam edelim...

Avrupa uygarlığı, ölüler evini andırıyor. Virüs bütün bünyeyi kaplamak üzere... Çöl büyüyor... Çöl büyüyor...” diye haykırmıştı Nietzsche.

Ve “eğer böyle giderse, iki asır içinde, insanlığı çok büyük bir nihilizm felâketi bekliyor...” diye de uyarmıştı.

Ama Nietzsche'nin bu uyarısına kulak tıkadı Avrupa. Ve yarım asır içinde iki büyük paylaşım savaşından sonra yerle bir oldu.

Nietzsche'nin çağrısına Heidegger'in dışında Fransız düşünürler kulak kesildiler. Nietzsche'nin haylaz çocukları olarak nitelediğim Derrida'lar, Deleuze'ler, Foucault'lar...

Fakat Fransız düşünürlerin sığ nefesi, Nietzsche'nin sesini bütün derinliğiyle kavramalarına yetmedi.

Onlar, her şeye rağmen bir yapısöküm yaparak Batı uygarlığının biraz da Aydınlanma düşüncesinin eleştirel imkânlarını yeniden keşfederek ve harekete geçirerek Batı uygarlığına taze bir kan pompalama kaygısı güttüler.

Ama olmadı. Olması mümkün değildi.

Nietzsche, hükmünü vermişti: “Batı uygarlığının insanlığa söyleyebileceği tek yeni şey, yeni bir şey söyleyemeyeceği gerçeğidir.”

Nietzsche'nin haylaz çocukları, üstadlarının bu sözünü idrak edebilecek ontolojik bir konumda değillerdi.

Başka örnek vermeye gerek görmüyorum. Söylenebilecek en iyi sözü Nietzsche söyledi zaten.

19. yüzyılın sonlarında yapılan önemli gözlemler bunlar. Benzer gözlemleri, Kant'tan Husserl'e, Heidegger'den Vattimo'ya kadarbelli başlı büyük düşünürlerde de görebiliriz bir şekilde.

Batı uygarlığının, felsefî olarak, entelektüel olarak, estetik olarak, ahlâkî olarak söyleyebileceği dişe dokunur bir şey kalmadı insanlığa.

O yüzden hem büyük düşünürler ve sanatçılar çıkaramıyor hem de bir yandan sürgit azmanlaşıyor, gücüne güç katarak, kan'la, gözyaşıyla ve yıkımlarla varlığını ve hegemonyasını sürdürmeye öte yandan da pornografiye, yani hız, haz ve ayartı rejimi dromokrasi'ye ivme kazandırarak ve ayartıcı, sahte söylemlere sığınarak ölümünü geciktirmeye çalışıyor...

SONUÇ, ÜRPERTİCİ!

Batı uygarlığı, “özgürlükler, insan hakları, hukukun üstünlüğü, demokrasi...” gibi gözboyayıcı, işlenen cinayetleri maskeleyici ayartıcı retoriksel sloganlar üretiyor bolca!

Ama gerçekte ortaya çıkan hâsıla insanlığın geleceği adına oldukça ürpertici:

Tanrı fikrini yok etti.

Hakikat fikrini yok etti.

Tabiatı delik deşik etti.

Bütün medeniyetleri ya dümdüz ederek ya da fosilleştirerek tarihten sildi.

Onca ayartıcı vaatlerine rağmen farklı medeniyetlerin nasıl bir arada yaşayabileceklerine dâir bir formül geliştiremedi. Aksine farklı medeniyetlerin insanlığa kendilerince, kendi medeniyet perspektifleriyle ve dinamikleriyle katkıda bulunabilme imkânlarını yerle bir etti.

REFAH TOPLUMUNUN VE AYARTICI TÜKETİM TANRI'SININ KÖLELERİ...

Hâlihazırda Batı uygarlığını iki “şey”, insanı “şeyleştiren”, hayatı çölleştiren iki “dinamo” ayakta tutuyor: Refah toplumu ve tüketim “pornografi”si.

Batı toplumlarında büyük veya orta ölçekli bir ekonomik krizyaşanması, Batı toplumlarının alt üst olmasıyla, sözgelişi ırkçılığın, yabancı düşmanlığının ve sosyal kargaşaların zıvanadan çıkmasıyla sonuçlanacaktır. Nitekim 2008 ekonomik krizinden itibaren bu tür sorunların ürpertici boyutlar kazanacak şekilde tırmanmaya başladığını gözlemliyoruz.

O yüzden refah toplumunun çatırdamaması için Batılı emperyalistlerin savaşları, işgalleri hızlandıracaklarını söylemek için kâhin olmak gerekmiyor.

İkinci olarak da refah toplumunun çatırdaması durumunda, vaziyeti kurtarmak için, devreye tüketim “pornografi”sinin girdirildiğini de görüyoruz ürpererek...

Sadece ürün tüketiminden, tüketim çılgınlığından değil, medyalarla, özellikle de sanal a-sosyal mecralarla gerçekleştirilen algı operasyonlarından... arzuların, duyguların, insanın bütün zaaflarının da ayartıcı, plastize edici, ruhsuzlaştırıcı ve zihinleri köleleştirici yöntemlerle kontrol ve kolonize edilmesini sağlayan zaman ve duygu tüketimi pornografisinden de sözediyorum.

Tüketim pornografisi, ayartarak uyuşturuyor ve ehlileştiriyor kitleleri. Tüketim Tanrı'sının kölelerine dönüştürüyor...

Oysa tükettikçe tükeniyor insan... Ruhsuzlaşıyor, çölleşiyor... Yaşayan, canlı cenazelere dönüşüyor...

Diriltici bir ruha, bir soluğa ihtiyacı var insanlığın. Vesselâm.

11 Kasım 2016 Cuma

Liberal çapulizim

Dünyadaki siyasal akımların insanlık için taşıdıkları anlam bir kez tarif edilmiş ve ondan sonra değişmez değildir. ABD’de Clinton seçimleri kaybedip de, Trump iktidara gelince bir kez daha gördük. Bugün hâlâ faşizm ve komünizm tehlikelerinden söz edip politik rakiplerini yaftalayanlar var. Bu tam bir ezbercilik ve ilkel bir düşünce tarzdır. İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesinden itibaren “faşist” ve “komünist” suçlamalarının bir anlamı aslında kalmamıştır. Bu siyasal akımlar zaman içinde tasfiye olmuştur. ABD’nin 6 Ağustos 1945’te Hiroşima’ya atom bombası attığı andan itibaren dünyanın en tehlikeli ideolojisi adına liberalizm denilen yağma ve çapul ideolojisidir. 

Liberal darbeler ve ABD 
Dünyada 1945 yılından bu yana siyasal planda işlenen bütün kötülükler liberal ABD’nin hedefleri için yapılmıştır. Türkiye’deki darbelerin tamamı liberalizmin ekonomik ve siyasal amaçları doğrultusundadır. Bunların en “başarılısı” 12 Eylül 1980 darbesi, Türkiye ekonomisini açıkça ve pervasızca liberalleştirmek için gerçekleştirilmiştir. Onursuz ve neyse ki başarısız olan 15 Temmuz kalkışması ise liberal ABD yönetimi ve ajanları tarafından yapılmış bir girişimdir. Başka ülke ve kıtalardaki örneğin Latin Amerika’da yaşanan askeri diktatörlüklerin hepsi Chicago Okulu liberal filozofları ve öğrencilerinin işidir. 
Zaten mesele yerel askeri diktatörlükler de değildir. Dünyadaki tek gerçek ve açık ara en etkin ve zalim diktatörlük, liberal ABD diktatörlüğüdür. ABD’nin 1979 yılındaki Afganistan olaylarından beri terör örgütlerini kullanarak veya doğrudan müdahale ederek giriştiği savaşlarda öldürülen insanların sayısı milyonları bulmaktadır. Özellikle bir Müslümanın eğer bir hain veya ajan değilse kolaylıkla farkına varması gereken basit gerçek şudur: İnsancıl, demokrat, hatta İslam düşmanlığını eleştirir görünen Hillary Clinton’un Dışişleri Bakanlığı sırasında ABD 30 ayrı ülkeyi bombalamış ve sivil insanları katletmişti, bu ülkelerin hepsi de İslam ülkeleriydi. 

Ne nazisi, ne faşisti! 
Eğer Nazi rejiminin kurucu belgesi 1935 tarihli Nürnberg yasalarıysa, ABD liberal diktatörlüğünün ilanı da 2001 tarihli Patriot Act adlı yasadır. ABD, bazı maddeleri halen yürürlükte olan bu yasayla dünyanın her yerinde istediği her insanı tutuklayıp hapse atma, işkence etme ve öldürme hakkını kendinde görmektedir. ABD tarafından öldürülen Müslümanların durumu Hitler tarafından yok edilen Yahudilerinkinden farklı değildir. Guantanamo ortada dururken ve liberal Obama tarafından insafsızca işletilirken sürekli Nazi ölüm kampları sakızını çiğnemek utanç vericidir. 
ABD’nin dünya imparatorluğu olarak ortaya çıktığı 1990’larda kapitalizm son aşamasına ulaştı ve onun has ideolojisi olan liberalizm gerçek yüzünü daha da açık olarak göstermeye başladı.  Reel ekonomi kârlılığını yitirip ikinci plana düşerken, gelecek üzerine kurulu projeler temelindeki finans sektörü ağırlık kazandı. Gelişen teknolojinin etkisiyle yüz milyonlarca insan ekonomik süreçlerin dışında bırakıldı, ya da bu süreçlerin kıyısında köşesinde çok zor şartlara mahkûm edildi. Toplumlar seçkinler ve itilmişler arasında ikiye bölündü. 
Liberalizmin yönetim tarzı eski faşizm ve komünizmlerden farklıdır. Önce üretim toplumu, sonra tüketim toplumundan geçerek bilgi tekeline varan liberalizm algı operasyonları ve beyin kontrolüyle yığınları etkilemektedir. Liberal diktatörlüğün en önemli silahları istihbarat ve medya, internet ve özellikle sosyal medyadır. Eskiden askeri-endüstri kompleksi yönetimi olarak anılan ABD sistemi son dönemde değişmiştir. ABD finans, istihbarat, think-tanklar ve medya tarafından yönetilmektedir. 

CIA sloganları 
Özgürlükler üzerine olan tüm boş iddialarına ve ambalaja rağmen ABD imparatorluğu özünde son derece bürokratik ve teknokratik bir sistemdir. Dünyanın çeşitli yerlerindeki Turuncu devrimler ve benzer eylemlerde kullanılan sloganların bile CIA ve bağlı kuruluşları tarafından belirlenmesi bunun bir örneğidir. “O benim başkanım olamaz”, “toplumun yüzde 50’si sana karşı”, “makarna yiyenlerin partisi”, “onun seçmenleri cahiller, acınacak insanlar” gibi sloganlar bugün ABD’deki liberaller tarafından kullanılıyor. Bunları hatırlıyoruz, “orantısız zekâ” Geziciler Türkiye’de de aynısını kullanmışlardı. 
Dünyanın her tarafındaki liberal çapulcular ve onların peşine takılan solcu yarım akıllılar CIA mensubu Gene Sharp’ın 2003 yılında yazdığı “From Dictatorship to Democracy” kitabını açıp okuyor, oradaki formülleri kelimesi kelimesine uyguluyorlar. ABD’de, Fransa’da, Almanya’da, Ukrayna’da, Gürcistan’da, Mısır’da, Hong-Kong’da, Türkiye’de hep aynı tornadan çıkmış gibi robot tipler aynı eylemleri yapıyorlar. 

Sevsinler sizi! 
Çok normal Türkiye’deki Koç,  Sabancı, Boğaziçi gibi üniversitelerdeki imtiyazlı kesimin başka ülkelerdeki benzerlerinin, finans ağırlıklı egemenlerin, sistemin kaymağını yiyenlerin sessiz yığınlara karşı mücadelesidir bu. Onlar çoğunluğa karşı savaşırken her türlü imtiyazlarıyla birlikte, sanki hak ve adaletten yana olmanın üstünlüğü de kendilerine aitmiş gibi azınlık haklarını da seçkin konumlarını rahatsız etmeyecek biçimde savunan viski ve havyar solcularıdır. 
Dünya kaynaklarını çapul eden, çevreyi ve doğayı mahveden, insanlık değerlerini ve her tür geleneği ortadan kaldırmaya çalışan, akla gelmedik hastalıkları ve uyuşturucu bağımlılığını yayan kapitalizm artık insanlığı yok etme aşamasındadır. Liberal çapulizm işte bu düzenin bekçisidir. Faşizm bu şeytanî ideoloji yanında çocuk oyuncağıdır. 

Liberal çapulizim

7 Kasım 2016 Pazartesi

bir-daha-seviyesizlikten-bahseden-olursa

ABD seçimlerine günler kala, iş iyice histerik bir hal almaya başladı.
Adayların birbirine hafifçe sataşmasıyla başlayan laf atmalar, yerini gitgide bel altı vuruşlara hatta komplolara bırakmış durumda.
Donald Trump'ın on yıllar önce söylediklerinin teybe alınıp sızdırılması mı dersiniz, Hillary'nin çarşaf çarşaf yayınlanan e-mailleri mi? Trump'ın gizli ilişkilerinden ve hatta hakkında taciz iddialarından, Hillary ve eşi Bill Clinton'ın gittiği iddia edilen bir 'topluseks' adası iddiasına kadar maalesef her tür mide bulandırıcı duyum/haber iltihaptan boşalan irin gibi Amerikan medyasını kaplamış durumda.
Fakat iş burada da kalmadı ve kan döküldü. Buna gelmeden önce, artık iyiden iyiye alenileşen FBI-CIA kapışmasına da değinmek gerekir ki verimli bir uluslararası haberciliğimiz olsaydı, bunun çoktan gündeme gelmiş olması gerekirdi.
Çok kabaca özetlersek, CIA Hillary'i kollayacak şekilde, FBI ise Trump'ı kollamasa da Hillary'e zarar verecek şekilde nüfuzunu kullanıyor.
En basit örnek, Hillary'nin ikide bir 'sızan' e-mailleri meselesi. Önce, Mart 2015'te, Hillary'nin Kongre'de Bingazi'de saldırıya uğrayan ABD'li bürokratlar meselesinde hesap verdiği dönemde, Dışişleri Bakanı iken kullandığı özel e-mail adresinden devlet işlerine dair yazışmalar yaptığı ortaya çıktı. Bunun yasalara aykırı olduğunu iddia ederek soruşturma başlatan FBI oldu. Ancak bir yıl sonra Başsavcılık, herhangi bir suçlama yapılmayacağını duyurdu.
Ne var ki, seçime iki hafta kala, 28 Ekim'de, FBI, yeni elde edilen kanıtlar üzerinden e-mail soruşturmasının tekrar açıldığını ilan etti.
"Kan döküldü" dememizin sebebi de, son sızıntıdan sorumlu olduğu düşünülen FBI ajanı Michael Brown'la ilgili. Cumartesi gecesi, Brown'ın evinin alevler içinde olduğunu gören komşularının ihbarıyla eve gelen yetkililer, karısının bir kurşunla öldürüldüğünü ve Brown'ın da kafasına sıkarak intihar ettiğini açıkladılar. Şimdilik küçük birkaç 'komplocu' site hariç kimse açıkça olayı Clinton'larla ilişkilendirmeye cesaret edemiyor.
Ancak Clinton hakkında soruşturma açılmasından günler sonra gerçekleşen bu 'intiharcinayet' kombinasyonunun uyandırdığı soru işaretleri belli.
Bu arada, geçtiğimiz 10 Temmuz günü, Demokrat Parti çalışanlarından Seth Rich, Washington'da bir cinayete kurban gitti. Julian Assange, katıldığı bir programda, Demokrat Parti'deki 'muhbir'lerinden birisinin Rich olduğunu ima etti ve wikileaks katilin yakalanmasına yardımcı olacaklara 20.000 dolarlık ödül vereceğini açıkladı.
Geçtiğimiz 1 Ağustos'ta ise, Clinton çiftinin ahlaksızlıkları üzerine dört kitap yazmış olan ve katıldığı bir programda, "Ölü bulunursam bu cinayettir, ben intihar etmem" demiş olan Victor Thorn ölü bulundu. 2 Ağustos günüyse, Demokrat Parti Başkanı Schulz'un e-mail skandalı sonrası istifa etmesi olayındaki davacı avukatlardan Shawn Lucas banyosunda ölü bulundu. Fakat ABD medyası bu soru işaretlerini ana haber bültenlerinde bile pek duyamadı.
Bir yıldır ABD seçim sürecini takip ederken, bizim siyaset sahnemizde duymadığım kadar küfür ve hakaret, görmediğim kadar iğrençlikle karşılaştım. Öyle ki çoğunu buraya birebir tercüme etmekten imtina etmiş durumdayım.
Olur ya birisi daha, kendisine yönelik oryantalist bakışından ötürü, ülkemizin en kutuplaşmış, en seviyesiz, en niteliksiz yerlerden biri olduğunu söylerse, o 'kendinibilmez'in kafasına işte bu yazıyı 'vurabilirsiniz.'

bir-daha-seviyesizlikten-bahseden-olursa

24 Eylül 2016 Cumartesi

Erdoğan Erdoğan’dır, ne bir eksik ne bir fazla…

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Atatürk’e mi yoksa 2. Abdülhamid’e mi daha çok benzediği konusundaki tartışmalar hem çekici, hem bugünün siyasi ortamında fonksiyonel, hem de Tanzimat’la kurumsallaşan bir kültürel sömürge olmamızla doğrudan ilişkili.
Osmanlı, Küçük Kaynarca (1774) yenilgisi/anlaşması ile dünyadaki üç büyük devletten birisi olma payesini, Kırım ve diğer Türklerle olan ilişkisini kaybediyor, Karadeniz Osmanlı gölü olmaktan çıkıyor, tarihinde ilk kez savaş tazminatı ödüyordu.
İşte bu kırılmanın paniğiyle 1. Abdülhamid orduda yenileşme hareketlerini başlattı. Eski günlere dönüş veya en azından yok oluştan kurtuluş, Rusların Büyük Petro ile 1700’lerde çoktan yaptığını yapmakla, yani Batılılaşmakla olacaktı.
Bir farkla ki, Büyük Petro bunu zamanında yapıyor, Osmanlı çok geç kalıyordu. (Benim hesaplarıma göre bu reaksiyonu en geç Kanuni’nin göstermesi gerekirdi. Gerisi debelenme oldu sadece.)
Thomas Carlyle “Bir şey yapılmazsa, gün gelir o şey kendiliğinden olur, hem de kimseyi hoşnut etmeyecek şekilde” demişti; işte böyle oldu Osmanlı/Türkiye için.
Bu iyiniyetli hareket, yetenekli insan, finans ve halk desteği yokluğu ile gittikçe büyük devletlerin lehine sonuçlar doğurdu. 3. Selim’in ilk kez Avrupa’ya gönderdiği kâtipler farkına bile varmadan ya mason ya da gönüllü Avrupa kültürü elçisi olarak geri dönüyordu. 1870’lere gelindiğinde Osmanlı tamamen Batı kültürüne biat etmiş bir bürokratik dönüşümden geçmişti.
2. Abdülhamid de bir reformcu olmasına rağmen kültürel sömürgeleşmenin sıradan bir durum değil, tanksız tüfeksiz bir fethedilme olduğunun farkındaydı.
20. yüzyılın başına gelindiğinde ise, sivil/askeri bürokrasi, yeni aydın sınıfı, sermaye sahipleri, medya, siyasetçiler ve kalburüstü tüm kesimler çoğunluk Batı kültürü tarafından fethedilmişlerdi. Artık en azından büyük kentlerde halkı da etkileyebiliyorlardı. Kültürel sömürge bu ülke evlatlarının eliyle toplumsallaşmaya başladı. (Bugünkü bürokrasinin [özellikle dışişleri], CHP, solcu/sosyalist, kentli, memur ile sermayedar kitlesinin atalarıydılar ve geleneksel halka karşıt konumlanmışlardı.)
Bunun devletin içten çökmesi anlamına geldiğini bilen büyük devletler Osmanlı Batıcılarına büyük sempati gösterdiler. 2. Abdülhamid’den sonra hiçbir fren mekanizmasının kalmayacağını biliyorlardı. Abdülhamid sütten çıkmış ak kaşık değildi ama 28 yaşında devletin başına geçecek Enverlerden çok daha iyi okuyordu oyunu.
Bir kısmı haklı demokrasi, eşitlik ve güvenlik talebiyle, bir kısmı da Osmanlıyı yeniden cihan imparatorluğu yapmak için Abdülhamid’in karşısına dikildiler. Hepsinin ortak özelliği Batıcı olmaları ve geleneksel halka bir patoloji gözüyle bakmalarıydı. Ha Taşnak, ha İttihatçı, fark etmiyordu. Nasıl olsa sonradan birbirlerini yiyeceklerdi.
İşlerin ters gittiğini hisseden, reçetenin kendisine uymadığını anlayan geleneksel halk ise (onlara İslamcı dendi) bu sürece hep tepkili oldu. 31 Mart olaylarına böyle bakmak daha doğru olur.
İdris Küçükömer’in “Bu ülkenin gericileri solcular, ilericileri geniş İslamcı kesimdir” tespiti bu yüzden doğrudur. Türkiye’nin Batıcı hareketi kadrocudur, vesayetçi ve darbecidir. Statükoyu yitirmek istemez.
Şimdi 15 yıldır bir halk devrimine karşı gelişen 15 Temmuz işgalini yenince “Erdoğan’ı Atatürk’le mi Abdülhamid’le mi mukayese edelim” ihtiyacı doğdu. “İslamcılar” Erdoğan’ın başarısını Abdülhamid’in iade-i itibarı olarak görme eğiliminde. Öte yandan Atatürk’ün kurtuluş pratiği de Batıcı diye değersizleştirilemez. 15 Temmuz ikinci bir Kurtuluş Savaşı olduğuna göre Erdoğan’ı Atatürk’le mukayese etmek de oldukça makul. Ama Erdoğan beş vakit namaz kılıyor, Atatürk ise beyaz leblebi ile rakı içerdi.
Ne yapacağız?
Bunlar oldukça indirgemeci yaklaşımlar.
Oysa 15 Temmuz bu tarihsel bölünmeyi fiilen ortadan kaldırdı. Tamam, sokağa çıkanların çoğu ve şehitlerin tamamı geleneksel kesimdendi ama sekülerlerde de “vatan” bazında bir uyanışın filizlendiğini gördük.
İslamcı/seküler ayrışması Osmanlıyı yıkan unsurlardan biri, Türkiye’nin geri kalışının da tek nedeniydi.
O yüzden Abdülhamid/Atatürk/Erdoğan analojilerini tarihsel süreklilik ve bağlamı içinde, bugünün farklarını ilave ederek kullanmak doğru; ama ayrışmaları kışkırtmaya, 15 Temmuz’u yaşanmamış kılmaya yaramamalı.
Gerçi olmuş olan şey olmamış sayılamaz.
Devam ederiz.
Erdoğan Erdoğan’dır, ne bir eksik ne bir fazla…

17 Eylül 2016 Cumartesi

PYD, ABD’nin siparişi üzerine kurulmadı mı?

PYD’nin Suriye’de üstlendiği alanlara ABD bayrağı astığını gösteren fotoğraflar kamuoyunun hayli dikkatini çekti. Kimisi ABD bayrağı altında konumlanan PYD’ye çok şaşırdı; kimi de ABD’nin buna izin vermesine hayrette. Nasıl olur da Amerikan bayrağı, bir terör örgütünün karargahında dalgalanabilir?
Oysa bunda şaşıracak bir yan yok; PYD zaten 2003 yılında ABD’nin siparişi üzerine kurulan bir örgüt. Bu gerçeği bizzat Kandil’de PYD’nin kurulma kararını alan “Başkanlık Konseyi” üyesi beş kişiden biri olan, PKK liderinin kardeşi Osman Öcalan açıkladı.
Her fırsatta şu gerçeğin altı çizilmeli: PYD, 2003’te ABD’nin siparişi üzerine Kandil’de kurulan bir örgüttür. DAEŞ ile PYD aynı günlerde tarih sahnesine çıkmıştır. PKK’nın bugüne değin ABD’den bağımsız tek bir hareketi olmamıştır. Daha da önemlisi PKK, ABD’den habersiz nefes bile alamaz, örgütün ipleri doğrudan ABD’nin elindedir.
PKK’nın Irak ve Suriye’deki hareket planını ABD belirlemektedir; örgütün ikinci Kandil olarak anılan Sincar’a yerleştirilmesinden tutun, Suriye’nin Kuzeyindeki kantonların oluşumuna ve Güneydoğu’daki terör eylemlerinden Karedeniz’e açılmasına kadar PKK/PYD/HDP’nin her adımının arkasında ABD’nın kısa ve uzun vaadeli planlamaları, düzenlemeleri mevcut.
PKK/PYD’nin bulunduğu her yere Amerikan bayrağı asması işte bu gerçeğin itirafı anlamına gelir. Biat ettikleri asıl bayrak zaten Amerikan bayrağıdır. Kürt vatandaşların çoğu bu gerçeği yeni yeni anlıyor. FETÖ gibi PKK da bir Amerikan projesidir ve sadece bağlı olduğu o güce hizmet etmektedir.
PKK/PYD/HDP’ye yakın duran çevrelerin durumu da bu örgütten çok farklı değil. Solcuların PKK, liberallerin FETÖ hayranlığı bu ülkede bildiğimiz pek çok şeyin aslında yalan olduğuna delalet ediyor. Siyasi varlığını “anti-Amerikancılık”üzerine bina eden Türkiye solu uzun zamandır, ABD’nin paramiliter gücü olan PKK/PYD’nin kuyrukçuluğunu yapıyor. Kendilerine liberal etiketi yapıştırılan, akademide ve medyada hayli itibar gören bir kesim ise ABD projesi FETÖ’nün bu ülkedeki seküler misyonerleri durumunda.
Son yıllarda yaşanan gelişmeler ezberleri o kadar bozdu ki; kapitalizm karşıtı, anti-Amerikancı sandığımız solun asıl kavgasının Batı’ya karşı ülkeyi bağımsızlaştırma mücadelesi veren siyasi güçler ve toplumsal kesimlerle olduğu ortaya çıktı. Özgürlükçü liberallerin arka çıktığı, misyonerliğini yaptığı “cemaat”in ise uluslararası bir istihbarat ağının parçası olduğu, TSK içinde kurduğu cuntayla bu ülkeyi toptan ateşe atmaya çalıştığı anlaşıldı.
Yeni yeni anlaşılıyor ki, bu ülke yıllardır Amerikan imalatı ideoloji ve siyasi güçlerle güdülmeye çalışılıyor. Asıl kavgaları da bu toprakların bağımsızlaşmasını, kalkınmasını, özgürleşmesini isteyen milletle.
Ancak son beş yılda bu çevrelerin maskeleri tümden düştü; bu oyunu daha fazla sürdürmeleri imkansız hale geldi. Bundan sonra daha açık oynayacaklar; böylelikle millet de dostunu düşmanını daha net görme fırsatı bulacak.