25 Nisan 2014 Cuma

Erdoğan farkı

Bir haftadır yoktum bu köşede. Hayatımın en zor haftasını geçirdim. 35 yıldır kalbimi birleştirdiğim adamın kalbi tekleyince ben de can alıp can verdim. Onun damarları değiştirilip kan akışı tekrar başlayıncaya kadar sanki benim damarlarımdan da akamadı kan.

Allahtan ki, "tesisatçılarımız" mükemmeldi. Siyami Ersek Hastanesi'nin usta cerrahları Murat Demirtaş, Bülent Ketenci ve tüm ekip öyle iyi bir iş çıkardılar ki, artık bir damla bile sızdırmıyor!

Kendilerine minnettarım. Hem ustalıkları, hem insanlıkları için...

 X X X

Yazıya nereden başlayayım diye düşünürken, öyle güzel bir şey oldu ki aniden, gündemim kendiliğinden belli oluverdi.

Erdoğan yine koydu farkını ortaya... Yine yaptı yapacağını; zaman zaman kızsak da, endişelensek de, eleştirsek de, ondan neden vazgeçmediğimizi ve neden kolay kolay da vazgeçemeyeceğimizi gösterdi cümle aleme.

90 yıldır gelen giden bütün yöneticilerin bir türlü söyleyemediği o lafı söyleyebilecek tek kişi oydu, başka biri de yoktu. Ve bütün samimiyetiyle güm diye söyleyiverdi işte. "20. Yüzyıl'ın başındaki koşullarda hayatlarını kaybeden Ermeniler'in huzur içinde yatmalarını diliyor, torunlarına taziyelerimizi iletiyoruz", "Kadim, eşsiz coğrafyanın benzer gelenek ve göreneklerine sahip halkların geçmişi, olgunlukla konuşabileceklerine inanıyoruz"sözleriyle 100 yıllık resmi söylemi tarumar etti. Ve bütün Türkiye tatlı bir huzur içinde şöyle düşündü: Sahi, neden şimdiye kadar kimse söylemedi ki bunları?
 
Büyük liderler, idare-i maslahatçılar
 
Ülkelerin tarihinde iki türlü yönetici olur. Birinci gruptakilerin -ki sayıları toplamın yüzde 90'ını bulur- devraldıkları iktidarı kazasız belasız kendilerinden sonrakine devretmekten başka bir perspektifleri yoktur. Görevlerini "durumu idare etmek" olarak algılar, fazla suya sabuna dokunmadan, düşman edinmekten kaçınarak hareket eder, bunu başardıklarında kendilerini başarılı addeder, verili çerçevenin dışına çıkmayı akıllarından bile geçirmezler. İçlerinde bunu daha iyi ya da daha kötü yapanlar olsa da, özde birbirinden pek farkları yoktur. Gelirler ve iz bırakmadan giderler.

İkinci gruptakiler ise ülkelerin tarihinde ancak birkaç defa gelen büyük liderlerdir. Onlar dönüştürücüdür; mevcut paradigma içinde kalmayı reddederler. O tarihi anın kendilerine yüklediği misyonu görür, bu uğurda risk almaktan da, düşman sahibi olmaktan da korkmaz ve bu cesaretlerinin ödülünü ülkenin tarihine imzalarını atarak alırlar.

Erdoğan, dün yaptığı açıklama ile böyle bir lider olduğunu bir kere daha gösterdi bize. 12 yılda 90 yıldır biriken birbirinden köklü sorunlara neşter atan bu adam, içeride-dışarıda büyük bir koronun"diktatör" çığlıkları attıkları bir anda, büyük bir demokrasi hamlesine daha imza attı.

Ben bu çıkışın önümüzdeki bir yıl içinde Ermeni meselesinde atılacak adımların bir başlangıcı olduğunu düşünüyorum. Ve eminim ki, şu anda bir Alevi açılımı da mutfakta pişirilmekte. Yine eminim ki, bu devrimsel dönüşümler, yakın bir zaman sonra, yarım asırlık Kıbrıs sorunumuzun çözümüyle de taçlanacak.

Böylece Türkiye, 2023'e, tarihinin sırtına yüklediği ağır yüklerden birer birer kurtulmuş, hafiflemiş, vicdanı rahatlamış, önü açılmış bir ülke olarak girecek.

Ondan sonra mı? Ondan sonra "durumu idare eden" vasat yöneticilerle de idare edebiliriz bir süre...
 
Demokrasinin güvencesi: Dindarların demokratlaşması
 
Peki bu arada "diktatörlük meselesi" ne olacak diye sorarsanız, merak etmeyin derim... Bu ülkede demokrasinin en büyük güvencesi ve diktatörlük tehlikesinin önündeki en büyük engel, geniş muhafazakâr-dindar kitlelerde hızla yükselen demokrasi duyarlılığıdır.

Kimileri, zaman zaman ortaya çıkan otoriterleşme eğilimlerine karşı yegane panzehirin Gezi tipi direnişler, Taksim inatlaşmaları, polisle çatışmalar ya da Anayasa Mahkemesi kararları olduğunu sanabilirler.

Oysa asla inşa edici olamayıp sadece yıkıcı olan bu "sol" muhalefet kendisi demokrasiden o kadar uzak ki, ülkenin demokratikleşmesine bir katkı sunması neredeyse imkansız.

Öte yandan derinden ve sessizce büyüyen, ekonomik olarak güçlenen; kimliğini, tarihini ve kültürünü inkar etmeden global dünyayla bütünleşmeyi hedefleyen o büyük kitle -yani nüfusun yüzde 60'ı- önümüzdeki yıllar boyunca rejime rengini veren ana aktör olmaya devam edecek ve sapmalar karşısında AK Parti'ye ayar vermeyi de bilecektir.

http://www.bugun.com.tr/erdogan-farki-yazisi-1076369

14 Nisan 2014 Pazartesi

Dalkavukluk mu dedin Cengiz Çandar?

Başkasının topuna giriyorum... Ayıp mı ediyorum?
Bence değil... Konu mühim ve muaccel...
“Başkasının topu” diye geçiştirmemeli, bu kafayı teşhir etmeli. Ki, tarihin kayıt defterine geçsin, insan içine çıkamasın...
Etyen Mahçupyan’ın “Halk İhtilali” başlıklı yazısına, Radikal’deki bir arkadaştan cevap geldi.
“Cevap” dediysem, ortada “fikri müsademe” aramayın.
Pis ve çirkin bir ağızla konuşuyor arkadaş... Ve küfrediyor.
Efendim mükemmel İsveççe konuşan Şahin Alpay diyesi imiş ki...
Hayır, elbette Şahin Alpay’ın ne dediğini aktaracak değilim. Nihayetinde bir gazete muharririnden söz ediyoruz. Nevrotik ve hulyalı hallerine bakarak, Wittgenstein muamelesi çekecek halimiz yok adama. .
Evet, Radikal’deki arkadaş, Şahin Alpay’ın laflarını aktarıyor... Birtakım Avrupalı parlamenterlerle görüşmüş, onların sözlerini paylaşıyor... Swoboda’dan alıntı yapıyor filan... Yani, Avrupa’dan toplayıp getirdiği adamlarla, “Halk İhtilali” diyen Etyen Mahçupyan’ı dövüyor.
Bir alıntı yapıp, öyle devam edelim isterseniz...
Şunları yazıyor Radikal yazarı: “AKP’yi dalkavukluk ruhuyla halk ihtilali diye palavracı bir dille tanımlayarak, Türkiye’yi bir muhaberat devletine sürükleyecek özellikler taşıyan MİT yasa tasarısından demokratik sonuçlar çıkartacak kadar kendinden geçerek ve Anayasa Mahkemesi’nin HSYK Kanunu’nun bazı maddelerini iptali karşısında sessizliğe bürünerek demokrat camiada barınamazsınız. Avrupa’da yatacağınız yeriniz olmaz. / Ne olur? / Ortadoğu’nun sürekli kişilik sorunları ile boğuşan ortanca çocuğu muamelesi görürsünüz. Yani ‘AKP trolü’ olabilirsiniz ama demokrat olamazsınız.”
Bu çirkin (ve bozuk ifadeli) yazının müellifi, kim olabilir?
Elbette Cengiz Çandar...
Bugüne kadar okuduğum en seviyesiz, en vicdansız, en çirkin sataşma yazısı. Kuru “sataşma” da olsa, bir seviye, bir incelik, bir nezahet aranır. Çandar’da hiçbiri yok.
Demokrat camiada hatırı sayılır bir yere sahipmiş gibi, kendisi gibi düşünmeyenlere kapıyı gösteriyor:“Burada barınamazsınız. Avrupa’da yatacak yeriniz olmaz.” (Aman barınmayalım. Avrupa’nız sizin olsun. Şahin Alpay’larınızla, Swoboda’larınızla bin yaşayın...)
Hani “mahalle baskısı” diyorlardı... Nasıl tezahür ediyor “mahalle baskısı” dedikleri şey? Nasıl tecessüm ediyor kişilerde?
Değerli Çandar’ımız, bir dönem birlikte siyaset yaptıkları ve hep bir “hatır”dan bakan arkadaşı Etyen Mahçupyan hakkında şu küfürleri sıralıyor: “Dalkavuk, palavracı, kişilik sorunlarıyla boğuşan ortanca çocuk, AKP trolü...”
Çandar’ımız, “Türkiye’yi bir muhaberat devletine sürükleyecek özellikler taşıyan MİT yasa tasarısı” diyor ama fiilen bir muhaberat devleti kurmuş Cemaat’e tek laf etmiyor...
Bunca kişiyi kim dinledi?
Devletin kriptolu hatlarını kim çözdü?
Şantaj ve tehdit kasetlerini hangi “mutemet el” dolaşıma sürdü?
Ortalığı kokutan bunca çirkinlik hangi hoşgörülü camianın eseri?
Bunlarla bir problemi yok Çandar’ımızın... Öyle ya, “en iyi parlamento diktasını, en kötü paralel yapıya” tercih ediyordu... Mülaane ve mübahalenin siyaset yordamına dönüştürülmesinden rahatsızlık duymuyordu.
Dalkavukluğa gelince...
Bu uzun girizgâh, “dalkavukluk” bahsine gelmek içindi zaten...
Çandar, basit bir “hak teslimini” dalkavukluk olarak değerlendiriyor ama bu nitelemeyi kullanacak en son kişinin kendisi olduğunu bilmiyor...
Sırasıyla Wolfovitz’leri, Edelman’ları, Levy’leri, İsrail destekli karanlık odaları dolaşacaksın,“iktidara gelmeyi ve iktidarda kalmayı sadece Türkiye’deki sandık zannetmeyin” diye Wolfowitz ağzıyla tehditler savuracaksın ve “Washington vesayeti” adına racon keseceksin, sonra buralara gelip içinde “dalkavuk” geçen çirkin ve seviyesiz cümleler kuracaksın.
Hadi ordan!

11 Nisan 2014 Cuma

Cahilleşen aydın tipine örnek olarak Pınar Kür

Uzun süre umudumuzu yitirmedik. Hani, bir travma yaşıyorlar, sersemlediler, toparlarlar, dedik. Bunca yıl ülkenin eliti olarak yaşadıktan sonra "ayakların baş olmasına" alışmaları kolay değildi elbette. Sabırla bu travmayı atlatacakları günleri bekledik.

Bir kısmı, başardı-başaracak...
Ama bir grup var ki, artık hiçbir şeyi anlama ihtimalleri kalmadı. Kör cahil hale geldiler. Önlerinden hızla akıp giden dünyaya şaşıp duran dedelerimiz ninelerimiz gibi "Başımıza taş yağacak" diye söylenip duruyorlar:

Cumhurbaşkanlığı köşkünde bir başörtülü oturuyor; başımıza taş yağacak!

Üniversitelerde mescit açıldı; başımıza taş yağacak!

Tesettür otelleri açıldı, başımıza taş yağacak!

Cemaatlere sivil toplum kuruluşu diyorlar; başımıza taş yağacak!
 
Artık üretemiyorlar
 
Bu ülke artık onların hiçbir şeyini anlamadıkları bir ülke. Onlar tarihin düz bir çizgi üzerinde ilerleyeceğini sanmışlardı. Tabii toplumdaki bütün bireyler o düz çizgi üzerinde aynı hızda ilerlemiyordu. Kendileri açık ara öndeydiler. Tayyörleri, hasır şapkalarının üstüne taktıkları eşarpları ya da siyah dik yakalı egzistansiyalist kazakları; çocukluklarından beri sakladıkları bale pabuçları; valsleri, sambaları, Tuna dalgaları; daha on-on beş yaşında hatmettikleri Yunan tragedyaları ile arkadan gelen geniş yığınların öncüsü, rehberi, aydınlatıcısı olan seçilmiş insanlar...

Haklarını yemeyelim; "öncülük ettikleri" yığınları kendileri göre seviyorlardı. Onların ellerinin kınalarını, yazmalarının kenarındaki oyalarını, hatta sümüklü çocuklarını, aciz bir yaratığa karşı duyulan merhametle seviyorlardı.

Ama acizler hadlerini bilmediler! İleriyi-geriyi, sağı-solu, aşağıyı-yukarıyı birbirine karıştırdılar. Seçkin öncülerin sekiz yaşından on sekiz yaşına kadar öğrendikleri -ve daha sonra da doğruluğundan asla şüphe etmedikleri- bütün değerleri altüst ettiler.

Şu anda hepsi de meniere sendromuna yakalanmış hastalar gibi, baş dönmesi içinde, ayaklarının altından kayıp giden zemine bakamayıp gözü kapalı yaşıyorlar.

Kendilerini içine sıkıştırdıkları düşünce kodları o kadar dar ki, bu daracık alanda ne doğru sanat eseri ne de bilimsel bir eser üretebiliyorlar. Şiirlerinde, romanlarında pırıltı yok. Makaleleri bayat. Komedyenleri güldürmüyor; feylesofları düşündürmüyor. Entelektüel olarak çöktüler; Şimdilerde ellerinden gelen tek şey, birkaçı bir araya gelince "Nerede o eski günler" nostaljisi yapmak; ara sıra da bir mikrofon bulurlarsa kendilerini tahtlarından indirenlere karşı içlerindeki kini kusmak...

Koyunun olmadığı yerde

 
Aslında belki de bu yeni bir fenomen değil. Belki de öteden beri gerçek anlamda aydın olamadılar da, biz koyunun olmadığı yerde keçiye Abdurrahman Çelebi dedik, uzun yıllar onlarla idare ettik. Cahillikleri kibirleriyle at başı gitmeseydi, geçmiş yılların yüzü suyu hürmetine, hiç değilse saygıyı hak edebilirlerdi. Sınır tanımaz kibirleriyle, o şansı da kaybettiler. Ama hâlâ durumlarının farkında değiller. Mesela hâlâ, başörtülü bir "first lady" ile karşılaşmamak için Cumhuriyet resepsiyonuna gitmemelerinin önemli bir şey olduğunu, birilerinin bunu umursayacağını sanıyorlar.

Neyse ki fikir dünyası boşluk tanımıyor. Eski entelijansiya yavaş yavaş çöküp yok olurken, yeni bir entelijansiya doğuyor bu ülkede. Zeki, kalemi kuvvetli, dünyayı izleyen, ülkesinde yaşanan değişimi anlayan, toplumu doğru okuyan, sorgulayan, düşünürken tabu tanımayan zehir gibi bir kuşak geliyor.
Cahilleşen aydın tipine örnek olarak Pınar Kür