21 Aralık 2011 Çarşamba
MİLİTAN YARGI: Yüzyıllık anayasal düzenin özeti
YARSAV Başkanlığı’ndan milletvekilliğine terfi eden bir yargıcın internete düşen “militan yargıç”, “tasfiye edici” veya “yok edici ekip” içerikli ses kaydı ve bunun üzerine yapılan basın açıklaması, YÖK konusunu ertelememi gerekli kıldı. Zira “yargı ve militanlık” konusu esaslı bir tartışmayı gerektirmektedir.
Elbette ki Emine Ülke Tarhan’dan söz ediyorum.
İnternete düşen ses kaydının içeriğini tartışmayı hukuken sorunlu görüyorum. Ancak bu olay üzerine düzenlediği basın toplantısının esaslı bir değerlendirmeyi hak ettiği de ortada. Siyasal alandaki popülist yaklaşımının yarattığı tehlikenin altını çizelim. Ve “yargı militan olabilir mi” sorusuna dönelim. Mars’ta yaşamadığımıza göre “hiç öyle şey olur mu canım?” şovunu da pas geçelim.
Güleryüzlü Frankoculuk
Modern ulus devlet anlayışı, yargıyı devletin üç erkinden biri olarak kabul eder. Dolayısıyla yargının topluma ve toplumsal alana ait bir “hakemlik” kurumu olmaktan çok, o devleti oluşturan veya biçimlendiren siyasal yapının taşıyıcı bir unsuru olduğunu doğal olarak kabul eder. Yani modern ulus devlette yargı bir siyasal araçtır, nokta!
İkinci saptama ise ulus devletler içinde çok ama çok özel bir yeri olan Türkiye’nin durumudur.
Demokratik işleyişi öne çıkaran ulus devletlerde bu siyasal boyut, yargıyı toplumsal çeşitliliğe açmakla dengelenir. Partizanlığa dönüşmesi engellenir. Bu şekilde hakemlik ve uzlaşı fonksiyonunu yerine getirmesi sağlanır. Dolayısıyla siyasal bir araç olsa da, siyasal sistemin toplum nezdindeki meşruiyetini sağlar. 1945 sonrası demokrasilerinin faşizmden çıkardığı önemli bir derstir bu...
İşte Türkiye’de olmayan, daha doğrusu oldurulmayan, olmaması için bilimsel, teorik ve tarihsel çarpıtmalardan kaçınılmayan husus da bu.
Nedeni çok açık: 1945 sonrasında Avrupa’da lanetlenen faşizm, daha rafine bir stratejiyle ve maske takmak suretiyle Türkiye’de varlığını devam ettirdi. Ana hatları itibariyle faşizmlere ortak tüm özellikleri taşıyan yapı, 1945 sonrasında ikincil bazı özelliklerden feragat ederek, soğuk savaş dönemi koşullarından da yararlanarak, bugüne kadar egemen oldu. Avrupa için, İslam’ın siyaseten bastırılmış olması, Sovyet tehdidine karşı kalkan görevini kabul etmiş olması ve İslam dünyasındaki taşıyıcı rolünü terk etmiş olması, maskeli faşizme tahammül gösterilmesi için yeterliydi. Rejim aynı, maske değişti. Buna “Güleryüzlü Frankoculuk” diyelim.
Yargı ve ‘korku’ denklemi
Peki yargı neresindeydi bu sistemin?
Tam merkezinde...
Mustafa Kemal 1920’li yılların tasavvuruna göre adımlarını atarken ve bu adımların toplumda karşılığı olmadığı bu kadar açıkken, “bağımsız” ve “tarafsız” bir yargı istediğini iddia etmek mümkün mü? Tabii ki değil. Bu saptama Bülent Tanör’ün Osmanlı-Türk Anayasal Gelişmeler kitabından okunabilir.
Rejime militan lazımdı ve bu militanları yetiştirecek kişi de belliydi: Mahmut Esat Bozkurt! Yargıca adeta kanun koyucu yetkisi tanıyan İsviçre Medeni Kanununu Türkiye’ye ithal ederken, yargıçlara yüklediği görev, ulusun “onüç yüzyılın kendisini çeviren hastalıklı inançlarından ve kargaşadan (kurtarılması), eski uygarlığın kapılarını kapayarak yaşam ve verimlilik getiren çağdaş uygarlığın içine girm(esi)”dir. Faşist İtalya’dan Ceza Kanununu ithal ederken de “Arkadaşlar ceza kanunumuz çok serttir. Çünkü inkılap çok kıskançtır. Bundan korkacak olanlar ve korkması lazım gelenler Türk milletinin menfaatlerine, Türk milletinin hukukuna ve inkılabına karşı tekin olmayanlardır ve bunların korkması lazımdır” ifadelerini kullanır. Kanunları uygulayacak olanlar yargıçlar olduğuna göre, yargının “korku” salan bir araç olarak tasavvur edildiği inkar edilebilir mi? Yargıçlara yüklenen açık görev ise, Bozkurt’un Ankara Hukuk’un duvarlarını “gururla!” süsleyen “Türk Adliyecisinin övünç duyacağı yegâne husus devrim için hazır olmak ve onu savunmak” ifadelerinde saklı.
Kısacası başta Mustafa Kemal olmak üzere, Kemalist rejim için yargıçlık elbette ki militanlık olmak zorunda. Militan yargıcın kendini “demokrasi militanı” olarak savunmasına ne demeli? Militan yargıçlık Mahmut Esat Bozkurt’un demokrasi yorumun bir gereği zaten: “Zamanımızın bir Alman tarihçisi, gerek nasyonal sosyalizmin ve gerek faşizmin Mustafa Kemal rejiminin az çok değiştirilmiş birer şeklinden başka bir şey olmadıklarını söyler. Çok doğrudur... demokrasi zaten başka bir şey değildir!”
İşte bu demokrasi anlayışının militanı, militanlığından taviz vermeyen Tarhan, referandum sırasında oklarını “öteki”lere yöneltmekten çekinmemiş, onların amacının “meclise kapak atmak” olduğunu dile getirmişti. Ancak seçim takvimi başlayınca kendine yakın bir siyasi partiye başvuruda gecikmedi, sonunda milletvekili oldu. Hızlı da bir başlangıç oldu. Şimdilerde Tarhan’ın adı parti liderliği için geçiyor.
“Ben hükumetin kuklası olmak istemiyorum” başlığıyla 11 Nisan 2011 tarihli Frankfurter Allgemeine gazetesinde çıkan röportajında, “şeriatın gittikçe daha fazla etkinlik kazandığı”, bu hükümet döneminde yargıçlara dönük organize saldırılar ve cinayetler işlendiği, Danıştay saldırısının bunun bir ifadesi olduğu değerlendirmeleriyle eski güzel günlerin özlemini öne çıkaran Tarhan, modern giyimli, sarışın, Beatles dinleyen, vosvos binen yüksek bir Türk yargıç olunca, Avrupa’nın kadim hastalığından yararlanıyor. İnandırıcı olabiliyor. Ancak demokratlığın modernlikle ilgili olmadığı hatırlanınca, yeni bir röportaj isteniyor. 12 Haziran’da yayınlanan röportajda ise durum tersine dönüyor. Olsun, Tarhan’ın “demokrasi militanlığı” bununla bitmiyor. Meclis’te devam ediyor, dozu gittikçe artan popülizmiyle bileniyor.
Militan yargı yüzyıllık anayasal düzenin özeti. Tarhan da bu düzenin en tutarlı ve saf sembolü. Maskeye ihtiyaç duymaması, takdire şayan...
Artık depreme dayanıklı binalar yapmak mümkün.
MİLİTAN YARGI: Yüzyıllık anayasal düzenin özeti, Star Gazetesi
14 Aralık 2011 Çarşamba
Osmanlı Partisi
Çeşitli görüşler ileri sürüldü. "Halk cahil, ampul kafalı, kısa ve kıllı bacaklı, göbeğini kaşıyan ayılar kime oy vereceklerini bilemiyorlar" diyen ahmaklar çıktığı gibi,"muhalefetin lideri yok efendim lideri, ah bir lider bulsak bu iş tamamdır" diyen uyanıklar da görüldü. (Bunlar akılları sıra kendi adayları Mustafa Sarıgül'ün reklamını yapacaklar, biz de yutacağız.)
Elbette daha akıllı uslu yanıtlar da verilmektedir: Ekonomi çok iyi gittiği, büyüme rekorları kırıldığı için, falan.
Kimse, "AKP'nin seçim kazanmaması için bir neden var mı?" sorusunu sormuyor. Aynı soruyu tersten de sorabilirsiniz: İrili ufaklı bir sürü partiyi geçiniz, onlar sayılmazlar da, CHP'nin seçim kazanması için bir neden var mı?
Yoktur.
Osman Ulagay, yıllar önce, kendini onların safında hissettiği (ve de hata ettiği) çapsız arkadaşlarına şu öneriyi getirmişti: "Özal'ı nasıl aşabilirsiniz, onu düşünün!"Düşünemediler, ya karşı çıkmayı, ya düpedüz küfür etmeyi tercih ettiler, akılları ermiyordu.
Özal'ı aşan, Erdoğan oldu.
Tıpkı Menderes'i aşanın da Özal olması gibi. (Demirel'i saymıyorum, tarih onu "önemsiz"olarak yazacaktır.)
AKP, görünür bir gelecekte, bütün seçimleri kazanacaktır.
Görünmeyen bir gelecekte de, onun devamı olan, adını bilemeyeceğimiz bir parti...
Halk, kapitalist kalkınmayı sevmiştir. Yüzyıllar sürmüş "tüketim açlığı" yavaş yavaş giderilmektedir. Türkiye'nin gündeminde sosyaldemokrasi yoktur, bu aşamada sosyaldemokrasiye gerek de yoktur. Tam tersine, sosyaldemokrasi bu aşamada kalkınmaya destek değil, köstek olur.
Kaldı ki, sosyaldemokrat olduklarını ileri sürenler öyle değildirler. Halk, sol kisvesi altında bürokrasi mücadelesini yutmaz. Halk, bürokrasiye karşı son derece tepkilidir. Bürokrasi ancak "sopa zoruyla" iktidara dönebilir, seçimle asla. Bu zümre, taa 1908 yılından beri hiçbir serbest seçimi tek başına kazanamamıştır.
Halk hem bilinçaltıyla hem bilinciyle, iliklerine kadar Müslüman'dır. Hem de, sosyalistlerin hayal bile edemeyecekleri kadar özgürlük sever.
Dinci başka şeydir, dindar başka, sofu başka, yobaz başka. Kemalistler bunu anlayamıyorlar.
Ekonomik büyüme sağlandı, kriz teğet geçti, falan filan...
Keçi gibi iddia ederim ki, teğet geçmeseydi de AKP gene kazanırdı! (Gene iddia ederim ki, darbe olmasaydı DP de 1961 seçimlerini gene kazanırdı.)
Çünkü "yerli" partidir. Çünkü bu, Osmanlı Partisi'dir. ("Padişahçı" demedik budala!) Çünkü burası Osmanlı toprağıdır.
Bunlar bizim temennilerimiz değil, gerçeklerdir, hoşunuza gitse de gitmese de. Osmanlı halkı, Osmanlı'ya küfür edenleri, reddedenleri, yok sayanları iktidara getirmez.
CHP'ye, hem o dönemde demokrasi olmadığı, çaresiz kaldığı için, hem de ne de olsa bunlar kurtuluş savaşını kazanmış kişiler oldukları için yirmi yıl kadar "katlanmış", ilk fırsatta onu göndermiştir.
Türkiye'nin 28 Ekim 1923'ü 29 Ekim 1923'e bağlayan gece başladığını sanan hamşolar vaktiyle Kemal Tahir'e kalayı basacaklarına onu anlamaya çalışsalardı bugün yerlere düşmezlerdi. Bu kişilerin "tüh, bu iş Mustafa'yla da olmuyor Ümit'le de, bize bir lider lazım" diyecekleri günü keyifle bekliyorum.
27 Kasım 2011 Pazar
Bir cesur adam - Gülay GÖKTÜRK
Ülkenin başbakanı kürsüye çıktı ve bundan 74 yıl önce devletin işlediği tüyler ürpertici bir suçu, hiç tevile kaçmadan, hiçbir hafifletici sebep bulmaya çalışmadan,"ama"sız, "fakat"sız, kayıtsız şartsız bir şekilde ortaya döktü ve devletin Dersimliler'e 74 yıldır borcu olan özrü diledi.
Ve ben bugün, bu cesur adamı siyaset sahnesine çıktığı ilk günden bu yana desteklemiş biri olmaktan; onu yok etmek isteyenlerin kurdukları komploların boşa çıkarılmasına bir nebze olsun katkıda bulunmuş olmaktan dolayı gurur duyuyorum.
Ona, yaptığı her şeyin yanı sıra, bir de ben ve benim gibileri mahcup etmediği için, yüzümüzü kara çıkarmadığı için minnet duyuyorum.
Acılar paylaşıldıkça hafifleyecek
Aslında bu iş bu kadar basitti işte.
Vicdanını resmi tarihin yalanlarına ipotek etmemiş herkesin; gerçekleri görme cesaretine sahip her insanın kolaylıkla yapabileceği bir şeydi; "Özür diliyorum" deyiverecektiniz, hepsi bu!
Sizin bu özrünüz, gidenleri geri getirmeyecekti elbette ama Kürt halkının 1937'den bu yana içine gömdüğü, dışa vurması bile yasak olan; kimselerle paylaşamadığı; paylaşamadıkça büyüyen ve ruhunu zehirleyen o büyük acısını hafifletecekti.
Erdoğan buna cesaret etti. Çünkü arkasındaki büyük kitlelerin vicdanına güvendi.
O konuşurken televizyonlarının karşısında onu izleyen milyonlarca Kürt döktükleri gözyaşlarıyla içlerindeki zehri akıttılar, yüreklerinin orta yerinde bir yumruk gibi oturan kinin ve öfkenin yerini affetmenin huzuru ve geri gelmeyecek olanların baş edilebilir acısı aldı.
Şimdi artık, Kürt-Türk, Alevi-Sünni kafa kafaya ve yürek yüreğe verebilir, cumhuriyet tarihinin bu en büyük katliamının detaylarına girebilir; resmi tarihimizle, cumhuriyetimizle, partilerimizle ve tek tek kendimizle yüzleşebiliriz.
Tarihi gerçeği tespit Meclis'in işi değil
Ne var ki bu süreçte yapmamamız gereken bir şey var: Dersim'de gerçekte neler olduğunu tespit görevini Meclis'e havale etmek...
Bugünlerde sık sık dile getirilen "Dersim için bir Meclis araştırma komisyonu kurma" fikri hiç de iyi bir fikir değil. Hatta çok yanlış.
Biz bunun ne kadar yanlış olduğunu, çeşitli ülke parlamentoları Ermeni soykırım tasarıları hazırladıkları zaman görmedik mi? Böyle zamanlarda söylediğimiz "Tarihi bir olay hakkında hüküm vermek meclislerin işi değildir" cümlesi, bugün Dersim için de tam olarak geçerli.
Dersim gerçeğini araştırmak üzere bir Meclis komisyonu kurmak, bu komisyonda bir araya gelecek partileri "tek bir hikâye" üzerinde anlaşmaya zorlamaktır. Böyle bir anlaşma için karşılıklı tavizler verilecek, uzlaşma noktaları ön plana çıkarılacak, orta yollar bulunacak, "sivrilikler" törpülenecek ve ortaya bütün partiler tarafından "kabul edilebilir" bir hikâye çıkarılacaktır.
Bu da, Dersim konusunda bir başka resmi tarih yazmaktan başka bir şey değildir.
Oysa bizim yeni bir resmi tarihe ihtiyacımız yok. Dersim'le ilgili tek bir bakış, tek bir hikâye, tek bir doğru arayışı içinde olmamalıyız. İhtiyacımız olan şey, herkesin ve her kurumun kendi hikâyesini özgürce yazması ve bütün bu farklı hikâyelerin kamuoyunda özgürce tartışılması, isteyenin istediğine inanmasıdır.
Bu süreç içinde elbette her parti içinde de tartışmalar olacak ve bütün partiler Dersim olayları hakkında kendi görüşünü oluşturacaktır.
Ondan sonrası ise kamuoyunun işidir. Kamuoyu şüphe yok ki o partiyi değerlendirirken, bu görüşü de dikkate alacaktır.
Tıpkı şimdi CHP için yaptığı gibi...
11 Kasım 2011 Cuma
Kemalizmin gerçeğini bilmek
Bir 'öz' (Latincesiyle 'ur') Kemalizmden söz edilebilir mi sorusunun cevabı müspettir. Alman materyalizminden, Fransız Aydınlanmacı düşüncesinden karmaşık bir biçimde etkilenmiş, Tanzimatın siyasal modernleşmesiyle 1908sonrasının siyasal modernleşmesini iç içe geçirmeye çalışmış bir 'Kemalist düşünce' vardır. Bu düşünce dünyanın materyalist bir biçimde açıklanmasını öngörür. Batı'yı tek ve geçerli zihniyet evreni kabul eder. Gevşek dokunmuş birmilli egemenlik anlayışına yaslanır. Bu yanıyla da Cumhuriyetçidir.
1930'lara kadar bu anlayışla gelinir. Ama 1925'te ilk büyük kırılma yaşanmıştır.Takrir-i Sükun kanunuyla birlikte devlet seçkinlerin eline geçmiştir. Onların iradesi halk iradesinin yerine kaim edilmiştir. Küçük, asker-bürokrat ittifakı halk adına, halk için doğru olana karar vermiştir.
1930'lar büyük bir dönüşüme açılır. Artık Batı'da da Doğu'da da (Sovyetler Birliği) totaliter rejimler hakimdir. Bunların hepsi halk/çılık adına iş yapmaktadır. Bu Kemalist elitin aradığı fırsattır. Çekoslovakya da içlerinde olmak üzere, dönemin ideologları 'Faşist Roma'dan 'Yeni Rusya'dan (ikisi de Falih Rıfkı'nın kitaplarının adıdır) etkilenmiştir. Ama faşizmi sevmiştir. 1931'de CHP kendi içinde 'ilkelerini' tamamlamış, 'Ok' sayısını 6'ya çıkarmıştır. 1935'te bunlar anayasaya işlenmiştir ve şöyle bir tanım yapılmıştır: 'Partinin güttüğü bu esaslar Kemalizm prensipleridir'. Böylece Kemalizmin ne olduğu doktrinleştirilmiştir. Bu bir.
İkincisi bu doktrinin siyasal bir boyutudur. Aynı kurultayın öncesinde ve sonrasındadevlet-parti özdeşleşmesi gerçekleştirilmiştir. Partinin yöneticileri devletin de yöneticisi olmuştur. Devletin yöneticileri partinin memurları kabul edilmiştir. Devlet vatandaşın üstünde bir varlık olarak tanımlanmıştır. Böylece bilhassa Avrupa'da yerleşik olan totaliter modeller aynen Türkiye'deki siyasal yapının özü haline getirilmiştir.
Kemalizm başlangıçta belirttiğim ve şu sıralarda yeni baskısını yayınlamaya çalıştığım bir kitabımda yaptığım ayrımla söylersem 'zihinsel' olduğu dönemlerde çok daha özgürlükçü ve özgürleştiricidir. Her zihinsel modelin zamanlaideolojikleşerek ulaştığı kadere o da erişmiş ve katılaşmıştır. Bunun tartışılacak bir yanı yok. Kemalizm 1930'lardan itibaren bir Tek Adam yönetimidir demek bile yetersizdir ve yanlıştır. Devlet eksenli, devlet iktidarının bir Tek Adam'da toplandığı bürokratik, totaliter bir rejimdir Kemalizm. Tek Adam olmasa da askeri- bürokratik elit sistemi işletecektir. Ama aynı Kemalizm gene bütün otoriter rejimler gibi modernleştiricidir. Hatta çağdaşlaştırıcıdır.
Bu kadarına bakarak bir çok şeyi eleştirmek mümkün. Ama zamanın ruhu diye bir olgu var. O sırada Osmanlı devlet sistemi ve geleneğinden türemiş bir model için 'neden demokratik olmadı' diye sormak doğru değil. Olabilseydi o çok aykırı, çok farklı ve hatta imkânsız bir şey olarak görülürdü. Kemalizmin sahip olduğu özellikler çağıyla, günüyle uyumludur. Bu eleştirilebilir, eleştirilmelidir de.
Asıl trajik olanı şu söylediklerimi görmemek ve onun bu niteliklere sahip olmadığını öne sürmektir. O vahimdir. Daha vahimi ise bu modelin askeri darbeler aracılığıyla Türkiye'de 2007 yılına kadar sürdürülmek istenmesi, hatta düpedüz sürdürülmesidir. Kemalizmin bir askeri vesayet ideolojisi/doktrini olarak korunması, kullanılması, ayakta kalması maksadıyla askeri darbelere gidilmesidir. Yani, Atatürk'ün zamanında bizzat onun bilinciyle üretilmiş doktrine karşılık ondan sonra üretilmiş, revize edilmiş, rehabilite edilmiş Kemalist doktrinler de mevcuttur. O nedenle de Kemalizm derken başlangıçtaki 'zihinsel' döneme değil bu doktrinerbürokratik- vesayetçi yapıya atıfta bulunulduğunu bilmek gerekir.
6 Kasım 2011 Pazar
Türkiye'nin en etkisiz 10 ismi
2) ERTUĞRUL ÖZKÖK Kâbe’ye gitti, Ahmet Kaya’nın mezarına gitti, İmralı’ya gitmek istedi, Pensilvanya’ya selamlar gönderdi. İtiraf etti, özür diledi, pişman oldu, sarı pantolon giydi. Muhafazakar kanallara çıkıp geçmişini temize çekmeye çalıştı, Popstar yarışmasında imaj tazelemek istedi. Ama hukuk ve ahlak dersi verdikçe arşivleri, Kürt sorunu dedikçe en güzel bayrak yarışmalarını, başörtüsü dedikçe 411 el manşetini karşısında buldu. Köşesinde övdüğü yazarlar ertesi gün “Tanımayız” açıklaması yapmak zorunda kalıyor. Yurtta da uğursuz dünyada da. “Murdoch neden başarılı anladım” diye yazdıktan sonra Murdoch’la mahkemelik oldu. Ne şarap içen başörtülüler ne Ergenekon’a bağlanan Ajda, Sezen, Sertab yazıları, ne spermin tadı ne de oral seksin faydaları... Liste yayına hazırlandığı sırada etkili olmak için son kozunu da oynadı ve soyundu. Giyinikken daha etkili olduğu söylenebilir. Karanlık 90’ların, darbeci 2000’lerin en kudretli genel yayın yönetmeni şimdi her gün yırtmak için piyango bileti alan bir looser.
3) AYDIN DOĞAN Başbakan’ı pijamalarıyla karşılayan medya patronuydu, kâbuslarında Başbakan’ı pijamayla karşıladığını gören medya patronu oldu. Ankara garnizonlarında “hükümeti nasıl deviririz” toplantılarından, “Başbakanım siz nasıl yayın yapmamızı istersiniz” toplantılarına terfi etti. Tarihin yanlış yerinde durdu, akıntıya karşı kürek çekti, yoruldu, Şimdi akıntı onu yine tarihin başka bir yanlış yerine doğru savuruyor. Türkiye büyüyecek, belki eskisinden daha zengin olacak ama...
4) KEMAL KILIÇDAROĞLU CHP’nin başında unutulan gelen başkanı o. Partiyi kapatıp gitse yokluğu bir ay sonra fark edilir. Bir zamanlar kendisinden Gandi diye bahsedildiği artık sadece torunlarına anlatacağı güzel bir hatıra. Bir gün yanlışlıkla kendisine ait bir yolsuzluk dosyasını açıklasa bile kimseyi inandıramayacak. Merkez medya el ele verdi yine de şimdiye kadarki en büyük başarısı Deniz Baykal’ı bile aratması.
5) SÜLEYMAN DEMİREL Bundan sonra ancak İslamköy’e dönerse manşet olabilir. Partiler üstüyüm diye diye Güniz Sokak’taki evinde çevirdiği politik kumpasların enkazı altında kaldı. Günlerini fail-i meçhul soruşturması haberlerini yakından takip ederek, devletine sadakatten hatıralarını bile açıkça yazamayarak geçiriyor.
6) HÜLYA AVŞAR Gözümüze girmeye çalışan bir çift mavi göz artık. Türkiye’nin en güzel kadınının kendisi olduğunu söyleme işi bile ona kaldı. Acun Ilıcalı olmasa kariyerini iyi bir tenis oyuncusu olarak tamamlayacaktı. O ses Türkiye’de “Müzik konusunda kendisini daha iyi yetiştirmek için” Hadise’yi ve Murat Boz’u seçen genç kızlar ve erkekler tarafından her hafta emekliye sevk ediliyor. Ama henüz ona bunu söylemiyoruz.
7) UĞUR DÜNDAR Kazdıkça kemik, karıştırdıkça çete, deştikçe darbeci çıkan ülkede ancak Kara Fatmaların kâbusu olabildi. Bir de hormoncu çiftçiler onun korkusundan traktörü boneyle sürdü. Çocukluğumuzun Zeus’uydu, demokrasi, hakikat, araştırmacı-gazetecilik çarptı, kırıldı.
8) RAHMİ KOÇ Demokrasi ona da iyi gelmedi. Emekli generallerin cenazeleri dışında müzesine çekildi. Teknesiyle bu kurnaz hacı bakkalların her bir şey olduğu yeni Türkiye’den kaçmaya çalıştıkça Truman’ın akıbetiyle karşılaşıyor. Ama çarptığı duvardaki kapıdan çıkmaya bile cesareti yok. Şirketini teslim ettiği oğlu bir Amerikalıdan bile daha az anlıyor yaşadığı ülkeyi. Artık parayla satın alamayacağı çok şey var Türkiye’de...
9) GENELKURMAY BAŞKANI Ancak etkisini azalttıkça etkili olabiliyor. Konuşmadıkça takdir ediliyor, emirleri yerine getirdikçe sözü dinleniyor. Adının ne olduğunun ne önemi var ki... Bu arada adı neydi?
10) TÜSİAD BAŞKANI TÜSİAD’ın açılımının ne olduğu bile unutulmak üzere. İçlerindeki en radikal, en demokrat, en sivil müteşebbisi başkanlığa getirmeleri bile onları Kayserili bir mobilyacının gerisine düşmekten kurtarmıyor. Yaşam tarzı ideolojisini burjuva demokratlığa tercih ettiler. Yarın DİSK’le birleşseler kimse şaşırmaz. Gazetelerin hepsine tam sayfa ilan verseler, en radikal raporları yayınlasalar, 28 Şubat’taki, AKP kapatma davasındaki hallerini unutturamazlar...
Yıldıray Oğur - Taraf
http://www.taraf.com.tr/yildiray-ogur/makale-turkiye-nin-en-etkisiz-10-u.htm
18 Ekim 2011 Salı
16 Ekim 2011 Pazar
Ergenekon neden başaramadı?
Uzun yıllardan beri siyaseti ve toplumu şekillendiren bir örgütlenme ve bu örgüte ruh veren siyasal felsefe niçin son on yıl içinde zayıfladı ve katıldığı bütün mücadeleleri kaybetti sorusunu yanıtlamanın zamanıdır. Ergenekon son on yılda siyasete ve siyasal gelişmelere yeniden damgasını vurabilmek için olağanüstü çaba harcadı. Zaman zaman son vuruşu yapabilecek noktaya yaklaştı, yaklaştığını hissetti ve hissettirdi. Ne var ki, son vuruşunu bir türlü yapamadı ve son vuruşun eksik kaldığı bir operasyonel sürecin başarılı olamayacağını hep birlikte gördük. Ama neden böyle oldu? Ders 1 Kendi propagandana asla inanmayacaksın Kaybetti; çünkü “düşman”ını küçük, zayıf ve önemsiz gördü. Psikolojik savaşta bu propagandanın önemi açıktır; elbette tarafsız yığınların, hatta bizzat “düşman kuvvetler”in içinde de zayıflık ve azlık propagandası yürütülmelidir; karşı tarafı caydırmak ve zayıflatmak için bu gerekli bir maniveladır. Fakat bir şartla; propagandaya maruz kalanların dışında, bizzat propagandanın yapıcıları ile uygulayıcılarının kendi propagandalarına inanmamaları ve kanmamaları koşuluyla. Ergenekon, “düşman”ını toplumda güçsüz, onu toplumun çok geniş kesimlerinden tecrit edilmiş göstermek için ustaca propaganda yaptı. Eğer burada kritik bir hata işleyip de kendi propagandasına kendisi kanmasaydı, başarılı olabilirdi. Ölümcül bir hata; “düşman”ını olduğundan daha zayıf ve aşağı görmektir. Oysa karşılarındaki “yeni düşman” eskilerden çok farklıydı; bu analizi yapabilecek entellektüel donanımdan yoksunluk, Ergenekon’u eski yöntemlerle mücadelenin yeterli olacağı sonucuna vardırdı. Eski planlardan copy-paste yöntemiyle çoğaltılan yeni mücadele araçlarına bel bağlandı. Ama haksızlık etmemek lâzım gelir: eskiden hiç olmayan doğrudan bir kitle tabanı yaratma ve bunu ideolojiyle sarmalama harekâtı hayli başarılı sonuç verdi. Geniş kitleler kendilerinden beklenen bütün performansı sağladılar. Kimse onları suçlamasın. Daha ne yapsalardı? Ders 2 Gücünü nesnel olarak ölç ama asla abartma Kaybetti; çünkü gücünü aşırı abarttı. Psikolojik savaşta elbette bunun da propagandif önemi vardır. Hem taraftarlarını zinde tutmak, hem de moral bakımdan takviye etmek bakımından elbette güç önemli bir propaganda unsurudur. Kalabalık olma imajı, yeni yeni katılımları sağlar. Fakat diğer yandan, kendi gücünü nesnel olarak ölçmek ve gücünü asla abartmamak kuralını da propagandaya kurban etmemek gerekir. Ergenekon, bu hatayı da yaptı; gücünü abarttı, sonra taraftarları bu propagandaya kanarak bu yanılgıyı daha da artırdılar. Böyle bir propaganda, Ergenekon’a taze güçler kazandırıyor; fakat diğer yandan güçlülük propagandası altında ezilen grup üyeleri, kendilerinden çok, grubun bu çok güçlü diğer unsurlarına güvendiklerinden gevşek davranabiliyorlardı. Ölümcül hata, sadece taraftar kazanmak, fakat eylem düzeyinde bunun etkisinin görülememesidir. Elbette Ergenekon güçlüydü; her kesimle, meslekle güçlü bağları vardı, önemli pozisyonları elinde tutuyordu. Ancak geçmiş dönemlerle karşılaştırıldığında yine de eskisi kadar güçlü ve etkili değildi. Bir zamanlar tamamen hâkim olduğu birimler ve süreçler, aradan geçen zaman içinde temel bağlantılarından sıyrılmıştı. Bu bağlantıların zayıflığının ya da irtibat sorunlarının küçümsenmesi ölümcül sonuçlar yaratabilirdi, nitekim yarattı da. Kritik adımlarda, kritik eylemlerde eskisi gibi karartma ve dezenformasyon süreçlerinde bu kez sıkıntılar yaşandı; muhtemelen kadroların yetersizliği ve beceriksizliği de buna katkıda bulundu. Fakat kadrolar da o kadar güçlü bir koruma ve kollamaya inandırılmışlardı ki, özel bir özen göstererek iş yapmak konusunda epey cimri davrandılar. Savruk, özensiz işler, nasıl olsa arkamızı toplayacak olanlar var mantığıyla bütünleşti. Yetersizliğin farkına varılması çok gecikti ve ölümcül bir başka hata da bu oldu. Bir başka ölümcül hata; üzerlerine gelindiğinde koruyucu kalkanların önceden hazırlanmamış olması ya da böyle bir ihtimale hiç ihtimal verilmemiş olmasıdır. Daha önceki tecrübelerde hiçbir zaman hiçbir önemli unsur Ergenekon’un üzerine varamamıştı. Bu kendine güveni artıran, ama aynı zamanda zafiyet yaratan bir tecrübeydi. Dahası da var: her ne kadar tedbirin elden bırakılmaması gerekiyorsa da, bırakıldı; güçlülük ve burnundan kıl aldırmama tutumu tedbirliliği alt etti; bunun da ölümcül sonucu, deposu delik araba gibi her gidilen ve gelinen yolun ve yerin belli olmasıdır. İzlerin silinmesi için harcanan ve bir türlü başarılamayan çaba ve gayretler, işin başında iz bırakılmaması için harcanmış olsaydı… Ders 3 Son vuruşun gecikmesi ve ertelenmesi felakettir ERGENEKON’UN ölümcül bir başka hatası, ki kanımca bu telâfisi mümkün olmayan ölümcül hatadır, son vuruşu yani darbeyi yapamamasıdır. Bütün etkinliklerin bu son vuruşa göre dizayn edildiği hatırlanacak olursa, zaman kaybının getirdiği sonucun hüsrana yol açacak en önemli ve temel yanlış olduğunu söyleyebiliriz. Ergenekon, bir yandan tabanına çok güçlü olduğu, her an “düşman”ı ortadan kaldırabileceği yönünde sinyaller verirken, bu sürecin yakın zamanda tamamlanarak, iktidarın değişeceğini ileri sürerken, taraftarlarının bu yeni döneme göre pozisyon almalarını sağlarken, bu yeni gelecekte yer almak isteyebilecek unsurları yeni taraftarları olarak içine alırken, sürecin kendisini uzatması ve nihayet öldürücü vuruşu bir türlü gerçekleştirememesi, onun sonunu hazırlayan en önemli faktör oldu. Ders 4 Zaman bazen de aleyhinize çalışır EĞER son vuruşu yapabilecek olanlar, zamanında harekete geçebilseler ve gözlerini karartabilselerdi, darbenin inşa sürecinde bayrak devamlı elden ele geçerek zaman yitirilmemesiydi ve nihayet iktidar sorunu kısa zamanda çözülebilseydi, böyle olmazdı. Fakat böyle olmasının başkaca nedenleri de var: grup üyelerinin ortalama kalitesi, böyle büyük bir operasyonu uzun zaman idame ettirebilecek yeterlilikte değildi. Hiç olmadı. Ve Ergenekon kendi kadrosunu propaganda bahsinde o denli abarttı ve kendisi de buna o kadar inandı ki, bu kadronun operasyonun tamamını gerçekleştirebilecek ve son vuruşu yapabilecek bir takım olmadığına hiç ihtimal vermedi. Bu ölümcül bir başka yanılgı oldu. Kadronun genişliği, bütün alanlara yayılmışlığı, devletle olan münasebetin yakınlığı, sürekliliği, bu basit gerçeğin görülmesini etkilemiş olabilir. Gerçekte ise, her alanda kadrolar, muhtemelen geçmişteki kadrolarla karşılaştırıldığında hayli yetersizdi. Kendilerine aşırı güvenleri, kendilerinden çok, birlikte oldukları unsurlara dayanıyordu. Her aşamada ve her kademede profesyonel olmaktan çok amatördüler. Bu da gerçek profesyonellerin işini güçleştiren önemli bir etkendi. Aralarındaki irtibat zayıftı; siyasal geçmişleri ve tecrübeleri birbirinden tamamen farklı ve benzersiz olan pek çok farklı eğilim, tutum, davranış, sadece “ortak düşman”a karşı bir araya gelme çabasındaydı. Bu grup içi dayanışmanın ve iletişimin ve irtibatın daha en baştan riskli olduğu anlamına gelir. Zaman uzadıkça bu risk artabilirdi, nitekim arttı da. Grup içindeki gruplar gezegenler gibi birbirlerini çekmek yerine itmeye başladılar. Oysa darbe zamanında yapılabilse, bütün bu olumsuz neticeler görülmeyecekti. Darbenin hazırlığı içinde yığınla kifayetsiz muhteris yaşamın ve meslek dağılımının her alanında kendi beceriksizliklerini aynada görme talihsizliğini yaşadılar. Elbette ileride yazılacak anılarda bundan hiç söz edilmeyecek; buna karşılık herkes bir diğerini suçlayacak ve başarısızlığın faturasını bir başkasına iletme gayretinde bulunacaktır. Yaşı uygun olanların bu anıları okurken epey eğleneceklerini daha şimdiden görür gibiyim.Bir aşamada olağan koşullar altında su üstüne çıkmaması gereken bütün önemli grup üyeleri birbiri ardına görünür kılındı; kılınmak zorunda kalındı. Ergenekon’un bütün önde gelen simaları, “düşman”ın eline geçtikçe, bir üst kademe ister istemez su yüzüne çıkmak zorunda kaldı; sonra kısa sürede bu süreç ilerledi ve bütün kademeler ardı ardına sütre gerisinden çıkmak, dahası deşifre olmak zorunda kaldılar ki, bu da kadroların birbirleriyle ilişkilerini göstermesi bakımından bir başka ölümcül hataydı. Her deşifre süreci, bir diğerini tetiklerken, Ergenekon muhtemelen elinde olmayan pek çok nedenle bütün unsurlarını kısa sürede su üstüne çıkarmak ihtiyacını duydu; bu unsurlar arasında peyda edilen ilişkiler demeti de bu şekilde gözle görünür hale geldi. Duyulanlar da buna eklenince, grubun önemli pozisyonları açığa düştü. Pozisyon bağlantıları sekteye uğradıkça, merkezî komuta kademesinin emir-komuta zincirinde de boşluklar ortaya çıktı; zaten merkezî sistemin yeterince geliştirilememiş olduğu da görüldü. Ama dahası merkezin otorite sağlayamadığı ya da merkezî denetimin sağlanamadığı süreçte, unsurların kendi başlarına inisiyatif kullanarak karar alma ve etkinlikte bulunma yeteneklerinin olmadığı acı bir şekilde görüldü. Bu, grubun çözülmesinde önemli bir etken oldu. Ders 5 Kararsızlık felaket getirir Ergenekon, işin başında kesin karar verememişti: bir yandan devletin içinde de olmak istiyor, böylece kendi iç yapılanmasındaki emir-komuta zincirini resmî yollardan yürütmek istiyor, çünkü bu çok daha güvenliydi ve güce güç katıyordu, fakat diğer yandan da zaman zaman bu mekanizmayı by-pass ediyor ve dahası resmî yapılanması içinde legal olmayan ilişkiler zincirini işletebileceğini düşünüyordu. Bu çok avantajlı görünen yöntem, diğer yandan hayli tehlikeli riskler içeriyordu. Bir yandan devasa bir taraftar ve yandaş kazandırıyor, fakat diğer yandan da bilgi sızmasını tehlikeli ve ölümcül bir risk haline getiriyordu. Resmî süreçler içinde işleyen Ergenekon bağlantısı, bilgi akımını grup üyelerinin dışına çıkarıyor, bu da içeriden dışarıya bilgi akımını açık bırakıyordu. Eğer zaman iyi kullanılabilseydi belki de bu boşluk risk oluşturmayabilirdi, fakat zaman ilerledikçe risk de kendiliğinden arttı tabiî. Ders 6 İdeoloji yapay kitle desteği de sınırlıysa, zor Ulusalcılık ideolojisi, o kadar yapma ve eklektikti ki, yapıcılarının bir kısmı içinde bile politik gerginliklere neden olabilirdi. Ölümcül hatalardan biri de, toplumun önemli bir kesiminin kazanılması için inşa edilen bu ideolojinin, toplumun çok önemli bir kesimine yabancı olduğunun farkına varılamaması oldu ki, bu hatanın kaynağı bizzat ideolojinin gözlerini kör ettiği bu gruptu. İdeolojik körleşme, gerçeklerden kopuşu mümkün kıldı, hızlandırdı ve gerçeklerle ilgisini yitiren bir iç çekirdek grubunun politik taktikleri her defasında duvara tosladı; bu kaçınılmazdı. Ergenekon ulusalcılık gibi bir ideolojiyi ancak kendi toplumsal tabanına yedirebilirdi; bu tabanın ulusalcılığı içselleştirdiğine tanık olduk; bu Ergenekon’un ideolojik başarısı olarak kayda geçmelidir. Ülkemizin önümüzdeki yıllarda bu ideolojiyi içselleştiren toplumsal gruplarla hayli gergin günler geçireceğini öngörmek için kâhin olmaya gerek yok. Saçtığı ideolojik zehirin panzehiri maalesef kolay bulunamayacaktır. Ergenekon ve onun yarattığı ulusalcılık ideolojisi bir süre sonra siyasal gündemden tamamen düşecek; fakat bu ideolojinin değişik unsurları toplumun belirli kesimlerinde yaşamaya ve yeniden üretilmeye devam edecektir. 28 Şubat’ın toplumun çok önemli ve geniş kesimlerinde yarattığı şok dalgası, hele 12 Mart ve 12 Eylül gibi muhafazakâr tabanda büyük ölçüde anlayışla karşılanmış ve hararetle desteklenmiş askerî yönetimlerin bir benzerinin daha aynı yöntemle destekleneceğine ilişkin görüş ve beklenti daha başında ölümcül bir hata yapmıştı. 27 Mayıs ya da 28 Şubat benzeri bir siyasal eylem türü geniş kitlelerce desteklenmiyor; toplumun kültürel kırılmasında çok daha küçük ve dar bir grubun pasif desteğini alabiliyordu. Sadece bu genellikle pasif, ancak kısa süreler için aktifleşebilen, fakat bir kez aktif katılım gösterip de sonuç alınamadığında kendiliğinden ve hızla dağılma eğilimine giren bu ruh haline dayanan bir siyasal aktivizm temelinde kitle desteğinin zayıf kalabileceği de düşünülmemiş olmalıdır. Bütün bu desteği sağlayacak ve güçlendirecek medya ayağı her zamankinden daha zayıftı; eski tecrübelerde olduğu gibi tamamının aynı anda yönlendirilmesi çok daha güçtü ki, başlı başına bu bile dezenformasyon ve kitle propagandasına yönelik süreci olumsuz etkileme riskine sahipti ki, öyle de oldu. Dezenformasyonlar, karşı bilgilendirme ve muhtemelen zamanındaki taktik karşı saldırılarla geçiştirildi. Her defasındaki geçiştirme, bu birbiri ardına gelmesi gereken ve birikim sağlaması arzulanan dezenformasyon kampanyalarının birbiri ardına sonuçsuz kapanmasına neden oldu. Bütün bu başarısız süreçler, vurucu noktanın gecikmesine, gecikme tereddütlere, tereddütler muhtemelen cesaretsizliklere ve nihayet bir başkanına havale etmelere vardı. Son vuruşu yapacak olan bir başkası, bir türlü bulunamadı, bulunduğunda bir başka son vuruşçuya ihale edildi. Bütün bu boş çabalar, her defasında moral bozukluğuna neden olmuş olmalıdır. Bir de uluslararası siyasal ve ekonomik konjonktürün köstek olması da bu tabloya eklenmelidir. Sonuçta, Ergenekon zaman içinde pörsüdü. Ders 7 Yargılamada grup dayanışmasına özen gösterilmemesi vahim olabilir Yargılamalar sırasında bütün grup üyelerine aynı ölçüde yakın ve eşit mesafede durulması gerekir(ken), bu nedense yapılmadı ya da yapılamadı. Tam aksine, yargılanan grup üyeleri arasında bir şekilde kamuoyunun da gözüne batabilecek şekilde kesin çizgilerle ayrım yapıldı. Bazıları yangında ilk kurtarılacaklar grubuna girerken, bazılarına kolayca sırt çevrildi. Bu, ileride görüleceği üzere, ölümcül bir başka hata oldu. Bu tür yargılamalarda grup üyelerinin iç dayanışmasıyla dışarıdakiler arasındaki ilişkinin göz nuru gibi korunması gerekirdi. Belki de kamuoyundan daha fazla destek alabilmek taktiğiyle bazılarının isimleri ön plana çıkartılır ve onlar üzerinden bütün yargılanan gruba destek sağlanması hedeflenmişken; zaman içinde bu şekilde bir sonuç almak mümkün olmayınca, yargılamalar da uzadıkça, aksine bazılarının kurtarılmaya çalışılmasına, diğerlerinin ise savunulmasından vazgeçilmesine yönelik bir döneme girildi. Elbette yargılananlar arasında yapılan açık ayrım(cılık), iç dayanışmayı zayıflatmakla kalmaz, grup üyelerinin çözülmesini de beraberinde getirir ki, bu da uzun süren yargılamalarda genellikle görülen bir sonuçtur. Ders 8 Vaatlerin yerine getirilememesi sorun yaratır Dahası; olağan koşullarda hiç kimsenin başının derde girmemesi gerekiyordu; grup üyeleri genellikle bu türden bir güvence karşılığında katkı vermeye hevesliydiler. Güçlü olan ve yakın bir zamanda yeni düzeni kuracak olan Ergenekon’un asıl desteği bu güvence ve gelecek vaadinden geliyordu. Ergenekon, vaatlerini yerine getirememekle ölümcül bir başka hata daha yaptı. Fakat bu hata, diğer hatalarının kaçınılmaz bir sonucuydu. Vaatlerle güç ilişkisi baş başa gidiyordu; doğru orantılıydı; taraftarlarının ve grup üyelerinin Ergenekon’a bağlılığının başında vaatlerin her zaman için geçerli kabul edilmesi gerçeği vardı; sonra birdenbire vaatlerin yerine getirilememesi yeni bir zayıflık olarak görüldü. Katkı sağlayacak üyelerin bugün için de, gelecekte de güvence içinde olacakları yönündeki vaatler; son vuruşun bir türlü gerçekleştirilememesi ve zaman yitimi sonucunda havada kaldı. Bir şekilde “düşman”ın eline geçenler, kısa sürede gerçekleştirilecek olan darbenin ardından çok daha mükemmel bir düzenin önemli bir elemanı olmayı beklerken, bu bekleme süreci tahmin edilenden ya da umulandan daha uzun olmaya başladıkça, grup üyelerinin davaya olan inançları zedelendi; hele sadece maddî yönü güçlü bir istikbal bekleyen üyelerin huzuru kaçtı. Böyle zamalarda disiplin ve dayanışmanın önemi büyürken, bu mekanizmalar bir türlü yeniden tanzim edilemedi. Alt birimler, kendilerine güvence sağlayacağını düşündükleri üst birimlerin de kendilerine benzer âkıbetini gördükçe, daha çok sarsıldılar. Güvence verenlerin güvence arayışına girdikleri bir dönem, ruh halini tamamen kararttı. Dahası, en üst birimlerin dahi güvence veremeyeceklerinin anlaşılması her bakımdan yıkım oldu; Ergenekon’un ölümcül hatası, vaatlerini olması gerektiği süre içinde ve zamanda gerçekleştirememesi oldu. Sadece taraftar kaybetmeye başlamakla kalmadı; daha vahimi iç dayanışmanın çözüldüğü ve gemisini kurtaranın kaptan olmaya çalıştığı bir döneme girildiğinde görüldü, ama bundan sonra bu sürecin sonuçları çok daha vahim ve ölümcül olarak görülmeye adaydır. Yargılamanın kendisi bile vaade aykırıydı. Oysa hiç kimse “düşman” tarafından zarar görmeyecekti. Korunacak ve kollanacaktı. Hatta yakın bir zamanda herkes terfi edecekti. Öyle olmadı; hiç olmazsa yargılamaların başında darbeden sonra her şeyin düzeleceğine ilişkin bir beklenti ve umut hala vardı. Geçmişteki “başarılı” örnekler, mesela 12 Mart ve 12 Eylül sonrasında daha önce başlamış olan yargılamaların neticesiz kaldığı, onlarca yıldan sonra artık bulunamayacak dosyalar halinde adliyelerin karanlık koridorlarında çuvallar içine yerleştirilmesi örnekleri bir türlü yinelenmedi. Grup üyelerinin yeniden özgürlüklerine kavuşmaları, tahliye kararları ya da daha kolay bir şekilde kaçırılmaları bir türlü yinelenemedi. İş ciddiye bindikçe, üst makamların altı hiç tanımıyormuş gibi davranmaları, adeta görevimiz tehlike dizisindeki gibi, örgütün deşifre olmuş olanları tanımazdan gelmesi, dahası bir şekilde gemisini kurtarmaya çabalamaya başlayan kaptan sayısının çoğalma eğilimi içine girmesi, dahası güvence verenlerin güvence verdikleri grup üyelerini tanımazdan gelme tavırlarına karşılık, bu tavrı bir ihanet olarak görenlerin haleti ruhiyesi, işte bütün bunlar, hep ölümcül hatalar olarak gündemde. |
5 Ekim 2011 Çarşamba
Aslında "kakofonisi" demek doğru olacaktı da, bazı okurlar anlamazlar diye çekindim, böylece ortaya zıt anlam çıktı.
Hayretle izliyorum: Yayınlarını yalan dolan, pislik ve iftira üzerine kurmuş, pek öyle"tıklaması mıklaması" da olmayan, kıytırık bir Internet sitesi... Gazete değil, televizyon değil, alt tarafı bir site... (Korkma Memduh, seninki değil, seninki kıskançlık ve uyuzluk üzerine kurulu.)
Buradan "yayın yapan" kara sakallı karanlık bir adam, eski Maocu (elbette!), yeni faşist... Televizyona yazdığı "faşo" dizileriyle tanınıyor... Her tarafı buram buram gizli örgüt kokuyor...
Burada ona buna "tohum atan", bu piyasada hiçbirimizin tanımadığı, gazeteci olduğu söylenen sıradan bir kadıncağız...
Ona buna akıl hocalığı yapan, "cezai ehliyeti olup olmadığı" bile tartışmalı, yaşlı bir psikopat...
Ruhunu kin ve nefret bürümüş, hırçın ve saldırgan bir genç irisi...
Ekibe bak!
Ve de bunları sütten çıkmış ak kaşık sanan, hatta belki "solcu" bile sanacak kadar ahmak birtakım basın mensupları...
Herhalde "kurtarma çalışmaları" onlara pek bayıldıklarından değil, hükümete zarar vermek için. Başka bir anlam veremiyorum.
Vah vah... Vah vah...
Bu, muhalefet oluyor.
Allah her iktidara böyle muhalefet nasip eylesin, her seçim çantada keklik.
Çevirilen bütün dolapların amacı da, "Halk TV" derler bir kanal varmış, onu Deniz Baykal'ın elinden alıp Kemal Kılıçdaroğlu'nun emrine vermek. Baykal'ın zamparalıkta"adı çıkmış" ya bir kere, ek yerinden vuracaklar.
Yaptıklarına şantaj derler, böyle aşka montaj derler!
Bu şarkı sözü ne kadar ciddiye alınırsa, bu çabalar da o kadar ciddiye alınır.
Halk TV neresi be yavrum? Hangi frekanstan yayın yapar? Seyreden kaç kişi vardır, gözü şöyle bir takılmış olan kaç kişi?
Halk TV'nin her tarafı senin olsa da yirmi dört saat başbakana küfür etse kimin umurundadır?
Tuncay Özkan'ın televizyon kanalı mı daha ilginç bulunmuştu kamuoyunda, eski manken eşi mi?
Anlı şanlı kontrgerilla bunlara mı düşecekti yahu? Hani ne oldu o "Turkish Gladio" havaları falan? İki dingille bir tekerlekten mi medet umuluyor?
Helikopter düşürmekten başka bir beceriniz kalmadı mı yahu sakar sultanlar?
Halk TV'nin yanında sekiz kanal daha "ele geçirseniz" neyi değiştireceksiniz, CHP'ye seçim mi kazandıracaksınız?
Ben sizin yerinizde olsam, "Kılıçdaroğlu'nu devirip partiyi Sarıgül'ün eline verme çalışmalarını" hızlandırırdım şimdiden. Bir işe yaramazdı ama maksat hareket olsun.
Canım belki de başladınız da, "legale çıkmak için" belediye seçimlerini bekliyorsunuz, Sarıgül azıcık "canlansın", kamuoyunda şöyle bir hatırlansın...
Aman dikkat edin ha, sizde kaset varsa, başkalarının elinde de kasetlerin efendisi olabilir! (Teyp bantlarının kralı olduğu gibi.) Kuralları siz koyacaksınız, sonra başkası sizin kurallarınızı daha iyi uyguladı diye ağlayacaksınız, var mı böyle mızıkçılık?
Kapatın o dükkânı gidin kardeşim, Yunan devleti gibi çoktan battınız da farkında değilsiniz.
Bu arada bari "Atakurt" adını kullanmayın, Enver'in hoşuna gidebilir ama Mustafa Kemal'e ayıp oluyor.
11 Eylül 2011 Pazar
Sosyalistler ve siyaset
Marksizm'in cazibesi de buydu... Bugünün yanlışlarını geçmişin ve geleceğin kesin teşhisi üzerinden tanımlıyor ve takipçilerine düşünme gereği bırakmıyordu. Böylece Marksizm bir klişeler yığınına dönüşürken, bu ideolojiyi sahiplenmek hem kolaylaştı hem de bir tür kahramanca tavır olarak algılanmaya başlandı. Sosyalistlik mağdur olmak, eziyet çekmek, anlaşılmamak, ama aynı zamanda toplumun öncüsü olmak gibi siyaseten garip bir misyon yüklendi. Toplum için neyin doğru olduğunu bildiğini düşünürken aynı toplum tarafından neredeyse dışlanmak, psikolojik olarak taşınması zor bir durum. Sorumluluğu topluma atamazsınız, çünkü o durumda toplum için çaba harcamanız pek anlamlı olmaz. Dolayısıyla suç, toplumu 'bu hale' getiren sistemde aranır ve sisteme tabi olan toplumun kendi halini takdir edememesi de kabul edilir bir gerçek haline gelir.
Bu durumda 'siyaset' sistemin kendisiyle uğraşmak anlamını taşırken, toplumun içinden üreyen 'dar bakışlı' siyasetler ise genelde horlanır. Sonuç bir yabancılaşmadır ve nitekim günün pratik siyasetine ilişkin her durum sosyalistleri zor durumda bırakmaya adaydır. Örneğin bugünlerde revaçta olan bir eleştiri, AKP'nin samimi olmadığı, devletle anlaştığı, reformları yarıda bırakacağı önermesi... Bu tespit, sanki reformları başlatan sosyalistlermiş de, şimdi kendi başladıkları işin yarıda kalmasından endişe ediyorlarmış havası içinde söylenebiliyor. Öte yandan aynı AKP için muhafazakâr, sağcı, milliyetçi türünden kavramlar eşliğinde özsel analizler yapılıyor. Ne var ki bu analizler doğruysa AKP'nin reformcu olması zaten beklenemez ve yeterince reformcu olmadığı için eleştirilmek bir yana, yarım reform yaptığı için müteşekkir kalınması gereken bir parti olarak algılanması gerekir.
Bu tür tutarsızlıklar sosyalistleri rahatsız etmiyor. Çünkü onlar kendilerini gündelik siyaseti aşan bir 'üst' siyasetin aktörleri olarak görme ihtiyacı içindeler. Bu konumu sürdürmek ise temiz, steril, yanlışsız, ahlakçı pozisyonları savunmayı gerektiriyor. Söz konusu tavrın en kolay yolu ilkesel karşı çıkışlar... Örneğin bir yerde adaletsizlik varsa, mağdur olanın siyasetinin koşulsuz kabullenilmesi gibi... Böylece devletin Kürtlere yaptığı baskı ve eziyetten hareketle PKK'nın şiddet kullanımını anlayışla karşılama noktasına gelinebiliyor. Oysa siyaset daima tercihleri ima eder ve devlet nasıl şiddeti 'tercih' ettiyse, PKK da bu 'tercihi' yapmış durumda. Çünkü eğer şiddet bir zorunluluk olarak tanımlanırsa, ortada siyaset de kalmamış demektir ve bizzat bu tanımlamayı yapanın siyaseti ortadan kaldırmayı da 'tercih' ettiğini görmek gerekir. Diğer bir deyişle PKK'nın şiddet siyasetinin zorunlu olduğunu önermek, bu örgütün Kürtler üzerinde baskı oluşturduğunu ve dolayısıyla meşruiyet zaafı taşıdığını da kabullenmeyi ima eder.
Kısacası hiçbir siyaset bir zorunluluk olarak tanımlanamaz. Siyasetin doğası tercihler üzerine kuruludur ve kaçınılmaz olarak toplumsal konuşmayı ve karar üreten süreçlerin varlığını gerektirir. Çünkü siyaset bugünün sorunlarını çözerken yarını da inşa eder ve gelecek üzerinde hemfikir olunmadan, bugünün sorunlarının nasıl çözüleceğini 'bilmek' genellikle mümkün olmaz.
Buradan çıkan sonuç birçoğumuza garip gelebilir ama şiddeti bir siyaset yolu olarak tercih etmek, aslında 'siyaset dışı' kalmayı, apolitik olmayı getirir. Nitekim bu nedenle şiddeti seçenler kolay kolay onu bırakamazlar. Siyasete alışık olmadıkları ve siyaseti bastırarak kendilerine yol açtıkları için, siyaset yolunun açılmasından ürkerler. Türkiye'de devlet bu hastalıktan muzdaripti ve ancak çok yönlü reform adımlarıyla, tedricen o noktadan uzaklaşabiliyor. Kürt toplumunun işi daha zor... Çünkü orada mağduriyet, o mağduriyeti şiddet siyasetine dönüştüren bir siyasi aktör ve bu şiddeti anlayışla karşılayarak siyasetin yolunu tıkayan sosyalist bir sempatizan çevresi var... Aynen devleti haklı gören ve onun şiddetini anlayışla karşılayan Türk milliyetçileri gibi.
http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=1178501&title=sosyalistler-ve-siyaset
7 Eylül 2011 Çarşamba
Solculuk ve Kürt siyaseti
Cumhuriyet'in tek adam kültünü yücelten otokratik karakteri, sadece vesayete dayanan bir rejim yaratmadı, söz konusu vesayet sayesinde kendine özgü bir aydın cemaati de üretti.
Öte yandan Kemalizm sınırlı ve sığ bir ideolojiydi. Oysa entelektüel dünya sol bakışın heyecan verici tartışmalarını yaşıyordu... Böylece laik kesim kendi içinden sol bir aydın muhalefeti çıkardı. Gerçi bu solun bir ucu her zaman Kemalizm'e dokundu ve laikliğin kamusal alanda dışladığı kimliklerin 'aydın' olma hakkı tasavvur dışı kaldı. Entelektüel açıdan hem iktidarın hem de muhalefetin aynı sosyolojik/kültürel kimliğe sıkışması, solculuğu İslami 'tehlike' karşısında Kemalizm'e yakınlaştırırken, ancak bu 'tehlikenin' olmadığı zamanlarda özgürlükçü kıldı.
Kısacası solculuk, birkaç bireysel tavır dışında, Kemalist laikliği yadırgamak bir yana 'son kertede' doğru buldu. Kemalizm'in devletçiliğini ise sosyalizan ve daha geniş olarak anti-kapitalist bir anlayışın içinde eritebildi. Tek sorun milliyetçilikle nasıl baş edileceğiydi ve şaşırtıcı olmayan bir biçimde, milliyetçiliği destekleyen ve ona karşı çıkan iki tür sol ortaya çıktı. Bugün bunlardan birincisine ulusalcılık deniyor. Laik, milliyetçi ve devletçi bir sol... Diğer kanat her üç alanda da farklı bir tutum izliyor: Başörtüsüne özgürlük verilmesini istemesiyle laiklikten, katılımcılığı savunmasıyla devletçilikten ve Kürt kimliğinin haklarını desteklemesiyle milliyetçilikten uzaklaşıyor.
Ancak solculuk sadece bir tutum değil, aynı zamanda bir varoluş hali. Başka bir ifadeyle kişiye kimlik sağlayan bir nitelik... İnsanlar önce düşünüp, sonra bu düşüncenin ne kadar sol olduğunu sorgulamıyorlar. Aksine solun nasıl düşünmesi gerektiğinden hareketle pozisyon alıyorlar. Bu ise ideolojik çerçevesi olan bir cemaatleşmeyi ima ediyor. Çünkü solun açık bir ikilemi var: Ülkenin asıl muhalifleri onlar değil... Üstelik laiklik sayesinde iktidarın bizzat parçası ve tarafı durumundalar. Ama kendi farklılıklarını da bir şekilde anlamlı kılmak ve aktörleşmek istiyorlar. Kısacası solculuk, aktivizme dayanan bir grup siyaseti olarak somutlaşıyor.
Söz konusu aktörleşme bir siyasi dile, gündelik anlamda aktivizmi taşıyacak bir ideolojik zemine muhtaç. Bunu bugünlerde otoriter laiklikten uzaklaşarak yapmak işlevsel değil, çünkü iktidarda AKP var ve sol bu iktidara karşı olmak 'zorunda'. İdeolojik zeminin devletçilikten uzaklaşarak üretilmesi de mümkün değil, çünkü bu ancak sınıfsal bir mücadele içinde anlamlı olabilirdi ve öyle bir ortam yok... Geriye milliyetçilik kalıyor ve üstelik o sorunun sahibi olan Kürtler muhalefet bile olmakta zorlanıyorlar. Dolayısıyla Kürt meselesi solculuk açısından münbit bir toprağı ifade ediyor. Mağdura sahip çıkan, onun adına konuşan, bu sayede devlete ve hükümete mesafe alan, böylece siyasi kimlikleşme yaşayan bir solculuk, halen son derece popüler.
Ne var ki kendisini anlamlı kılacak siyaset arama eğilimi, 'özgürlükçü solun' en güçlü olduğu addedilen ilkesel yönünü giderek tahrip etmekte. Çünkü söz konusu ilkelerin en önemlisi şiddete karşı olma. Nitekim Kürt meselesinde devlet eleştirisinin dayanağı da bu. Ayrıca bu soldan kime sorsak, bize barış yanlısı ve şiddet karşıtı olduğunu, şiddetin siyaset ve barış yolunu tıkadığını söyleyecektir. Ne var ki Kürt meselesinin somutuna geldiğimizde tablo muğlaklaşıyor. Çünkü Kürt siyasetinin şiddet tercihi karşısında konum almak, sola siyaset alanı bırakmıyor, bizzat solcunun kendisini anlamsızlaştırıyor.
Eğer solculuk demokratlığın içinden üretilebilseydi, böyle bir açmaza girilmez, alınan konum siyasi kimliği yaralamazdı. Ama solun geçmişinde laiklik ve pozitivizm var... Oradan çıkacak bir cemaatçiliğin demokrat olması ise neredeyse imkânsız.
24 Ağustos 2011 Çarşamba
Kürt siyasetinin intiharı
Mağduriyet bazen haklı ama kolaycı siyasetler yaratmakla kalmaz, mağduru zaman içinde tavsayan, tıkanan ve yozlaşan bir ruh haline mahkûm eder.
Toplumsal aktörlerin intiharı böylece zamana yayılmış olarak yaşanır. Siyasetleri devam eder ama bizzat kendi gözlerinde bile anlamsızlaşır. Dünyanın zihniyetine hitap edemeyen siyasetler, mağduriyeti dillendirseler bile yalnızlaşırlar ve sonuçta idealleri için değil, varoluşlarını sürdürme mücadelesi yaparlar. Kritik eşik, mağduriyet siyasetinin inandırıcılığını yitirdiği, ilan ettiği amaç için uğraşmadığı kanaatinin uyandığı andır. Sonrası, geri dönüşü epeyce zor ve ancak güçlünün yanlış yapmasıyla telafi edilebilecek bir meşruiyet yıpranmasıdır.
Kürt siyaseti bugün söz konusu eşikte. Çukurca pususundan sonra yapılan BDP açıklamasında şöyle denmiş: "Türkiye'nin bu noktaya gelmemesi için aylarca çağrılar yaptık, girişimlerde bulunduk, barışın önünün açılması için büyük çaba sarf ettik. Ancak bütün bu çabalarımız, barış çağrılarımız ne yazık ki karşılıksız kaldı." Belki de BDP'liler kendilerini gerçekten de bu rolde görüyorlar. Ama parlamentoyu veto etmenin üzerine bir de 'demokratik özerklik' ilanının bizzat kendi 'siyasetleri' olduğunu galiba idrak etmiyorlar. Siyaset, idealize edilmiş kavramların güzel cümleler halinde bir çağrı metnine çevrilmesi değil... Siyaset yaptığınız tercihler, somut durumlar karşısında attığınız somut adımlardır. BDP Kürt meselesi bağlamında maalesef bugüne dek ya içi boş ya da yanlış bir çizgi izledi. Yukarıdaki alıntının hiçbir inandırıcılığı kalmadıysa eğer, bunun sorumlusu kendileridir. Yanlış anlaşılmasın, BDP'liler iyi niyetli olabilirler, barışçı bir çözümü gerçekten de isteyebilirler. Doğrusu bu konuda benim de kuşkum yok. Ama siyaset, niyetinizle değil, tavrınız ve tutumunuzla ölçülür.
PKK de barış istediğini söylüyor. Acaba bunun Kürtler için bile inandırıcılığı kaldı mı? Karayılan "Bütün bunlar önderliğimizin savunması içindir" demiş. Ama artık bu boyalı dilin hükmü geçti. PKK birilerinin savunması için değil, kendi varoluşu için mücadele ediyor. Meşruiyetini sürdürmek için de kendi varoluşu ile Kürt toplumunun haklarını, tercih ve taleplerini bir bütünmüş gibi sunmaya çalışıyor. Barış savunuculuğu aslında zorunlu olarak gelinen, kaçınılamayan bir söylem. Bugün Kürt siyasetinin barış istediğini savunmak son derece zor... Çünkü barış bir başkasıyla, çatışma içinde olduğunuz bir tarafla yapılır ve çözüm her iki tarafın da kabullenip içselleştireceği bir ortak kabulü ima eder. Diğer bir deyişle barış istemek, her şeyin kendi istediğin gibi olmayabileceğini, zamana yayılabileceğini, ama kıymetli olanın bu yen senteze doğru yürümek olduğunu kabullenmeyi gerektirir. Oysa Kürt siyaseti bir süredir 'barışı' tek başına tanımlamakla kalmıyor, Türkiye toplumu o noktaya yaklaştıkça çıtayı daha da yukarı çekiyor.
Herhalde bu tutumun hükümeti daha da demokratlaştıracağını düşünmek gibi ahmakça bir stratejiye sahip değiller. Çünkü hükümeti o yolda tutan toplumun demokratlık çizgisinde ilerlemesidir, PKK'nın şiddet siyaseti değil. Öte yandan artan demokratlık isteğini şiddetle karşılayan bir siyasetin bu toplum tarafından makbul bulunacağını varsaymak pek gerçekçi olmasa gerek. Çukurca olayı karşısında sessiz kalan bir hükümetin neyle karşılaşacağı belli değil miydi? PKK daha da ölümlü yeni bir olay yaratacaktı. Kısacası PKK, temel amacının hükümeti savaşa çekmek olduğunu açıkça gösterdi ve hükümete bu bağlamda seçenek bırakmadı. Tabii AKP'nin reform alanında daha hızlı hareket etmesini talep edebiliriz, ancak şu anki durumun 'geciken reform' nedeniyle olmadığını kabul etmek durumundayız.
Görünen o ki, başını PKK'nın çektiği Kürt siyaseti aslında barışa hazır değilmiş... Toplumdaki değişimin AKP hükümetini daha önce hayal bile edilemeyen önerileri tartışma noktasına getirebileceğini öngörememişler... Şimdi bir savaş yaşanacak ve bu süreçte Kürt siyaseti kendisini Kürtlerle göz göze gelmiş bulacak. Çünkü hareket alanı genişleyen bir siyasetin kendisini bilerek tıkaması açıklanması gereken bir durum. Hele zorlanan bu savaşın bizzat Kürtlerin mağduriyetini devam ettirme anlamını taşıdığı açık olduğuna göre, önlerine gelen müzakere siyaseti alternatifini seçmemelerini herhalde bir şekilde anlatacaklar. Belki de kendilerini ilgilendirenin Kürtler değil, Kürtlük olduğunu söyleyerek güçlerini bizzat kendi insanlarına yöneltecekler. Toplumsal aktörlerin intiharı genellikle bir yabancılaşmadır zaten...