20 Şubat 2012 Pazartesi

Küresel sistem çökerken, Türkiye, nereye sürükleniyor? - Yusuf Kaplan

Türkiye'de, ilk bakışta, AK Parti-Cemaat arasında yaşanan gerilim, gerçekte, bizim üzerimizden dünyanın geleceğinin nasıl şekillendirilebileceğiyle ilgili hayatî bir dönemece / makas değişimine işaret ediyor. Fakat bu dönemecin işaretlerini derinlemesine ve bütün çıplaklığıyla okuyabilecek cesarete, karaktere ve ufka sahip bir entelijansiyası yok Türkiye'nin, ne yazık ki.
O hâlde, biraz derin nefes alarak zihin açıcı bir tarih felsefesi yapmamız gerekiyor.

* * *

Bölgemiz, sömürgecilerin bıraktığı sorunlarla boğuşuyor hâlâ. Yani tarihe girebilmiş değiliz henüz: Tarihi başkaları yapıyor; üstelik de bizim üzerimizden!
Sömürgecilik bitti; ama sömürgeciler gitmedi: Paradoks şu burada: Bir yandan sömürgeciliğin safralarını belli belirsiz üzerimizden atmaya çalışıyoruz ama öte yandan da safra temizleme operasyonunu hâlâ yeni-sömürgecilerin zihin coğrafyalarında, yeni-sömürgecilerin kültür kodlarıyla ve siyaset enstrümanlarıyla vesaire gerçekleştirmeye çalışıyoruz!
Gelmek istediğim hayatî nokta şurası: Osmanlı pax'ı / düzeni, bilfiil çöktü ama bilkuvve yaşıyor. Amerikan pax'ı ya da daha genel anlamda Batı ittifakı, bilkuvve çöktü ama bilfiil devam ediyor; zorla, zoraki olarak yaşatılmaya çalışılıyor. İşte bizim sığ -kemalist, liberal ve İslâmcı- entelijansiyamızın göremediği yakıcı gerçek bu.

* * *

Küresel sistemin lordlarının ürkmelerine, kâbuslar görmelerine ve uykularının kaçmasına yol açan asıl hayatî mesele de bu aslında: Bölgenin ve dolayısıyla dünyanın içinden geçtiği küresel krizi, barışa, sulhe, herkesin hukukunun korunmasına, haklarının en âdil şekilde garanti altına alınmasına imkân tanıyan bir Osmanlı pax'ı, böylesi bir pax'a dayanan bir medeniyet fikri çözebilir ancak. Bunu Batılılar bizden daha iyi görebilecek bir tarih bilincine sahip oldukları için, bizi hep "neo-Osmanlıcılık" fobisiyle korkutuyorlar! Biz de bu zokayı yutuyoruz, maalesef!

* * *

İşte AK Parti-Cemaat geriliminin gerisinde yatan ama Ak Parti'yi de, Cemaat'i de çok çok aşan asıl yakıcı sorun burada gizlidir.
Şunu demek istiyorum: Küresel sistem her bakımdan çökmüş durumdadır. Bölgenin ve dolayısıyla dünyanın yeni bir küresel düzene ihtiyacı vardır ve böylesi bir düzeni dünyaya sunabilecek tek aktör, -dış politikasında geliştirdiği vizyonla bunun ipuçlarını sunan- Türkiye'dir yalnızca.
O yüzden, Batı ittifakı, dünya üzerinde kurduğu hegemonyayı devam ettirebilmek için Türkiye'ye -hiç olmadığı kadar- muhtaçtır.
Bu nedenle, Türkiye, bundan sonraki süreçte, hem Amerika'nın Türkiye'siz hiçbir şey yapamayacağını; hem de bölgenin geleceğinin anahtarlarının Türkiye'nin "elinde" olduğunu gösterebilecek bir yolculuğa soyunmalıdır.

* * *

Cemaat'in de benzer kaygılara sahip olduğundan kuşku bile duymak istemiyorum. Ama girdiği ilişkiler ve ittifaklar, Cemaat'in kuşatılmasına ve yönlendirilmesine yol açabilecek nitelikte ve dolayısıyla Cemaat'in müslümanca bir hassasiyetle uyarılmasını gerektirecek bir görünüm arzediyor. İçeride de bu tür ittifakların Cemaat'in kuşatılmasına ve yönlendirilmesine yol açabilecek boyutlar kazandığını gözlemliyor, Cemaat -ve Türkiye- adına kaygılanıyorum: Liberallerle (örneğin Taraf gazetesiyle, örneğin Hasan Cemal, Cengiz Çandar, Şahin Alpay gibi son kertede küresel liberal düzenin değirmenine su taşıyan, "kaygısız" ve "yer/l/i olmayan" "tip"lerle) kurduğu ilişkiler, Cemaat'in ne denli kaygan zeminlerde yol aldığını göstermeye yetiyor olsa gerek.
Türkiye, tam da küresel sisteme çomak sokma imkânını yakalamışken, küresel sistemin çarklarını işletecek bir yere doğru itiliyor Türkiye'nin "gizli" iktidarı tarafından; ve bu yakıcı gerçeği göremeyecek kadar "iktidar sarhoşu"yuz.
Türkiye'deki Ergenekon operasyonu, Türkiye'nin safralarından kurtulması için çok hayatî bir operasyon. Bu kesin. Ama Türkiye'nin tarihî yürüyüşünü sakatlayacak başka türden "yeni bir ergenoken şebekesi" oluşturulmadığından ve "biz"im de bu süreçte "kullanılmadığımızdan" ne kadar eminiz acaba?

* * *

AK Parti-Cemaat gerilimi, sanıldığı kadar basit ve yalnızca Türkiye'nin iç sorunlarıyla sınırlı bir gerilim değil. Bu gerçeği görelim artık.
O hâlde, üzerinde kafa patlatmamız gereken asıl yakıcı soru şu: Ömrünü bizim üzerimizden uzatma manevraları yapan küresel sistemin her bakımdan çöktüğü ve Türkiye'nin, -Osmanlı düzeni'nin kazandırdığı tarihî bilinç ve derinlikle- taze bir medeniyet fikrini dünyaya sunabilecek bir konuma bilkuvve ulaştığı bir zaman diliminde, bu konumu, kuvveden fiile geçirmemizi imkânsızlaştıracak bir yere sürüklendiğimizi görebiliyor muyuz acaba?
Küresel sistem çökerken, Türkiye, nereye sürükleniyor? - Yusuf Kaplan

8 Şubat 2012 Çarşamba

Hrantın parazitleri

Hrant'ın öldürülmesi, onu kendisi olmaktan çıkararak kullanılabilir bir malzeme haline getirdi.
Bu dönüştürme eyleminin ilk adımı, Hrant'ın toplumla kurmuş olduğu duygusal bağı anlamsızlaştıracak ölçüde bir 'laik solcu' olarak sunulması. Böylece Hrant neredeyse toplum üstü, ama aynı zamanda toplum dışı bir kahraman olarak yeniden çiziliyor. İkinci aşamada ise devlet, bugünkü hükümetle yer değiştiriyor ve özgürlük mücadelesinin ekseni AKP karşıtlığı olarak kurgulanırken, devlet de Ergenekon davalarının itibarsızlaştırılması sayesinde ihya edilmeye çalışılıyor. Ancak 'ideolojik ahlaksızlık' olarak adlandırılabilecek olan bu tutum, Hrant'ı fırsatçılık ve faydacılıktan nasibini almış, basmakalıp ve içi boş bir ruhsuz hayalete dönüştürüyor.
Sol adına yapılan bu Hrant araçsallaştırması, bir parazit kolonisinin saygı ve dinginliği hak eden bir acının üzerine çullanmasından, onu didikleyerek beslenmesinden başka bir şey değil. Bunun son örneklerinden birini geçenlerde Ece Temelkuran'ın kaleminden okuduk. Guardian'da yayımlanan makale muhtemelen Batılı laikçi çevrelerin zihninde doğal bir karşılık bulmuştur. Ama Türkiye'yi bilen insanlar için, izan eksikliği ile kendine paye verme ihtirasının bu bileşimin herhalde yozlaşma dışında bir tanım hak etme imkânı yok.
Temelkuran, yazısına şu başlığı uygun görmüş: 'Türk gazeteciler çok korkuyorlar - ama bu korkuya karşı savaşmalıyız'. Hemen anlayabileceğimiz gibi bu makaleyle Temelkuran, büyük bir cesaret örneği verdiğini, meslektaşlarına öncülük ettiğini düşünmüş. Ama ne yazık ki sonuçta patetik ve doğruyu söylemek gerekirse gülünç bir değerlendirmede karar kılmış. Buna göre Temelkuran'ın Haber Türk Gazetesi'nden çıkarılması, meğerse hükümetin Hrant'ın öldürülmesine kadar geri giden baskı stratejisinin sonucuymuş. Anlaşılan aslında Hrant'ın üzerine gidilmesinin ve katledilmesinin ardındaki esas irade hükümete aitmiş. Tabii Temelkuran, diğer cinayetlerden, yükseltilmeye çalışılan ulusalcılıktan, AKP'yi 'gayri milli' kılma çabalarından ve itiraflar sayesinde iyice açığa çıkan Ergenekon girişiminden pek söz etmiyor. Bunun yerine Ergenekon'u bir 'iddia' olarak sunarak aslında söz konusu 'kaos yaratma ve darbe zemini oluşturma' iddiasının gerçek dışı olduğunu ima etmeye çalışıyor. Kısacası Temelkuran, aslında bilinen ulusalcı önermenin içinden konuşuyor ve ideolojik olarak Ergenekon dünyasından pek de uzak olmadığını bizlere hatırlatıyor.
Böylesine çürük bir temel üzerinden yürümeniz için gerçeklerin üzerinden geçip giden bir asma köprüye ihtiyacınız var. Temelkuran, bu işlevi Ahmet Şık ve Nedim Şener tutuklamasına yüklemiş. Bu iki gazetecinin Ergenekon ağının doğrudan parçası olmadıkları ve tutuklu yargılanmalarının adil yargılanma hakkını ihlal ettiği konusunda fazla fikir ayrılığı bulunmuyor. Ancak Temelkuran, Hrant'ın ölümünün perde arkasının sanki sadece bu iki gazeteci tarafından araştırıldığını ima ediyor. Bunun yanlışlığı bir yana, Şener'in kitabı polisteki bilgileri açığa çıkarma açısından yararlı olmakla birlikte, siyaseten askeri kollamayı de hedefliyor izlenimi vermekte. Şık'ın kitabı ise bu konuyla hiçbir ilgisi olmadığı gibi, Gülen hareketinin devlete nüfuz etmiş olduğunu kanıtlamak üzere kaleme alınmış. Ayrıca Şener yazmış olduğu değil, Hanefi Avcı adına yazılmış olan bir başka kitapla ilgili olarak suçlanıyor. Sorun şu ki, her iki kişinin de yazarlık eylemleri Ergenekon çevrelerinin çıkarına uygun gözüküyor ve gerçeği henüz bilmiyoruz. Ancak bu iki kişiyle ilgili olarak asıl konu siyasi fikirleri veya angajmanları değil... Şener'in tutuklandığında 'Hrant için' diye bağırması, Şık'ın 'dokunan yanar' demesi, eğer kendilerini fazla önemsemekten gelen bir abartma değilse, açıkça iç dünyalarındaki daha derin bir zaafa işaret ediyor.
Bu gazetecilerin yargı sürecindeki koşulları tasvip edilemez. Temelkuran'ın gazeteden çıkarılmasının da nedenlerinin kamuoyu ile paylaşılması gerekir ve bu nedenlerin makul olması da şarttır. Ama bu mağduriyetlerin ideolojik olarak kullanıma sokulması ve Hrant'ın buna müdanasızca alet edilmesi ancak ahlaksızlık olarak değerlendirilebilir. Çünkü sadece gerçekler çarpıtılmıyor, katledilmiş bir insanın bizzat kendisi çarpıtılarak, gerçeklerin yeniden kurgulanmasına harç yapılıyor.
Temelkuran, bu arada yazmış olduğu kitabın Hrant tarafından 'istendiğini' söylemeyi ve İçişleri Bakanı'nın ancak utanılacak bir sözünü de eklemeyi unutmamış. Böylece AKP o bakanın seviyesine inerken, kendisi de Hrant'ın yanına kuruluyor.
Görünen o ki 'Türk' gazeteciler çok korkmuyorlar... Aksine çok cesurlar. O kadar ki yurtdışındaki algıyı manipüle etmek uğruna olağan düzeysizliklerini bile aşmakta tereddüt etmiyorlar.
Yazarlar Etyen Mahçupyan Hrantın parazitleri ZAMAN

6 Şubat 2012 Pazartesi

Sıkıcı bir konu: CHP

Ben "CHP adam olmazsa bu ülkede demokrasi de olamaz" diye düşünen, gün aşırı CHP'ye "N'olur değiş" çağrısı yapan köşe yazarlarından değilim açıkçası.

En son CHP değerlendirmelerimi Kılıçdaroğlu başkanlık koltuğuna oturduğu sıralarda yapmıştım, yanılmıyorsam. O zamandan bu yana bu parti hakkında yazmaya değer bir şey bulamadım. Kılıçdaroğlu'yla ya da partinin diğer önde gelenlerinin çeşitli açıklamalarıyla polemikler yapmadım değil, ama öyle uzun boylu bir CHP analizi yaptığımı hatırlamıyorum.
Malum, kurultay oluyor, bugünkü yazımı da CHP'ye ayırayım, dedim. (Herhalde bir tane de seçimli kurultayda yazarım.)
X x x
Ben epey bir zamandır CHP'ye "Değiş, gözünü aç, Türkiye'nin gerçeklerini gör, dünyanın gerçeklerini gör" diye çağrılar yapıp duranların havanda su dövdüğünü düşünüyorum.
CHP'yi yönetenler aptal değil, sizin bizim kadar görüyorlar dünyanın ve Türkiye'nin nereye gittiğini. Eğer buna rağmen bu çizgiyi izliyorlarsa bir bildikleri var:
Bildiğiniz gibi bu parti son birkaç yıldır hiç ummadığı bir şekilde "yetim ve öksüz" kalmanın travmasını yaşıyor.
Zira CHP, (en azından) 28 Şubat'tan bu yana sırtını vesayet rejimine dayayarak siyaset yapan bir parti haline gelmişti. AK Parti'yi darbe, muhtıra ya da Anayasa Mahkemesi kararlarıyla iktidardan düşürtüp yeni kurulacak iktidardan pay kapmak, değişmez siyasi çizgileri haline gelmişti.
Ne var ki, "kolay siyaset"in sonu geldi. Sırtlarını dayadıkları vesayet rejimi çöktü. Ordunun sırtından iktidar ortağı olma günleri geride kaldı.
İşte bu noktada, karşılarında iki yol vardı: Ya tepeden tırnağa değişecek ve sadece yeni bir program değil, aynı zamanda "yeni bir taban" edineceklerdi ya da o güne kadar yüklendikleri misyonu kendi başlarına yürüteceklerdi.
Sağlamcı bir yol izlediler.
İzledikleri Kemalist-vesayetçi çizginin şu anda "siyaset pazarında" yüzde 20-25 kadar sabit bir "müşterisi" olduğunu hepimiz biliyoruz.
Peki kim bu müşteri?
Bu taban CHP'nin 28 Şubat'tan bu yana şiddetlenerek süren, artık sonunda Ergenekon'a kol kanat germe noktasına varan darbeci-vesayetçi çizgiye destek veriyor. Türkiye'de yaşanan olgular onun gözünü açamıyor; çünkü bu kesimin direnişi esas olarak psikolojik. Bu psikolojik direnişin ardında şimdiye kadar edindiği bütün bilgilerin yanlışlanma korkusu, bütün değerlerin altüst oluşunun yarattığı travma yatıyor. AK Parti bu insanların özgüvenini sarsıyor; "ilerici" kimliğini çalarak onların "sağcı-gerici" kesim karşısında hissettiği üstünlük duygusunu yok ediyor.
Uzatılabilir ama uzatmayalım...
CHP yöneticileri de gayet iyi biliyor ki bu "müşteri" kitlesinin genişlemesi pek düşünülemez. Ama onları ilelebet ana muhalefet olarak tutmaya da yeter. Eğer gerçekten değişmeye kalkarlarsa cepte hazır olan bu oyu da tehlikeye atmış olurlar. Dolayısıyla, Dimyat'a pirince giderken evdeki bulgurdan da olmamak düşüncesiyle, ana muhalefet partisi olmanın siyasi gücüyle ve toplumsal prestijiyle de yetinerek geleneksel tabanlarına sıkı sıkıya sarılıp oturmak...
Bu arada, en fazla yapabildikleri şey değişmiş gibi görünerek, "pazarda" hiç değilse üç-beş puanlık bir büyüme sağlayabilmek... İstiyorlar ki, bu değişiklikler makyaj düzeyinde kalsın, partinin Kemalist, vesayetçi ve otoriter özü değişmeden korunsun.
Ama gördüğünüz gibi, günümüzün bilinçli tüketicisiyle o da mümkün olmuyor
.
Sıkıcı bir konu: CHP - Gülay GÖKTÜRK

2 Şubat 2012 Perşembe

Merkez galip, kafalar 'ortaya karışık'!

Bugün üç gün sürecek bir durum değerlendirmesi ve gelecek analizi dizisine başlıyoruz. Geçmişe dönersek, Merkez Bankası Kasım 2011 tarihinde Başkan Durmuş Yılmaz döneminde kredi balonuna, sıcak para girişine, aşırı hızlı büyüme ve cari açığa fren içeren ve enflasyon yanında sistemik finansal istikrarı da hedefleyen, yeni para politikası yaklaşımı kararları almıştı. Gecelik faiz düşürülürken sıcak para çıkmaya teşvik ediliyordu. Tabii ki bu kararlar BDDK tarafından atılan adımlarla da desteklenecekti.
Zaman geçti, başkan değişti, ABD'nin ratingi ağustos ayı başında düşürüldü ve AB'nin sorunları aşmak için hiçbir şey yapmadığı ortaya çıktı, piyasalar panikledi, kur ve faiz spekülasyonu gündeme geldi. Bu global riski arttırıcı gelişmeler, yeni Başkan Erdem Başçı tarafından acilen para politikası değişikliği adımları atılmasını gerektirdi. Gecelik faiz yeniden yükseltilerek Merkez Bankası'nın borç verme faizi de yüzde 12-12.5 düzeyine yükseltildi. Bu şartlarda bankaların finansmanı politika faizi olan yüzde 5.75 düzeyindeki repo faizinin üstünde ve üst limit olan yüzde 12 arasında gerçekleşecekti. Bu arada karşılık oranları yeniden ama kısmen düşürüldü. Döviz ve altın, TL mevduat karşılıkları için kabul edilmeye başlandı. Döviz piyasasına da 2011 yılı sonunda ve 2012 başında müdahale gerekmişti.
Ekonominin yavaşlaması 'oldukça yavaş' olmaktaydı, bu nedenle de cari denge açığı da 'yavaş' küçülmekteydi. Risk algılaması da artıyordu. Burada Merkez Bankası enflasyon hedeflemesini klasik anlamda uygulayamazdı. Diğer taraftan da kuru spekülatif ortamda piyasaya bırakamazdı. Spekülatif yaklaşımlar piyasaya hakim olunca Merkez Bankası sopayı eline aldı. Geçmişimizde kamu bütçesi ve borcunun büyük problem olduğu, döviz rezervlerinin üç beş 'metelik' boyutunda var olduğu, ve kamunun, bankaların ve özel tarafın dev açık pozisyonları, kısa vadeli iç ve dış borçları olduğu ortamda yapılamayacak adımlar atıldı.
Geçmişte sopa piyasanın elinde olurdu ve Merkez'i piyasa test ederdi. Şimdi ise tersi gerçekleşti. Merkez finans kesiminin finansman maliyetini gün bazında hatta bazen gün içinde saat bazında değiştirmeye başladı. Agresif şekilde de dövize müdahale etmeye girişti. Adeta oyunun kuralları değişmişti. Bu ortamda finans kesiminin finansman maliyetleri saat başında bile değişiyor ve şartlara göre Merkez repo faizi ile borç verme faizi arasında (yani 5.75 ila 12 arasında) oluşmaya başlıyordu. Yılbaşı öncesi ve sonrasındaki spekülatif hareketler, sonunda eldeki verilere göre yılbaşından hemen sonra sakinleşerek 20 Ocak tarihine gelindiğinde iyice sakinleşti. Merkez bu arada kamunun dış borcunun düzenli ödemelerini gerçekleştirdiği gibi, iç ve dış döviz talebini de karşılamıştı. Ocak ayının sonuna gelinirken Merkez Bankası yeniden enflasyonu ön plana alan ve döviz kurunu iç ve dış piyasa trendlerine bırakan yaklaşımına geri döndü. Ama bir türlü anlaşılamayan 'koridor' politikasından (anlamaya niyeti olmayan anlayamaz) da vazgeçmedi, yani sopayı elinde tuttu. Özellikle bazı iç ve dış menkul kıymet şirketi analistlerinin iyi niyetinden ciddi şekilde şüpheliyim. Merkez kasten belirsizlik yaratırken, piyasanın da huzursuz olması, sopanın Merkez Bankası'nın eline geçmesi ile sonuçlanmıştı. Zaman geçti ve piyasa sakinleşti. Merkez Bankası'nın kararlılığı anlaşılmıştı. Spekülasyon durdu ve finansman maliyeti normalleşti. Tabii çapraz kur AB düzelene kadar her gün dalgalanacak!
Tabii ki kur etkileri açısından bakılınca TL'nin hızlı değer kaybı, enflasyonu etkileyecekti. Öyle de oldu. Enflasyon yüzde 10 düzeyinin üstüne çıktı. Diğer taraftan da artan faiz maliyeti de genel faiz düzeylerini arttıracaktı. Bu da gerçekleşti, faiz de yükseldi.
Ancak ekonomi dış ve iç 'ulema' ve medya tarafından önerilen 'anlayamadığımız koridor yaklaşımından çık ve genel politika faizini arttır 'söyleminden çok farklı sonuçlar verdi. Genel politika faizi bir kere arttırdın mı, uzun süre yüksek faize angaje olmuşsun demekti. Halbuki koridor sisteminde faiz ancak spekülasyonla uğraşılmak zorunda kalındığında yükseltilmek zorunda kalıyordu. Merkez Bankası'nın koridor politikası çok daha esnek bir yaklaşımdı ve şu anda bulunduğumuz yerde, politika yaklaşımının başarılı olduğu görülmek zorunda. Yüzde 6-7 enflasyonla faizi yüzde 12 düzeyine yükselten Brezilya, enflasyonu düşüremediği gibi, ekonomisini de erkenden sert iniş ve durgunluğa sokmuştu.
Piyasadan ve köşe yazarlarından gelen 'döviz rezervi biter, satmayın!' feryatlarının ne kadar komik olduğu da yarın aktaracağımız verilerden ve durum tespitinden anlaşılacak.
Merkez galip, kafalar 'ortaya karışık'! - Deniz Gökçe