11 Eylül 2011 Pazar

Sosyalistler ve siyaset

Değişimci olmak eleştirel bakmayı, yanlışları vurgulamayı ima eder.

Aksi halde var olanı değiştirmek istemenin bir mantığı ve meşruiyeti olmaz. Öte yandan eleştiri de ilkesel bir bakışa dayanmak durumundadır. Yoksa değişim önermesi fazlasıyla öznel kalır ve toplumsal anlam taşıyamaz. Sol ideolojinin evrensel 'özü' budur... Hele elinizde insanlığın tüm tarihsel macerasını sistemleştiren bir ilkesel yaklaşım bulunmaktaysa, sırtınızı sağlam bir duvara dayamış olmanın verdiği güvenle, bugünü daha kesin bir dille eleştirebilir ve değiştirmek üzere gereğinde zor kullanmaktan çekinmezsiniz.
Marksizm'in cazibesi de buydu... Bugünün yanlışlarını geçmişin ve geleceğin kesin teşhisi üzerinden tanımlıyor ve takipçilerine düşünme gereği bırakmıyordu. Böylece Marksizm bir klişeler yığınına dönüşürken, bu ideolojiyi sahiplenmek hem kolaylaştı hem de bir tür kahramanca tavır olarak algılanmaya başlandı. Sosyalistlik mağdur olmak, eziyet çekmek, anlaşılmamak, ama aynı zamanda toplumun öncüsü olmak gibi siyaseten garip bir misyon yüklendi. Toplum için neyin doğru olduğunu bildiğini düşünürken aynı toplum tarafından neredeyse dışlanmak, psikolojik olarak taşınması zor bir durum. Sorumluluğu topluma atamazsınız, çünkü o durumda toplum için çaba harcamanız pek anlamlı olmaz. Dolayısıyla suç, toplumu 'bu hale' getiren sistemde aranır ve sisteme tabi olan toplumun kendi halini takdir edememesi de kabul edilir bir gerçek haline gelir.
Bu durumda 'siyaset' sistemin kendisiyle uğraşmak anlamını taşırken, toplumun içinden üreyen 'dar bakışlı' siyasetler ise genelde horlanır. Sonuç bir yabancılaşmadır ve nitekim günün pratik siyasetine ilişkin her durum sosyalistleri zor durumda bırakmaya adaydır. Örneğin bugünlerde revaçta olan bir eleştiri, AKP'nin samimi olmadığı, devletle anlaştığı, reformları yarıda bırakacağı önermesi... Bu tespit, sanki reformları başlatan sosyalistlermiş de, şimdi kendi başladıkları işin yarıda kalmasından endişe ediyorlarmış havası içinde söylenebiliyor. Öte yandan aynı AKP için muhafazakâr, sağcı, milliyetçi türünden kavramlar eşliğinde özsel analizler yapılıyor. Ne var ki bu analizler doğruysa AKP'nin reformcu olması zaten beklenemez ve yeterince reformcu olmadığı için eleştirilmek bir yana, yarım reform yaptığı için müteşekkir kalınması gereken bir parti olarak algılanması gerekir.
Bu tür tutarsızlıklar sosyalistleri rahatsız etmiyor. Çünkü onlar kendilerini gündelik siyaseti aşan bir 'üst' siyasetin aktörleri olarak görme ihtiyacı içindeler. Bu konumu sürdürmek ise temiz, steril, yanlışsız, ahlakçı pozisyonları savunmayı gerektiriyor. Söz konusu tavrın en kolay yolu ilkesel karşı çıkışlar... Örneğin bir yerde adaletsizlik varsa, mağdur olanın siyasetinin koşulsuz kabullenilmesi gibi... Böylece devletin Kürtlere yaptığı baskı ve eziyetten hareketle PKK'nın şiddet kullanımını anlayışla karşılama noktasına gelinebiliyor. Oysa siyaset daima tercihleri ima eder ve devlet nasıl şiddeti 'tercih' ettiyse, PKK da bu 'tercihi' yapmış durumda. Çünkü eğer şiddet bir zorunluluk olarak tanımlanırsa, ortada siyaset de kalmamış demektir ve bizzat bu tanımlamayı yapanın siyaseti ortadan kaldırmayı da 'tercih' ettiğini görmek gerekir. Diğer bir deyişle PKK'nın şiddet siyasetinin zorunlu olduğunu önermek, bu örgütün Kürtler üzerinde baskı oluşturduğunu ve dolayısıyla meşruiyet zaafı taşıdığını da kabullenmeyi ima eder.
Kısacası hiçbir siyaset bir zorunluluk olarak tanımlanamaz. Siyasetin doğası tercihler üzerine kuruludur ve kaçınılmaz olarak toplumsal konuşmayı ve karar üreten süreçlerin varlığını gerektirir. Çünkü siyaset bugünün sorunlarını çözerken yarını da inşa eder ve gelecek üzerinde hemfikir olunmadan, bugünün sorunlarının nasıl çözüleceğini 'bilmek' genellikle mümkün olmaz.
Buradan çıkan sonuç birçoğumuza garip gelebilir ama şiddeti bir siyaset yolu olarak tercih etmek, aslında 'siyaset dışı' kalmayı, apolitik olmayı getirir. Nitekim bu nedenle şiddeti seçenler kolay kolay onu bırakamazlar. Siyasete alışık olmadıkları ve siyaseti bastırarak kendilerine yol açtıkları için, siyaset yolunun açılmasından ürkerler. Türkiye'de devlet bu hastalıktan muzdaripti ve ancak çok yönlü reform adımlarıyla, tedricen o noktadan uzaklaşabiliyor. Kürt toplumunun işi daha zor... Çünkü orada mağduriyet, o mağduriyeti şiddet siyasetine dönüştüren bir siyasi aktör ve bu şiddeti anlayışla karşılayarak siyasetin yolunu tıkayan sosyalist bir sempatizan çevresi var... Aynen devleti haklı gören ve onun şiddetini anlayışla karşılayan Türk milliyetçileri gibi.

http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=1178501&title=sosyalistler-ve-siyaset 

7 Eylül 2011 Çarşamba

Solculuk ve Kürt siyaseti


Cumhuriyet'in tek adam kültünü yücelten otokratik karakteri, sadece vesayete dayanan bir rejim yaratmadı, söz konusu vesayet sayesinde kendine özgü bir aydın cemaati de üretti.
Cumhuriyet'in aydınları devlet sorumluluğu taşıyan, yönetime şükran duygusu içinde insanlardı. Tek parti dönemi, bu dar grubun kalıpçılığı içinde yaşandı. Ancak asıl ilginç durum bunun sonrasında... Çünkü çok partili, nisbeten özgürleşmiş demokratik süreçle birlikte, doğal olarak o zamana kadar dışlanmış olan kesimin kendi aydınları ile siyasete damga vurması beklenirdi. Ama öyle olmadı. Laiklik ve onun Kemalist versiyonunun ima ettiği pozitivizm, dindarları entelektüel hayatın dışında, bir tür 'gelişememiş' beyinler olarak tanımlıyordu ve İslami kesimin de bu algıyı değiştirecek itici ve taşıyıcı düşünürleri hiçbir zaman olmadı. Düşünür olarak çıkanlar ancak kendi sosyolojik ve kimliksel çevrelerinin içinde etkili oldular, dilleri evrenselleşemedi, dünyayla bağ kuramadılar ve sıradan insana hitap eden hikmetler serdetmekle kaldılar. Bu durum laik kesimdeki aydın kadroların özgüvenini daha da pekiştirdi. Dünya filozoflarını 'bilenler', çağın gereklerini kavrayanlar, yaşanan anı aşan analizler ve öngörüler yapanlar kendileriydi...
Öte yandan Kemalizm sınırlı ve sığ bir ideolojiydi. Oysa entelektüel dünya sol bakışın heyecan verici tartışmalarını yaşıyordu... Böylece laik kesim kendi içinden sol bir aydın muhalefeti çıkardı. Gerçi bu solun bir ucu her zaman Kemalizm'e dokundu ve laikliğin kamusal alanda dışladığı kimliklerin 'aydın' olma hakkı tasavvur dışı kaldı. Entelektüel açıdan hem iktidarın hem de muhalefetin aynı sosyolojik/kültürel kimliğe sıkışması, solculuğu İslami 'tehlike' karşısında Kemalizm'e yakınlaştırırken, ancak bu 'tehlikenin' olmadığı zamanlarda özgürlükçü kıldı.
Kısacası solculuk, birkaç bireysel tavır dışında, Kemalist laikliği yadırgamak bir yana 'son kertede' doğru buldu. Kemalizm'in devletçiliğini ise sosyalizan ve daha geniş olarak anti-kapitalist bir anlayışın içinde eritebildi. Tek sorun milliyetçilikle nasıl baş edileceğiydi ve şaşırtıcı olmayan bir biçimde, milliyetçiliği destekleyen ve ona karşı çıkan iki tür sol ortaya çıktı. Bugün bunlardan birincisine ulusalcılık deniyor. Laik, milliyetçi ve devletçi bir sol... Diğer kanat her üç alanda da farklı bir tutum izliyor: Başörtüsüne özgürlük verilmesini istemesiyle laiklikten, katılımcılığı savunmasıyla devletçilikten ve Kürt kimliğinin haklarını desteklemesiyle milliyetçilikten uzaklaşıyor.
Ancak solculuk sadece bir tutum değil, aynı zamanda bir varoluş hali. Başka bir ifadeyle kişiye kimlik sağlayan bir nitelik... İnsanlar önce düşünüp, sonra bu düşüncenin ne kadar sol olduğunu sorgulamıyorlar. Aksine solun nasıl düşünmesi gerektiğinden hareketle pozisyon alıyorlar. Bu ise ideolojik çerçevesi olan bir cemaatleşmeyi ima ediyor. Çünkü solun açık bir ikilemi var: Ülkenin asıl muhalifleri onlar değil... Üstelik laiklik sayesinde iktidarın bizzat parçası ve tarafı durumundalar. Ama kendi farklılıklarını da bir şekilde anlamlı kılmak ve aktörleşmek istiyorlar. Kısacası solculuk, aktivizme dayanan bir grup siyaseti olarak somutlaşıyor.
Söz konusu aktörleşme bir siyasi dile, gündelik anlamda aktivizmi taşıyacak bir ideolojik zemine muhtaç. Bunu bugünlerde otoriter laiklikten uzaklaşarak yapmak işlevsel değil, çünkü iktidarda AKP var ve sol bu iktidara karşı olmak 'zorunda'. İdeolojik zeminin devletçilikten uzaklaşarak üretilmesi de mümkün değil, çünkü bu ancak sınıfsal bir mücadele içinde anlamlı olabilirdi ve öyle bir ortam yok... Geriye milliyetçilik kalıyor ve üstelik o sorunun sahibi olan Kürtler muhalefet bile olmakta zorlanıyorlar. Dolayısıyla Kürt meselesi solculuk açısından münbit bir toprağı ifade ediyor. Mağdura sahip çıkan, onun adına konuşan, bu sayede devlete ve hükümete mesafe alan, böylece siyasi kimlikleşme yaşayan bir solculuk, halen son derece popüler.
Ne var ki kendisini anlamlı kılacak siyaset arama eğilimi, 'özgürlükçü solun' en güçlü olduğu addedilen ilkesel yönünü giderek tahrip etmekte. Çünkü söz konusu ilkelerin en önemlisi şiddete karşı olma. Nitekim Kürt meselesinde devlet eleştirisinin dayanağı da bu. Ayrıca bu soldan kime sorsak, bize barış yanlısı ve şiddet karşıtı olduğunu, şiddetin siyaset ve barış yolunu tıkadığını söyleyecektir. Ne var ki Kürt meselesinin somutuna geldiğimizde tablo muğlaklaşıyor. Çünkü Kürt siyasetinin şiddet tercihi karşısında konum almak, sola siyaset alanı bırakmıyor, bizzat solcunun kendisini anlamsızlaştırıyor.
Eğer solculuk demokratlığın içinden üretilebilseydi, böyle bir açmaza girilmez, alınan konum siyasi kimliği yaralamazdı. Ama solun geçmişinde laiklik ve pozitivizm var... Oradan çıkacak bir cemaatçiliğin demokrat olması ise neredeyse imkânsız.
Yazarlar Etyen Mahçupyan Solculuk ve Kürt siyaseti ZAMAN