24 Mayıs 2011 Salı

...Evet, genlerimizde darbecilik vardı...



Bu yazıyı uzun zamandır yazmayı planlıyordum.
İçimde bir ukte kalmıştı ve bir türlü çıkaramıyordum.
Sonunda, Alper Görmüş’ün “Ergenekon Gazeteciliği” (Etkileşim yayınları)  adlı iki kitabını ve Pazar günü TARAF’daki söyleşisini okuyunca, içimi dökmek ve bu konudaki görüşlerimi paylaşmak istedim.
Alper Görmüş, özetle “...Merkez medya darbeleri hep destekledi ve 28 Şubat’ın gerçekleşmesinde de anahtar rol oynadı...Adeta genlerindeki darbecilikle hareket ettiler...”  diyor.
Görmüş’ün, benim de aralarında bulunduğum  “Merkez medya”nın büyük bir kesimi hakkında yaptığı bu saptama son derece doğru.
Bu gerçeği, 1990’larda çok konuşulan ve TSK ile ilgili bir başkası yazılmamış olan EMRET KOMUTANIM adlı kitabımı hazırlarken (www.mehmetalibirand.com.tr ) gördüm.
O kitapla birlikte uyandım. Asker’in siyaset dışına çıkması gerektiğini söylediğim yazılara o zamanbaşladım ve başıma gelmeyen kalmadı. Davalar açıldı ve andıçlanmaya kadar gittim. O dönemlerde, bugünün medya kahramanları ortalarda yoktu (!)
Bizim kuşak  için devlet daima öncelikli ve haklıydı. Devleti de Asker temsil ederdi.
Politikacı, üç kağıtçı-yalancı- vatanını pek düşünmeyen- cebini dolduran bir insandı.
Asker ise, namuslu ve herşeyini vatana adamış, özveri dolu bir kahramandı. Üstelik Atamız bu ülkeyi ve laik-demokratik Cumhuriyeti  koruyup kollama görevini ona bırakmıştı.
Askerin, politikacıyı denetlemeye hakkı vardı.
Politikacı işleri bozduğu zaman, Asker müdahale edebilirdi. Hatta, tereddütlü bir davranışla karşılaştığımızda “Komutan neredesiniz, devlet elden gidiyor...” diyen yazılar yazdık.
Bizim için, (yani, laik Merkez medya mensuparının büyük bölümü için)  öncelik demokrasi veyaParlamento değildi. Genelkurmay daha önemliydi.
Bundan daha normal birşey olmazdı ki...
Bizler böyle yetiştirildik.
Genlerimize, belki de farkına varmadan darbecilik işlendi.
Komutanların üstünlüğünü sorgusuz kabul ederdik. Üniformaların pırıltısını yarı hayranlık, yarı korkuyla izlerdik.
Bütün darbeleri anlayışla karşıladık.
Yardımcı olduk.
Son birkaç yıldır, genlerimizin kafası karıştı ve herşeye farklı bakar olduk..
İlk defa, demokrasi-Parlamento ile Genelkurmay  arasındaki sıralama değişti.
Demokrasi bir adım öne çıktı.
Bakalım kalıcı olacak mı?
Şimdi tüm meslektaşlarıma soruyorum:
Yukarda anlattıklarıma itiraz edecek kimse var mı?
Varsa lütfen bana yazın ve burada yayınlayayım...


Nokta'ya gereken desteği veremedik...
İçimde diğer ukte kalan,  Alper Görmüş’ün Genel Yayın Yönetmenliği sırasında NOKTA’nın yayınladığıDARBE GÜNLÜKLERİ’ ni yeterince ciddiye almamamız ve dergiyi kapanma noktasına götüren baskınlara karşı çıkmadan seyretmemizdir.
Bu konuda ben dahil, “Merkez medya”nın önemli bölümü  yeterli duyarlığı gösteremedi.
Kuşkuyla baktık.
Bir yandan, çok otantik ve doğrulanan bilgiler veriliyor, bir yandan da sürekli yalanlanıyordu. Bizde de kuşku vardı. Yıllardan 2007 idi. Özellikle Ak Parti’nin Asker’e ters baktığı, “Merkez  medya”nın da Ak Parti’den uzaklaşmaya başladığı dönemdi.
“Böyle bir notu nasıl olur da bir Kuvvet Komutanı yazabilir? Yazsa bile neden  NOKTA’ya gitti de bize gelmedi. Demek ki, işin içinde bir komplo var.” yaklaşımı yaygınlaştı.
Üstelik, o dönemde henüz Asker’in kamuoyu gözünde ve “Merkez medya” nezdindeki  güvenirliği, prestiji yıpranmamıştı. Eğer Ak Parti iktidardan uzaklaştırılacak ise, bunu gerçekleştirebilecek tek güç yine TSK idi.
Genlerimizdeki  darbecilik tümüyle kaybolmamıştı.
Günlükleri küçümsemek çoğumuzun işine geldi.
Oysa, Ergenekon sürecini başlatan asıl gelişme bu  günlüklerin yayınlanmasıydı.
Kahramanları da, onları kelle koltukta  yayınlayan Görmüş ve Nokta’nın hiç tanıyamadığımız sahipleriydi.
Bizler onlara sahip çıkamadık.
Doğru dürüst sesimizi dahi yükseltemedik.
“Merkez medya”da birimize böyle bir baskın yapılsa yeri göğü birbirine sokar ve iktidarı yerden yere vururduk.
Görmezden geldik.
Bugün utanç duyuyorum.
Mehmet Ali Birand - ...Evet, genlerimizde darbecilik vardı... - Milliyet.com.tr

Askeri hep laik kesim kışkırttı...


Geçen hafta bu köşedeki bir yazım büyük yankı yarattı.
Aslında, hepimizin bildiği bir gerçeği yüksek sesle söylemiştim. Laik merkez medyanın büyük bir bölümünün darbeleri doğal karşıladığını, demokrasiden çok Genelkurmay'a inandığını yazmıştım.
Bizim kuşak böyle büyütülmüştü.
Bizim için, askerin müdahale etmesi ve politikacının bozduğu keyfimizi tekrar yerine getirmesi, sistemde ayarlama yapması, çok doğaldı.
Tabii ben bu yazımda, resmin sadece bir bölümünü vermiştim.
O kadar çok yankı buldu ki, bugün resmin eksik kalan bölümlerini de tamamlamak istiyorum. Zira genel algılama, sanki darbeleri asker kendi keyfine veya Washington'dan aldığı işaretlere göre gerçekleştiriyordu.
Hayır, işler o kadar basit değil.
Askeri darbeye iten, zorlayan daima laik kesim olmuştur.
Laik kesim ayırımı da şöyledir:
- Genelde CHP; sosyal demokrat politikacılar. İçlerinde normal seçimle hiçbir şey olamayacaklarını bilen, asker sayesinde kendine bir pozisyon sağlamak isteyenler.
- Orta ve büyük sermaye gurupları.
- Emekli ve çalışan yargı bürokrasisi.
- Üniversite öğretim üyeleri.
- Emekli ve muvazzaf askerler.
- Medya.
Hepimizin de ortak bir hedefi vardı:
"Kendi kurduğumuz bir sistemi paylaşmamak..."

İki düşman vardı: Ticaniler ve Kürtler...
Atatürk'ün kurduğu ve askere emanet ettiği, Laik Türkiye Cumhuriyeti’nin yıllar boyunca iki düşmanı oldu.
- İRTİCA, en çok konuşulan ve en fazla üstüne gidilen düşman idi. Gazetelerde hep sakallı adamların resmi çıkar ve “İki ticani daha yakalandı”, haberleri okunurdu. Siyah çarşaflı kadınlar, “Karafatma” diye adlandırılırdı. “Mümin”- “Dindar” kişilerle, “Dinciler” arasında bir fark gözetilmezdi. Bu kesim, bizlerin kurduğu sistemin en büyük düşmanı olarak görülürdü. Aramıza girmelerine tahammülümüz yoktu. Hiçbir şekilde onları anlamaya çalışmadık.
- KÜRT SORUNU ise, hiç konuşulmayan ancak çok korkulan diğer düşmandı. Kürtlerin her ayaklanması, “başkaldırı” ve “bağımsızlığa gidiş” olarak nitelendirildi. Gerçek nedenleri araştırılmadı. Fakirlikten , feodal yapıdan, bölgenin özellikleri veya Kürt diye bir etnik gurubun bulunabileceği düşünülmedi. Kürt sorunu dendiğinde, hemen Türkiye'nin bölünmesi akıllara geliyordu. Sürekliasimilasyon ve ret politikaları sürdürdük.

Hiç paylaşmadık, askerle susturacağiımızı sandık...
Cumhuriyet'in kuruluşundan itibaren, bu iki geleneksel düşmana karşı sürekli aynı sert yaklaşımı gösterdik. Kendi sistemimizin mühendisliğini yaptık. Bu sistemi oluşturken de, bu ülkenin sadece bize ait olmadığını, dindar kesim ve Kürtlerle de paylaşmamız gerektiğini hiçbir zaman kabullenemedik. Düşünmedik dahi...Düşünenlerimizi de hapishanelere yolladık.
Ne Cumhuriyet’in siyasi sistemini, ne de laik kesimin egemen olduğu ekonomik pastayı paylaştık.
"Hep bana-hep bana..." dedik.
Böyle bir baskı altında kaldıkça, bu iki düşman da radikalleşti. Başka bir cephe oluşturdular ve siyasi- ekonomik pastayı paylaşmak ister oldular.
İşte o zaman da, hemen askere başvurduk.
Demokrasi adına, darbelerle ince ayar yaptırdık.
Askeri, laik kesim kışkırttı. Onlar da zaten manen hazırdılar. Verilen görevi yerine getirip 3 defa yönetime el koydular. 1950-1990 arasındaki uluslararası konjonktür de, bu tip darbelere öylesine müsaitti ki, asker, her zor duruma düştüğünde, ülkeyi kurtaran kahraman olarak alkışlandı.
Birgün, Türkiye'nin ve dünyanın değişebileceğini ve sürekli köşeye sıkıştırdığımız bu insanların güçleneceklerini ve bizleri azınlıkta bırakabileceklerini düşünemedik.
Bugünlere gelmemizin başlıca nedeni, şimdiye kadar hazırladığımız anayasaları hep, tek taraflı düşünmemiz ve kendimize göre ayarlamamızdır. Bizlerin hazırladığı tüm anayasaları alıp bakın, sürekli dindarlardan ve Kürtlerden korku ve onlara karşı savunma mekanizmalarıyla doludur.
İşte bundan sonra, altın bir fırsat doğuyor.
Seçimlerden sonraki anayasa hazırlığı eski hastalıklarımızı acaba giderecek, herkesin duygularını ve beklentilerini karşılayacak bir anayasa mı hazırlanacak, yoksa tam tersine, bu defa bugüne kadar ötelediklerimiz mi bizleri aynı duruma sokacak?
Yani, toplumsal barışa kavuşabilecek miyiz, yoksa savaş devam mı edecek?
Mehmet Ali Birand - Askeri hep laik kesim kışkırttı... - Milliyet.com.tr

AK Parti neden kazanıyor?


Bu soruya çok değişik cevaplar üretmek mümkün.
Sayın Başbakan’ın karizması ön plana çıkarılabilir.
AK Parti teşkilatının çalışkanlığına, seçmenle kurabildiği özel ilişkilere dikkat çekilebilir.
Vesayet rejimine karşı yürüttüğü mücadele belirleyici olabilir.
2010 senesinde yakalanan çok yüksek büyüme oranı önemli bir neden olarak görülebilir.
Genel seçimlere çok az bir süre kala, Nisan 2011’de bütçenin bir milyar TL fazla vermesi de çok önemlidir; bendeniz sadece bu son nedenden AK Parti’ye oy verebilirim mesela.
Ama muhtemelen, bir partinin katıldığı üçüncü genel seçime de açık ara önde girmesinin tüm bunları da aşan bir şeyleri gerektirdiği düşünülebilir.
Meseleyi sadece ekonomiye dahi indirgesek, büyüme çok iyi, bütçe disiplini harika ama bunların seçmene doğrudan teması da şart.
Ve bu yakın temas 2002-2011 arası büyük ölçüde gerçekleşmiş gibi; görebilmek için önyargısız bakabilmek lazım galiba.
Bir-iki örnek vermeye çalışacağım; ne demek istediğimi örnekler anlatacaktır sanırım.
2002 senesinde yüzde 1.4 oranında olan gıda yoksulluk (açlık) oranı şimdi 0.5’e inmiş; açlık çekenlerin oranı yaklaşık üç kez azalmış.
Gıda ve gıda dışı genel tanımlı yoksulluk oranı 2002’de yüzde 27 iken bugün yaklaşık yüzde 18.
Kişi başına günde dört doların altında harcama yapanların oranı 2002 senesinde yüzde 30 iken şimdi yüzde 5.
Eğitim ve sağlık harcamaları da vatandaşa doğrudan temas eden konuların başlarında geliyorlar.
2002 senesinde 19 milyar TL olan toplam sağlık harcamaları bugün seksen milyarın üzerinde; bu büyüklükler özel artı kamu sağlık harcamalarına tekabül ediyorlar.
ABD doları bazında da 13 milyar dolardan altmış milyar dolara yükselen bir büyüklük söz konusu.
Kişi başına sağlık harcamaları 2002 senesinde 188 ABD doları iken bugün bu büyüklük bin dolara yaklaşıyor.
Söz konusu harcamaların özel-kamu ayırımı da 2002’den günümüze, devletin özel sektörden yoğun sağlık hizmeti satın alması sonucu kamuya doğru kaymış bulunmakta.
2002 senesinde hane halklarının toplam sağlık harcamaları içindeki payı yüzde yirmi iken bugün bu oran yüzde 15 dolayındadır.
Günümüzde toplam sağlık harcamalarının milli gelir içindeki payı yüzde yedi dolayındadır ve bu oran AB ortalamalarını yakalamış bulunmaktadır.
Milli Eğitim Bakanlığı’nın (MEB) bütçesi Cumhuriyet tarihi içinde ilk kez Milli Savunma Bakanlığı (MSB) bütçesinin üzerine çıkmış bulunuyor.
2011 senesinde MEB bütçesi 34 milyar TL iken MSB bütçesi 17 milyar TL; başka bir ifadeyle MEB bütçesi MSB bütçesinin yaklaşık iki katı olmuş durumda.
Savunma harcamalarının MSB bütçesi ile sınırlı olmadığı malum ama eğitim harcamaları da MEB ile sınırlı değil.
Görülebileceği gibi mesele sadece büyüme ve bütçe disiplini değil, bunları da aşan gelişmeler var.
AK Parti’nin seçim başarıları devlet sırrı değil.
AK Parti neden kazanıyor?, Star Gazetesi