27 Kasım 2011 Pazar

Bir cesur adam - Gülay GÖKTÜRK

Şükürler olsun ki bugünleri de gördük.

Ülkenin başbakanı kürsüye çıktı ve bundan 74 yıl önce devletin işlediği tüyler ürpertici bir suçu, hiç tevile kaçmadan, hiçbir hafifletici sebep bulmaya çalışmadan,"ama"sız, "fakat"sız, kayıtsız şartsız bir şekilde ortaya döktü ve devletin Dersimliler'e 74 yıldır borcu olan özrü diledi.
Ve ben bugün, bu cesur adamı siyaset sahnesine çıktığı ilk günden bu yana desteklemiş biri olmaktan; onu yok etmek isteyenlerin kurdukları komploların boşa çıkarılmasına bir nebze olsun katkıda bulunmuş olmaktan dolayı gurur duyuyorum.
Ona, yaptığı her şeyin yanı sıra, bir de ben ve benim gibileri mahcup etmediği için, yüzümüzü kara çıkarmadığı için minnet duyuyorum.

Acılar paylaşıldıkça hafifleyecek

Aslında bu iş bu kadar basitti işte.
Vicdanını resmi tarihin yalanlarına ipotek etmemiş herkesin; gerçekleri görme cesaretine sahip her insanın kolaylıkla yapabileceği bir şeydi; "Özür diliyorum" deyiverecektiniz, hepsi bu!
Sizin bu özrünüz, gidenleri geri getirmeyecekti elbette ama Kürt halkının 1937'den bu yana içine gömdüğü, dışa vurması bile yasak olan; kimselerle paylaşamadığı; paylaşamadıkça büyüyen ve ruhunu zehirleyen o büyük acısını hafifletecekti.
Erdoğan buna cesaret etti. Çünkü arkasındaki büyük kitlelerin vicdanına güvendi.
O konuşurken televizyonlarının karşısında onu izleyen milyonlarca Kürt döktükleri gözyaşlarıyla içlerindeki zehri akıttılar, yüreklerinin orta yerinde bir yumruk gibi oturan kinin ve öfkenin yerini affetmenin huzuru ve geri gelmeyecek olanların baş edilebilir acısı aldı.
Şimdi artık, Kürt-Türk, Alevi-Sünni kafa kafaya ve yürek yüreğe verebilir, cumhuriyet tarihinin bu en büyük katliamının detaylarına girebilir; resmi tarihimizle, cumhuriyetimizle, partilerimizle ve tek tek kendimizle yüzleşebiliriz.

Tarihi gerçeği tespit Meclis'in işi değil

Ne var ki bu süreçte yapmamamız gereken bir şey var: Dersim'de gerçekte neler olduğunu tespit görevini Meclis'e havale etmek...
Bugünlerde sık sık dile getirilen "Dersim için bir Meclis araştırma komisyonu kurma" fikri hiç de iyi bir fikir değil. Hatta çok yanlış.
Biz bunun ne kadar yanlış olduğunu, çeşitli ülke parlamentoları Ermeni soykırım tasarıları hazırladıkları zaman görmedik mi? Böyle zamanlarda söylediğimiz "Tarihi bir olay hakkında hüküm vermek meclislerin işi değildir" cümlesi, bugün Dersim için de tam olarak geçerli.
Dersim gerçeğini araştırmak üzere bir Meclis komisyonu kurmak, bu komisyonda bir araya gelecek partileri "tek bir hikâye" üzerinde anlaşmaya zorlamaktır. Böyle bir anlaşma için karşılıklı tavizler verilecek, uzlaşma noktaları ön plana çıkarılacak, orta yollar bulunacak, "sivrilikler" törpülenecek ve ortaya bütün partiler tarafından "kabul edilebilir" bir hikâye çıkarılacaktır.
Bu da, Dersim konusunda bir başka resmi tarih yazmaktan başka bir şey değildir.
Oysa bizim yeni bir resmi tarihe ihtiyacımız yok. Dersim'le ilgili tek bir bakış, tek bir hikâye, tek bir doğru arayışı içinde olmamalıyız. İhtiyacımız olan şey, herkesin ve her kurumun kendi hikâyesini özgürce yazması ve bütün bu farklı hikâyelerin kamuoyunda özgürce tartışılması, isteyenin istediğine inanmasıdır.
Bu süreç içinde elbette her parti içinde de tartışmalar olacak ve bütün partiler Dersim olayları hakkında kendi görüşünü oluşturacaktır.
Ondan sonrası ise kamuoyunun işidir. Kamuoyu şüphe yok ki o partiyi değerlendirirken, bu görüşü de dikkate alacaktır.
Tıpkı şimdi CHP için yaptığı gibi...
Bir cesur adam - Gülay GÖKTÜRK

11 Kasım 2011 Cuma

Kemalizmin gerçeğini bilmek

Dünyada bir lider tarafından doktriner bir şekilde üretilmiş ideolojiler olduğu gibi sonradan o lidere atfedilerek üretilen ideolojiler de mevcuttur. Kemalizmbunların ikisini de, bazı farklarla, içerir.

***

Bir 'öz' (Latincesiyle 'ur') Kemalizmden söz edilebilir mi sorusunun cevabı müspettir. Alman materyalizminden, Fransız Aydınlanmacı düşüncesinden karmaşık bir biçimde etkilenmiş, Tanzimatın siyasal modernleşmesiyle 1908sonrasının siyasal modernleşmesini iç içe geçirmeye çalışmış bir 'Kemalist düşünce' vardır. Bu düşünce dünyanın materyalist bir biçimde açıklanmasını öngörür. Batı'yı tek ve geçerli zihniyet evreni kabul eder. Gevşek dokunmuş birmilli egemenlik anlayışına yaslanır. Bu yanıyla da Cumhuriyetçidir.
1930'lara kadar bu anlayışla gelinir. Ama 1925'te ilk büyük kırılma yaşanmıştır.Takrir-i Sükun kanunuyla birlikte devlet seçkinlerin eline geçmiştir. Onların iradesi halk iradesinin yerine kaim edilmiştir. Küçük, asker-bürokrat ittifakı halk adına, halk için doğru olana karar vermiştir.

***

1930'lar büyük bir dönüşüme açılır. Artık Batı'da da Doğu'da da (Sovyetler Birliği) totaliter rejimler hakimdir. Bunların hepsi halk/çılık adına iş yapmaktadır. Bu Kemalist elitin aradığı fırsattır. Çekoslovakya da içlerinde olmak üzere, dönemin ideologları 'Faşist Roma'dan 'Yeni Rusya'dan (ikisi de Falih Rıfkı'nın kitaplarının adıdır) etkilenmiştir. Ama faşizmi sevmiştir. 1931'de CHP kendi içinde 'ilkelerini' tamamlamış, 'Ok' sayısını 6'ya çıkarmıştır. 1935'te bunlar anayasaya işlenmiştir ve şöyle bir tanım yapılmıştır: 'Partinin güttüğü bu esaslar Kemalizm prensipleridir'. Böylece Kemalizmin ne olduğu doktrinleştirilmiştir. Bu bir.
İkincisi bu doktrinin siyasal bir boyutudur. Aynı kurultayın öncesinde ve sonrasındadevlet-parti özdeşleşmesi gerçekleştirilmiştir. Partinin yöneticileri devletin de yöneticisi olmuştur. Devletin yöneticileri partinin memurları kabul edilmiştir. Devlet vatandaşın üstünde bir varlık olarak tanımlanmıştır. Böylece bilhassa Avrupa'da yerleşik olan totaliter modeller aynen Türkiye'deki siyasal yapının özü haline getirilmiştir.

***

Kemalizm başlangıçta belirttiğim ve şu sıralarda yeni baskısını yayınlamaya çalıştığım bir kitabımda yaptığım ayrımla söylersem 'zihinsel' olduğu dönemlerde çok daha özgürlükçü ve özgürleştiricidir. Her zihinsel modelin zamanlaideolojikleşerek ulaştığı kadere o da erişmiş ve katılaşmıştır. Bunun tartışılacak bir yanı yok. Kemalizm 1930'lardan itibaren bir Tek Adam yönetimidir demek bile yetersizdir ve yanlıştır. Devlet eksenli, devlet iktidarının bir Tek Adam'da toplandığı bürokratik, totaliter bir rejimdir Kemalizm. Tek Adam olmasa da askeri- bürokratik elit sistemi işletecektir. Ama aynı Kemalizm gene bütün otoriter rejimler gibi modernleştiricidir. Hatta çağdaşlaştırıcıdır.

***

Bu kadarına bakarak bir çok şeyi eleştirmek mümkün. Ama zamanın ruhu diye bir olgu var. O sırada Osmanlı devlet sistemi ve geleneğinden türemiş bir model için 'neden demokratik olmadı' diye sormak doğru değil. Olabilseydi o çok aykırı, çok farklı ve hatta imkânsız bir şey olarak görülürdü. Kemalizmin sahip olduğu özellikler çağıyla, günüyle uyumludur. Bu eleştirilebilir, eleştirilmelidir de.
Asıl trajik olanı şu söylediklerimi görmemek ve onun bu niteliklere sahip olmadığını öne sürmektir. O vahimdir. Daha vahimi ise bu modelin askeri darbeler aracılığıyla Türkiye'de 2007 yılına kadar sürdürülmek istenmesi, hatta düpedüz sürdürülmesidir. Kemalizmin bir askeri vesayet ideolojisi/doktrini olarak korunması, kullanılması, ayakta kalması maksadıyla askeri darbelere gidilmesidir. Yani, Atatürk'ün zamanında bizzat onun bilinciyle üretilmiş doktrine karşılık ondan sonra üretilmiş, revize edilmiş, rehabilite edilmiş Kemalist doktrinler de mevcuttur. O nedenle de Kemalizm derken başlangıçtaki 'zihinsel' döneme değil bu doktrinerbürokratik- vesayetçi yapıya atıfta bulunulduğunu bilmek gerekir.

Kemalizmin gerçeğini bilmek - HASAN BÜLENT KAHRAMAN - Sabah

6 Kasım 2011 Pazar

Türkiye'nin en etkisiz 10 ismi

1) BİR NUMARA Tarifçileri bile milletvekili oldu ama bir rivayete göre o seçildiği Meclis’e bile giremedi. Son dört yılı bir zamanlar yıkmaya çalıştığı demokrasi ve hukuk devletinin faydaları üzerine hızlandırılmış bir kursta geçirdi. Artık kimse kim olduğunu merak etmediği gibi “bir numarası olsaydı şimdiye kadar gösterirdi” diyen sevenleri de ondan ümidi kesmiş durumda. Bir numaranın bir numarası kalmadı. 

2) ERTUĞRUL ÖZKÖK Kâbe’ye gitti, Ahmet Kaya’nın mezarına gitti, İmralı’ya gitmek istedi, Pensilvanya’ya selamlar gönderdi. İtiraf etti, özür diledi, pişman oldu, sarı pantolon giydi. Muhafazakar kanallara çıkıp geçmişini temize çekmeye çalıştı, Popstar yarışmasında imaj tazelemek istedi. Ama hukuk ve ahlak dersi verdikçe arşivleri, Kürt sorunu dedikçe en güzel bayrak yarışmalarını, başörtüsü dedikçe 411 el manşetini karşısında buldu. Köşesinde övdüğü yazarlar ertesi gün “Tanımayız” açıklaması yapmak zorunda kalıyor. Yurtta da uğursuz dünyada da. “Murdoch neden başarılı anladım” diye yazdıktan sonra Murdoch’la mahkemelik oldu. Ne şarap içen başörtülüler ne Ergenekon’a bağlanan Ajda, Sezen, Sertab yazıları, ne spermin tadı ne de oral seksin faydaları... Liste yayına hazırlandığı sırada etkili olmak için son kozunu da oynadı ve soyundu. Giyinikken daha etkili olduğu söylenebilir. Karanlık 90’ların, darbeci 2000’lerin en kudretli genel yayın yönetmeni şimdi her gün yırtmak için piyango bileti alan bir looser. 

3) AYDIN DOĞAN Başbakan’ı pijamalarıyla karşılayan medya patronuydu, kâbuslarında Başbakan’ı pijamayla karşıladığını gören medya patronu oldu. Ankara garnizonlarında “hükümeti nasıl deviririz” toplantılarından, “Başbakanım siz nasıl yayın yapmamızı istersiniz” toplantılarına terfi etti. Tarihin yanlış yerinde durdu, akıntıya karşı kürek çekti, yoruldu, Şimdi akıntı onu yine tarihin başka bir yanlış yerine doğru savuruyor. Türkiye büyüyecek, belki eskisinden daha zengin olacak ama... 

4) KEMAL KILIÇDAROĞLU CHP’nin başında unutulan gelen başkanı o. Partiyi kapatıp gitse yokluğu bir ay sonra fark edilir. Bir zamanlar kendisinden Gandi diye bahsedildiği artık sadece torunlarına anlatacağı güzel bir hatıra. Bir gün yanlışlıkla kendisine ait bir yolsuzluk dosyasını açıklasa bile kimseyi inandıramayacak. Merkez medya el ele verdi yine de şimdiye kadarki en büyük başarısı Deniz Baykal’ı bile aratması. 

5) SÜLEYMAN DEMİREL Bundan sonra ancak İslamköy’e dönerse manşet olabilir. Partiler üstüyüm diye diye Güniz Sokak’taki evinde çevirdiği politik kumpasların enkazı altında kaldı. Günlerini fail-i meçhul soruşturması haberlerini yakından takip ederek, devletine sadakatten hatıralarını bile açıkça yazamayarak geçiriyor. 

6) HÜLYA AVŞAR Gözümüze girmeye çalışan bir çift mavi göz artık. Türkiye’nin en güzel kadınının kendisi olduğunu söyleme işi bile ona kaldı. Acun Ilıcalı olmasa kariyerini iyi bir tenis oyuncusu olarak tamamlayacaktı. O ses Türkiye’de “Müzik konusunda kendisini daha iyi yetiştirmek için” Hadise’yi ve Murat Boz’u seçen genç kızlar ve erkekler tarafından her hafta emekliye sevk ediliyor. Ama henüz ona bunu söylemiyoruz. 

7) UĞUR DÜNDAR Kazdıkça kemik, karıştırdıkça çete, deştikçe darbeci çıkan ülkede ancak Kara Fatmaların kâbusu olabildi. Bir de hormoncu çiftçiler onun korkusundan traktörü boneyle sürdü. Çocukluğumuzun Zeus’uydu, demokrasi, hakikat, araştırmacı-gazetecilik çarptı, kırıldı. 

8) RAHMİ KOÇ Demokrasi ona da iyi gelmedi. Emekli generallerin cenazeleri dışında müzesine çekildi. Teknesiyle bu kurnaz hacı bakkalların her bir şey olduğu yeni Türkiye’den kaçmaya çalıştıkça Truman’ın akıbetiyle karşılaşıyor. Ama çarptığı duvardaki kapıdan çıkmaya bile cesareti yok. Şirketini teslim ettiği oğlu bir Amerikalıdan bile daha az anlıyor yaşadığı ülkeyi. Artık parayla satın alamayacağı çok şey var Türkiye’de... 

9) GENELKURMAY BAŞKANI Ancak etkisini azalttıkça etkili olabiliyor. Konuşmadıkça takdir ediliyor, emirleri yerine getirdikçe sözü dinleniyor. Adının ne olduğunun ne önemi var ki... Bu arada adı neydi? 

10) TÜSİAD BAŞKANI TÜSİAD’ın açılımının ne olduğu bile unutulmak üzere. İçlerindeki en radikal, en demokrat, en sivil müteşebbisi başkanlığa getirmeleri bile onları Kayserili bir mobilyacının gerisine düşmekten kurtarmıyor. Yaşam tarzı ideolojisini burjuva demokratlığa tercih ettiler. Yarın DİSK’le birleşseler kimse şaşırmaz. Gazetelerin hepsine tam sayfa ilan verseler, en radikal raporları yayınlasalar, 28 Şubat’taki, AKP kapatma davasındaki hallerini unutturamazlar... 

Yıldıray Oğur - Taraf
http://www.taraf.com.tr/yildiray-ogur/makale-turkiye-nin-en-etkisiz-10-u.htm