20 Mart 2011 Pazar

Misâk-ı Millî sınırları efsanesi, Star Gazetesi

 

Siz hâlâ Misâk-ı Millî sınırlarımız içinde mi yaşadığımızı düşünüyorsunuz? Yanıtınız evetse, bir efsaneye kurban gitmişsiniz demektir. Misâk-ı Millî, ezberlenen şekliyle sadece bir efsanedir. Hazır yıldönümünü de henüz geride bırakmışken, efsanelerden uzaklaşmaya hazır mısınız?

Bir anket yapılsa ve Misâk-ı Millî’nin ne olduğu sorulsa, millî eğitimin süzgecinden geçmiş olanların bu soruyu yanıtsız bırakmaları düşünülemez. Yanıt hazırdır; elbette bugünkü sınırlarımızı işaret eden ulusal andımızdır. Tam olarak tarihini çıkarmakta zorlananlar olacaktır. Ezberleri yeterince güçlü olanlar için bu da bir sorun oluşturmaz. Daha zor bir soru, Misâk-ı Millî’nin ne zaman değil de, kimler tarafından hazırlanarak kabul ve ilân edildiğidir. Bu sorunun yanıtını doğru bilenler azınlıkta kalabilir.

Siz hâlâ Misâk-ı Millî sınırlarımız içinde mi yaşadığımızı düşünüyorsunuz? Yanıtınız evetse, bir efsaneye kurban gitmişsiniz demektir. Misâk-ı Millî, ezberlenen şekliyle sadece bir efsanedir. Hazır yıldönümünü de az bir zaman önce geride bırakmışken, efsanelerden uzaklaşmaya hazır mısınız?

Misâkı Milli olarak kutsanan metin

Misâk-ı Millî metni, 17 Şubat 1920 tarihinde İstanbul’da toplanan (son) Osmanlı Meclisi Mebusanı tarafından ilân edildi. Aslında 28 Ocak’ta çoktan kabul edilmişti. Metin daha önce Ankara’da da tartışılmış ve formüle edilmişti. Ne var ki, nihai metin Ankara’dakinden farklı olacaktır. Bugün Misâk-ı Millî olarak sözü edilen ve kutsanan metin, 17 Şubat tarihli metindir.

Soru: İçinizde bu metni gören var mıdır? Yoksa sadece size anlatılan ve ders kitaplarında aktarılan kadarıyla mı biliyorsunuz?  Elinizin altında bulunan ve kolayca erişilebilecek kaynaklardaki metin ile orijinal metin arasında fark olabileceğine ihtimal veriyor musunuz? Sorulardan işin içinde bir iş olduğunu anlamaya başladınız. O halde metni biraz açalım mı?

Aslında metnin resmi başlığı “Ahdi Millî”dir. Metin mecliste okunmazden evvel Edirne milletvekili Mehmet Şeref Aykut, yaptığı konuşmada, “Ortaya şu Peymânı Müebbeti Millî çıktı. Bu bir Misâk-ı Millî’dir” demişti. Meclis, müstakbel barış anlaşması için katlanılabilecek en yüksek fedakârlık sınırını belli eden bir metin yayınladığını açıklıyordu. Osmanlı saltanatının devamı ancak bu çerçevede mümkün olabilirdi. Buna göre, Osmanlı devletinin Arap çoğunluğunun bulunduğu ve 30 Ekim 1918 tarihli Mondros mütarekesi imzalandığı sırada düşman ordularının işgali altında bulunan kısmının geleceği o yörede yaşayan halkın serbest oyuyla tayin olunacaktı.

İçinde mi, dışında mı?

Elinizin altındaki hemen hemen bütün metinlerde “dışında” kelimesi çıkarılmıştır. Bu konuda ayrıntılı bilgi almak isteyenler, çok yıllar önce Mete Tunçay’ın kaleme aldığı “Misâk-ı Millî’nin birinci maddesi üstüne” adlı yazıya bakmalıdırlar (Birikim: sayı: 18-19; 1976). Bunu da nereden çıkarıyorsunuz diyecek olan koroya: Lütfen, yani zahmet olmazsa, Meclisi Mebusan Zabıt Ceridesi’nin 17 Şubat 1920 tarihli celsesine bir göz atıveriniz.

Kars, Ardahan ve Batum livaları için de plebisit talep ediliyordu. Buna göre, özgürlük günleri geri gelince, Birinci Dünya Savaşı sonlarında yeniden Osmanlı’ya katılmış olan bu topraklarda yaşayanların gerekirse serbest oyuna başvurulması öngörülmüştü ama bu oylama asla gerçekleşmedi.

Batum’un karşılığında Kars ve Ardahan’ın alınması, Misâk-ı Millî’ye aykırı olduğu gerekçesiyle mecliste hayli eleştiriye uğradı. Bazı milletvekilleri, içlerinde beş yıl sonra 1926 yılında İzmir suikastı davası sonucunda asılacak olan Lazistan milletvekili Ziya Hurşit de vardı, Batum’un terk edilemeyeceğini ve gerekirse savaşarak alınması gerektiğini ileri sürüyorlardı. (Ya; milli mücadele yıllarında mecliste Lazistan temsilcisi de vardı! İnanmayanlar, TBMM Vakfı’nın yayını olan Türk Parlamento Tarihi kitabının 1919-1923 cildine bakmalıdırlar.)

Misâk-ı Millî metninde belki daha da garip olan Batı Trakya için de plebisit talebidir. Hatırlanacağı gibi, Birinci Dünya Savaşı öncesinde Balkan savaşı ile yitirilen topraklar için de talepte bulunuluyordu. Bu da Balkanların kaybının yarattığı travmanın ne denli derine işlediğini göstermesi bakımından anlamlıdır. Batı Trakya da özgürce kaderini belirlemeliydi. Bu madde de sonuçsuz kaldı. Lozan antlaşmasında yer almadı.

Azınlık hakları, sınır ötesindeki diğer İslâm halkların da özdeş haklara sahip olmaları karşılığında güvence altına alınacaktı. Milli ve ekonomik gelişmeyle çağdaş bir yönetim için bağımsızlık esası kabul ediliyor; diğer yandan, kapitülasyonların kaldırılması karşılığında saptanacak olan borçların ödeneceği taahhüt ediliyordu. (Oysa Sovyetler Birliği’nde Bolşevikler, Çarlık borçlarını ödemeyi reddetmişlerdi).Devam edelim mi? Ama edemeyiz, çünkü metin burada bitiyor. Hepsi bu kadar. İşte Misâk-ı Millî’yi öğrendiniz. İçinizden peki sınırlar ne oldu diyenleri duyar gibiyim. Maalesef sınır mınır yok. Bu metinde öyle bir şey yok. Yazılanlar da uygulanamadı zaten. Lozan’da son iki husus hayata geçirildi sadece.

Misâk-ı Millî ve Lozan

Elbette Lozan’da Misâk-ı Millî elde edilemedi. Hele Musul meselesinin tamamen muallakta bırakılmış olması ve sonuç alınması neredeyse imkânsız bir yola girilmesi üzerine pek çok üye bu konuyu gündeme getirmeten kaçınmadı. Bu yüzden mecliste kızılca kıyamet koptu. İş, görüşmeleri yürüten İsmet Paşa’nın başkanlığındaki heyetin ve bu heyetin dayandığı hükûmetin ihanet içinde olduğunu söylemeye kadar vardı. Ne var ki, Lozan anlaşmasına karşı muhalefet sadece birinci meclise özgü kalmadı; bu meclisin yerine gelen ikincisi de, eleştiride ilkinin gerisinde kalmadı.

Ama hatırlanması gereken sadece muhalefetin konumu değildir. Aksine önderliğin ve siyasetin ne demek olduğunu hatırlamak isteyenler de, aynı kaynakta Atatürk’ün anlaşmayı nasıl savunduğunu okuma imkânı bulabilecekledir. Atatürk, meclis başkanı olarak, anlaşmanın Misâk-ı Millî’ye aykırı olduğunu söyleyenlere karşı şunları açık bir dille şunu belirmek ihtiyacını duyacaktır.

“Efendiler; arazi meselesi ve hudut meselesi, Misâk-ı Millî’nin, malumu âliniz, birinci maddesin”de yer almaktadır. Ancak “Misâk-ı Millî, şu hut, bu hat diye hiçbir vakitte hudut çizmemiştir. O hududu çizen şey, milletin menfaati ve heyeti celilenin isabeti hazarıdır. Yoksa, bu haritası mevcut bir hudut yoktur.”

Böylece Atatürk de Misâk-ı Millî’nin ne olduğunu ve olmadığını tekrar etmek zorunda kalmıştı. Siyaset tam olarak bu konuşmanın kalbinde yatıyordu; çünkü sadece üç sene önce yine Atatürk, müstakbel güney sınırının ne olacağını mecliste şöyle açıklamıştı:

“Hep kabul ettiğimiz esaslardan birisi ve belki birincisi olan hudut meselesi tayin ve tesbit edilirken, hududu millimiz, İskenderun’un cenubundan [güneyinden] geçer, şarka [doğuya] doğru uzanarak, Musul’u, Süleymaniye’yi, Kerkük’ü ihtiva eder [içerir]. İşte hududu millimiz budur dedik.”

Ankara yönetimi, Misâk-ı Millî gibi bir efsanenin ardına takılmayacak kadar gerçekçiydi ve politik yeteneğe sahipti. Sınırların ve alınabilecek olan herşeyin güç dengeleri temelinde gerçekleşebileceğini bilecek tecrübeye de sahipti. Bunda hiç tereddüt etmedi; eleştirileri göğüsledi ve böyle yaptığı için de kazandı. Atatürk’e göre, bundan fazlasını istemek macera ve risk anlamına geliyordu. Barışı kazanmak çok daha acil ve mühim meseleydi.

Bugünkü sınırlarımız nasıl oluştu

BUGÜNKÜ sınırlarımız nasıl mı oluştu? Bugünkü Sovyet sınırımız Moskova anlaşmasıyla (1921) saptandı. Sonra Stalin 1945’de bundan memnun kalmadığını açıklayacak ve ilişkiler hızla bozulacaktır. Hani şu meşhur boğazlarda üs ve Kars ve Ardahan’ın yeniden iadesinin talep edildiği dönem. Suriye sınırı yine Fransızlarla aynı yıl yapılan anlaşma ile saptanacak ve bugün de geçerli olan sınır Lozan’da teyit edilecektir. Yunanistan sınırı Lozan’da saptanırken, Irak sınırı sinir bozucu aşamalardan geçerek Musul’un yitirilmesiyle sonuçlanacak olan Milletler Cemiyeti’nce alınan karar uyarınca ortaya çıkacaktır. Bütün bunların tabiî ki Misâk-ı Millî ile ilgisi bulunmuyordu. Bu sınırlar saptanırken mecliste pek çok üyenin Misâk-ı Millî’yi hatırlatarak, Ankara’da iktidarı şiddetle eleştirdiği de hatırlanacak olursa, tablo gerçekçi bir şekilde tamamlanır.

Tarihsel Metinler ve Kutsal Ruhlar

TARİHSEL metinlerin kutsal ruhlar olduğunu düşünenler için tarihsel ve politik açmazlar burada yatar işte. Zaman değişir, metinler de değişir! Metinler üzerinde tahrifat yapılmak zorunda kalınır. Siyasal koşullar bunu gerektirir çünkü. Sonraki nesiller orijinal metni değil, değiştirilen bu metinleri kutsar. Aslında olmayan metinlere kutsallık atfeder. Hazindir, fakat politika değişince tarih de değişir. Yeniden yazılır. Yeniden ezberlenir.

Misâk-ı Millî metninin yeni Türkiye’nin sınırlarını kazdığı efsanesine gelince; efsaneler öyle kolay ölmez. İnançlar öyle derin kazınır ki, gerçeklerin anlatılması ile bu derin hendeklerin doldurulması imkânı yoktur. Hatta gerçeklik karşısında inançları sarsılanlar, efsanelerini korumak üzere her yola teşebbüs edebilir.  Ezberlerini ardı ardına sıralayarak savunmaya geçerler. Savunduklarının ne olduğunu anlayamazsınız; çünkü söyleyebilecekleri Misâk-ı Millî’nin kendisi değil; kutsalın dokunulamaz olduğu ve dokunanın nasıl yanması gerektiğine ilişkindir, sadece...

Okuma listesi

MUSTAFA Budak’ın Misâk-ı Millî’den Lozan’a başlıklı akademik çalışması özellikle önerilmesi gereken bir kitaptır. Okuyucu bu alanda geniş bilgi edinmek istiyorsa, muhakkak bu kitabı okumalıdır. Lozan’ı öven klasik metinler olarak Ali Naci Karacan’ın Lozan Konferansı ve İsmet Paşa ile Cemil Bilsel’in Lozan kitaplarına bakılmalıdır. İsmet Paşa aleyhtarlığının klasik metni olarak Kadir Mısırlıoğlu’nun Lozan: Zafer mi, Hezimet mi? adlı kitabına bakılmazsa, İnönü ve Lozan’ın muhafazakar kesimler tarafından neden ve nasıl eleştirildiği eksik kalır. İşi daha da ileriye götürmeye kararlı ve vakti olanlara Bilâl Şimşir’in hazırladığı Lozan Telgrafları adlı çalışmayı öneririm. Lozan heyetinin Ankara ile olan irtibatının telgraflar aracılığıyla ete kemiğe büründüğü bu metin, araştırmacılar açısından başvuru kaynağıdır. Kendisini Lozan’a vakfetmeye kararlı okuyuculara ise, Seha Meray’ın hazırladığı ciltler dolusu Lozan Barış Konferansı (Tutanaklar ve Belgeler) serisini öneririm. Lozan’daki görüşmelerin tutanaklarını burada bulabilirsiniz. Her iki kitabı birlikte tetkik edecek olanlar görüşmelerin arka planını daha kolay anlayabilirler.

Misâk-ı Millî sınırları efsanesi, Star Gazetesi

9 Mart 2011 Çarşamba

Post Ergenekon durum



Nedim Şener ve Ahmet Şık'ın sorgulama sonrası mahkemece tutuklanmaları, gazeteci dünyasında tepkilere neden oldu. Genel kanaat, bu iki meslektaşın hiçbir biçimde Ergenekon ağıyla ilişkilendirilemeyeceği ve sırf onaylanmayan kitaplar yazdıkları için suçlandıkları. Buradan hareketle vesayete, faşizme kadar giden yorumlar yapıldı.
Ancak daha serinkanlı olunmasında büyük yarar var. Dink cinayetinin çözülmemesinde asker ve polislerin mesleki dayanışmasının rolünü tespit etmiş olanların, şimdi gazeteci dayanışmasının muhtemel işlevini düşünmemeleri şaşırtıcı. Ergenekon'un Susurluk'a dönüşmemesini, yani sulanmamasını isteyenler, bu iki tutuklamaya işaret ediyorlar. Diğer bir deyişle, olur olmaz insanlar tutuklanmaya başlanırsa, gerçek suçlular arada kaynar denmek isteniyor. Ama ya mesele bu kadar basit değilse? O zaman tam da bu argümanları öne sürenler Ergenekon'u Susurluk haline getirmiş olmayacaklar mı?
Dolayısıyla olaya mesafe alarak bakalım... Anlaşıldığına göre savcılık ve mahkeme heyetinin algılaması şöyle: Ergenekon ağının deşifre olması ve bu sürecin tersine dönmeyeceği ortaya çıktığı andan itibaren bir 'post Ergenekon' çalışma başlatıldı. Yaklaşık iki yıldır hayata geçirilmeye çalışılan bu operasyonun birincil hedefi medyayı ve gençlik hareketlerini kullanarak Ergenekon davasının yıpranmasını, yani Susurluk haline gelmesini sağlamak. İkincil hedef ise referandum ve seçimleri etkileyerek AKP iktidarını indirmek. Söz konusu değerlendirmeye göre OdaTV bu operasyonun merkezinde yer alıyor ve sadece yaptığı yayınlarla değil, yazılmasını 'teşvik' ettiği kitaplarla da dezenformasyon ve manipülasyon yapıyor. Hanefi Avcı'nın kitabı bu bağlamda değerlendiriliyor ve en azından bazı bölümlerinin Nedim Şener tarafından yazılmış olduğu düşünülüyor. Ahmet Şık'ın kitabının ise yine en azından bazı bölümleriyle Sabri Uzun tarafından yazılmış gibi piyasaya sunulacak olan bir başka kitabın malzemesi olduğu tahmin ediliyor. İçerik açısından bakıldığında bu kitapların bazı gerçeklere değinirken, aslında daha geniş bir operasyonun mantığına uygun olarak yönlendirme ve saptırma amaçlı oldukları varsayılmış oluyor.
Bu mizansenin ne kadar doğru olduğunu bilmiyoruz... Ancak 'doğrudur' demeye ne kadar uzaksak, 'yanlıştır' demeye de en azından o kadar uzak durmak gerek. En azından bu tutuklamaların savcılığın hazırladığı iddianame üzerinden ve mahkeme heyetinin oybirliğiyle karar almasıyla gerçekleşmesi söz konusu. Dolayısıyla eğer Şener ve Şık'a kasıtlı haksızlık yapıldığı söylenecekse, bunun anlamı savcının ve mahkeme heyetinin bizzat bir başka operasyonun içinde olduklarıdır. Bu durumda da gazetecilere olan suçlamayı kategorik olarak reddederken, kendimiz başka insanlara yönelik olarak aynı suçlamayı yapmış oluruz.
O nedenle savcılığın iddiasının maddi temelleri hakkında kendi bilgimize müracaat etmekte yarar var. Bu bilgi tabii ki son derece sınırlı... Ancak örneğin televizyondaki bir canlı yayında yaşanmış olan bir olayı hatırlayabiliriz. Hanefi Avcı, bir kitap sergisinde son kitabını imzalıyor ve yanında da eşi oturuyor. Gazetecilerden biri mikrofonu Avcı'nın eşine uzatarak, kitap yazma döneminin nasıl yaşandığını soruyor. O da mealen şöyle cevap veriyor: "Ben de pek farkında değildim, meğer kitap yazıyormuş..." Bu sahne milyonlarca insanın gözü önünde oldu. Kısacası Avcı'nın kitabının en azından önemli bir bölümünün kendisi tarafından yazılmadığını tahmin etmek zor değil. Soru, bu yazarın kim olduğu... Bu kişinin Nedim Şener olduğunu söyleyecek durumda değiliz, ama savcılığın bu yönde şüphesinin olmasını da yadırgayacak halimiz yok.
Çünkü burada sözünü ettiğimiz kitaplar, 'araştırmacı' gazetecilerin kendi çabalarıyla buldukları, sınadıkları ve açıkladıkları belgelere dayanmıyor. Bunlar toplu halde servis edilen belgeler. Dolayısıyla da bu içerikteki herhangi bir kitabı inceleyerek, belgelerin muhtemel kaynağına gitmek mümkün. Bu noktada yeniden mesafe alarak bakmamız lazım... Kaynağın belirlenebilmesi, savcılığın suç bağlantılarını takip etmesini sağladığı gibi, tam tersine belirli bir grubun toptan suçlanmasına aracı da olabilir. Post Ergenekon durum askerin ve emniyetin içindeki grupların birbirlerine karşı olan mücadeleleri ile şekil alıyor ve eğer bir biçimde bunun parçası olmayı kabul ederseniz gazetecilik mesleğini de fazlasıyla zorlamış oluyorsunuz.
Şener ve Şık, bu çizgiyi aştılar mı bilemeyiz. Ancak aşmadıklarından emin olmak da pek gerçekçi ve sağlam bir konuma işaret etmiyor.
Yazarlar Etyen Mahçupyan Post Ergenekon durum ZAMAN

8 Mart 2011 Salı

Endişe, nefret ve saldırganlık: Bir listenin düşündürdükleri

 

Bazı insanlar vardır zamanının önündedir.

Sadece ne olacağını söylemez ne olması gerektiğini de söyler. Olaylara yön, insanlara ilham verir. Onlara "lider" deriz. Kimi insan vardır zamanın ruhuyla birlikte hareket eder. Onu anlar ve gelişmelere ayak uydurur. Onlara "çağdaş" deriz. Kimileri vardır sadece değişimi algılamamakla kalmazlar. Ondan korkarlar; ya ayrıcalıklarını yitirecekleri için ya da değişimin "bildikleri" dünyayı yok edeceği için...

Gelecekte onlara itibarlı bir yer olmayacağını düşünürler. Bu duyguları endişe veya kaygı boyutunda kalıyorsa onlara "tutucu" deriz. Ama tarihin tekerleğini geriye döndürmek için nafile bir çabaya girmişlerse, onlar düpedüz "gerici"dir.

Tutucuların endişeli oldukları kesin ama gericiler, idealize ettikleri bir "altın çağ" veya "ideal dönem" fikrinden yola çıktıkları için bugünle kavga etmekle kalmazlar. Geleceğin gelmemesi için ellerinden geleni artlarına koymazlar. Bu umutsuz çabaları zamanı gelmiş bir bebeği geri etmek gibidir. Ya çocuğu ya da anayı (toplumu) öldürmeye varan bir çabadır bu. Konuyu bir varlık savaşı olarak gördükleri için hiçbir ölçü (yasa gibi) ya da ahlaki sınır tanımama gibi bir eğilimleri vardır. Yalan söylerler. İftira ederler. Karalama kampanyaları düzenlerler. Değişimi durdurma ve değişimi savunanları fikren alt etme konularında yeterli donanımları, derinlikleri olmadığı için kişilikleri hedef alırlar. Kişilik tetikçileri veya karakter suikastçıları rolüne soyunurlar. Bu nedenle gericiler saldırgandır. Üslupları (buna üslup denirse tabii) mütecaviz ve hakaretamizdir. Hicvin zekâ ve zarafetinden yoksundur.

Bu grup uzun süredir özgürlükler, özgürlükçüler ve düşünce çeşitliliğine de savaş açmış bulunuyor. Bütün dertleri 1930'larda şekillenmiş yukarıdan aşağı yönetim tarzını sürdürmek. Toplumun devlete tabii olduğu; devletin, ilericiliği ve önderliği sadece kendi ayrıcalığı olarak gördüğü bürokrasinin denetiminde olduğu bir düzene özlem duyuyorlar. Toplumu, uygun gördükleri (modern sandıkları) bir yaşam tarzına "talim ve terbiye" ettirmeye çok alışmışlar. Milli Eğitim Bakanlığı'nın okul müfredatını belirleyen dairesinin adının boşuna mı verildiğini zannediyorsunuz?

Anılan deli gömleğini, "artık topluma uyan bir siyasi ve hukuki 'giysi' ile değiştirelim" deyince bu koro başlıyor: "Numaracı cumhuriyetçiler..." Konu şu: 20 yüzyılın başında kurulan ve sıkı bir bürokratik vesayet nedeniyle esnetilemeyen, çağın ve toplumun gereksinmelerine yanıt vermekte zorlanan yapıyı demokratikleştirelim, toplumun yönetime katılmasını sağlayalım teklifi yapanlara "2. cumhuriyetçi" veya "numaracı cumhuriyetçi" diyorlar. Bilgileri kıt olduğu için çok beğendikleri 27 Mayıs 1960 darbesini yapan askerlerin ve onları destekleyen sivillerin bu deyimi kendilerinin icat ettiklerini bilmiyorlar. O günlerin gazete ve dergi arşivlerine ulaşsalar, "İkinci Cumhuriyet" adı altında kaç yazının yayımlandığını görürler.

Bir de "liboş" ve "entel" laflarına bayılıyorlar. Birkaç yüz kelimeyle konuştukları ve yazdıkları dilimize yaptıkları müthiş katkı bunlar. Liboş, nonoşu çağrıştırdığı için pek memnunlar buluşlarından. "Entel"i de dantel eki ile kullanarak bir tür züppe, toplumdan kopuk aydın imajına gönderme yaptıklarını sanıyorlar. Fark etmiyorlar ki liberali yani özgürlükler rejimini savunanlara karşı gösterdikleri tepki onların ruhlarındaki buyurgan karanlığı açık ediyor. Bir ülkenin düşünen, bilgi ve fikir üreten beyinlerine karşı duydukları öfke ve nefret de düşünce çeşitliliğine ve özgürlüğüne ne kadar karşı olduğunu sergiliyor. Sanki onların karanlık ve otoriter dünyasını bu ülkenin entelektüelleri ve özgürlükçü aydınları tehdit ediyor! Dünyada olan bitenden habersizler. Onlar değişimden ve demokrasiden korkuyorlar ama bunun farkında olmadıkları için "en nefret edilecek insanlar" listeleri hazırlıyorlar. Bunu da 'gazete'lerinde kendi gerekçeleriyle yayınlıyorlar. İşte gerekçeleri, işte liste, siz karar verin. (Değmeyeceği için gazete ve kişinin adını anmıyorum; olur ya kendilerini önemserler!)

 

Endişe, nefret ve saldırganlık: Bir listenin düşündürdükleri