24 Eylül 2016 Cumartesi

Erdoğan Erdoğan’dır, ne bir eksik ne bir fazla…

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Atatürk’e mi yoksa 2. Abdülhamid’e mi daha çok benzediği konusundaki tartışmalar hem çekici, hem bugünün siyasi ortamında fonksiyonel, hem de Tanzimat’la kurumsallaşan bir kültürel sömürge olmamızla doğrudan ilişkili.
Osmanlı, Küçük Kaynarca (1774) yenilgisi/anlaşması ile dünyadaki üç büyük devletten birisi olma payesini, Kırım ve diğer Türklerle olan ilişkisini kaybediyor, Karadeniz Osmanlı gölü olmaktan çıkıyor, tarihinde ilk kez savaş tazminatı ödüyordu.
İşte bu kırılmanın paniğiyle 1. Abdülhamid orduda yenileşme hareketlerini başlattı. Eski günlere dönüş veya en azından yok oluştan kurtuluş, Rusların Büyük Petro ile 1700’lerde çoktan yaptığını yapmakla, yani Batılılaşmakla olacaktı.
Bir farkla ki, Büyük Petro bunu zamanında yapıyor, Osmanlı çok geç kalıyordu. (Benim hesaplarıma göre bu reaksiyonu en geç Kanuni’nin göstermesi gerekirdi. Gerisi debelenme oldu sadece.)
Thomas Carlyle “Bir şey yapılmazsa, gün gelir o şey kendiliğinden olur, hem de kimseyi hoşnut etmeyecek şekilde” demişti; işte böyle oldu Osmanlı/Türkiye için.
Bu iyiniyetli hareket, yetenekli insan, finans ve halk desteği yokluğu ile gittikçe büyük devletlerin lehine sonuçlar doğurdu. 3. Selim’in ilk kez Avrupa’ya gönderdiği kâtipler farkına bile varmadan ya mason ya da gönüllü Avrupa kültürü elçisi olarak geri dönüyordu. 1870’lere gelindiğinde Osmanlı tamamen Batı kültürüne biat etmiş bir bürokratik dönüşümden geçmişti.
2. Abdülhamid de bir reformcu olmasına rağmen kültürel sömürgeleşmenin sıradan bir durum değil, tanksız tüfeksiz bir fethedilme olduğunun farkındaydı.
20. yüzyılın başına gelindiğinde ise, sivil/askeri bürokrasi, yeni aydın sınıfı, sermaye sahipleri, medya, siyasetçiler ve kalburüstü tüm kesimler çoğunluk Batı kültürü tarafından fethedilmişlerdi. Artık en azından büyük kentlerde halkı da etkileyebiliyorlardı. Kültürel sömürge bu ülke evlatlarının eliyle toplumsallaşmaya başladı. (Bugünkü bürokrasinin [özellikle dışişleri], CHP, solcu/sosyalist, kentli, memur ile sermayedar kitlesinin atalarıydılar ve geleneksel halka karşıt konumlanmışlardı.)
Bunun devletin içten çökmesi anlamına geldiğini bilen büyük devletler Osmanlı Batıcılarına büyük sempati gösterdiler. 2. Abdülhamid’den sonra hiçbir fren mekanizmasının kalmayacağını biliyorlardı. Abdülhamid sütten çıkmış ak kaşık değildi ama 28 yaşında devletin başına geçecek Enverlerden çok daha iyi okuyordu oyunu.
Bir kısmı haklı demokrasi, eşitlik ve güvenlik talebiyle, bir kısmı da Osmanlıyı yeniden cihan imparatorluğu yapmak için Abdülhamid’in karşısına dikildiler. Hepsinin ortak özelliği Batıcı olmaları ve geleneksel halka bir patoloji gözüyle bakmalarıydı. Ha Taşnak, ha İttihatçı, fark etmiyordu. Nasıl olsa sonradan birbirlerini yiyeceklerdi.
İşlerin ters gittiğini hisseden, reçetenin kendisine uymadığını anlayan geleneksel halk ise (onlara İslamcı dendi) bu sürece hep tepkili oldu. 31 Mart olaylarına böyle bakmak daha doğru olur.
İdris Küçükömer’in “Bu ülkenin gericileri solcular, ilericileri geniş İslamcı kesimdir” tespiti bu yüzden doğrudur. Türkiye’nin Batıcı hareketi kadrocudur, vesayetçi ve darbecidir. Statükoyu yitirmek istemez.
Şimdi 15 yıldır bir halk devrimine karşı gelişen 15 Temmuz işgalini yenince “Erdoğan’ı Atatürk’le mi Abdülhamid’le mi mukayese edelim” ihtiyacı doğdu. “İslamcılar” Erdoğan’ın başarısını Abdülhamid’in iade-i itibarı olarak görme eğiliminde. Öte yandan Atatürk’ün kurtuluş pratiği de Batıcı diye değersizleştirilemez. 15 Temmuz ikinci bir Kurtuluş Savaşı olduğuna göre Erdoğan’ı Atatürk’le mukayese etmek de oldukça makul. Ama Erdoğan beş vakit namaz kılıyor, Atatürk ise beyaz leblebi ile rakı içerdi.
Ne yapacağız?
Bunlar oldukça indirgemeci yaklaşımlar.
Oysa 15 Temmuz bu tarihsel bölünmeyi fiilen ortadan kaldırdı. Tamam, sokağa çıkanların çoğu ve şehitlerin tamamı geleneksel kesimdendi ama sekülerlerde de “vatan” bazında bir uyanışın filizlendiğini gördük.
İslamcı/seküler ayrışması Osmanlıyı yıkan unsurlardan biri, Türkiye’nin geri kalışının da tek nedeniydi.
O yüzden Abdülhamid/Atatürk/Erdoğan analojilerini tarihsel süreklilik ve bağlamı içinde, bugünün farklarını ilave ederek kullanmak doğru; ama ayrışmaları kışkırtmaya, 15 Temmuz’u yaşanmamış kılmaya yaramamalı.
Gerçi olmuş olan şey olmamış sayılamaz.
Devam ederiz.
Erdoğan Erdoğan’dır, ne bir eksik ne bir fazla…

17 Eylül 2016 Cumartesi

PYD, ABD’nin siparişi üzerine kurulmadı mı?

PYD’nin Suriye’de üstlendiği alanlara ABD bayrağı astığını gösteren fotoğraflar kamuoyunun hayli dikkatini çekti. Kimisi ABD bayrağı altında konumlanan PYD’ye çok şaşırdı; kimi de ABD’nin buna izin vermesine hayrette. Nasıl olur da Amerikan bayrağı, bir terör örgütünün karargahında dalgalanabilir?
Oysa bunda şaşıracak bir yan yok; PYD zaten 2003 yılında ABD’nin siparişi üzerine kurulan bir örgüt. Bu gerçeği bizzat Kandil’de PYD’nin kurulma kararını alan “Başkanlık Konseyi” üyesi beş kişiden biri olan, PKK liderinin kardeşi Osman Öcalan açıkladı.
Her fırsatta şu gerçeğin altı çizilmeli: PYD, 2003’te ABD’nin siparişi üzerine Kandil’de kurulan bir örgüttür. DAEŞ ile PYD aynı günlerde tarih sahnesine çıkmıştır. PKK’nın bugüne değin ABD’den bağımsız tek bir hareketi olmamıştır. Daha da önemlisi PKK, ABD’den habersiz nefes bile alamaz, örgütün ipleri doğrudan ABD’nin elindedir.
PKK’nın Irak ve Suriye’deki hareket planını ABD belirlemektedir; örgütün ikinci Kandil olarak anılan Sincar’a yerleştirilmesinden tutun, Suriye’nin Kuzeyindeki kantonların oluşumuna ve Güneydoğu’daki terör eylemlerinden Karedeniz’e açılmasına kadar PKK/PYD/HDP’nin her adımının arkasında ABD’nın kısa ve uzun vaadeli planlamaları, düzenlemeleri mevcut.
PKK/PYD’nin bulunduğu her yere Amerikan bayrağı asması işte bu gerçeğin itirafı anlamına gelir. Biat ettikleri asıl bayrak zaten Amerikan bayrağıdır. Kürt vatandaşların çoğu bu gerçeği yeni yeni anlıyor. FETÖ gibi PKK da bir Amerikan projesidir ve sadece bağlı olduğu o güce hizmet etmektedir.
PKK/PYD/HDP’ye yakın duran çevrelerin durumu da bu örgütten çok farklı değil. Solcuların PKK, liberallerin FETÖ hayranlığı bu ülkede bildiğimiz pek çok şeyin aslında yalan olduğuna delalet ediyor. Siyasi varlığını “anti-Amerikancılık”üzerine bina eden Türkiye solu uzun zamandır, ABD’nin paramiliter gücü olan PKK/PYD’nin kuyrukçuluğunu yapıyor. Kendilerine liberal etiketi yapıştırılan, akademide ve medyada hayli itibar gören bir kesim ise ABD projesi FETÖ’nün bu ülkedeki seküler misyonerleri durumunda.
Son yıllarda yaşanan gelişmeler ezberleri o kadar bozdu ki; kapitalizm karşıtı, anti-Amerikancı sandığımız solun asıl kavgasının Batı’ya karşı ülkeyi bağımsızlaştırma mücadelesi veren siyasi güçler ve toplumsal kesimlerle olduğu ortaya çıktı. Özgürlükçü liberallerin arka çıktığı, misyonerliğini yaptığı “cemaat”in ise uluslararası bir istihbarat ağının parçası olduğu, TSK içinde kurduğu cuntayla bu ülkeyi toptan ateşe atmaya çalıştığı anlaşıldı.
Yeni yeni anlaşılıyor ki, bu ülke yıllardır Amerikan imalatı ideoloji ve siyasi güçlerle güdülmeye çalışılıyor. Asıl kavgaları da bu toprakların bağımsızlaşmasını, kalkınmasını, özgürleşmesini isteyen milletle.
Ancak son beş yılda bu çevrelerin maskeleri tümden düştü; bu oyunu daha fazla sürdürmeleri imkansız hale geldi. Bundan sonra daha açık oynayacaklar; böylelikle millet de dostunu düşmanını daha net görme fırsatı bulacak.