Bu ülkeye en büyük zararı vermiş olan kurumların her alanda en köklü kurumlar olması ilk bakışta şaşırtıcı gelebilir.
Ancak bu kurumlar hem değişmeyen hem de değişimden hazzetmeyen kurumlar olmuşlar ve bu nitelikleriyle toplumsal dinamiği engellemişlerdir. Öte yandan değişmemenin ve değişimden hazzetmemenin de bir rasyoneli vardır: Oluşturulan statüko, belirli bir iktidar yapısı üretmiş ve bunu ideolojik olarak koruma altına almıştır. Dolayısıyla bu tür kurumların değişime direnç göstermeleri kendi çıkarları ve giderek kendi doğaları gereğidir.
Siyaset alanında söz konusu statükoyu CHP temsil ediyor... Bu parti kendisini ülkeyi düşmanlardan kurtaran direnişin temsilcisi saydığı ölçüde 'ulusal' addetmiş ve tam da bu sayede toplumsal bağlarını ikincil hale getirmiştir. Hayatına tek parti olarak başlaması, 'kurtarıcının' himayesinde palazlanması da son derece etkili olmuştur. Nitekim CHP'lilerin kuruluştan bugüne değişmeyen bir niteliği varsa, o da sahip oldukları seçilmişlik duygusudur. Bu duygu, tek parti döneminde kişilerin 'makbul hale gelmesini ifade ederken, çok partili hayatta sınıfsal bir nitelik kazandı. Seçilmişliğin temelinde ideolojik olarak o pozisyonu hak etmek, diğer bir deyişle 'doğru' düşünmek, 'çağdaş' olmak vardı ve bu ayrımın ölçütü de laiklikti... Unutmamak gerek ki, Türkiye gibi herkesin milliyetçi olduğu bir toplumsal zeminde, yönetim tekelini elde bulundurmak veya bu iddiada bulunmak, halkın çoğunun sahip olmadığı, ancak belirli bir elit zümrenin uhdesindeki bir niteliğe dayanmayı gerektiriyordu.
Böylece 'çağdaşlık' yöneten zümreyi sınıfsallaştıran bir unsur haline geldi. Ancak bu çağdaşlığın görünür olması, saygıyı hak etmesi, toplum tarafından daha yüksek bir kaliteyi ifade etmesi gerekiyordu. Bu ihtiyaç ise modernliğin yüzeyselleşmesi, kılık kıyafetin ve oturup kalkmanın birer iktidarı hak etme göstergesi haline gelmesi sonucunu yarattı.
Bugün bu çağdaşlık miadını doldurmuş gözüküyor. Belki çok daha önceden doldurmuştu, ama ortada iktidar boşluğunu çok uzun bir gelecek için doldurmaya talip olan ve bunu becerebileceği de anlaşılan bir 'anti çağdaş' parti çıkmamıştı. AKP bunu becermekle kalmadı, ekonomi, sağlık, eğitim gibi alanlarda epeyce başarılı da oldu. Önümüzdeki dönemde Kürt meselesinin de çözümü mümkün olursa, bu toplumun çağdaş CHP'ye pek ihtiyacının kalmayacağını ve AKP'nin şimdilik rakipsiz olarak yoluna devam edeceğini söylemek kehanet olmaz.
Dolayısıyla çağdaş laiklerin gündemindeki soru şudur: Askerin kendi kabuğuna çekilmek zorunda kaldığı ve yüksek yargının istemese de çoğullaştığı bir dönemde AKP nasıl engellenebilecek? Yanıt bir biçimde CHP'nin değişimini ama temel kimlik ve hedefler açısından sabit kalmasını gerektiriyor. Yani CHP'ye yeni bir kabuk, günün çağdaşlığını yansıtan bir 'elbise' lazım... Öyle ki toplumsal ilişki kurmayı kolaylaştırsın, siyaseti yüzeyselleştirip gündelikleştirsin, oportünist bir strateji içinde farklı kesimlerin oyunu kendisine çekebilsin; ama esas kaygısı devletçilik ve laiklik olmaya devam etsin...
Bunun için düğmeye geçen mayısta kurultay öncesi basıldı. İki kaset sayesinde Baykal gönderildi ve Önder Sav çok güçlü bir konuma geldi ama parti meclisine de daha sonra kullanılmak üzere birkaç özel kişi sokuldu. O dönemde öncelikli hedef referandumdu ve Sav'ın temsil ettiği katı pozisyonun bir karşılığı vardı. Ancak referandum yenilgisi ile birlikte, düğmeye basan irade önümüzdeki seçimlerin son şans olabileceğini değerlendirmeye başladı. Kılıçdaroğlu'nun elini kolaylaştırmak, CHP'nin arkaik öğelerden kurtulduğu izlenimini yaratmak, çağdaşlığı yeniden bugüne adapte etmek şarttı. Bu ise Sav ve ekibinin gitmesini, parti meclisindeki bazı özel kişilerin önünün açılmasını gerektiriyordu... Nitekim Cumhuriyet Başsavcısı da durumu anlamayanlara gerekli mesajı iletti: Kurultaya gerek yoktu ve 'çağdaş' irade bu oyunu Kılıçdaroğlu'nun yeni ekibi üzerinden oynayacaktı...
Bugün CHP kendisini aşan ve çağdaş laiklerin son umudu olan 'AKP'yi düşürme' projesinin ayaklarından biri... Diğer ayak ise medyada...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder