8 Şubat 2011 Salı

Yazarlar Şahin Alpay Erdoğan, Putin olmak mı istiyor? ZAMAN

 

Başbakan Erdoğan bir süredir, hemen yalnızca TBMM Anayasa Komisyonu Başkanı Burhan Kuzu ile birlikte, Türkiye'nin mevcut hükümet sistemini terk edip yerine başkanlık ya da yarı-başkanlık sistemini benimsemesini öneriyor.

Cumhurbaşkanı Gül bu konuda "çekinceleri" olduğunu söyledi. Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç ve TBMM Başkanı Mehmet Ali Şahin de, Gül'e katıldıklarını beyan ettiler. 2007 seçimleri öncesinde sivil ve demokratik bir anayasa taslağı hazırlamakla görevlendirdiği, Prof. Dr. Ergun Özbudun başkanlığındaki heyetin tamamı ise, Başbakan'ın önerisinin çok kötü bir fikir olduğunu belirtiyor. Muhalefet partilerinin karşı oldukları muhakkak. Muhalefet bir süredir AKP'nin Türkiye'yi İran'a çevireceği iddiasından vazgeçti, onun yerine Rusya'ya çevireceğini; Erdoğan'ın Putin gibi olmak istediğini söylüyor.

Bunlara rağmen Başbakan'ın, Fransa ve (evet!) Rusya'daki (hemen bütün yetkilerin başkanın elinde toplandığı) yarı-başkanlık sistemini örnek göstermesini anlamakta güçlük çekiyorum. Çünkü Haziran'da seçimlere gidilirken ülkeyi kutuplaştırması, AKP'ye destek verenlerin bir kısmını uzaklaştırması, iktidarın oylarını azaltması kuvvetle muhtemel; benimsenmesi ihtimali ise çok zayıf olan bir önerinin gündeme getirilmesini akıl ve mantıkla bağdaşır bulmuyorum.

Akıl ve mantıkla bağdaşmayınca, akla psikolojiyle ilgili izahlar geliyor. Başbakan'ın bundan sonraki Cumhurbaşkanı olmak ve o zaman da olabildiğince güçlü bir Başkan olmak istediği iddia ediliyor. Mısır diktatörü Mübarek'e seslenirken "Bizler faniyiz, kalıcı değiliz. Müslümanlar olarak hepimizin gideceği yer, iki metreküp çukurdur..." diyebilen, demokrasinin kişilerin değil kuralların yönetimi olduğunu muhakkak bilen Erdoğan'ın nasıl böyle düşünebileceğini izah da güç, ama kabul edilebilir başka bir izah göremiyorum.

Başbakan'a hak verdiğim husus, başkanlık sisteminin tartışılması için yaptığı çağrı. Belki bu tartışma Erdoğan'dan önce Turgut Özal ve Süleyman Demirel'in de hayalini kurduğu tasavvurun ne kadar isabetsiz olduğunun anlaşılmasına yardımcı olur. Başkanlık ya da yarı-başkanlık sistemi Türkiye için berbat bir fikir. Neden? Başlıca üç hükümet sistemi var: Yürütme gücünün halkoyuyla seçilen Başkan'da olduğu Başkanlık; halkoyuyla seçilen Başkan ile parlamentodan çıkan Başbakan arasında paylaşıldığı Yarı-başkanlık ve parlamentodan çıkan Başbakan ve hükümette toplandığı Parlamenter sistem. Her birinin üstün tarafları ve sakıncaları olduğu muhakkak. Her ülkenin kendi ihtiyaçlarına uygun olanı seçmesi doğal.

Başkanlık sistemlerinin farklı siyasi görüş ve partiler arasında uzlaşma kültürünün zayıf olduğu toplumlar açısından büyük sakıncalar taşıdığı konusunda yaygın bir ittifak olduğu muhakkak. Sakıncalar şunlar: Otoriterliğe kayma eğilimi. Otoriterliğe kayan ya da hukuk dışına çıkan Başkanı görevden uzaklaştırmanın güçlüğü. Başkan ile parlamento çoğunluğunun ayrı partilerden olması halinde yönetimde istikrarsızlık tehlikesi. Parlamenter sistemin üstünlükleri ise şunlar: Hükümet ve parlamento, aynı parti veya partilere dayandığı için yasama hızlı çalışabiliyor. İktidar gerektiğinde seçim yapılmadan da değiştirilebildiği gibi, seçimler istendiğinde yenileniyor. Gerek demokrasiye geçiş aşamasında olan, gerekse etnik ve dinsel bakımdan bölünmüş toplumlar için çok daha uygun özelliklere sahip.

Başkanlık ya da yarı-başkanlık hükümet sistemlerinin Türkiye'nin bünyesine uygun olmadığı çok açık. Zira, ne yazık ki, bizde gerek demokrasi üzerinde mutabakat, gerekse uzlaşma kültürü hayli zayıf. Son referandum ölçü alınırsa, halkın en az % 42'si bürokratik vesayet düzeninin devamından yana. Hemen her konu kutuplaşmaya vesile olabiliyor. Toplumumuzda siyasi görüş ayrılıkları yanında, dindar-laik, Sünni-Alevi, Türk-Kürt eksenlerinde bölünmeler var. Asıl ihtiyacımız olan gerek hükümet, gerekse seçim sistemini ucubelikten kurtarmak. Nasıl? Cevabı gelecek yazıda.

Yazarlar Şahin Alpay Erdoğan, Putin olmak mı istiyor? ZAMAN

Yazarlar Mümtazer Türköne Türkiye modeli nasıl yok edilir? ZAMAN

Yazarlar Mümtazer Türköne Türkiye modeli nasıl yok edilir? ZAMAN

'Türkiye modeli' nasıl yok edilir?
Münih'teki Güvenlik Konferansı'ndan dönerken, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu'nun, Zaman'dan Abdülhamit Bilici'ye söyledikleri, Arap dünyasının geleceği ile ilgili objektif bir durum tespiti.
Davutoğlu, 'olumlu sonuçlanması' durumunda Mısır'daki halk ayaklanmasının Ortadoğu'da 'pozitif bir domino etkisi'ne yol açacağını söylüyor. Aksine beklenen değişimin olmaması halinde ise diğer ülkelerdeki değişim rüzgârının da duracağı uyarısında bulunuyor.
Zorlu bir kavşak noktasındayız. Sadece Ortadoğu değil, dünyanın geleceği Tahrir Meydanı'ndaki gelişmelere bağlı. Mısır demokrasiye geçerse Ortadoğu'daki diktatörlerin kaleleri birer birer yıkılacak. Diktatörlerin sahneden çekilmesi, bütün dengelerin değişmesi ve Ortadoğu'da ABD hegemonyasının azalması demek. Münih'teki Güvenlik Konferansı'nda tartışılan, 'Batı'dan Doğu'ya güç transferi' beklenenden erken gerçekleşecek. O zaman statükonun devamı, Batı çıkarlarının korunması için yegâne çare. Peki statüko nasıl korunacak?
ABD ve Avrupa'daki dünyanın güç merkezleri şartları değerlendirip karar vermeye çalışıyor. Ortadoğu'nun kokuşmuş statükosuna karşı meydan okumanın Türkiye'den geldiğini bildiklerine göre tedbir alacaklar. Hem Batı'da demokrasiye ve özgürlüklere gerçekten inanmış kanaat önderleri 'Türkiye modeli'nin bir çözüm olabileceğini görüyorlar. Hem de Mısırlılar, Türkiye modelinden cesaret alıp statükoyu sarsıyorlar. O zaman statükoyu korumak istiyorsanız, Türkiye'yi cazip bir model olmaktan çıkartmak, domino etkisini başlamadan durdurmak için en akılcı çözüm değil mi? Uluslararası dengeler ve reel çıkarlar söz konusu olduğu zaman, Batı'nın demokratik değerleri gözden çıkartması ilk defa mı olacak? Neo-conlar tarihi durdurmak için ırmağın önündeki setleri yükseltiyor.
New York Times, Türkiye'nin 'İslâm-demokrasi-güçlü ekonomi' üçgeni ile, Ortadoğu ülkeleri için cazip bir model olduğunu söylerken genel kanaati yansıtıyor. Güçlü ekonomisini, seçilmiş liderini, tanınmış ürünlerini, Arap dünyasının yarısına denk ekonomisini, Arapça dublajla yayınlanan onlarca dizisini de gerekçe gösteriyor.
Çare Türkiye'nin istikrarsızlaştırılması. Böylelikle Türkiye'nin hem özgürlükçü Batı'yı ikna eden hem de Arapları cesaretlendiren bir model olmaktan çıkartılması.
CHP'nin son zamanlarda soyunduğu rol, bu istikrarsızlaştırma projesi için önemli ipuçları veriyor. CHP'nin 'sokağa inme' çağrısı, neden Tunus sonrasında, Mısır ayaklanması ile eşzamanlı olarak yapıldı? Süheyl Batum'un askerleri darbeye tahrik eden mide bulandırıcı sözleri, seçime giden bir parti için normal mi? CHP Genel Başkan Yardımcısı Osman Korutürk'ün, Davutoğlu'nun ikazına rağmen Münih'te, İsrailli konuşmacı ile aynı oturumu paylaşması bir tesadüf mü, yoksa genel bir politikanın uzantısı mı? CHP lideri Kılıçdaroğlu, ABD'den gelen davetleri 'icazet almaya gitti' demesinler diye reddettiğini söylüyor. Eşine rastlanmayan bu hassasiyet, bir şeylerin üstünü örtmek için mi? Dün Taraf'ta, Tarhan Erdem'in Neşe Düzel'e verdiği mülakat, çırılçıplak bir CHP analizi. Tarhan Erdem, CHP'nin hiçbir konuda politikası olmadığını, günlük yaşayıp günlük tükettiğini söylüyor. CHP'nin politikasızlığı, bir parti gibi davranmaması dikkatinizi çekmiyor mu? Ama aynı CHP, Türkiye'yi istikrarsızlaştıracak hamleleri peş peşe ve sağlam bir politikanın eseri gibi yapmıyor mu? Bir yandan 'sokağa inme' çağrısı, öbür tarafta askerleri tahrik ederek darbe arayışına girmek neyin işareti?
Benim cevabım: Mısır'da başlayan ve domino etkisi ile bütün Arap dünyasına yayılma istidadı gösteren demokrasi ve özgürlük arayışını durdurma önlemi. Modeli yok edin, demokrasi üretimini durdurun.
Bakın ve izleyin. CHP ne kadar tahrik edecek? Ne kadar kin ve düşmanlık yayacak? Ne kadar bu ülkenin hassas dengelerini zorlayacak? Yani kimin projesini uygulayacak?
Bize düşen 'Türkiye modeli'ni daha muhkem hale getirmek. Hem kendimiz hem de özgürlük ve onur arayan kardeşlerimiz için.