Sosyal bilimlerden beklenen, bizi çevreleyen ve içine alarak şekillendiren toplumsal durumu anlamaya çalışması olmalı.
Ama modern sosyal bilim bu amaçtan epeyce uzaklaşmış durumda. Sosyal bilimciler giderek bize neyin olması gerektiğini söylüyor ve 'siyaset' yapıyorlar. Geçenlerde Radikal gazetesi de, kendi meşrebi doğrultusunda Yeşim Arat'ın bir makalesini gündeme getirmişti. "Türkiye'de din, siyaset ve cinsiyet eşitliği: Demokratik bir paradoksun işaretleri mi?" başlıklı makalede Arat şu tezi öne sürmekteydi: Dinî özgürlüklerin artması cinsiyet eşitliğini azaltıcı bir etki yapmaktadır; çünkü bu değerler kadına ikincil bir rol biçmekte, onun önündeki seçenekleri azaltmakta, bağımsızlığını kısıtlamaktadır.
Böyle bir teziniz varsa onu nasıl sınarsınız? Tabii ki öncelikle başörtülülerin ve aile kurumunun nasıl etkilendiğine bakar ve bunun kamusal hayata nasıl yansıdığını anlamak istersiniz. Şaşırtıcı olmayan bir biçimde, Arat'ın böyle bir kaygısı gözükmüyor. Makale İslami değerleri yaygınlaştırarak kadını eşitsizliğe mahkum etme ihtimali taşıyan örnekleri sıralıyor. İmam hatip okullarının, kadrolaşmaların, müfredatın, Diyanet'in ve yasaların etkisi söz konusu ediliyor. Ama her nedense etkilenene bakma arzusu duyulmuyor. Bu etkilerin ne denli olumsuz oldukları ayrı konu, ama tümüyle olumsuz olsalar bile asıl önemli olanın toplumun nasıl etkilendiğini anlamak olduğu çoktan unutulmuş gözüküyor. Bu bağlamda Arat, Tuzla Belediyesi'nin kadını erkeğe hizmet edecek bir varlık olarak sunan ve eğer gerekirse kocanın karısını dövmesine cevaz veren 'evlilik broşürüne' atıfta bulunuyor. Ama Tuzla'daki dindar ailelerin buna ne kadar itibar ettiğini merak ediyorsanız boşuna beklersiniz. Arat için kötü etkilerin varlığı yeterli... Müslüman dindarların bu etkilerin altında kalacağına dair sanki kadim bir iç bilgiye sahip.
Öte yandan laik kesimin de Kemalizm'in olumsuz etkisinde olduğunu hatırlayabiliriz. Ancak Arat böyle bir gönderme yapmıyor... Belki de laik kesimin tersine, dindarları yönlendirilebilir veya ontolojik olarak 'zayıf' buluyor. Tezini güçlendirmek üzere yazar, başörtüsü meşruiyet kazandıkça başı açık kadınların baskı hissettiklerini söylüyor ama buna ilişkin örnek sunmuyor. 'Az sayıda kanıt' olmasına karşın cemaatlerin iç değişime direndiklerini ise özgüvenle söyleyebiliyor. Buna karşılık dindar kesimdeki özgürlükçü değişimin sosyal ve kültürel alandaki işaretlerini ise 'tekil gelişmeler' olarak nitelendiriyor.
Kısacası İslami duyarlılığa sahip kesimdeki her olumsuz tekil olay daha geniş bir toplumsal kötüleşmenin işareti olabilirken, olumlu değişimin işareti olan eğilimler 'tekilleştirilerek' anlamsız kılınmaya çalışılıyor. Böylece başörtüsü meselesi 'dinin dikte ettiği' bir olgunun laik anayasa ile çatışması olarak sunulabiliyor. Belki tekrarlamaya gerek yok ama, tabii ki Arat'ın analiz dilinde 'dindarın tercihi' gibi bir kavrama rastlayamıyoruz...
Bütün bunlar bir yana yazarın objektiflik gibi bir kaygısı da var. AKP'nin liberal ve demokrat bir programının olduğunu, BM çerçevesinde 'Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Ortadan Kaldırılması Anlaşması'na imza attığını, Avrupa'ya karşı olan husumetin aşılmasını sağladığını ve gizli bir gündeminin olmadığını belirtiyor. Sorun tabanda! AKP iktidarı dindarları kamusal hayata taşıyor, onlar da dindar oldukları için muhafazakâr davranıyorlar. Bu eğilimin geçerli olduğu açık... Ama acaba ne kadar? Hangi alanlarda? Ve nasıl değişiyor? Bunlar hakkında fikir edinemediğimiz gibi, başörtülü kadınların söz konusu ortamda nasıl bir mücadele içinde olduklarını ve bu mücadelenin etkilerini de okuyamıyoruz. Çünkü Arat bu tür sorular sormuyor. Bunların yanıtlarıyla ilgili gözükmüyor. Anlama çabasından ziyade, tepeden bir uyarı yapmayı daha cazip buluyor...
Bu 'yerli oryantalizm' İslami değerleri eşdüzeyli bir kültürel olgu olarak değil, zımni bir geriliğin taşıyıcısı olarak ele almaya mahkum. O kadar ki sonuç bölümünde 'asli laik tercihlerden' söz edilerek ontolojik açıdan dindarlığın ikincil olduğu söylenebiliyor. Liberal ve demokrat olmadığı söylenen Cumhuriyet kurucularının 'liberal İslam yorumuna' sahip oldukları önermesi ise yaşanan sıkışmanın niteliğini ortaya koyuyor.
Arat'ın makalesi tipik bir katkı. 'Modern' sosyal bilimlerin anlama faaliyetinden duyduğu korkuyu cisimleştiren örneklerden biri. Çünkü anlama çabası, dışımızdaki gerçekliğin bizim sandığımızdan çok daha karmaşık olduğunu ve bize benzemeyeni mahkum ederek kendimizi gizlice yüceltmenin mümkün olmadığını gösterecek. Modern sosyal bilimin yetersizliğinin altında bariz bir özgüven eksikliği ve kimliksel muhafazakârlık var.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder